Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 16 Mayıs 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Şükrü BULUT

Reklâm panolarındaki müstehcenlik



Eskiden medya için dördüncü kuvvet diyorlardı. Reklâm o zamanlarda henüz bu denli gelişmemişti. Teknolojik ilerlemeler, reklâmı nerdeyse medyanın önüne geçirmek üzere… Küresel ahlâkın tahribi, “tüketim canvarlarının” teşvikiyle doludizgin israfa giden cemiyetin hali, küçülen dünyada insanlık ve barış karşıtı sermayedarların ittifakı, globalleşmenin geleneksel devleti zayıflatması ve devletlerin hukukunu küresel çeteye karşı koruyacak paktların oluşmaması; maalesef reklâmı insana karşı işgalci bir “düşman” konumuna getirdi. İnsanlığın; coğrafyasından, tarihinden, kültüründen, inançlarından ve iktisadî durumundan getirdiği değerlerin üzerinden işgalci tankları gibi ezip geçen bir “reklâm sektörünün” varlığından az çok şikâyet eden varsa da; mahiyetinden, organizasyonundan, köklerinden, ideolojik ve küresel hedeflerinden bahsedenlere henüz pek rastlayamadım.

Daha önceleri efkâr-ı amme dediğimiz kamuoyunu etkileyerek belli hedeflere toplumu yönlendirmeye çalışan gazetelerin sermayesi, yazarları ve hatta muhabirleri bile millet tarafından takip edilirdi. TV'ler devreye girince vatandaşın bu takibi zorlaştıysa da, tamamen bu hedeften kopmadı. Meselâ İngiltere'de kırk gün içinde hazırlatılıp gönderilen TV kanalını merak edenlerimiz olduğu gibi, Murdoch'un satın aldığı eski dindar kanalını da takip edenler az değil bu ülkede.

Gerçi sanayide büyük firmalarda peş peşe yaşanan küresel evliliklerin medyada da gizlice vuku bulması, sözkonusu takibi zorlaştırmış olsa da, gazete ve TV'nin reklâmın meçhuliyetiyle mukayesesi mümkün değildir.

Bu tezgâhın tıpkısı aynısı Avrupa başta olmak üzere bir çok başka ülkede de sergileniyor. Pazarında dev panolarda reklâm edilen malı bulamadığınız hayâli şirketlerin reklâmlarında o halkın inanç, gelenek ve değerleri tezyif ediliyorsa, sözkonusu şirketler hakkında müsbet düşünmek gayet zordur. Reklâmlardaki “mânâ ve imgeleri” hazırlayan küresel reklâmcıların hedefi yalnızca para kazanmak olabilir mi? Yani reklâmın ekonomik boyutundan ziyade sosyal bir boyutu ortaya çıkıyorsa, pekâla reklâmın ideolojik olduğunu iddia edebilirsiniz.

Meselâ Almanya'da; Müslümanların veya Hıristiyanların dinî günleri yaklaştığında, reklâm levhalarının fevkalâde “edepsizce” resimlerle donatılması, inananların dikkatini çektiği gibi çoğunu devamlı üzmüştür. Çok ilginçtir ki, fuhşu, ahlâksızlığı, ailesizliği ve tembelliği propaganda eden reklâmcıların hukuku ayrıntılara kadar korunma altına alındığı halde, milletin o ahlâsızlığa müdahale edecek yolları genellikle kapalıdır. Açık kapılarını da, o reklâmlardan pay alan mahallî belediye ve idareciler halka haber vermezler. Sokakta yürüyen, pazarda alış veriş yapan, otobüse binen ve hatta hava meydanından uçağa binen insanlar reklâmların “ahlâksız saldırısından” kendilerini koruyacak imkâna sahip değillerdir. İnsanlık; dinî değerleriyle alay eden, ahlâksızlığı umumîleştiren ve insanlığını hedef alan bu reklâmları seyretmeye mahkûm ediliyor.

Matbu müstehcen neşriyattan kendisini korumak isteyen kişi almayıverir. Yeterli olmasa da bir tedbirdir. Ekranların müptezelliğinden kaçanlar da evlerine ekranı sokmayıverirler. Efkâr-ı ammeden haberdar olmak isteyenler için mağduriyet olsa da, kendisini ve ailesini ahlâksızlıktan ve ahmaklıktan kurtarmış olur. Ya sokakta yürüyen insan ne yapsın… Alış veriş merkezlerine, mağazaların camdan duvarlarına, havaalanlarına ve cadde kenarlarına konulan reklâmlardan kendimizi ve çocuklarımızı nasıl koruyacağız? Bu kadar müptezel, pespaye ve ahlâksız reklâmlardan korunma hakkımız yok mu? İlgililer bu hakkımızı lütfen korusunlar.

16.05.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Ahirette de insanı kurtaran iyilikler



Yapılan ibadet ve iyiliklerin hem dünyada, hem de ahirette nice faydaları bulunduğunu biliyoruz. Sahabeden Hz. Semüre’nin (ra) rivayet ettiği bir hadis-i şerife göre bir gün, Resûlullah (asm) yanlarına çıkageliyor ve önceki gece gördüğü rüyasını anlatıyor. Anlattığına göre Azrail (as), ümmetinden bir adamın ruhunu almak için geliyor; o anda, anne ve babasına yaptığı iyilikler gelip korku ve şiddeti ondan uzaklaştırıyor.

Kabir azabı görecek bir adam var. O anda aldığı abdestleri gelip kendisini o azaptan kurtarıyor. Şeytanların kabirdeyken korkuttuğu bir adama rastlıyor. O anda yaptığı zikirler gelip şeytanların elinden onu halas ediyor.

Bir yerde susuzluktan ağzı kurumuş, dili dışarı sarkmış, solumakta ve hangi havuzun başına gitse kovulan, perişan vaziyette bir adam bulunmakta. O anda tuttuğu oruçlar gelip kendisini suya kandırıyor.

Başka bir yerde azap melekleri üzerine üşüşmüş bir adam görüyor. O anda kıldığı namazları gelip adamı azap meleklerinin ellerinden alıyor.

Peygamberlerin halka olup oturdukları bir mekânda hangi grubuna yaklaşsa kovulmakta olan bir adam bulunmakta. O anda cünüplükten yıkanması gelip kolundan tutarak hem de Resûl-i Ekrem’in (asm) yanına oturtuyor.

Gördükleri arasında önü karanlık, aşağısı karanlık, sağı-solu karanlık ve o karanlıklar içerisinde şaşkın şaşkın dolaşmakta olan bir adam var. O anda yaptığı hac ve umreler gelip kendisini karanlıklardan alıp nura çıkarıveriyor.

Mü’minlerle konuşmaya çalıştığı halde hiç kimsenin kendisiyle konuşmadığı bir kimseye rastlıyor bir başka yerde. O anda akrabalarına yaptığı iyilikleri gelip ‘Ey mü’minler topluluğu! Bununla konuşunuz’ dediğini duyuyor ve onlar da kendisiyle konuşmaya başlıyorlar.

Hücum eden Cehennemin hararet ve kıvılcımlarını eliyle, yüzünden def etmeye çalışan bir adam daha var. O anda verdiği sadakalar gelip yüzüne karşı perde olup üzerinde gölge oluşturuyorlar.

Ya Zebanîlerin dört bir tarafından yakaladıkları adam? O da kurtuluyor Zebanilerin elinden. Çünkü onun da yapmış olduğu emr-i bi’l-ma’ruf ve nehy-i ani’l-münkerler var. Onlar gelip ellerinden alıp rahmet meleklerine teslim ediyorlar. Gördüğü diğer bir adamın hâli de harap. Dizi üzerine yığılmış, Rabbi ile aralarında perde bulunan bir adam bu. O anda güzel ahlâkı gelip elinden tutuyor ve onu Rabbinin huzuruna götürüyor. Terazisinin sevap kefesi hafif gelen adamın hali de perişan. O anda hiçbir menfaat gözetmeden verdiği borçlar gelip terazisini ağırlaştırıveriyor.

Cehennemin kıyısında dikilmiş tir tir bekleyen adamın hâli de onlardan hiç aşağı değil. Ama tam o anda içindeki Allah korkusu gelip Cehennemden kurtarıyor onu.

Cehenneme atılmış bir adam daha var. Ama o da Cehennemden kurtulmayı başarıyor. Çünkü kurtaracak ameli var. Dünyadayken Allah korkusundan dolayı gözyaşı dökmüş bir insan bu. Bu gözyaşları gelip onu Cehennemden çıkarıyor.

Sırat üzerinde durmuş, bazan koşan, bazan yüzüstü düşen, bazan da Sıratın çengellerine takılan bir başka adamın hâli de yürekler sızlatıyor. O anda getirmiş olduğu Kelime-i Şehadetler gelip onu oradan kurtarıyor, Cennetin kapılarını açıp içeri bırakıyor. (Kurtubî, Tezkire, s. 89-90.)

Demek yapılan iyilikler sadece dünyada faydalar sağlamakla kalmıyor, ahirette de imdadımıza yetişiveriyor.

16.05.2008

E-Posta: [email protected]




Halil USLU

Sincan’da da hoş bir sada



Serhad şehri Kars ve Iğdır’dan gönüller sultanı Hz. Mevlânâ’ya Konya’da bir selâm verdikten sonra ayağımızın tozu ile Ankara-Sincan merkezine geldik. Bu gelişimiz bir konferans daveti ile olmuştu. Konferansa iki yıl bir ay iki gün önce de çağırmışlardı. Bu sefer “Kutlu Doğum” Haftası ışığı ve nuru altında “Asr-ı Saadetten günümüze mutlu aile modeli” başlıklı bir konferans için orada idik. Sincan, Anadolu’nun başta Kars, Ardahan, Iğdır, Hakkâri, Şırnak, Siirt, Bitlis, Kırşehir, Nevşehir, Gümüşhane, Yozgat, Kastamonu, Sinop, Rize başta olmak üzere bir çok şehrinden fazla nüfusa sahip. Hareket halindeki nüfus 600 bini aşıyor.

2008 itibarıyla 1437 yıl önce dünyamıza teşrif eden Kâinatın Serveri Efendimiz’in (asm) aile hayatına getirdiği esaslar, bugünkü 7 milyarlık dünya ailesinde yankılar bulmakta ve çıkış yollarını göstermektedir. Müslüman dünyası ve gayr-ı müslim ülkelerin ileri gelenleri, ardı ardına verdikleri beyanlarla bunu tasdik etmekte ve Peygamber Efendimizin (asm) günümüze ışık tuttuğunu verdiği beyanlarda doğrulamaktadırlar.

Meselâ bunlardan, ABD eski devlet başkanı Bill Clinton, Cidde’de yapılan İslâm Konferansında “Eğer Hz. Muhammed bugün hayatta olsaydı, eşinin otomobil sürmesine izin verirdi”1 beyanında bulunuyor; kendisinden büyük hizmet beklediğimiz Alman Prof. Thomas Nauman “Medeniyeti dünyaya Hz. Muhammed (asm) öğretti. İşte ben o Muhammed’in (asm) önünde saygı ile eğiliyorum”2 diyor. Yine İngiltere’nin veliahtı Prens Charles, Oxford’da ve Londra’da verdiği çarpıcı beyanların özetinde, yüzlerce ilim adamının huzurunda “18. yüzyılın sonlarında benim büyükannemin arkadaşları, 14 asır önce Hz. Muhammed’in (asm) kadınlara verdiği alın teri hakkına ve miras haklarına ulaşamamışlardı. Batıyı ve İngiltere’yi karanlıktan İslâmiyet ve Hz. Muhammed kurtardı” diyor.

Türkiye’de ve dünyada her gün yeni bir “gün” bulmakta ve icad etmektedirler: “Sevgililer Günü”, “Kadınlar Günü”, “Anneler Günü”, “Babalar Günü”... Bunlar aile hayatı ile ilgili olduğu için alıyorum, fakat bütün bunlara 14 asır önce mührü basan ve gerçeği perçinleyen Efendimizdir (asm). Buyuruyor ki: “Cennet, annelerin ayakları altındadır.”3 Ne geçmişte, ne de gelecekte aile hayatını ayakta tutacak bir söz bu kadar veciz olamaz. Bu harika kelâm dururken, başka haftalarda çare aramak, aile hayatında denge olmadı. Yazılı ve görsel basına yansıyan dünya devletlerindeki aile hayatı ortalığı kasıp kavurmaktadır. Çıkış, Fahr-i Kâinatın (asm) çağları sarsan sözlerine tâbi olmaktadır ve bütün detaylarına inmektir.

Meselâ; “Çocuğu olan kimse onunla çocuklaşsın”4 buyurmaktadır. Bu hadis-i şerifin ışığında Hz. Ali (ra) Efendimiz “Çocuğu olan 7 yaşına kadar çocukla oynaşsın. 14 yaşına kadar arkadaş olsun. 14 yaşından sonra istişâre etsin” buyurmaktadır. Bugün Türkiye’de 70 bin lise ve ilköğretim dengi okulda takriben 15 milyon genç okuyor. Acaba kaçı ile bu tarzda istişaremiz var? Dünyada 2 milyar okuyan var, acaba kaçı ile bu minval istişare var? Konferansta da ifade ettiğim gibi çıkış noktası; çağın Mevlânâsı kabul edilen Hz. Bediüzzaman’ın “Kalplere, ruhlara, akıllara ve nefislere hitap” metoduyla olacaktır.

Dört haftadır Ankara’dayız. Bu haftaki hizmetime vesile olan Sincan Yeni Asya sosyal komisyon üyelerine, konferansımıza iştirak eden DYP’li Antakya eski milletvekili Nureddin Tokdemir Beye ve Etimesgut belediye reis vekili İhsan Ağıcan Beye, Hasan Özkan, Kadir Sivri, İbrahim İriboz Beylere, Rusya’dan iştirak eden yazar Safiyye Hanımefendiye ve bütün iştirakçilere, takdim ve açış konuşmaları yapan Mesut Nurver Beye ve Celil Çelik kardeşlerime, emeği geçen herkese binler teşekkür ve tebrikler…

Dipnotlar:

1- Tercüman 2004; 2- Yeni Asya, 20 /8/2006; 3- Câmiü’s-Sağîr: 3:361, Hadis no:3642 4- Câmiü’s-Sağîr: 6:209, Hadis no:8975

16.05.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Reenkarnasyon üzerine - 1



Kıbrıs’tan Aziz Badıllı: “Reenkarnasyon (tenasüh) nedir? Bunu iddiâ edenler var? İslâm’daki yeri nedir? Açıklar mısınız?”

Öldükten sonra hayatın devam ettiği inancı haktır. Bu inanç, hak olsun, batıl olsun, bütün dinlerin gündeminden hiçbir zaman düşürmedikleri en temel inançtır. Fakat bu önemli inançta peygamberlerin doğru bilgi ve haberlerine inat, ne esef vericidir ki, insanoğlu yanlış ve batıl inançlar da geliştirmiş ve maalesef peşinden de milyonları sürüklemiştir. Reenkarnasyon ya da tenasüh de denilen ruh göçü inancı bunlardan birisidir.

Bütün peygamberler öldükten sonra hayatın devam ettiği, ruhların ölmediği, kıyametten sonra yeniden dirilişin vâkî olacağı ve âhirette hayatın ebedî olduğu haberini insanlığın dimağına sürekli perçinleyerek işlemişlerdir. Bu hak haber, en son âhirzaman Peygamberine (asm) gelen âyetlerde ifadesini bulmuş ve çok net biçimde insanlığı ebedî hayata çağırmıştır. Fakat hep kısır döngüsünün kurbanı olan insanoğlu, öldükten sonra hayatın devam etmesini çok içten temennî etmekle beraber, kimi zaman bu temennîyi batıl bir çerçeveye oturtmuştur.

İnsanoğlu, “Öldükten sonra hayat olsun; ama benim kafamda şekillendiği gibi olsun!” deme hakkına sahip olabilir mi? Öldükten sonra hayat elbette var; ama Yüce Yaratıcı’nın dilediği, haber verdiği ve vaad ettiği şekilde var. Yüce Yaratıcı bunu Kur’ân’ında haber vermiştir. Kur’ân’da reenkarnasyon yok, fakat öldükten sonra hayat vardır, diriliş vardır; ruh göçü yok, fakat ruhların özgün biçimde ve müstakil olarak hayatlarının devamlılığı vardır; insanın başka bir bedende tekrar dünyaya dönmesi söz konusu değil, fakat lâtîf, iyi ruhların dünyada olsun, sair gezegenlerde olsun, dilediği ulvî mekânlarda olsun gezmeleri söz konusudur.

Reenkarnasyon, ölen kimsenin ruhunun, dünyada bir başka insanın veya hayvanın bedenine geçtiği şeklindeki batıl inanıştır. Ruh göçü veya tenasüh inancı da denmektedir. Eski Hind geleneğinde, Firavun dönemi inançlarında, putperest inanışlarda, Budizm’de ve sair ilkel inançların hemen hepsinde görülen bu batıl inanış, gelenekten geleneğe değişiklikler de göstermiştir. Kimi inançlarda ruhun insandan insana, kimisinde insandan hayvana, bazısında hayvandan insana geçişi tarzında anlayışlar geliştirilmiştir. Ki, hiçbirisi hak ve hakikat değildir.

Zaman zaman bir takım kimselerin ortaya çıkıp, kendilerinin ikinci hayatı yaşadıklarını, önceki hayatlarının başka bir ülkede, başka bir cinsiyet veya meslek içinde geçtiğini iddiâ ettikleri, hatta o ülke, o zaman veya o meslekle ilgili bir takım doğru bilgileri de delil olarak sıraladıkları görülmektedir.

Bu tür iddialara gelince… Dünyanın altı, üstü, sağı, solu boş değildir. Meselâ, dünya üzerinde bizimle birlikte bir cinler âlemi vardır. Cinler âleminde hayat vardır. Yine meselâ, dünyanın bir perdesinin altında ölen insanların ruhlarının bulunduğu bir berzah (kabir) âlemi vardır. Berzah âleminde hayat vardır. Keza, dünyanın bir diğer perdesinin ötesinde, içinde dünyanın her türlü olayının en ince ayrıntısına kadar görüntü ve ses kayıtlarının bulunduğu bir misal âlemi, yani bir arşiv âlemi, yani bir yaşananlar âlemi vardır. Hazret-i Âdem’den (as) beri insanlığın bütün macerasının tutulduğu ana defterler ve kayıtlar, tabir caizse CD ve disketler buradadır. Bediüzzaman’ın ifadesiyle binler dünya kadar büyük ve geniş bir uhrevî sinemadır burası ve pek büyük bir fotoğraf makinesi ile alınan dünyanın her türlü manzarası ve olayları bu âleme akmaktadır.1 Yine keza, dünyanın bir başka perdesi ötesinde, gerçekleşmek üzere yeryüzüne yaklaştırılmış bir mukadderat, yani olacaklarla ilgili bir Levh-i Ezelî defteri olan Mahv ve İspat ön kayıtları, yani gelecekle ilgili bir plân ve program âlemi vardır.2 Ve kezâ, dünyanın bir başka perde ötesinde, bu görüp içinde yaşadığımız âlemin tenteneli bir perde biçiminde üstüne serpildiği bir melekler ve ruhlar âlemi vardır.3

Yarın inşallah devam edelim.

DUA

Ey Bâis-i Bâkî! Ey gönüllerimizi muhabbetiyle, nefislerimizi rububiyetiyle, kalplerimizi samediyetiyle, lâtifelerimizi rahmetiyle, akıllarımızı ve duygularımızı hidayetiyle, ruhlarımızı cismaniyetle dirilten Allah’ım! Ey ölenlerimizi hayatın iadesiyle, kalanlarımızı hayatın selâmetiyle, dertlilerimizi devasıyla, hastalarımızı şifasıyla, borçlularımızı helâl edasıyla, açlarımızı helâl rızkıyla ihyâ eden Allah’ım! Ey Kur’ân’ını diriliş haberleriyle süsleyen, peygamberini diriliş müjdeleriyle lütfeden, gönüllerimizi diriliş muştularıyla taçlandıran Allah’ım! Diriliş gününü bize facia kılma; sevinç günü kıl! Pişmanlık kılma; bahtiyarlık kıl! Diriliş günü başımızı eğik kılma, bizi utandırma, bizi mahcup etme! Günahlarımızı bağışla, hatalarımızı affet, ayıplarımızı setreyle, kusurlarımızı ört! Âmin…

Dipnotlar:

1- Sözler, s. 148; 2- Lem’alar, s. 106; 3- Sözler, s. 470

16.05.2008

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Müftüye heykel yakıştırması



Sıhhatinden şüphe ettiğimiz, doğruluğuna kanaat getiremediğimiz bir gazete haberinin kupürü var önümüzde.

Malatya'da çıkan mahallî Nethaber gazetesinin 2 Mayıs 2008 tarihli nüshasında yer alan "Heykel sempozyumunu müftü ve imam açtı" başlıklı haberinde, asla inanmak istemediğimiz şu bilgiler aktarılıyor: "İnönü Üniversitesi tarafından organize edilen 3. Ulusal Taş, Ahşap, Metal Heykel Sempozyumunun açılışını Malatya Müftüsü Mehmet Sönmezoğlu ile imam Celal Tilgen yaptı.

"Açılış töreninde konuşan İÜ Rektörü Prof. Fatih Hilmioğlu: 'Aramızda çok değerli, çağdaş bir din adamımız var. Kendileri Malatya'ya yeni atandı. Bağnaz bir din anlayışını savunmak yerine, resim ve heykel yapımında bizzat çekiç vuran din adamlarına Türkiye'nin ihtiyacı var' diyerek, Müftü Sönmezoğlu'nu mermer taşına çekiç vurarak açılış yapmaya dâvet etti.

"İl Müftüsü Sönmezoğlu, eline çekici alarak: 'Sanat en önemli olay. Bizden beklenen ile üniversitelerden beklenen şeyler ayrıdır. Resim olmazsa, birbirimizi nasıl tanıyacağız? Dedemizi, babamızı, Atatürk'ü nasıl tanıyacak çocuklarımız? Onun için, ilme ve bilimselliğe ihtiyacımız var' diye konuştu."

Aynı resimli haberin içinde, ayrıca heykel mermerine elindeki burç ve çekiçle vuran müftü efendinin resmi ile imam efendinin patlatmış olduğu "Ben zannettim ki, burada benim heykelim dikilecek" şeklindeki nâhoş esprisi de yer alıyor.

Başta da belirttiğimiz gibi, gazete haberinde yer verilen müftü ve imam efendiye atfedilen sözlerin doğruluğuna ve aynen vâki olduğuna bir türlü inanamadık, inanmak da istemedik.

Zira, biz özellikle müftü efendiyi böyle bilmiyoruz. Nitekim, daha evvel görev yapmış olduğu Düzce Gölyaka ilçesi, Ereğli (Kdz.) ilçesi ile Iğdır ili halkı da kendilerini bu şekilde bilmiyor, tanımıyor. Söz konusu haberi duyduklarında da şaşırmış, üzülmüş, hayret etmişler...

Biz de, kendisini daha evvel tanıyanların görüş ve kanaatini paylaşmak istiyoruz. Müftü efendinin bilhassa heykel hakkında olumlu bir fikir beyan edeceğini, hele hele bu işi teşvik eder tarzda konuşmalar yapacağını hiç sanmıyoruz. Böyle bir şeye ihtimal dahi vermiyoruz, vermek istemiyoruz.

Dolayısıyla, hem ilgili gazete haberinin ne derece sıhhatli olduğunu öğrenmek, hem de kendisini seven, saygı duyan dostlarının yüreğine su serpmek için, Malatya İl Müftüsü sayın Mehmet Sönmezoğlu'ndan tatminkâr bir açıklama beklediğimizi burada ifade etmek istiyoruz.

Tarihin yorumu 16 Mayıs 1475

Sultan Fatih'in Kırım Seferi

Fatih Sultan Mehmed'in meşhûr "Kırım Seferi" başladı. Gedik Ahmet Paşanın kumanda ettiği büyük ve güçlü bir donanma ile yola çıkan Osmanlı Ordusunun başında Sultan Fatih'in bulunuyor olması, meselenin ehemmiyetini anlatmaya yetiyor olmalı.

Müslüman Tatarların ülkesi olan Kırım Hanlığı, 1440'larda kuruldu. Kurucu lider olan Hacı Gerey Hanın 1456'da vefat etmesi üzerine, oğulları arasında taht kavgası yaşandı. Bu iktidar çekişmesinin uzun müddet sürmesi sebebiyle, bölgede güçlenme eğiliminde olan Cenevizllierle Rusları iştahlandırdı. Bu iki hükümetin kuvvetleri, zaman içinde sadece Kırım Yarımadasında yaşayanları değil, Karadeniz'in kuzey sâhillerindeki bütün Müslüman unsurları rahatsız etmeye başladı.

Baskı ve zulümkârlığın had safhaya çıkması üzerine, Müslümanlar çareyi Osmanlı'ya müracaatta buldular.

Sultan Fatih, işte bu gerekçelerle harekete geçti ve 1475 yılı baharında Kırım üzerine muazzam bir sefer düzenledi.

Kısa sürede Cenevizliler'in işgal etmiş olduğu bütün limanlar fethedildi. Bu arada hapse atılan Mengli Giray Bey kurtarıldı ve Kırım Hanlığının başına getirildi. Hanlık, işte bu tarihten itibaren Osmalı himayesi altına girmiş oldu.

Bu arada, Rusya da bölgede giderek güçleniyor. Güçlendikçe de, Kırım üzerindeki emellerini tatbik sahasına koymaya çalışıyor. Nihayet, Osmanlı'nın da zayıf dönemine rastlayan bir tarihte (1736) büyük bir kuvvetle Kırıma giren Rus ordusu, ülkenin en mamur şehirlerini birer harabeye çevirdi. Mescitlere, kütüphanelere varıncaya kadar her taraf yakılıp yıkıldı, sayısız insanın kanı akıtıldı.

Kırım Hanlığı, ne yazık ki 1774'te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla Osmanlı hakimiyetinden çıkartıldı. Artık korumasız ve savunmasız bir duruma sokulan Kırım Hanlığı, nihayet 1783'te ortadan kaldırıldı ve Kırım bölgesi bütünüyle Rusya'ya bağlandı. Bu esaretten kurtulmak için verilen bağımsızlık mücadelesi asırlarca sürdü; halen de sürmekte olduğu söylenebilir.

16.05.2008

E-Posta: [email protected]




Rifat OKYAY

Geçmişin çizilen kaderini tamamlamak



Bir toplumun tarihinden bahsettiğimiz zaman hayatın içinde, zamanın sergilerinde yaşadığı kaderinden bahsediyoruzdur. Elbette ki bu kader mazinin ışık tuttuğu geleceği en iyi aydınlatıcıdır. Kronolojik, birbirini takip eden olaylar zinciri ve kesinlik arz edemeyen tarihler bugün için toplumun tarih bilgisi ihtiyacına iştiyak ve iştihasına kâfi gelmediği gibi tesirli de olamamaktadır.

Siyasî tarihimiz, diplomasi ve idarî gerçeklerin tarihî, askerî tarihimiz artık bilgeliğin yerinde cahilliğin koynuna düşmüş olmalı ki, yeni bir icat çıktı: Sosyal Tarih…

Tarihin siyasî, askerî, ilmî, sosyal bir bütünü anlattığını bir tarafa bırakırsak tarihin içinden peşi peşine toplum hadiselerini kültür yönü olan izlenimlerini yeniden kaleme alıyorsunuz ve adına ‘Sosyal Tarih’ diyorsunuz.

Kaçamak bir bilgi olarak biraz da bu konu tarihin içinden ‘seçmece karpuz’ gibi geliyor. Fakat öyle de olmayabilir!.. Baksanıza beş bin veya katlarınca satışlar yapılıyor ki baskılar devam ediyor.

Derinlemesine tarih, tarih içinde tarih gerçek tarihtir. Her şeyi kucaklayabilen ve başka kurgulara yorumlara yer bırakmayan tarih… Sadece bir yönünü alan biraz da hortlama gibi onu süslemek ve savunmak zorunda kalabilir. Halbuki her şey her şeyle bağlıdır tarih zinciri içinde… Bir olayın önünde, arkasında ve içinde birbirlerini bağlayan çok olaylar, hadiseler olduğu gibi, bir çok da atkı ipi gibi bağlar bulunmaktadır.

Faydalı olanın yine de ekseri olarak tanışık olduğumuz klâsik tarih anlayışımız olduğu kanaatindeyim. Bu konu üzerinde soyut somut tartışmasına girmemiz uygun düşmez. Çünkü sosyal mahiyeti, muhtevası olan yayınlanmış tarihlerin anlattıklarının yüzde yetmişi yine klâsik tarih anlayışımızdan faydalanılarak gerçekleştirilmektedir.

Belki de biz bu ‘Sosyal Tarih’e hür istekle yazılmış tarih gibi bir elbise giydirirsek olabilir… Bir iki resim, şatafatlı bir iki tarihi olay ve yanlarına koyduğumuz kendi fikirlerimiz, görüşlerimiz, yorumlarımız ve sadece dipnotta süsleme yaptığımız klâsik tarihî kaynaklar bibliyografyası…

Seçtiklerimiz tarih olamayacağı gibi sadece kişinin elbisesiyle kişiye kadir kıymet biçmesi de tarih olamaz. Bu yüzdendir ki yalın ve bağları olmayan sosyal mahiyetli ‘Sade-kısa’ tarihler de sadece fıkra anlatımı ömürlü ve yalnız kalırlar.

Geçmişin çizilen kaderini muhakkak her yönüyle gelecekte el ele tutuşturabilmeliyiz. Bu da her yönüyle delil istediği gibi ispat da ister.

16.05.2008

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

60 yıllık düğüm



Filistin'e 60 senedir kan kusturan İsrail, kuruluş yıldönümünü, en büyük hâmîsi ABD Başkanının da katıldığı törenlerle kutluyor. Her birinde en az birkaç Filistinliyi öldürdüğü rutin operasyonları da ihmal etmeden.

Tabiî, bazı Filistinli örgütlerin durup durup İsrail yerleşim bölgelerine attıkları füzelerle bu operasyonlara çanak tutmaları ayrı bir bahis.

Geçenlerde Hamas liderlerinden biri “İsrail’in 200 nükleer bombası varsa bizim de 200 bin intihar eylemcimiz var” demişti. Hamas’ın, kaçırdığı İsrail askerini “İyi bakıyoruz” açıklamalarıyla elinde tutmaya devam ederken, Filistin tarafının sırf bu yüzden verdiği kayıplar da cabası.

Öte yandan, ardı arkası gelmeyen İsrail saldırılarından bunalmış olan Filistin halkının, son zamanlarda bir de El Fetih-Hamas kavgasının arasında kalmış olması ayrı bir fecaat ve felâket.

Filistin cenahındaki bu perişanlık, insana ister istemez “Acaba İsrail’le mücadele iddiasıyla ortaya çıkan bazı Filistin örgütleri, gerçekte Mossad ajanları tarafından mı yönlendiriliyor?” diye düşünmekten kendisini alamıyor. Nitekim İsrail ajanlarının kurduğu terör hücrelerine ilişkin birtakım haberler bir ara basında da yer almıştı.

Filistin tarafındaki hazin manzara, gerçekte içten içe çürüyen İsrail’in elini kuvvetlendiriyor.

Bu çürümenin işaretleri, İsrail devletinin en tepe noktalarına kadar tırmanmış durumda.

Bilindiği gibi, Cumhurbaşkanları Katsav katmerli ve mükerrer cinsel taciz suçlamaları sebebiyle görevi bırakmak zorunda kalmıştı. Rüşvet ve yolsuzlukla itham edilen Başbakanları Olmert ise, İsrail’in dünyada en çok “hayat kadını” ithal eden ülke olduğu itirafıyla, bu tefessühün toplumda da dal budak saldığını açığa vurdu.

Filistin, yekvücut halde sağlam, sağlıklı, akılcı ve gerçekçi bir mücadele stratejisi uygulamayı başarabilse İsrail’in işi çok daha zorlaşacak.

Aynı şey diğer Arap ülkeleri için de geçerli.

Şu anda İsrail’e karşı mücadele bayrağını taşıyor edasıyla arz-ı endam eden İran’ın cumhurbaşkanı düzeyindeki provokatif söylemleri ise meselenin önem ve ciddiyetiyle bağdaşmayan bir hafifliği yansıtıyor. Bu yol doğru bir yol değil.

Gelelim Türkiye’nin tavrına.

Türkiye son dönemde söylem düzeyinde Filistin’in hâmîsi gibi görünmeyi başardı. Ama somut eylem açısından bakıldığında bu görüntünün Filistin’e faydası olduğunu söylemek zor.

TOBB’un inisiyatifiyle Filistin için öngörülen sanayi bölgesi projesi de galiba yerinde sayıyor.

Buna karşılık, aynı Türkiye’nin İsrail’le ilişkileri tamgaz devam ediyor. Bu ilişkilerin özellikle 28 Şubat’tan bu yana ağırlıklı olarak askerî zeminde seyrettiğine ilişkin bir izlenim var. Suriye’yi vurduktan sonra Türkiye’ye yakıt tankı bırakan İsrail uçakları olayında olduğu gibi, askerî ilişkilerin kapalı devre bir mekanizma içinde ve Türk hükümetinin bilgisi dışında yürüdüğü gibisinden haberler bu izlenimi kuvvetlendiriyor.

Ancak hükümetin de İsrail’le ilişkilerde askerden geri kalmadığı bir vâkıa. Öyle ki, Türkiye-İsrail ilişkilerinin tarihinde Tel Aviv’e bakan ve milletvekili düzeyinde en çok ziyaretin AKP iktidarı döneminde gerçekleştiği ifade ediliyor.

Böyle olunca, Peres ve Olmert gibi “üst düzey”ler başta olmak üzere her kademedeki İsrailliden AKP’ye övgüler yağması şaşırtıcı değil.

Nitekim son olarak Olmert “iyi arkadaşım” dediği Erdoğan’a, Suriye ile “aralarını bulmak” için gösterdiği çabalardan dolayı minnettar olduğunu söylemiş. Peki, “Kemalizmin güncellenmiş versiyonu Erdoğanizm” sloganının mucidi Alon Liel’in “Erdoğan’a Nobel kazandırır” diye ayrıca cilâ çektiği bu girişimin âkıbeti ne odu?

O hususta bir bilgi yok. Ama Lübnan’da İran destekli Hizbullah’ın son atakları, sanırız, bu girişimi de zorlaştırdı. Erdoğan’ın balıklama daldığı bu girişimle İsrail cenahına nasıl bir rahatlama getirdiği sualinin cevabı henüz belli değil.

Belli olan, Filistin dramının hâlâ sürdüğü...

16.05.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Biri pişman, biri pişkin



“Halka rağmen halk için” anlayışını temsil edenler, her imkân ve fırsatta ‘darbe’ yapmak isterler. Nitekim, 14 Mayıs 1950’deki genel seçimlerde ‘tek parti’ devrinin sona ermesini içlerine sindiremeyen ‘o kafa’ temsilcileri hemen ‘darbe’ planları yapmıştır. Neticede halkın helâl reyleriyle üç defa arka arkaya tek başına iktidara gelen Demokrat Parti’yi darbe ile iktidardan uzaklaştırmışlar, merhum Adnan Menderes ve iki arkadaşını zulmen idam etmişlerdir.

“Halka rağmen halk için” anlayışının temsilcileri, 14 Mayıs 1950’deki ‘millet iktidarı’na ancak 10 yıl tahammül edebildiler ve 27 Mayıs 1960 ihtilâliyle ‘ihtilâller serisi’ni başlattılar. Onlara göre ihtilâllerle her şey güllük gülistanlık olacaktı. Fakat ilerleyen yıllarda görüldü ki, ihtilâller; ihtilâlcilere de fayda vermedi, onları da memnun etmedi. Etmiş olsaydı, sıradaki ihtilâller, darbeler, muhtıralar gelir miydi?

Bütün dünyada, ihtilâllerin ülkelere fayda vermediği her geçen gün biraz daha iyi anlaşılıyor. Bu konuda bir itiraf da Güney Pasifik’teki ada ülkesi Fiji’den geldi. 1987’de ilk darbeyi yapan Albay Sitiveni Rabuka, ülkede darbe kültürüne “artık son verilmesini” istemiş. (AA, 15 Mayıs 2008)

Daha sonra demokratik olarak yapılan seçimlerle başbakanlık da yapan Rabuka, darbenin 21. yıldönümünden bir gün sonra Fiji Times gazetesinde yayımlanan açıklamasında, “Darbe bir hataydı ve hatalı olduğumu kabul ediyorum” demiş.

Fijili eski darbeci Rabuka, “Darbe yapmak gurur duyulacak bir şey değil, çünkü kahraman olmuyorsunuz, dolayısıyla buna niyetlenenler kahraman olacaklarını sanmasın” diye konuşmuş.

Eski darbeci Rabuka, bütün ihtilâlcilerin ibret alması gereken bir tavsiyede de bulunmuş: “Gelin, bütün bunları geçmişte bırakalım ve bu darbe kültürüne son verelim. Çünkü darbe, kalkınma ve gelişmeye yardımcı olmuyor.”

Fiji’de 2006’daki darbeyle görevden uzaklaştırılan Başbakan Laisenia Qarase de, her darbenin ülkeyi 20 yıl geriye götürdüğünü söylemiş.

Bu tesbitteki “Fiji” yerine “Türkiye” yazılsa, itiraz edilebilir mi? İhtilâller, darbeler Fiji’ye zarar veriyor da, Türkiye’ye zarar vermiyor mu? İhtilâle zemin hazırlayanların da itirafıyla Türkiye’nin ‘geri’ kalmasındaki en büyük pay, ihtilâlcilere aittir. Aradaki fark, Fiji’deki ihtilâlcilerin bunu samimiyetle itiraf etmesi, Türkiye’deki ihtilâlcilerin ise itiraflarını sürekli ertelemesidir. Zaman zaman ihtilâllerin Türkiye’de de işe yaramadığı ‘yarım ağız’la ifade ediliyor; ama bir yandan da ‘gerekirse yenisi yapılır’ anlamına gelecek değerlendirmeler de duyuluyor. Bu bakımdan Fiji’deki ihtilâlcileri ‘pişman’, Türkiye’deki ihtilâlcileri de ‘pişkin’ addedebiliriz.

Türkiye’deki ihtilâlciler ‘tecrübe’ kazandıkça, doğrudan ihtilâl yerine ‘aracı kurum’lar kullanmaya başladı. 28 Şubat, ‘aracı kurum’larla yapılan post modern darbe örneğiydi. Son günlerde de ‘irtica yüklü haber dosyaları’ medyaya servis edildiğine göre, ihtilâlseverlerin ihtilâllerle sebep oldukları ‘zarar’dan dolayı pişman olmadığı anlaşılıyor.

Yazık ki, açık ya da gizli darbelerin; ekonomik ve sosyal zararlarını dört başı mamur bir şekilde ortaya koyan ciddî araştırmalar bile yapılabilmiş değil. Bu yapılamadığı için, ihtilâlciler zaman zaman ‘vatan kurtaran kaptan’ edasıyla ‘fetva’ vermeye devam edebiliyor.

İhtilâlciler; sebep oldukları zararlardan dolayı milletten özür dilemek zorunda ‘netekim!’

16.05.2008

E-Posta: [email protected]




Kemal BENEK

DP’de tereddüt olmamalı



22 Temmuz seçimlerinde sonra şekillenen Meclis’te yer alan partilerdeki hareketlilik Meclis dışı partilerde de devam ediyor. Meclis dışında kalınca medya ilgi göstermez. Bu da sanki o partilerin fazla bir şey yapmadığı izlenimi verir. Halbuki bazıları en az Başbakan veya ana muhalefet lideri gibi çalışır.

Bunlardan biri de DP. Son seçimlerde barajı geçemeyen DP, Süleyman Soylu ile birlikte tekrar Anadolu yollarına düştü. Genç yaşına rağmen olgun ve oturaklı söylemleri bulunan Soylu, “Beyaz Yürüyüş”le Anadoluyu karış karış geziyor. Fazla tanınmamasına rağmen insanlarla kurduğu samimî ve sıcak iletişim kendini fark ettiriyor. Partililer, “Dükkânlara, evlere Süleyman Soylu olarak girip Genel Başkan olarak çıkıyor” tesbitinde bulunuyor. En çok karşılaştığı soru Anavatan ile birleşme ve eski genel Başkan Tansu Çiller’in geri dönüp dönmeyeceği meselesi. 6 Ocak’taki kongreden beri Soylu için “emanetçi” yakıştırması yapılıyor. Ancak Soylu bunu kabul etmediğini her fırsatta söylüyor.

Nitekim siyaset tarzı ile hiç de bir emanetçi gibi durmuyor. Zaman zaman parti içinde de bu konu gündeme geliyor. Bir kesim Çiller’in geri gelmesini isterken diğer bir kesim de Soylu’nun emanetçi olmadığının netleştirilmesini istiyor. Son GİK toplantında bu isteğin tekrarlanması üzerine Çiller’le görüşmek için bir heyet oluşturuldu. Çiller’in kamuoyunda oluşan soru işaretlerini giderecek net bir açıklama yapması istenecek. Soylu da bu açıklamaya göre stratejisini belirleyecek.

Önceki gün DP’nin 14 Mayıs’ta iktidara gelişinin 58. yıldönümü dolayısıyla Ankara’da düzenlenen Temsilciler Meclisi toplantısının da ana gündemi buydu. Eski DP, AP ve DYP’li milletvekillerinin bir araya geldiği toplantı görünürde anma toplantısıydı ama içeriğinde Çiller eksenli tartışma vardı.

Toplantı sırasında DP misyonunun tecrübeli bir ismiyle konuştum. İsminin yazılmaması şartıyla tartışmaları değerlendiren partili, belirsizliğin siyaseten büyük zararları olacağına dikkat çekti. Çiller’in dönme ihtimalini de değerlendiren partili ilginç bir benzetme de yaptı: “Genç nüfusu yüzde 62’leri bulan Türkiye’de Süleyman Soylu DP için büyük bir şanstır. Türkiye gençleşti ama parti aynı gençliği bulamadı. Soylu ile bu şansı yakaladı ancak teşkilât biraz sabırsız. Fenerbahçe gibi, hemen şampiyon olmasını istiyor. Bu işler aceleye gelmez. Sabırla koruk helva olur. Soylu, özellikle seçmenlerin büyük kısmını oluşturan gençlerle buluşabiliyor. Halk kendine yakın görüyor. Bu özellikleriyle Recep Tayyip Erdoğan’ın rakibi olacak biri. Kamuoyunda yıpranmış isimlerin getirisi olmaz.”

Aynı konu Aydın Menderes’in de gündemindeydi. DP’lilere seslenen Menderes, salonda uzun zamandır görmediği bir heyecanı müşahede ettiğini söyleyerek uyarıda bulundu: “Tereddüdün gölgesini yüreklerinizin üzerine düşürmeyin. Geçmiş ilham kaynağı olabilir, ama geleceği yeni kadro ve insanlarla inşa etmek lazım. 6 Ocak’ta Süleyman Soylu’yu seçtiniz. Öyleyse sahip çıkın. Tereddüt çok kıymetli bir zamanı kaybeder.”

Toplantıda Soylu da benzer mesajlar verdi. Konuşmasında geçmişi tamamıyla kucaklayan, Türkiye ile sınırlı kalmayarak dünyayı da içinde alan geniş bir vizyon çizdi. Salonda bulunan misyon temsilcilerinden kendisine destek olmalarını isteyen Soylu, siyasetin altın kuralının “sabır” olduğunu “uzun atlama” olmadığının altını çizdi. Soylu’nun coşkulu konuşması salonda sık sık alkış ve tezahüratlarla kesildi.

Bugün Türkiye’de en büyük sıkıntılardan biri gerçek bir muhalefetin olmayışı. İktidar alternatifinin olmadığı bile söyleniyor. İktidara alternatif olabilecek en büyük potansiyeli taşıyan DP, seçmenin nabzını iyi tutar, halkla yakın temasta bulunursa AKP’yi en fazla zorlayacak partilerin başında geliyor.

16.05.2008

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

İsrail efsanesi çöküyor



Hasan Bülent Kahraman bir yazısında İsrail için ‘60 yıllık mucize’ tabirini kullanmıştı. Gerçekten de hayat mucizesiz olmaz. Gayri meşru bile olsa İsrail’in temelinde de cehdu gayret var ve bu gayret onları bugünlere getirdi. Burasına kadar tamam. Lâkin 60. yılında İsrail’de bir şeyler tersine gidiyor. Kutlamanın kendisinde bile bir matem var. Bush’un sonuna kadar sahip çıktığı ve sahiplendiği Olmert, yargı kovuşturmasıyla karşı karşıya. Konu, yine yolsuzluk ve rüşvet... Hilâfsız İsrail’de son 5 başbakan arasında neredeyse kovuşturmaya tabi olmayan bir isim yok gibi. Olmert soruşturma açılması hâlinde istifa tehdidinde bulundu. Olmert’in başı belâdan kurtulmuyor. 2006 yılında Hizbullah karşısında varlık gösterememesinden dolayı kariyerini zor kurtardı, ama ondan kurtulsa da başka bir sürecin pençesi altında. Gösterse gösterse bu İsrail’in çürümesini gösterir. Gerçi Şimon Peres İsrail’in kuruluşunun (ki, Natura Carta gibi cemaatlar bu İsrail’e suyuna tirid misali sahte İsrail diyorlar) 60. yıldönümüyle alâkalı olarak Newsweek dergisine konuşmasında ‘Skandallar demokrasilere özgüdür. Diktatörlüklerde ve otoriter yönetimlerde skandallar olmaz’ dese de bugün İtalyan veya Fransız demokrasisinin pek de iç açıcı bir noktada olduğunu söyleyemeyiz. Peres, Harry Truman’dan itibaren bütün Amerikan başkanlarını şahsen tanıdığını söylüyor ama içlerinde en etkilendiği şahsiyet Bush imiş. Bilvekale Saddam’ı devirmiş. Öyle ama sallantıda olan sadece İsrail değil ki, İsrail dostlarını da kendisiyle birlikte bilinmez rotalara ve bataklıklara sürüklüyor. Belki de Irak işgali ABD için sonun başlangıcını teşkil ediyor. Dolayısıyla Peres gibi liderler çılgınlıklarından ne dediklerini de pek bilmiyorlar. Kaş yapayım derken göz çıkartıyorlar.

Bunun temel nedeni nedir? Albert Einstein’in küfrettiği üstünlük kompleksi. Bu üstünlük kompleksi İsrail’li liderlere bir tür nobranlık telkin ediyor. Onları çekilmez kılıyor. Zaten Hitler’in başını yiyen de bu üstünlük efsanesi değil miydi? O Arî ırkı için üstünlük taslarken ve bunu fiilî olarak tahkike çalışırken Alman milletini beladan belaya sokmuştu. Yahudiler de Beni İsrail’i ‘mutlak bir seçilmiş millet’ gördükleri için geçimsiz ve huysuz olmuşlardır.

İsmen veya ırken değil sıfat olarak seçilmişlerdi ve bu sıfatlarını kaybettiklerinde ve üstünlüklerini isim üzerine idame ettirmek istediklerinde de asırlar boyunca alçak sürünmeye maruz kaldılar. Belirli ve muayyen dönemlerde seçilmişliklerini Kur’ân-ı Kerim de teyid eder. Ama Kur’ân-ı Kerim aynı zamanda peygamberlerine isyanları ve yaptıkları nedeniyle Allah’ın gazabına ve lanetine uğradıklarını da anlatır. Ve her daim onlara geri dönüş kapısını açık bırakır ve gösterir. ‘İyilik yaparsanız kendinize’ diyerekten de onlara sorumlu olduklarını hatırlatır. İşte Einstein da ırk olarak Yahudilerin başka ırklardan hiçbir üstünlükleri olmadığını ortaya koyar. Bazen dinî veya sosyolojik ve medeniyet üstünlüklerine haiz olabilirler, ama bu kırılgandır ve yapılarını veya Allah’ın kendilerine bahşettiği nimeti muhafaza etmeleri kaydıyla geçerli veya bakidir. İsrail sürekli olarak başkalarını anti semitizm ile suçlamaktadır. Halbuki 60 yıl sonra yayınlanan Churchill’in gizli makalesinden okuyoruz ki, anti semitizmin kısmî nedenlerinden birisi de bizzat Yahudilerin kendi yaptıkları. İşte bu bağlamda Churchill, Kur’ân-ı Kerim’in ruhunu ve onlarla ilgili ifadelerini tasdik etmiş oluyor. 60 yıllık mektup bize şunu göstermektedir: Bizzat İsrail ve onu kuranlar anti semitiktir.

Çok ilginç bu üstünlük kompleksleri nedeniyle müttefikleri bile kendilerini sevmemektedir. Şayet Harry Truman ve Churchill olmasaydı İsrail devleti kurulamazdı. Yani İsrail’in gerçek mimarları Truman ve Churchill’dir diyebiliriz. Gelin görün ki ikisi de Yahudilerden şikayetçidir. Ama İsrail’in kuvveden fiile çıkmasına neden olan bu zevat bile Yahudilerle ilgili duygularını kamuoyundan gizlemişlerdir. İlk defa bu tabuyu yıkan Carter olmuştur. Ötekiler ise kapalı kapılar ardından ancak İsrail’i veya Yahudileri eleştirebilmişlerdir. Harry Truman’ın Yahudilerle alâkalı değerlendirmesi şudur: “Yahudiler hakikaten bencildirler. Mâli bir güç veya otorite yakaladıklarında normal insanlara davranışta Hitler ve Stalin’i aratmazlar…” Kissinger’den kazık yıyen Nixon ise daha da ileriye gider ve şunları söyler: “Yahudilerin ekserisi samimi değildir. Onlara güvenemezsin. Derhâl aleyhine dönebilirler…” Gerçekten de Dışişleri Bakanı olan Kissinger, bu güvensizliği göstermiştir. Ekim veya Ramazan veya Yom Kippur savaşı olarak da anılan 1973 harbini başkanından üç saat gizlemiştir (Kissinger hid war outbreak from Nixon, Jerusalem Post, 3 Nisan 2007). ABD’yi Vietnam bataklığından kurtaran atanmış başkan olan Gerald Ford da benzeri duygular izhar etmekten kendisini alamamıştır. Kongre üyelerinden birisine şöyle hitap etmiştir: “Yahudilerin Amerikan dış siyasetine tahakküm etmelerine seyirci mi kalacağız?” Zavallı Carter! Beyaz Saray’dan giderayak şunları söyleyebilecektir: “Bir daha seçilirsem Yahudilere günlerini göstereceğim…” Ama seçilmeden Yahudiler ona gününü gösterdiler. Fakat Carter ahlakî duruşuyla bugün İsrail’i en fazla rahatsız eden liderler arasında bulunuyor ve lisan-ı hâliyle: “Efsane çöküyor. Kral çıplak’ diyor. Durum bu merkezde.

İşte bütün bunlardan sonra, ‘İsrail ne zaman yıkılıyor?’ sorusu gündeme geliyor. Böyle bir isimde program da El Cezire’den Faysal Kasım’a yakışırdı o da iki kişiyle İsrail’in kuruluşunun 60’ıncı yıldönümü münasebetiyle bunu yaptı ve İsrail’in geleceğini tartıştı. Konuklardan birisi Paris’ten Enver Abdulmalik diğeri de stüdyo konuğu İbrahim Aluş idi. Farklı tezleri savunmalarına rağmen gerçek iki tezin toplamındaydı. Aluş İsrail’in sonuna giden sürecin açıldığını ve Irak’tan, Gazze’ye ve Lübnan’a kadar bir direniş coğrafyasının doğduğunu savundu. Ve İsrail’in stratejik olarak gerilediğini ve her geçen gün kayıpta olduğunu ve duvar çekmesinin de genişleme değil içe çekilme emaresi taşıdığını söyledi. Enver Abdulmalik ise Yahudilerin galipken mağlup numarası yapmayı çok iyi becerdiklerini ve Holokost gibi meseleleri kullanarak kendilerine olan ilgiyi ve desteği taze ve canlı tuttuklarını ve daima mağduriyet edebiyatıyla ayakta kaldıklarını söyledi. Mağduriyet edebiyatı denilince aklıma nedense birden Türkiye geldi.

Aluş meseleye İsrail zaviyesinden baktı ve İsrail’in 60. yılına karamsar bi tablo içinde girdiğini ve gerilemekte olduğunu söyledi. Enver Abdulmalik ise meseleye İslâm dünyası zaviyesinden baktı ve henüz karşı bir kütle oluşmadığını ve yeni Selahaddin’in ufukta görünmediğini aktardı. İkisinin tezi de doğruydu aslında. Elbette mesele hesap kitap işi ama aynı zamanda bir de talih işi. Bu açıdan kimbilir gün doğmadan neler doğar…

16.05.2008

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

Ekonomide tsunami…



Ekonomideki kırılganlık, artık saklanamıyor. Balon sönüyor. Ekonomik büyümenin 2004’ten bu yana ivme kaybettiği, açıkça itiraf edilmekte. Belirsizlik süreci devam etmekte…

Önceleri, “finanse edilebilir carî açıktan korkmamak lâzım” diyen ve en ufak bir dalgalanmayla kaçabilecek “sıcak para” ile finanse edildiğini âdeta görmezden gelen bakanlar da, krizin pek uzak olmadığını kabullenmekteler. “Pembe tablo edebiyatı”nın sonu geldi.

İngiliz bankası Merrill Lynch’in eski çalışanı, Amerikan ve Birleşik İngiltere Krallığı vatandaşı ekonomiden sorumlu Devlet Bakanı Şimşek, daha önce “Geldiğimiz nokta tabiî ki memnuniyet verici değil” diyerek, hükûmetin enflasyondaki başarısızlığını ima etmiş, lâkin “şok tırmanışı”, kuraklığa bağlamıştı. Borsa, döviz ve faiz kıskacındaki ekonomik politikalarından söz etmeden…

Şimşek şimdi, “maalesef yurtdışından tedarik şoku yaşadığımız için enflasyon yüksek kalmaya devam edecektir” diyor. Cari açığın bu yıl 50 milyar dolara yaklaşabileceğini peşinen itiraf ediyor.

Zira herkes biliyor ki Türkiye’de ekonomi, büyük carî açık ve işsizliğe rağmen “sıcak para” ve “borç” üzerinde dönüyor…

* * *

Anlaşılan o ki “enflasyonun düştüğü” iddiası da bir çarpıtma. ATO’nun araştırmasına göre, vatandaşın en çok kullandığı yüz kalem mal ve hizmetten 77’sinde yüzde 261’lere varan oranlarda artış olmuş.

Başta gıda olmak üzere halkın günlük hayatta satın aldığı ve kullandığı kalemler baz alındığında, “resmî enflasyon” verileri ile piyasadaki “gerçek enflasyon” arasında uçurum var. TÜİK’in her ay açıkladığı ve Başbakan’ın televizyonlarda “icraatın içinden”de propaganda ettiği “resmî enflasyon” 9.3; ancak çarşı pazardaki gerçek enflasyon yüzde 49.3. Hatta bazı gıda maddelerinde bu rakam yüzde 180’lerden 257’lere varıyor.

Neticede hükûmetin hedefi tutmuyor. Araştırmalar, son beş yılı kapsayan dönemde enflasyon ortalamasının yüzde 54, hatta en yoksul kesimde yüzde 57.2 olduğunu tesbit ediyor. Ekonomistler bunu “yeni enflasyon sarmalı” olarak nitelendiriyor. Yıllardır IMF programlarıyla gösterilen fedakârlığın karşılığı görülmüyor. Endişe gün geçtikçe artıyor…

“Anasol-M”den sonra AKP hükûmetinin “IMF programı mimarı” Kemal Derviş, sanayileşmiş ülkelerin finans piyasalarındaki politikaları nedeniyle Türkiye gibi ülkelerin “gerçek bir enflasyonist tehlike ve tsunami ile karşı karşıya olduğunu” belirtiyor. Son tsunaminin insanları yüzde 25 yoksullaştıracağını bildiriyor.

Hatırlanacağı üzere, IMF Türkiye Masası Şefi Leronzo Giorgianni, petrol fiyatları yüzünden yükselen büyük carî açığa “tedbir” olarak, “faiz ve zamlar”dan oluşan “yeni tasarruf tedbirleri”ni salık vermiş; “aksi halde açığın altında kalırsınız!” diye tembihlemişti! Ek vergiler konulmasını, maaşların kısılmasını önermişti.

Siyasî iktidar, bu “çağrı”ya uyarak birçok mala zam yaptı. Zamların başını akaryakıt gibi temel mallar çekti. Elektriğin yanı sıra mazota, doğalgaza, LPG’ye yüzde yüzde 9 ile 17 arasında zam yapıldı. Son bir yılda benzine yapılan onlarca zamla zam oranı yüzde 20’yi aştı.

Keza, KDV’den ÖTV’ye vergiler yükseltildi. Motorlu taşıtlar vergisinden, emlâk, trafik, çevre, temizlik (çöp) vergisine kadar arttırıldı. Harçlara ve birçok hizmete zam yapıldı.

Ama IMF Başkanı Dominigue Stauss-Kahn, ekonomik ortamın hâlâ bozulmaya devam ettiğini belirterek, yine de krizin yayılma riskinin yüksek olduğunu uyarıyor!

* * *

Bir başka çarpıtma, işsizlik ile iç ve dış borçlanmada yapıldı. Baştan beri siyasî iktidarı destekleyen medyanın da mârifetiyle âdeta tersyüz edilen rakamlar açığa çıkıyor.

Hükûmetin işsiz sayısını 2 milyon 350 bin olarak açıklamasına karşı 4.4 milyonu bulmuş. Gerçek işşisizlik oranı, 17.5.

“Teslim tutanağı”nda, dış borç 120 milyar dolardan 170.1 milyara; iç borç 87 milyar dolardan 182.4 milyar dolara yükselmiş. Özel sektörün borcu 44 milyardan 148 milyar dolara fırlamış. Son beş yılda kamunun iç borcu 89 milyar dolardan 207 milyar dolara çıkmış.

IMF’nin isteğiyle Derviş döneminden kalma stand-by anlaşmaların en sonuncusu bu ay sona eriyor. Ancak öyle görünüyor ki AKP hükûmeti, yatırım, üretim ve istihdamdan yoksun IMF programına zemin hazırlıyor. “Fona olan borcumuz kotamızın yüzde yüzünü aştığı için eğer erken ödemezsek gözden geçirme otomatik olarak devreye girecek” diyen Bakan Şimşek’in sözleri bunun sinyalini veriyor.

Oysa ekonomisini IMF’ye teslim eden ülkelerin hemen hemen hepsinde sosyal adalet ve gelir dengesizliği, ekonomik krizler, kargaşa ve iç karışıklıkla kaos yaşanmış. İnsanların geliri artmamış; borçları ve yoksulluğu artmış.

Yanlış ekonomik politikalar, Türkiye’yi IMF’ye mecbur etmekle, uluslar arası sermaye ve küresel gücün kıskacına almakta. “Ekonominin çok iyi gittiğini söylemek mümkün değil” diyen TÜRK-İŞ Genel Başkanı Mustafa Kumlu’nun “Borç alan emir alır; IMF ve Dünya Bankası nazlanarak biraz kredi veriyor, ama karşılığında müdahale ediyorlar” değerlendirmesi, bu açıdan oldukça önemli…

Küresel sermayenin faiz ve rant kabı IMF ve Dünya Bankası gibi finans kurumları elinde tutan küresel güçlerin “projesi”yle, Türkiye’nin ABD’nin Müslüman komşu Irak’taki işgal ve zulme “destek” vermesi, İran’a yapılacak operasyona “ortak” edilmesi ve Afganistan’a NATO şemsiyesinde “ek muharip asker” talebi, bundan…

Tsunami, sadece içte ekonomiyi değil, dışta da vuruyor; dış politikayı ipotek altına alıyor…

16.05.2008

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

“Demokrasi bayramı”nız kutlu olsun



14 Mayıs demokrasi tarihimizde önemli bir gündür. Bu önemli gün “demokrasi bayramı” olarak “resmî” olarak kutlanmasa da, milletimizin gönlünde kutlanmaktadır.

Peki, neydi 14 Mayıs’ı demokrasi bayramı yapan düşünce?

Bu tarih Türkiye’de tek partili baskıcı rejimden, iktidarların seçimle gelip, seçimle gittiği sistem olan demokrasi tarihidir. Bu tarih 7 Ocak 1946’da kurulan Demokrat Parti’nin millet iradesiyle iktidara geldiği 14 Mayıs 1950’dir.

Merhum Adnan Menderes’in DP’nin ilk kongresindeki sözleri bu misyonun amacını göstermesi açısından önemlidir: “Devlet partisi, devlet kılıcını kuşanmış, hükümet arabasına binmiş, cansız ve idealsiz bir kadrodan ibaret kalmıştır. Memleketin yürüttüğü demokrasi yolunda hürriyeti sevenlerin hizmeti büyük olmuştur. Demokrasi dâvâsında partimizin yolu açık ve milletimizin bahtı aydınlık olsun…”

Bu düşüncelerle kurulan DP, hem 1948, hem de 1949 seçimlerine “güven duymadığı” için katılmadı. 16 Şubat 1950’de gizli oy, açık tasnif ve yargı denetimini kabul eden, Yargıtay ve Danıştay üyelerinden oluşan bir Yüksek Seçim Kurulu’nu öngören seçim kanununun kabul edilmesinden sonra, 14 Mayıs 1950’de yapılan genel seçimlere katılarak 487 milletvekilliğinin 408’ini kazandı. Seçim propagandasında kullandığı “Yeter! Söz milletindir” afişleri bu misyonun temel düsturunu oluşturdu. 2 Haziran 1950’de güvenoyu olan ilk Menderes hükümetinin 16 Haziran 1950’de verdiği önemli kararı, 18 Temmuz 1932’de Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı bir tamim ve 2 Haziran 1941 tarihinde çıkarılan kanunla yasaklanan ezanın ve kametin Arapça (asliyetine uygun olarak) okunması yasağını kaldırmak olmuştu. Ülke için yaptığı maddî hizmetlerinin yanında manevî hizmetlere önem vermesi DP’nin temel vizyonu olmuştu. Radyoda dinî program yapılması yasağı kaldırılmış, okullara din dersi konulması bunlardan bazıları olmuştu. “Bu millet Müslüman’dır ve Müslüman kalacaktır ve İslâmiyet’in icâplarını elbette yaşayacaktır. Öncelikle kendine ve gelecek nesillere dinini telkin etmesi, onun esaslarını ve kaidelerini öğretmesi, ebediyen Müslüman kalmasının münakaşa götürmez şartıdır” diyen Menderes’in sözleri DP’nin mânevî hizmetlere verdiği önemi göstermiştir.

DP, 2 Mayıs 1954 genel seçimlerinde de 541 milletvekilliğinin 503’ünü kazandı. DP’nin üçüncü iktidar dönemi ise demokrasi tarihimizde askerî müdahalelerin önünü açan bir darbe ile kesildi. “27 Mayıs” kanlı ihtilâlden sonra 20 yılı aşkın bir süre 27 Mayıs, “Hürriyet ve demokrasi bayramı!” ismiyle kara mizah (!) örneği olarak kutlanmıştı. 27 Mayıs ihtilalini hürriyet ve demokrasi bayramı olarak kutlayan Türkiye, asıl kutlanması gereken 14 Mayıs’ı demokrasi bayramı olarak kutlamadı, kutlamıyor.

Yeni neslin demokrasi için verilen bedelleri, yapılan mücadeleleri unutmaması ve tarihten ders çıkarması için bunların yazılması gerekiyor. Genç nesil demokrasi bayramını da demokrasi tarihimizdeki kara lekeyi de iyi bilmelidir.

“14 Mayıs Demokrasi Bayramı” kutlu olsun.

16.05.2008

E-Posta: [email protected]




Atike ÖZER

Aşk ve şevkimizi hep tazelemeliyiz



Aşk ve şevk konusu, insan hayatında yer alması gereken mühim bir konudur. Hayatın her alanına yerleştirilemediğinde çöküntü ve direnç kaybı başlar.

Şöyle bir tahlil edilirse, en çok keyf alınan anlar ve en verimli üretimler iştiyak içinde hareket edilen anlardır. Başarıların çoğu coşku içindeki anlarda gerçekleşmiştir. Bu hal içindeyken başarısız olunmuşsa bile, coşku ve heyecanın kuşattığı insan ruhu, yenilgilerini bile olgunca kabullenir, yıkılmaz. Olumsuz neticeler de ise güçlü kalmayı sağlayan yine aşk ve şevkin varlığıdır.

Sahibi olduğu sanılan değerler kaybedilince, gam çekmeden ve elem duymadan hayata devam etmenin sırrı ise; rahmeti ve şefkati herşeyi kuşatan Cenab-ı Hakkın Vedud ve Baki oluşunun hissedilmesinde olmalıdır….

Allah’ın Vedud ve Bekası varlıkların ilelebet yok olmasına razı olmaz. Nihayetsiz Vedud olan Cenab-ı Hak vedudiyeti gereğince kendini ve varlığı sevdirir... Bediüzzaman’a göre içimizdeki ebediyet aşkı Allah’ın varlığına, kemaline ve bekasına yönelmiş içten bir muhabbettir. İnsan gaflet yüzünden yolunu şaşırmış, gölgeye yapışmış ve güneşe değil, güneşin kırık bir ışığını yanıstan aynanın bekasına aşık olmuştur.

***

Hayattaki işleyiş; aşk ve şevk üzerine örgülenmiştir, hayat hep cıvıl cıvıl ve neşelidir. Buna paralel, insan da canlı ve heyecanlı bir hayatta nefes alıp vermektedir. İnsan, heyecan hislerince canlı ve hayattar kalmayı ve üretmeyi başarabilmektedir..

Aksi halde yaşanır, bir şeyler yapılır, ama robottan farklı olunmaz...

İnsanlığın bugünkü ulaştırıldığı elim tabloda izlenen manzara ne feci! Duygulardan arındırılmış insan yığınlarıyla, etten ve kemikten Çin seddi duvarları örülmüş, aşktan ve şevkten uzaklaştırılmış, madde boyutunda bırakılmış mânâdan bihaber yaşayan yığınlar halinde canlı makineler oluşturulmuş. Böylesi makinelerdeki aşk, şevk, sevgi, şefkat adına değerler yoksunluğu neticesinde bencillik, hırs, hased, kibir ilişkileri kasıp kavururuken iyi ile kötünün çatışması sürüp gitmektedir....

3. Lema’da aşkın Allah’a tahsis edilmesinin üzerinde durulur. “Tüm güzelliklerin üzerinde fanilik damgasını gören kalp bunlardan ilgiyi kesip “Madem sen bakisin, bu bana yeter. Herşeye bedelsin, madem sen varsın, her şey var” diyerek hakiki Baki Olan Allah’a dönmelidir.”

Allah (cc) hayatın aşkla ve şevkle geçmesini murat etmiş. İştiyak içinde hayat sürmemizi bizim hamurumuza koymuş. Bize verdiği bu duygu Allah’ın kendi ahlâkından sadece bir cüzdür. Cenab-ı Allah varlığı yaratırken aşkla yaratıyor. Ve bu özelliği insanın fıtratına da derc ediyor…İnsanın mahiyetinde ki şiddetli beka aşkından dolayı baki âlem yaratılmış. Fani, kısa, faydasız bir ömrü; baki, uzun ve faydalı yapmak için, ömürleri Baki-i hakikinin yolunda aşkla ve şevkle sarf etmek, Bekanın cilvesine mazhar olmaktır.

Leziz meyveler, güzel ahlâklar, bütün güzellikler ve bütün hayat sahipleri, maddî ve manevî güzel simaları ile Ya Vedud! Ya Rahim! isimlerini zikretmektedirler.. (sözler s-576)

Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulup, mutlu oluyor...Dillerdeki Vedud zikri kalplerde tasdik edildiğinde aşk da şevk de Allah için, Allah’a olur . Artık Allah için sevilir, Allah için yaşanır, Allah için coşulur vesselam...

***

Hayat iniş ve çıkışları olan, zaman zaman insanı rahatsız eden, insanın şevkini kıran bir dizi hadiselerle doludur. Bazen istediğimiz şeyleri değil istemediklerimizi yapmak zorunda bırakılabiliriz. Bu da şevki kaybetmeye sebep olabilir. Hayatı bütün olarak algılayamadığımızda ve olayları kopuk kopuk yorumlamaya çalıştığımız da aşkımızı ve şevkimizi yitiriveriyoruz.Hayat bir bütündür. Acısıyla tatlısıyla, sevinciyle kederiyle hayat sürer gider.

Bu durumda kendimize şunu sormalı:

Bu hayattan tümüyle memnun muyum?

Bu hayatı halen istiyor muyum?

Allah beni isteyerek ve severek yaratmış. Peki ben Allah’ın yarattığı bu hayatı seviyor muyum?

Bu sorulara evet denilebildiğinde; aşk ve şevkin temel taşları insan âlemine yerleşmeye başlayacaktır.

Allah’ın insana ikram ettiği hayat severek, beğenerek yaşanmıyorsa, şikâyetler varsa aşkı ve şevki yakalamak zorlaşıyor... Böyle elim bir durum yaşandığında, çok geçmeden hayatın muazzam bir nimet olduğu fark edilerek , bu nimet tefekkür edilip hissedildiği oranda lazım olan şevk-i mutlak yakalanacaktır…

İnsanoğlu sonsuzluğa gidiyor...

Şimdiki hayatın ve daha önceki hayatın muhasebesi yapılırken, barışçıl ve sevgi yüklü kalabilmek başarılmışsa, hayatın içindeki zorluklar aşılırken aşk ve şevk hiç yitirilmeyecektir..

Biz ilk önce hayata sıkı sarılabilmeliyiz.Hayatın değerini anlamalıyız… Hayatın içindeki cevherleri bulup çıkarabilmeliyiz. Böylece muhabbetullaha ulaştırılabiliriz..

16.05.2008

E-Posta:


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA
Download

Kutlu Doğum Haftası Pdf

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT