Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 22 Mayıs 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 


Elmira AKHMETOVA

Rusya’daki yasaklar: Sırada ne var?



Her gün düzenli bir şekilde Rusya gündemini takip eden bir kişi ülkedeki yargı kurumlarının çoğunun sanki sadece İslam ve Müslümanlarla ilgili bir şeyi yasaklamaya odaklandıkları gibi bir izlenime kapılabilir. “Terörle mücadele” adı altında, Rusya yargısı en popüler İslami kitapları, broşürleri, kitapçıkları, organizasyonları ve hatta web sitelerini dahi yasaklamakta. Bugüne kadar, Rusya Federasyonu’nda düzinelerce önde gelen İslami kitap, bölge mahkemelerinin çeşitli kararlarına binaen yasaklanmıştır.

Örneğin, sadece 2007 yılı içinde, Rusyalı Müslümanlar dini literatürlerine karşı uygulanan iki büyük yasak dalgasına şahitlik ettiler. 21 Mayıs 2007’de, Koptevsky bölge hakimliğinin gizli oturumunda, Moskova, ünlü İslam âlimi Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur Külliyatı’ndan tam 14 eserin Rusça tercümelerini “ekstrem yayınlar” olarak niteledi. İddianame, Rusya Bilimler Akademisi’nin Psikoloji ve Dil Enstitüleri uzmanları tarafından hazırlanan karmaşık sosyo-psikolojik ve psiko-linguistik metin inceleme sonuçları üzerine bina edilmişti.

Mahkeme heyeti kapalı kapılar ardında dâvâyı görüşürken, Aralarında Dinler ve İnsan Hakları Enstitüsü, Rus Bilimler Akademisi, Asya ve Afrika Araştırmaları Okulu, Doğu Araştırmaları Okulu, Vatikan, Avrupa İslam Konseyi, İslam Konferansı Teşkilatı, Malezya Uluslar arası İslam Üniversitesi ve aynı zamanda El Ezher Üniversitesi’nden uzmanların da bulunduğu dünya genelinden bir grup bilim adamı, dinî ve siyasî figür mahkemeye Said Nursi’yi ve eserlerini savunan mektuplar yolladı. Bütün bu bilgin ve siyasetçi, Said Nursi’yi ağız birliği etmiş gibi, farklı dinler ve ırklara mensup insanlar arasında sevgi, uyum ve diyalogu yaymaya çalışan bir barış adamı olarak tarif ediyorlardı. Malezya Uluslararası İslâm Üniversitesinin gönderdiği mektupta şu ifadeler dikkati çekiyordu: “Onun fikirleri kesinlikle herhangi bir radikallikten oldukça uzaktır. Bilakis, o mantıksal olarak insan haklarına ve saygınlığına zarar veren fikirlerin yanlışlığını ispata çalışmıştır. Bir sözünde en çok muhabbete layık olanın muhabbetten başkası olmadığını ifade etmiştir.”

Her ne kadar, bu yüksek rütbeli kişi ve kurumların görüşleri savunma için yeterli ve makul olsa da, ve bunlar haricinde davaya daha bir çok dokümanlar sunulmuş olsa da; ne yazık ki jüri tarafından hepsi görmezden gelinmiş ve Said Nursi’nin kitapları “dinler ve ırklar arası nefreti körüklediği” gerekçesiyle suçlu bulunmuştur.

Mahkemenin bu kararı, Rusya’nın yüzde 15’ini (140 milyonun yaklaşık 20 milyonu) oluşturan Rusyalı Müslümanlar arasında derin bir alarm durumuna sebebiyet vermiştir. Politik, dini ve insan hakları uzmanları Said Nursi’nin kitaplarının yasaklanmasının kötü sonuçlar doğuracağına dair görüş belirttiler. Onlara göre, bu karar en basitinden Rusya’nın uluslararası arenada gözden düşmesine ve rezil olmasına sebep olmuştur. Mahkemenin kararı ilân edildiği zaman, Rusya’nın Asya Kısmı Müslümanları Ruhanî İdaresi Başkanı ve Müftüler Konseyi Eşbaşkanı Nafigulla Ashirov, Said Nursi’nin kitaplarının El Ezher, Türkiye Cumhuriyeti Diyanet İşleri Başkanlığı, Rusya’nın da gözlemci statüsünde bulunduğu İslâm Konferansı Teşkilâtı gibi önemli kurumlardan tanınmış isimler tarafından savunulduğu bir ortamda, kararın yankıları ve sonuçlarının oldukça ağır olacağını ifade etti.

Rusya içinde, İslami kitapların yasaklanması bu sırada devam etti. Tam tamına 7 ay sonra, 29 Aralık 2007’de, Federal Tescil Bürosu 2007 yılında Rusya Federasyonu tarafından yasaklanan “radikal” yayınların son listesini yayınladı. Listede 79 kitap bulunuyordu ve içinde Buguruslan şehri (Orenburg bölgesi) Mahkemesi tarafından yasaklanan 16 İslami kitap da bulunuyordu. Bütün bu İslâmî kitaplar, yine aynı şekilde “dinler ve ırklar arası nefreti körüklediği” ve din adı altında üstünlük ve tekelciliği teşvik ettiği gerekçesiyle yasaklandı. Bütün bunlar olurken Rusyalı Müslümanlar kendilerine kaynaklık eden temel kitapların bir mahkeme tarafından “radikal” olarak tanımlanıyor olduğundan haber alma şansı bile bulamamıştı.

Yerel insan hakları örgütleri, Rusya Müftüler Konseyi Başkanı Ravil Gaynuddin’in de aralarında bulunduğu önde gelen Müslüman entelektüeller ve Oslo merkezli Forum 18 haber ajansı Rusya’da İslami yayınların kara listeye alınmasını kınadılar. Bu yasağı din özgürlüğü ilkesinin ihlali olarak tanımladılar. www.IslamRF.ru web sitesinde yayınlanan bir röportajında Gaynuddin, listede yer alan İslami kitapların hukuk kurallarına aykırı bir şey içermediğini belirtti. Ravil Gaynuddin şunları söylemişti: “Mahkemeye hiçbir Müslüman uzmanın, imamın, Rusya Müslümanlarının herhangi bir dinsel otorite liderinin çağrılmamış olması absürt ve esef verici bir durumdur. Mahkeme süreci bizim bilgimiz dahi olmadan gizli bir şekilde yürütülmüştür. Kimsenin savunma vermesine imkân tanınmamıştır, dolayısıyla biz bu kararı kabul edilemez buluyoruz.”

Federal liste bu kitapları yazar ismi vermeden sadece kitap isimleriyle tanımlıyordu. Listede çok genel başlıklar bulunuyordu. Örneğin “Hazreti Muhammed’in Hayatı”, “İslâm İnancının Temelleri”, “İslâm’ın temelleri”, “İslâmî Şeriat Dersleri Programı” ve “Çağdaş İslam” gibi başlıklar... Bu güne kadar bu başlıklar altında Rusya’da farklı farklı yazarlar tarafından yazılmış düzinelerce kitap basılmıştır.

Mahkemenin kararına göre, söz konusu yasaklama kararına muhatap taraf oldukları gerekçesiyle sadece bizzat yazar yahut yayınevi tarafından itiraz edilebiliyordu. Fakat bu dâvâda, yazar yahut yayınevlerinin isimleri listelenmemişti ve böylece kimsenin dâvâyı temyize götürmemesi garanti altına alınmıştı. Zaten, Rusyalı Müslümanlar kararı duydukları zaman da, temyiz süresi çoktan geçmişti bile.

Buna mukabil, Ijevsk şehrinden Müslüman bir avukat olan Rustam Valiullin, Rusya Camileri Kuruluşu ile müştereken, Buguruslan şehri mahkemesinin verdiği kararı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine taşımıştır. Avukat, dilekçesinde, bu kararla Avrupa Konvansiyonu’nun birkaç maddesinin birden ihlâl edildiğini savunuyordu. Bunlar arasında 6. madde olan “adil yargılanma hakkı”, 9. madde olan “düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakkı”, 10. madde olan “ifade özgürlüğü hakkı” ve de 13. madde olan “etkin iç hukuk yolu hakkı” bulunuyordu.

Aynı zamanda, krizin aşılması adına Rusyalı Müslümanlar tarafından bazı olumlu adımlar da atılmaktaydı. 14-15 Şubat 2008 tarihlerinde, Kazan’da tertip edilen Rusya Federasyonu Müftüler Konseyi’nin toplantısında bu konu detaylıca görüşüldü. Neticede Müftüler, Devlet Başkanı’na, Duma’ya, Başsavcılık Makamı’na ve Rusya Temyiz ve Anayasa Mahkemesi’ne birer dilekçe sundular. Temyiz konusu, Din İşleri Komitesi Yönetici Sekreteri Andrey Sebentsov tarafından tetkik edilmişti. Sebentsov, İslami kitapları yasaklamanın ‘kesinlikle anormal bir gelişme’ olduğunu belirtti ve davanın gözden geçirileceğine ve konunun araştırılacağına dair söz verdi.

Komitenin bu olumlu yaklaşımı ve Sebentsov’un vermiş olduğu söz, Rusya Müslümanları’nın kalbinde, olumlu gelişmeler hususundaki umutları diriltmiş oldu. Bu iyimserlikleri yerinde sayılabilirdi. Aslında, Sebentsov’un açıklaması, seçilmiş Rusya Başkanı Dmitry Medvedev’in Din İşleri Komitesi’ne başkanlık ettiği bir zamana denk gelmişti. Buna rağmen, bu güne değin, Rusya hükümeti tarafından herhangi olumlu bir adım atılmadı ve Rusya mahkemeleri İslam ile bağlantılı şeyleri yasaklamaya devam ediyor. Örneğin, son olarak 27 Şubat 2008’de, Samara şehrindeki Samarsky bölge hakimliği, www.islam.boom.ru adresli web sitesini “radikal” bularak yasakladı. Bu yasaklamanın gerekçesi, bir pagan geleneği olan Nevruz konusunda İslamiyet’in duruşunu tartışan bir makalenin sitede yayınlanmasıydı.

10 Nisan 2008’de Rusya Temyiz Mahkemesi, herhangi bir savunma olmadan, fakat dava vekilleri olarak Federal Güvenlik Servisi ve Adalet Bakanlığı huzurunda, ‘Nurcular’ olarak bilinen Müslüman grubun aktivitelerini ‘radikal’ olarak tanımladı ve yasakladı.

Interfax haber ajansının internet sitesinde yayınlanan bir röportajında Müftüler Konseyi Eşbaşkanı Nafigulla Ashirov, Rusya’da bu isim altında spesifik olarak aktivitelerde bulunan herhangi bir grubun veyahut hareketin olmadığını ancak Said Nursi’nin kitapları ve İslâmî kaynakları okuyan ve ilgi gösteren insanlardan bahsedilebileceğini ifade etti.

Mamafih, Said Nursi’nin kitapları Rusya’da ‘radikal yayınlar’ listesinde bulunduğu sürece, bu zatın kitaplarını okuyan herkes Rusya’da “ekstremist” olarak tanımlanacaktır. Nafigulla Ashirov’a göre Nurculuğun resmi olarak yasaklanması en basit şekilde Rusyalı Müslümanların haklarının çiğnenmesi olarak yorumlanmalıdır. Ashirov’a göre bu durum bazı genel ifadeler içeren esrarengiz kelimeler kullanmak suretiyle, ileride herhangi birine bu sıfatı yakıştırma ve onu baskı altına alma politikasından başka bir şey değildir.

Şimdi Rusyalı Müslümanlar, ülkelerinde kendilerinin ve İslamiyetin geleceğinden oldukça endişelidir. Onlar Rusya’da son zamanlarda sıkça tekrarlanan İslam karşıtı girişimlerin arka planında kimlerin parmağı olduğunu ortaya çıkarmaya çalışıyorlar ve umut ediyorlar ki Rusya’da bir sonraki yasaklanan kitap Kur’ân-ı Kerim olmasın!

TERCÜME: UMUT YAVUZ

22.05.2008

E-Posta: eakhmetova@yahoo.com




Kadir AKBAŞ

CHP TÜRKİYE’Yİ TAŞIYAMAZ!



CHP Genel Sekreteri Önder Sav’ın söylediklerini nasıl anlamak gerekir? Uzun bir dönem Türkiye Barolar Birliği Başkanı olarak görev yapmış ve CHP gibi Cumhuriyetle yaşıt bir partide son sekiz yıldır Genel Sekreterlik yapan ve bir dönem bakanlık görevinde de bulunmuş birinin hac farizasını yerine getirmeye niyetlenmiş yaşlı bir hacı adayına verdiği cevapla İslâmın temel şartlarından olan Hac farizasını, “Araplara para kaptırmak” olarak değerlendirmesini ve “Muhammed seni bırakmaz” diyerek onu caydırmak istemesine nasıl bir anlam yüklenmelidir?

Önder Sav’ın Müslümanlığın temel nass’larından birine karşı ortaya koyduğu bu küstahça tavrın bir anlık boşbulunmuşluğun sonucu olmadığı anlaşılıyor. Sav, söyledikleri kamuoyuna yansıdığında, içtenlikle özür dilemek yerine, kameralara yakalanmış olmasına hayıflanmakla yetiniyor.

Önder Sav herhangi bir kimse olsaydı, söyledikleri asgari insani duyarlılıklardan yoksun, küstah birinin ilkelliğini yansıtıyor der geçerdik belki. Ancak Önder Sav, ana muhalefet partisinin genel sekreterliği gibi bir görevi ifa ediyor ve bu sözleri partinin taşra teşkilatlarından birinde bir partiliye karşı sarfediyor.

Söylediklerine karşı Mustafa Sarıgül dışında CHP camiasından ve Baykal’dan kayda değer bir tepki gösterilmemesi kimseyi şaşırtmadı. CHP’nin bu tavrı Önder Sav’ın söylediklerinin sahiplenilmesi, CHP’nin kurumsal bakış açısını yansıttığı olarak anlaşılacaktır. CHP’nin dine, Müslümanlığın temel şartlarına bakışının problemli olduğu, bu ülke insanına sır değil. CHP, bu olumsuz bilinirliği sebebiyledir ki Anadolu toprağında kök salamamaktadır. CHP’nin ülke yönetiminde tek söz sahibi olduğu 14 Mayıs 1950 tarihine kadar laiklik adına ortaya koyduğu uygulamalar ve bunun sonuçları gençlerimiz için bile sır değil. Avrupa Birliği çevrelerinden laiklik ilkesinin demokratik bir anlayışla uygulanması gerektiği açıklamalarına en sert tepkinin CHP’den gelmesi, CHP’nin hâlâ 1930’lu yılların anlayışını ve arayışını sürdürdüğünü ortaya koymaktaydı.

Laiklik ilkesini, dinin sosyal, toplumsal bir güç olmasıyla mücadele etmek olarak algılayan CHP’nin Türkiye’yı taşıyamayacağı aşikar. Ancak Önder Sav’ın söyledikleri, artık Türkiye’nin de CHP’yi daha fazla taşıyamayacağını ortaya koymaktadır. CHP’nin çağdaşlık adına günümüz Türkiye’sin de 1930’lu yılların anlayışını ve arayışını sürdürmesi beyhude bir çabadır.

22.05.2008

E-Posta:




Mehmet KAPLAN

Çıldırmış zamanlar ve çıldırık insanlar...!



Tarihimiz boyunca..

Yani:

Binyıllardır…

Biz insanoğlu;

Bu kadar korkunç bir dönem yaşamadık

desek yeridir..!

Gerek efsanelerde..

Ve;

Gerekse kıssalarda duyduğumuz…

Ancak;

Hiçbir şekilde gerçekleşmediğini zannettiğimiz her olay sanki toplu halde bu yüzyılda yaşanıyor.

“Sodom ve Gomore” gibi.!

Lavlar altında kalan..

Taş kesilen ibret vesikası:

“Pompei” gibi…!

Depremler..

Çin’de yaşandığı gibi…

Tufanlar..

Maynamar’ı hafta sonunda vuran Nergis

Kasırgası gibi…

Ve korkunç rakamlar:

“Ölenlerin sayısı 10 binleri geçti.…!

“Bu felakette binlerce kişi kaybolurken,

yüz binlerce Myanmarlı da evsiz ya da kayıp.

Aç ve açıkta kalan insanlar!

Susuzluktan kırılan Âdemoğlu.

Yerin: 33 km altında ve 7.4 şiddetinde olduğu belirlenen sarsıntılar…

Şu saate kadar kendisi için insanlığın doğru dürüst hiçbir şey yapamadığı..

Can ve mal kaybı ile ilgili kesin açıklamaların yapılmadığı deprem ve felâketler.

Yine gafiliz…!

Yine gamsız….!

Kimse kimsenin hâlinden anlamıyor…

Bitişik evlerde komşuluk kalmadı ki!

Ülkeler arasında komşuluk kalsın.

Bir de çıkıp;

İletişim çağında yaşadığımızı

söylüyoruz(!)

Pööööh….!

22.05.2008

E-Posta: mehmetkaplan17@hotmail.com




Şaban DÖĞEN

Kâinatı bir kitap gibi okumak



Kâinat sergisinde teşhir edilen şaşırtıcı, hayrete sevk edici, göz kamaştırıcı, büyüleyici, akılları durduran, herbiri birer mucize olan sanat eserlerini incelemek için şu dünya misafirhanesine gönderilen insan, bunların Sanatkârının kudret ve ilmini, büyüklük ve haşmetini ne derece gösterdiğini anladığı ölçüde Allah’tan not ve puan alacaktır.

Görebilen her göz için herşeyde Allah’ın varlık ve birliğine, isim ve sıfatlarına deliller vardır. Engin ve ihatalı ilmiyle kâinat kitabını bize satır satır okutturan büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretleri, mümtaz külliyatı Risâle-i Nur’un muhtelif yerlerinde bu konulara eğilir. Meselâ bunlardan birisi Yirmi İkinci Söz’dür. Bu kısmı okuyan insan varlıklara artık ünsiyet, ülfet ve alışkanlık perdelerini yırtıp farklı bir gözle bakmaya başlar. Tefekkür gözüyle bakıştır bu. İmanı kuvvetlendiren, taklitten tahkike ulaştıran bu okuma gaflet bulutlarını dağıtır, insanı marifet mertebelerinde yükseltir. Burada toprak, hava, su, bitki, hayvan, insan gibi sebeplere bir bakış atfedilir. Bunların herbirinin Allah’ın büyüklüğünü, saltanatının haşmetini gösteren birer ilâncı olduğu görülür. Sanatkârları o kadar yüce, o kadar güçlüdür ki, bir kudret mu’cizesi olan hayatla birşeyi herşey, herşeyi birşey yapmaktadır. O hayat sayesinde insana öyle bir sanat nakşetmiştir ki onu kâinatın küçük bir modeli, kâinat ağacının meyvesi ve âlemin bir çekirdeği hâline getirmiştir. Âdetâ insan kâinattan süzülmüş bir damla olmuştur. İnsan gibi herbir varlık mahiyeti ve kabiliyeti ölçüsünde Sanatkârının varlık, birlik ve büyüklüğüne işaret eder. Nasıl gündüz vakti yeryüzündeki parlak cisimlerde yansımakta olan parıltıların tek bir güneşten geldiği kabul edilmezse, her parlak şey içerisinde güneşin küçültülüp yerleştirildiğini kabul etmek gibi bir gülünçlük ortaya çıkar. Bunun gibi yer ve göklerin tek ilâhı olan Allah kabul edilmediği takdirde, herbir şeye Allah’ın ilmi kadar ilim, kudreti kadar kudret, iradesi kadar irade, kısacası bütün sıfatları kadar sıfat yüklemek gerekecektir. Bilinçsiz atomların bilinçliymiş gibi hareketleri güçlerinin kendilerinden değil, Allah’a dayanmaktan geldiğini göstermez mi?

Evet, herbir canlı kâinatta tecellî etmekte olan Yaratıcının isimlerini gösteren birer aynadır. El yazma bir kitabın tek bir hattatın elinden çıkması kolaylığında kâinat da tek bir yaratıcının kudretiyle vücut bulmaktadır. Aksi halde sayısız yaratıcılar kabul etmek gerekecektir. Herşey cirmi ve cismi kadar kendini tanıtırken, sanatkârını birçok özellikleriyle tanıtan âdeta bir destan hâline gelmektedir. Bahar mevsiminde yüz milyonlarca bitkiyi karışıkken karıştırmaksızın ve kendine has özellikleriyle yaratmak, diriltip yaymak ancak tek bir zâtın eseri olabilir. Kâinatta el ele, omuz omuza verip birbirine yardım elini uzatan yer ve gökteki yaratıkların herbiri birer tevhid delilidir. Kâinatta zerrelerden güneşlere kadar gözetilen sayısız gâye ve faydalar eşsiz bir Yaratıcının eseri değil de nedir? Sayısız yaratığa ummadıkları yerlerden rızıklar verme, hayat şartlarını hazırlayıp devam ettirme Allah’tan başka kimin eseri olabilir?

Kâinat kitabını okumaya inşaallah yarın da devam edelim.

22.05.2008

E-Posta: sdogen99@ttnet.net.tr




Ali FERŞADOĞLU

Mutluluğun anahtarı meşveret



“Ve işlerde onlarla istişare et”1, “Onların aralarındaki işleri, istişare iledir”2 âyetleri ile meşveretle ilgili hadisleri yorumlayan Bediüzzaman’a göre meşveret bir emirdir.3 Yani, farzdır.

Müslümanların toplum hayatındaki mutluluklarının anahtarı meşveret-i şer’iye, yani şeriat dairesindeki istişaredir. Bundandır ki, İslâmiyet, insanlığı aklın meşveretine havâle eder.4

- Zaman, cemaat zamanıdır.5

- Artık işleri, şahıslar, kişiler değil; meclisler/parlamentolar, şûralar, şahs-ı mânevîler yürütüyor. Zira, cemaat ruhunu temsil ederler.6

Meşveretin özellik ve güzelliklerini gelince:

- Meşveret, meşrûtiyetin/hürriyetin/cumhuriyetin en mühim esasıdır.7 İnsanlığın vardığı veya varmak istediği hakiki ‘cumhuriyet ki, adâlet, meşveret ve kanunda inhisar-ı kuvvetten ibâretir.’8 Kuvvetin kanunla sınırlanması, gücü hukukun, kanunun elinde olması.

- Peygamberimiz (asm) cephede dahi olsa cemaatle namaz kılması,9 cemaatin (çok sesliliğin, meşveretin, topluluğun, çeşitli görüş sahiplerinin), birlik ve beraberliğin ehemmiyetini vurgular. Buna binâen Bediüzzaman, taatin, cemaat ile daha faziletli, bereketli, feyizli olduğuna işaret eder.10 Zaten meşveret, ferdlerden oluşan cemaatten çıkan şahs-ı mânevîdir.11

- Ve meşveret her şeyde hükümfermâdır (geçerlidir).12

- Meşveret mutluluk sebebidir.13

- Meşveretin hüküm sürdüğü yerde, şüphelerin hükümleri (ve yeri) olmaz; bâtıl/yanlış hak sûretini giymekle fikirleri aldatamaz.14

- Şeriatin üsulüne göre yapılan meşveret baskı ve tahakkümün belâsından kurtarır.15

- Ferdler, dış tesirlere karşı daha az dayanıklıdırlar.16 Dolayısıyla;

- Cemaatte olan kuvvet, fertte yoktur.17

- Ferd, dâhî de olsa, cemaatin şahs-ı mânevîsine karşı sivrisinek kadar kalır.18

- Şahıs ne kadar güçlü ve dâhî de olsa şahs-ı mânevîye (bireylerden oluşan güce, cemaate, gruba) karşı mağlup düşebilir.19

Asırlar ve zaman tarih vasıtasıyla;20 ferdler birbirleriyle meşveret ettiği gibi, taifeler, kıtalar dahi meşveret etmeli.21 Özellikle Asya kıtasının ve istikbâlinin keşşâfı ve anahtarı şûrâdır.21

Dipnotlar:

1- Kur’ân, Al-i İmrân, 159.

2- Age., Şura, 38.

3- Tarihçe-i Hayat, s. 88.

4- Muhâkemât, s. 34.

5- Mesnevî-i Nuriye, s. 87.

6- Sünuhat, s. 51.

7- Divân-ı Harb-i Örfî, s. 69.

8- Emirdağ Lahikası, s. 65.

9- Emirdağ Lahikası, s. 2 c., s. 218.

10- Muhakemat, s. 51.

11- Kastamonu Lâhikası, s. 102.

12- Muhakemât, 20.

13- Münâzârât, s. 47.

14- Muhâkemât, s. 32-33.

15- Muhâkemât, s. 32-33.

16- Münâzârât, s. 40.

17- Sünuhât, 50.

18- İşârâtü’l-İ’câz, s. 162.

19- Sünuhat, s. 52.

20- Emirdağ Lahikası, s. 2 c., s. 120.

21- Hutbe-i Şâmiye, s. 65.

22- Hutbe-i Şamiye, s. 94-95.

22.05.2008

E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr




Süleyman KÖSMENE

Cehennem meleklerinin sayısı



Vahdettin Akyıl: “Müddessir Sûresinde ‘Cehennem meleklerinin sayısının 19 oluşu kâfirler için bir imtihandır’ buyruluyor. Bu ne demektir?”

Müddessir Sûresi Mekke’de nazil olmuştur. Mekke’nin azılı müşriklerinin Peygamber Efendimiz’e (asm) inanmamakla birlikte düşmanlıklarından vazgeçmemeleri üzerine onlara Cehennemin şiddetini hatırlatan şiddetli bir sûredir. O zamanın azılı düşmanlarından birisi Velid bin Muğire, diğeri Ebu Cehil’dir. On Dokuzuncu Mektub’da her iki müşrikin Peygamber Efendimiz’e (asm) düşmanca tutumlarına ve Peygamber Efendimiz’in (asm) bu düşmanlıklardan mucize olarak kurtuluşlarına sıkça yer verilir. Meselâ: Velid bin Muğire eline büyük bir taş alıp secdede iken Peygamber Efendimiz’e (asm) vurmaya kast etmiştir. Bu niyetle eli taşlı olarak Kâbe’ye girer. O sırada Peygamber Efendimiz (asm) namaz kılmaktadır. Velid bin Muğire’nin gözü birden kapanır. Hiçbir şey göremez hale gelir. Peygamber Efendimiz (asm) namazdan çıkıncaya kadar gözleri kapalı kalır.1

Velid bin Muğire deniz gibi çok malı bulunan, zengin ve servet sahibi bir kimseydi. Cennetin vasıflarını işitince öyle kibirlenmişti ki, burun kıvırarak, “Muhammed doğru söylüyor ise Cennet benim için yaratılmış demektir” demişti. İşte Cenâb-ı Allah, Müddessir Sûresinin 11. âyetinden 30. âyetine kadar Velid bin Muğire ve tüm kibir sahiplerine cevap veriyor: “Kendisini yapayalnız yarattığım şu adamı bana bırak. Ben ona hesapsız mal verdim. Hem gözü önünde duran oğullar verdim. Sonra da tama eder ki daha artırayım. Hayır! Çünkü o bizim âyetlerimize karşı alabildiğine inatçı kesildi. Ben de onu pek zorlu bir azaba süreceğim. Çünkü o düşündü, ölçtü, biçti. Kahrolası nasıl da ölçtü, biçti. Sonra kahrolası nasıl da ölçtü biçti. Sonra baktı. Sonra kaşını çattı, suratını astı. Sonra ardına döndü ve büyüklük tasladı da, ‘Bu’ dedi, ‘Başka şey değil, eskilerce öğretilen sihirdir. Bu beşer sözünden başka bir şey değildir.’ Onu Ben cehenneme sürükleyip atacağım. Cehennem nedir, sen bilir misin? O ne yaşatır, ne de ölüme terk eder. O, insana susamıştır. Üzerinde on dokuz vardır.”2

On dokuz rakamı bu son âyette telaffuz edilir ve on dokuzun neye ait olduğu belirtilmez. Bu âyeti işittiğinde Ebû Cehil Cehennemi on dokuz adam bekliyor sanmış ve alay etmişti. Yanındakilere demişti ki: “Anaları ağlayasıcalar! Muhammed’i işitiyorum da, size Cehennem bekçilerinin on dokuz olduğunu haber veriyor. Sizler ise demir pehlivanlarsınız! Sizin her onunuz onlardan bir adamı yakalamaktan aciz misiniz? Ne duruyorsunuz?”

Ebu’l-Eşedd ibn-i Üseyd İbn-i Kelede çok kuvvetli, yırtıcı, vahşî ve korkunç bir adamdı.

“Ben onlardan on yedisinin hakkından gelirim! Siz de ikisinin hakkından geliverin de bu işi bitirelim!” dedi.

İşte müşriklerin bu konuşmaları üzerine 31. âyet nazil oldu. Âyet, o on dokuzu açıklar mahiyettedir. Âyete göre on dokuz bekçi adam değil, meleklerden, yani güç yetirilemez zebanilerdendir. Âyet şöyledir: “Biz, Cehennemin görevlilerini meleklerden kıldık. Onların sayısını, inkâr edenler için bir imtihan vesilesi yaptık ki kendilerine kitap verilenler kesin olarak bilsinler, iman edenlerin imanı artsın, kendilerine kitap verilenler ve mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ile kâfirler, ‘Allah, örnek olarak bununla neyi anlatmak istedi?’ desinler.”3

On dokuz rakamının, reisleri Malik olan Cehennem zebanilerinin sayısı olduğu, en azından Cehennemle ilgili bazı hakikatlerin ipucunu taşıdığı konusunda görüş birliği vardır. Bununla beraber, on dokuz sayısı müstakil bir âyette geldiğinden; bu konuda haddi aşan yorumlara girmeyip, Allah’ın muradına teslim olmak ve “Allah neyi murad etmişse haktır ve gerçektir” diye iman etmek daha salim gözüküyor. Çünkü imtihan bunu gerektiriyor.

Fakat müşrikler bu konuda ileri geri yorumlar yapmışlar, âyeti ana hedefinden saptırmak istemişlerdir. Oysa yapılması gereken, bu rakamı bir imtihan vesilesi saymalı; bu rakamla ilgili olarak Kur’ân ruhuna aykırı yorumlar yapmaktan kaçınmalı, bu konuda Allah’ın muradına teslim olmalıdır.

DUA

Ey Celil-i Cebbar! Ey azabı, şiddeti, ateşi, cehennemi ve celâldarâne hükmü adalet olan! Ey adaleti gerçek olan! Ey zulümden ve haksızlıktan beri olan! Ey kabirde azabı, mahşerde sorgusu, Cehennemde nârı hak olan Allah’ım! Bizi adaletinin nârından koru! Bizi celâlinin ateşinden koru! Bizi izzetinin tokadından koru! Bizi cebrinin sıkıntısından koru! Bizi kahrının cehenneminden koru! Bizi rahmetine karşı mahcup olmaktan koru! Bizi sonsuz iyiliğine karşı kadirbilmezlikten koru! Bizi hatalarımızla birlikte kulluğuna kabul et! Bizi görünür görünmez şerlerden, belâlardan, hüzünlerden muhafaza eyle! Âmin.

Dipnotlar:

1- Mektubat, s. 275; 2- Müddessir Suresi: 11-30; 3- Müddessir Suresi: 31

22.05.2008

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr




M. Latif SALİHOĞLU

Kürtler zarar görüyor



DTP'li Ahmet Türk'ün, "PKK'nın silâhlı mücadelesi Kürtlere zarar veriyor" şeklindeki açıklaması, fikir ve siyaset dünyasında hem ciddiye alındı, hem de tesirli bir makes buldu.

Bu sözün ciddiye alınmasının ve umumî kabul görmesinin en mühim sebebi, içinde gerçeğin tâ kendisi olan bir fikri, bir mantığı barındırıyor olmasıdır.

İkinci ve üçüncü sebepler sıralamasında ise, soyadı Türk olmakla beraber kendisi Kürt kökenli olan bir politikacının, bu sözü üstelik Kuzey Iraklı Kürt liderlere hitap ederken kullanmış olması gelir.

Evet, "PKK'nın mücadelesi Kürtlere zarar veriyor" söz o kadar doğru ve yerindedir ki, faraza Ahmet Türk veya Celal Talabanî gibi şahsiyetler, yarın öbür gün çıkıp bunun tam tersi yönünde ifadeler kullansalar dahi, vicdanlarda mâkes bulan bu meselenin doğruluk derecesini değiştiremezler.

Zira Kürtler, bu örgütün faaliyetlerinden hakikaten büyük zarar görüyor. Dahası, tarih boyunca da hiç bu kadar zarar–ziyan görmüş değiller.

Karşılıklı olarak bunca taze bedenlerin toprağa düşmesi bir yana, özellikle Kürtlerin yoğunluklu olarak yaşamakta olduğu coğrafya, bir nevî cennet gibi iken, yıllar yılıdır adeta cehenneme döndürülmüş vaziyette.

Kan ve şiddet olayları sebebiyle, kimsenin can ve mal güvenliği yok. İnsanlar yerinden yurdundan hicret etmek, gurbetlerde perişan ve sefil bir muhacerete mecbul kalmakta. İmar ve inşa faaliyeti yapılamamakta, o bölgenin geri kalmasına sebebiyet verilmekte.

Hasılı, saymakla bitmeyecek kadar uzayıp giden bütün bu zararların vebâli, "Essebebüke'l–fâil" sırrıyla, elbette ki PKK'ya aittir. Ayrıca, bu örgütün en büyük velinimetinin de, Türkçülük ayağıyla yapılan ırkçılık hareketidir. Dolayısıyla, bu iki müfsit cereyan birbirinden besleniyor ve birbirine velinimetlik ediyor. Bundan da en büyük zararı elbette ki mâsum Kürtler görüyor.

Habibe Ananın yarasına merhem

Hatırlarsınız, 15 Mayıs günkü yazımızda "Habibe Ana"dan uzun uzadıyla söz etmiş ve hatıralarını sizlerle paylaşmıştık.

Özetle: 77 yaşındaki Habibe Ana, baba tarafından Erzurumlu Dervişoğulları'ndan olup "Son Şahitler"den Kafkas Cephesi gazisi Dr. Asaf Dişçi'nin kızıdır. Anne tarafından ise, eski Manastır Valisi Ahmet Edip Paşanın torunudur... Ancak, üst üste gelen öylesine talihsizlikler yaşamak durumunda kalmış ki, her biri başlı başına bir dram, bir trajedi öyküsü...

Ve bugün, hayli yaşlı olmasına rağmen, astım hastası kızına, kalp ameliyatı olması gerek damadına ve okul çağındaki çocuklarına bakabilmek için, sokaklardan kâğıt/karton topluyor ve bunları götürüp yine kendi eliyle hurdacılara satarak para kazanmaya çalışıyor.

Kira, elektrik, su, yakıt parası derken, Habibe Ananın bütçesi illa ki açık veriyor. Uzun zamandır faturasını ödeyemedikleri su borcundan dolayı, İSKİ Feriköy Şubesinden gelip saati sökmüş, götürmüşler. Şimdi, biriken cezalı borçlarını ödemek için çırpınıyorlar.

Okuyucularımız sağolsun ilgilendiler ve Habibe Dişçi adına açılan banka hesabına gönderdikleri yardımlarla borçlarının yarısını kapatmış oldular... Bu vesileyle, Habibe Ana ile aile efradının yarasına bir nebze olsun merhem sürmek, hiç olmazsa onların halini hatırını sormak isteyen hayırsevere, arzu etmeleri halinde gerekli iletişim bilgilerini arz edebileceğimizi de belirtmiş olalım.

Tarihin yorumu: 22 Mayıs

1766/1927/1960

Dünyanın en büyük deprem(ler)i

Türkiye'de ve dünyada meydana gelmiş üç büyük deprem vardır ki, farklı yıllarda olmakla birlikte, her üçünün de yaşandığı günün 22 Mayıs olduğunu görmekteyiz. Şimdi sırasıyla bu büyük sartıntılar hakkında kısa bazı bilgiler aktarmaya çalışalım...

Büyük İstanbul Depremi

Yakın gelecekte şiddetli bir zelzeleye mâruz kalacağı kuvvetle muhtemel olan İstanbul'da, bundan 242 sene evvel de çok büyük bir deprem yaşanmış.

22 Mayıs 1766'da yaşanan ve İzmit'ten Tekirdağ'a, hatta Gelibolu'ya kadar uzanan büyük Marmara fay hattının kırılmasıyla neticelenen bu depremde, yüksek tsunami dalgaları oluşmuş, Galata Kulesi, Topkapı Sarayı ve Fatih Camii başta olmak üzere, pekçok tarihî yapı ağır hasar görmüştür.

Bu depremin, Richter ölçeğine göre 8 şiddetini aştığı ve 5 binden fazla can kaybına yol açtığı ifade ediliyor.

O tarihte İstanbul'da 160 bin insanın yaşmaktaydı. Şiddetin büyüklüğüne göre can kaybının az olmasının en önemli sebebi şu şekilde açıklanıyor: Deprem, Kurban Bayramının üçüncü günü olan Perşebe sabahı, gün doğumundan yaklaşık yarım saat sonra meydana geldi. Bu da, vatandaşların çoğunun sabah namazını kılmış ve dışarı çıkmış bir vakti gösteriyor.

Büyük Çin Depremi

Bugün başına gelen büyük bir deprem felâtinin (8 şiddetinde) yaralarını sarmaya çalışan Çin, bundan 81 sene evvel de yine büyük ve çok daha şiddetli bir deprmle sarsılmıştı.

Deprem tarihi kayıtlarına göre, 22 Mayıs 1927 tarihinde yaşanan bu depremde yaklaşık 200 bin kişi hayatını kaybetmiş, başta Xining olmak üzere birçok şehir yıkılmış, adeta yerlebir olmuştu.

O tarihteki depremin şiddeti ise, Richter ölçeğine göre 8.6 olduğu ifade ediliyor.

Büyük Şili Depremi

Şili'de 22 Mayıs 1960 tarihinde meydana gelen bu deprem, tüm zamanların richter skalasıyla ölçülmüş en büyük deprem olduğu kabul ediliyor. Tesbitlere göre, 9.5 şiddetine ulaştığı kabul edilen bu depremin merkez üssü, başkent Santiago'nun yaklaşık 700 km güneyindeki Valdivia şehridir.

4–5 bin insanın hayatına mal olan deprem, bazı şehirlerde binaların yüzde 80'ini yerle bir ederken, ayrıca Büyük Okyanusta çok büyük tsunami dalgalarının oluşmasına sebebiyet verdi. Öyle ki, bu dalgalar 10 bin kilometre uzaklıkltaki Güney Afrikaa sâhillerini bile etkiledi.

22.05.2008

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr




Mustafa ÖZCAN

İslâmî hassasiyetleri de yokmuş!



Aslında AKP, ANAP’ın gecikmiş veya klonlanmış veya daha eski bir tabirle mumyalanmış devamından başka bir şey değil. Mesut Yılmaz Sabah-ATV ihalesini kastederek yolsuzluklarla ilgili iddialarda AKP’nin kendilerini bile solladığını ifade etmektedir. Zira onlar döneminde hizmet anlayışı rant kardeşliğine dönüşmüştür. Siyasetin omurgası rant ve rantçılık hâline gelmiştir. Çok ilginç AKP ile ANAP kadroları da birbirine çok benzemektedir. Kemal Unakıtan abi ile Güneş Taner arasında benzerlik olmadığını kim söyleyebilir? Taraflar eş durumundan da birbirlerine benzemektedirler. Geçenlerde bir mecliste AKP’nin kapatılması ve yerine yeni bir partinin açılması durumunda muhtemel emanetçi başbakan adayları anlatılırken Murat Mercan ismi de zikredildi. Murat Mercan bana Bülent Akarcalı’yı hatırlattı. Zira Akarcalı da benzeri görevler yürütmüş ve Özal’ın ilk kabinesinde adı dışişleri bakan adayı olarak geçmişti. Ama daha sonra kadük ve silik bir vekil olarak kaldı. Murat Mercan liberallikte Akarcalıyı aratmıyor. Hatta Akarcalı’nın daha üsturuplu ve ilkeli olduğu bile söylenebilir. 13 Mayıs 2008 tarihinde NTV’de yayınlanan Can Dündar’ın Neden programına katılmış ve orada İslâmî hassasiyetleri olmadığını veya kalmadığını da itiraf etmiş. Bu gömlek çıkarmanın başka bir ifadesidir. Peki İslâmî hassasiyetleri kalmadıysa ne gibi bir hassasiyetleri var? Elbette fizik ve İmam Rabbani’nin deyimiyle metafizik alem boşluk kaldırmaz. Metafizik değerlerinin yerine başkalarını ikame etmiş olmalılar. Sakın yerine dünyevileşme ve rant asabiyetini ve kardeşliğini koymuş olmasınlar! Nuray Mert’in kendilerini İslâmî hassasiyeti ve kimliği olan bir parti olarak tanımlaması üzerine şu düzeltmeyi yapmış: “Sayın Nuray Mert AK Parti ile ilgili İslâmî kimliği olan bir parti sıfatını kullandı. Bunu şiddetle reddediyorum, tıpkı diğer platformlarda olduğu gibi AK Parti demokratik, laik, sosyal hukuk devletini savunan bir siyasi partidir. Din milliyetçiliğini, ırk milliyetçiliğini reddeden bir siyasi partidir ve kendisini muhafazakâr demokrat olarak tanımlayan bir siyasi partidir. Eğer Nuray Mert’in böyle bir algılaması varsa bunu oturup onunla uzun uzun konuşmamız gerekiyor demek ki. Kızmadan, birbirimize saldırmadan, birbirimizi itham etmeden bunları konuşmamız lâzım. ..”

***

Bu yazıyı, Türkiye üzerinden İsrail ve Suriye heyetlerinin dolaylı görüşmelere başladığı gün yazıyorum. Hayret bir şey. AKP geçmişte Pakistan ile İsrail arasında da böyle bir girişim veya işgüzarlık başlatmıştı. Türkiye bunu bütün cephelerde yapıyor. Sözgelimi Azerbaycan İsrail ilişkilerinin geliştirilmesi gibi bir misyonda yine karşımıza Murat Mercan çıkıyor. İslâmî hassasiyeti burada da terkettikleri belli. Zaten İsrailli liderler de geçmişte, ‘bir partinin veya anlayışın İslâmî hassasiyetini terkettiği, İsrail’e yakınlaşması oranında açığa çıkar ve belli olur’ tarzında sözler sarfetmişlerdi. Bilindiği gibi, AKP iktidarı döneminde Türk-İsrail Dostluk Grubu, Türk-Filistin Dostluk Grubunu ikiye, belki de üçe katlamıştı. Yanlışım varsa düzeltsinler. Murat Mercan başkanlığında İsrail’e giden Türk-İsrail Dostluk Grubu üyeleri İsraillileri de anlamak lâzım dediler. İsrail’in nükleer füzelerini unutup kafayı Hamas’ın Kassam füzelerine takmışlar. AKP ‘li Murat Mercan başkanlığında İsrail’e giden heyetin görüşme ayrıntıları ortaya çıktıkça tepkiler de büyüdü. Özellikle Murat Mercan’ın, Kassam roketlerine atıfta bulunarak, “Her gün roket saldırılarıyla, sivil halkın karşı karşıya kaldığı sıkıntı varsa, bunu iyi anlamak gerekir” şeklindeki sözleri büyük tepki çekmişti.

***

10 Nisan’da İsrail’e giden TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı AKP Milletvekili Murat Mercan başkanlığında 6 kişilik bir parlamento heyeti, İsrail’deki temasları sırasında, sırasıyla İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres, Meclis Başkanı Dalia İtzik ve Türk-İsrail Parlamentolar arası Dostluk Grubu Başkanı Avshalom Vilan ile biraraya gelmişti. Görüşmelerde öncelikle bölge meselelerinin ele alındığını kaydeden Murat Mercan, İsrail-Filistin, Irak, İran ve bölge meselelerinin konuşulduğunu söylemişti. Şimon Peres ile biraraya gelen Türk heyetinin, kardeş Azerbaycan’ı da İsrail ile işbirliğini geliştirmeye davet etmesi veya bu ilişkileri pazarlaması şaşkınlıkla karşılandı. Mercan’ın, ‘üç ülke arasında işbirliğinin geliştirilmesi gerektiğini’ söylemesi, “Azerbaycan niye İsrail’in kucağına itiliyor?” sorularına neden oldu. AKP Milletvekili Murat Mercan, İsrail gibi Azerbaycan’ın da Türkiye için stratejik önem taşıdığını belirterek, “Türkiye, İsrail ve Azerbaycan arasındaki işbirliğini geliştirmeliyiz” ifadesini kullandı. İsrail’de yaşayan Azeri asıllı Musevilerle görüşen Murat Mercan onlara şöyle hitap etmiş; “İsrail dahil, dünyanın her yerindeki Azerbaycanlılar kardeşimizdir.”

Kudüs merkezli Trend News internet sitesine bir açıklama yapan AKP Milletvekili Murat Mercan, Türkiye, Azerbaycan ve İsrail’in üçlü işbirliği yapması ve bu işbirliğinin geliştirilmesi ve ilerletilmesi gerektiğini söyledi. “Aynen İsrail gibi Azerbaycan da Türkiye için stratejik önem taşımaktadır” diyen Mercan, “İsrail ziyareti sırasında, İsrailli Azerbaycanlılar Kongresi’nin liderleri ile tanıştım. Türkiye, daima Azerbaycan’ın yanındadır ve İsrail dahil, dünyanın neresinde olursa olsunlar, Azerbaycanlılar bizim kardeşimizdir” diyor.

Netice: AKP ile ilgili Anayasa Mahkemesi’nde uzlaşma arayışı meyve verse bile artık bu geminin limandan demir alması vakti gelmiştir. Kimse boşuna uğraşmasın. The Economist dergisi son bir yılın raporunda Türkiye’nin en çok huzuru kaçan beş ülkeden birisi olduğunu yazıyor. 140 ülke arasında 115’inci sırada. Siyasî huzuru ötekiler kaçırdıysa sosyal huzuru temin etmek için de AKP kılını kıpırdatmamıştır. Rol kapmasını biliyorlar da maalesef misyon kapmasını beceremiyorlar... Ama kem aletle kemalat olmaz. Gayri ahlakî yöntemlerle ahlaka ulaşılmaz.

22.05.2008

E-Posta: mustafaozcan@yeniasya.com.tr




Ahmet ARICAN

Reform Yasasıyla haksız alınan özürlü aylıklarının tahsilinden vazgeçilecek



Bilindiği üzere 2022 sayılı 65 Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkındaki Kanuna göre bazı kişilere belirli şartlarda aylık verilmektedir. Anılan Kanuna göre aylık alabilecekleri kısaca şöyle açıklayabiliriz. Başkasının yardımı olmaksızın hayatını devam ettiremeyecek şekilde özürlü olduklarını tam teşekküllü hastanelerden alacakları sağlık kurulu raporu ile ispatlayan, 18 yaşını dolduran ve kanunen bakmakla yükümlü kimsesi  bulunmayan özürlülerden her ne ad altında olursa olsun her türlü gelirleri toplamının aylık ortalamasına göre 76,70 YTL’den daha az geliri olanlara, 18 yaşını dolduran, kanunen bakmakla mükellef kimsesi olmayan ve herhangi bir işe yerleştirilememiş olan özürlülerden; her ne ad altında olursa olsun her türlü gelirleri toplamının aylık ortalamasına göre 76,70 YTL’den daha az geliri olanlara, her ne ad altında olursa olsun her türlü gelirleri toplamının aylık ortalamasına göre 76,70 YTL’den daha az geliri olduğu halde, kanunen bakmakla yükümlü olduğu 18 yaşını tamamlamamış özürlü yakını bulunanlara ve 65 yaş üstü muhtaçlara Emekli Sandığı tarafından özürlü ve yaşlılık aylığı verilmektedir.

Emekli Sandığı’ndan 2022 sayılı Kanuna göre alınan söz konusu aylığın, aylık alan kişinin sigortalı olarak kayıt altında bir işte çalışmaya başlaması, üstte bahsettiğimiz gelir miktarının 76,70 YTL’nin üstüne çıkması, evlenmesi nedeniyle muhtaç durumdan çıkması ve süreklilik arz etmeyen özürlülük oranının yüzde 40’ın altına düşmesi halinde kesilmesi gerekmektedir. Ancak, aylığın hangi hallerde kesileceğiyle ilgili bu durumlar aylık alan kişiler tarafından tam olarak bilinmediğinden dolayı, yersiz ve haksız yere ödenen aylıklar aylığın kesilmesi gereken durumda olanlardan ya da bunların varislerinden Emekli Sandığı tarafından yüzde 50 fazlasıyla birlikte tahsil edilmekte ve bu kişiler hakkında icra ve takip işlemleri yapılmaktaydı.

5510 sayılı sosyal güvenlik reform yasasına eklenen bir maddeyle (5510 sayılı Kanunun çerçeve 94 üncü maddesi) 2022 sayılı Kanun kapsamında hak etmediği halde yersiz ve haksız bir şekilde aylık alan kişilerin, 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasasının yürürlüğe gireceği tarihe kadar aldıkları ve kendilerinden geri alınması gereken aylıkları ile bunlardan doğan ceza ve faizleri silinecektir. Ayrıca bu kişiler hakkında Emekli Sandığı’nca herhangi bir idari ve icrai takibat yapılmayacaktır. Anlattığımız bu düzenleme yalnızca bugüne kadar ödenen yersiz aylıklar ve bu aylıklara yürütülen faizleri kapsamaktadır. Bundan sonra hak etmediği halde özürlü (sakatlık) ya da yaşlılık aylığı alacak olan kişiler önceden olduğu gibi hem aldıkları aylıkları yasal faiziyle geri ödeyecekler, hem de ödeme tarihine kadar işleyecek diğer faiz ve cezaları ödemek zorunda kalacaklar.

Özetle, 2022 sayılı kanun kapsamında hak etmediği halde aylık alıp da Emekli Sandığı tarafından haklarında icrai ve idari takibat yapılanların endişe etmelerine ve sıkıntı yaşamalarına artık gerek yok. Çünkü bu durumda olanlara 5510 sayılı Kanunun çerçeve 94’üncü maddesiyle bir af getirildiğini söyleyebiliriz.

Bağ-Kur’lunun kız çocuklarına da çeyiz parası

verilecek

Ülkemizdeki sosyal güvenlik şemsiyesi altından olanlardan en az haklara sahip olan ve en zor şartlarda emekli olan kişilerin Bağ-Kur’lular olduğunu söyleyebiliriz. Hali hazırdaki mevzuata göre, Emekli Sandığı kapsamında olup da Emekli Sandığından dul ve yetim aylığı alan eş, kız çocuklar ile anaya, bir defaya mahsus olmak üzere almakta oldukları dul veya yetim aylıklarının on iki aylık tutarı evlenme ikramiyesi (çeyiz parası) olarak ödenmektedir. 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanununun ek 12’nci maddesine göre ise, sigortalının ölümünden dolayı aylık ve gelir almakta olan hak sahibi kız çocuklarına evlenmeleri halinde bir defaya mahsus olmak üzere aylık veya gelirlerinin iki yıllık tutarı evlenme yardımı (çeyiz parası) olarak verilmektedir.

Emekli Sandığı Kanununa göre çeyiz yardımı ölen iştirakçinin dul veya yetim aylığı alan eşi, kız çocukları ve anasına evlenmeleri halinde verilir iken, SSK’lılar için çeyiz yardımı yalnızca yetim aylığı almakta olan kız çocuğunun evlenmesi halinde verilmektedir. Bağ-Kur’da ise Bağ-Kur’un kuruluş tarihi olan 01.10.1972 tarihinden günümüze kadar ne Bağ-Kur’lunun eşine, ne kız çocuklarına, ne de anasına böyle bir çeyiz parası verilmesi hükmü Bağ-Kur kanunlarında yer almamıştır.

İşte 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile birlikte Bağ-Kur’lu bir kişiden ölüm aylığı alan Bağ-Kur’lunun kız çocuklarının eğer evlenmeleri nedeniyle ölüm aylıkları kesiliyorsa, kendilerine almış oldukları aylığın iki yıllık tutarı yazılı olarak talep etmeleri halinde bir defaya mahsus olmak üzere kendilerine evlenme ödeneği (çeyiz parası) olarak verilecektir.

Ayrıca, 5510 sayılı Kanunla birlikte ölen Emekli Sandığı iştirakçilerinden ölüm aylığı alan ana ile eşe de çeyiz yardımı verilmesi uygulamasından vazgeçilmiştir. Sosyal güvenlik reform yasası bu yönüyle Bağ-Kur’luların kız çocukları için faydalı olurken, maalesef Emekli Sandığı iştirakçisinin anası ve eşi için zararlı olmuştur diyebiliriz.

Ayrıca, bu konuda önemli bir hususu belirtmek yararlı olacaktır. Kamuoyunda birçok insan Bağ-Kur’lulara çeyiz parası geldi diye Bağ-Kur’a lüzumsuz yere başvurabilir. Ancak üstte de belirttiğimiz gibi, çeyiz parası yalnızca Bağ-Kur’dan ölüm aylığı alıp da evlenmeleri nedeniyle aldıkları ölüm aylığı kesilen kız çocuklarına gelmiştir. Aksi takdirde Bağ-Kur’dan yetim aylığı alan erkek çocuklar ya da sigortalının (Bağ-Kur’lunun) eşi ya da anasının, evlendiği için Bağ-Kur aylıkları kesilse bile, bu kişilere çeyiz yardımı verilmesi imkânı bulunmamaktadır.

Bulgaristan göçmenlerine de yurt dışı borçlanma hakkı getirildi

Bağ-Kur, SSK ve Emekli Sandığı mevzuatlarında Bulgaristan’dan göç eden ya da göçe tabi tutulan soydaşlarımızın Bulgaristan’da bulundukları süreleri sosyal güvenlikleri bakımından borçlanarak değerlendirme imkânları yoktu. Ancak, 08.05.2008 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan “5754 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun” ile 3201 sayılı Yurtdışında Bulunan Türk Vatandaşlarının Yurtdışında Geçen Sürelerinin Sosyal Güvenlikleri Bakımından Değerlendirilmesi Hakkında Kanuna eklenen geçici madde ile 1 Ocak 1989 tarihinden 8 Mayıs 2008 tarihine kadar Bulgaristan’dan zorunlu göçe tabi tutulan soydaşlarınıza, Bulgaristan’da geçen ve belgelendirdikleri çalışma sürelerini 8.5.2008 tarihinden itibaren borçlanma hakkı tanındı. Borçlanılan bu süreler Bağ-Kur, SSK ve Emekli Sandığı’ndaki sigortalılık sürelerini borçlanılan gün sayısı kadar geriye götürecektir. Ülkemizde bulunan ve yıllardır borçlanma hakkı verilmeyen soydaşlarımıza önemle hatırlatıyoruz.

Okurlara kısa cevaplar

Mehmet Keskin; Ben 1986 yılında gıda pazarlaması üzerine bir işyeri açtım ve vergi mükellefi oldum. 1996 yılına kadar bu işime devam ettim ve 1996 yılında işyerimi kapattım. Bu süre zarfında Bağ-Kur’a kayıt olmadım ve herhangi bir prim ödemedim. Ancak vergi mükellefiyetim ve diğer oda kayıtlarım vardı. Şimdi yeni çıkan yasadan faydalanıp primlerimi ödeyerek geçmişe dönük sigortalı olabilir miyim?

Sayın okurum, 5510 sayılı Kanunun geçici 8’inci maddesine göre vergi mükellefi olduğu halde şimdiye kadar Bağ-Kur’a kayıt ve tescil yatırmayanlar 04.10.2000 tarihi ile günümüze kadar olan vergi mükellefiyet sürelerini borçlanıp hizmet olarak kazanabileceklerdir. Ancak, sizin vergi mükellefiyetiniz 1996 yılında sona erdiği için böyle bir borçlanma yapma ve dolaysıyla Bağ-Kur’dan hizmet kazanma hakkınız yoktur. Dolaysıyla yeni yasaya göre geçmişe dönük sigortalı olma hakkınız yoktur.

NOT:

Bağ-Kur, SSK, Emekli Sandığı ve sosyal güvenlik reformu ile getirilen haklarınızdan haberdar olmak ve buralardaki sorunlarınıza çözüm bulmak için her hafta Perşembe günleri bu köşede buluşalım. Faks ve e-postalarınızı bekliyoruz.

E-posta: sosyalguvenlik@yeniasya.com.tr

Faks: 0212 515 67 62

22.05.2008

E-Posta: sosyalguvenlik@yeniasya.com.tr




Kazım GÜLEÇYÜZ

Kaygı mı, bahane mi?



AKP’nin kapatılıp kapatılmamasına karar verecek olan Anayasa Mahkemesi üyeleri, dâvâ sürecinde kendilerini giderek ağırlaşan bir baskı altında hissediyorlarmış.

Aslında bu, genel anlamda AKP iktidarıyla birlikte “laik kesim”in kendisini ve “yaşam tarzı”nı tehdit altında gördüğü iddiasının bir uzantısı gibi.

Mâlûm, AKP de başından beri reddettiği bu yöndeki iddiaları kabul noktasına kapatma dâvâsı açıldıktan sonra geldi ve akabinde laiklikle ilgili kaygıları giderme gereğinden söz etmeye başladı.

Cumhurbaşkanı da aynı yönde mesajlar verdi.

Peki, AKP ne yaptı da “laik yaşam tarzı”nı tehlikeye soktu? İddianamede sıralanan örnekler, bu sorunun cevabını verebiliyor mu? AKP iktidarı gerçekten “laik yaşam biçimi” yerine “İslâmî hayat tarzı”nı dayatan bir program mı takip ediyor?

Çok tartışmalı bir konu bu. Öyle ki, zaman zaman yazılarımızda işlemeye çalıştığımız gibi, bu iddiaların tam tersine, AKP döneminde İslâmî hassasiyetlerin aşındığı, toplumdaki dindarlaşmanın dünyevîleşme ve yozlaşma tuzaklarına maruz kaldığı bir sürecin hızlandığına dair kaygılar var.

Vaktiyle mücahit olarak çıktıkları yolda bilâhare müşahit, ardından müteahhit kimliği kazanarak devam edenlerin serencamı ibretlerle yüklü.

Ve işin bu cihetinin başlı başına mercek altına alınıp dikkatle takip ve tetkik edilmesi gerekiyor.

Esasen, laikçi kanattan AKP’ye yöneltilen ve tesettür baskısı ile içki yasağı şeklinde iki maddede özetlenebilecek olan dayatma iddiaları da asılsız.

AKP döneminde kime ne zaman nerede örtünme baskısı yapılmış? Böyle birşey kesinlikle vârit değil. Dahası, bu dönemde özellikle genç kızlarda örtünenlerin sayısının azaldığını gösteren anket sonuçları var. Bir de, tesettürün moda şovlarına ve sosyete haberlerine konu olur hale getirilmesi.

Yine bu bağlamda İstanbul Belediyesinin “büyük hizmet”lerinden biri olarak niteleyip övünerek duyurduğu “plaj açma” icraatı unutulmamalı.

İçki yasağına gelince; orada da laikçilerin çarpıtarak göstermeye çalıştıkları manzaranın tam tersine, bizzat eski İçişleri Bakanı Aksu’nun açıklamasıyla sabit olduğu üzere, içkili lokanta açma prosedürünün bürokrasiden arındırılıp kolaylaştırılması söz konusu. Ve içki verilmediği için eleştirilen belediye tesislerinde de artık bu uygulamanın kaldırıldığına ilişkin haberler gelmeye başladı.

Bunlar böyle iken, AKP başka hangi icraatıyla laikçi kesimin suçlayıcı iddialarına hak verdiriyor? Bunun tek bir örneği var mı? Varsa gösterilsin.

Aksini gösteren örnekler ise saymakla bitmez.

Lisede namaz, falanca özel okulda başörtülüler, filan ilkokulun internet sitesinde Said Nursî’den bir cümle gibi haberler çıktığında Bakanlığın tavrı her biri için derhal soruşturma açmak ve sorumlu görülen yetkilileri cezalandırmak olmadı mı?

İşin garip tarafı, bu konuları gündeme getirenler, açıldığı belirtilen soruşturmaları da “uyutma taktiği” olarak eleştiriyor ve Bakanlığı suçluyorlar.

Yani AKP’nin pek çok konuda düştüğü “İsa’ya da, Musa’ya da yaranamama” durumu orada da defaatle yaşanıyor. Asılsız suçlamalarla hedef alınanlar haksız yere mağdur ediliyor, ama bu suçlamaları yöneltenler yine de memnun edilemiyor.

Sonuçta ise, laikçi kesim sık sık aslı astarı olmayan yaygaralarla ortalığı ayağa kaldırırken, dilediği gibi açılıp saçılma “özgürlüğü” ile rakı keyfinde somutlaşan “yaşam biçimi”ne dokundurmuyor.

Onun için, Türkiye’nin önünde “laiklik kaygılarını yatıştırma” gibi bir gündem ve ihtiyaç yok.

Ama bu kaygılar varmış gibi gösterenlerin, ellerindeki koz ve imkânları kullanarak havayı bulandırıp dengeleri alt üst ederek rejim krizleri çıkarma güç ve potansiyelleri ne yazık ki hâlâ mevcut.

Bir komutanın Başbakan sofrasında bir kadeh rakı istemesi ve yılbaşında hindi yeme özgürlüğünden dem vurmasıyla başlayan 28 Şubat’ı, aradan 11 yıl geçmesine rağmen niye aşamıyoruz?

Ve 12 Eylül+28 Şubat ürünü başörtüsü yasağını birazcık gevşetme girişimi üzerine yeni ve derin bir kriz üretilmesine niçin engel olamıyoruz?

22.05.2008

E-Posta: irtibat@yeniasya.com.tr




Faruk ÇAKIR

Esnaf küçük, kriz büyük



Ekonomide işlerin iyiye gitmediği, dünya ile birlikte Türkiye’de de krizin büyüme ihtimali olduğu artık saklanamaz bir gerçek haline geldi. En büyük sıkıntıyı ‘küçük esnaf’ ve ücretliler yaşıyor. Başta bankalar olmak üzere, ‘paradan para kazanan’ların bu sıkıntıdan etkilenmedikleri de ortada. Yılın ilk çeyreğiyle ilgili ‘veri’lerini açıklayan bütün bankaların yüksek ‘kâr’lar elde ettiği görülüyor.

Mevcut durumda, ‘endişeye mahal yok, her şey yolunda’ şeklindeki beyanların inandırıcılığı kalmamıştır. Elbette, ‘Bittik, battık, mahvolduk’ diye dövünmenin de ‘çare’ olmadığı ortada. Yapılması gereken, problemin varlığını kabul etmek ve uygun çareleri aramaktır.

Bilhassa siyasetçiler, kolay yolu tercih edip problemin varlığını kabul etmek istemiyorlar. Oysa problemin varlığını kabul etmemek çare olsaydı, bugüne kadar yaşadığımız krizler de çare olurdu. Nasıl ki hastalığı inkâr etmek, insanın sağlıklı ve huzurlu olmasına yetmiyorsa; ekonomideki problemleri görmezden gelmek de işleri yoluna koymuyor.

Bilhassa büyük şehirlerdeki ‘küçük esnaf’ ciddî sıkıntı çekiyor. Bununla birlikte bazı büyük firmaların üst üste yeni şubeler, yeni satış yerleri açması da dikkat çekiyor. Adım başı ‘alış veriş merkezleri’nin açılması ekonominin ‘iyi’ye gittiğine delil olabilir mi? Bu durum, baştan sona ‘tüketim toplumu’ olduğumuzu gösteriyor ki, uzun dönemde bunun faturasını hep birlikte öderiz.

Meselâ İstanbul’da, bir kaç yıl öncesinin ‘varoş’u kabul edilen mahallelerde lüks alışveriş merkezlerinin açıldığına sahit oluyoruz. Dıştan ‘iyi’ görünen bu AVM’lerin içindeki esnaf da durumdan memnun değil. Bazı dükkânlar sürekli el değiştiriyor ve esnaf tutunmak için tabir caizse ‘yılan’a bile sarılıyor.

Hadisenin esnaf boyutu böyle de, tüketici boyutu farklı mı? Yaygınlaşan kredi kartı kullanımı ile aylarımızı değil, belki de yıllarımızı ipotek altına almış oluyoruz. Çok yaygın olan bir uygulama ile, taksitli ürün satın almayı tercih ediyoruz. Güya ‘kâr’ ediyoruz, ama bitmeyen taksit ödemeleri ömrümüzü törpülüyor. Bir bakıma buna da mecbur ediliyoruz, çünkü peşin alma imkânları daha sınırlı.

Geçmişte yaşandığı halde, kredi kartı krizlerinden de ders almadık. “Sen al, kredi kartı öder” anlayışıyla nice ocaklar söndü? Bu konuda getirilen sınırlamalar bile kredi kartı sayısındaki artışı engellemedi. Aylık düzenli geliri olmayan öğrencilerde, iş sahibi olmayan gençlerde de bir düzine kredi kartı bulunuyor. Düzlüğe çıkacağım diyerek, bir karttan borç alıp, diğer kartın borcu ödeniyor. Bır kısır döngüdür, sürüp gidiyor.

Sıkıntılara düşmek istemeyen, işini ‘yokuş’ tutmalı. ‘Düz’ olursan ne âlâ. Önceden tedbir almakta her zaman fayda vardır. Türkiye’yi idare edenler de bu yöndeki ikâzları ‘muhalefet’ olarak değil de, ‘ikâz’ şeklinde yorumlarsa, sadece kendileri değil, millet de kazanır. Atasözü haline gelmiş olan ‘Araba devrildikten sonra akıl veren çok olur’ durumuna düşmemek için, başta ticaret odaları başkanları ve uzmanlar hükümeti ciddî olarak ikâz etmeli.

Tabiîdir ki, ekonomi kurmayları da bu ikâzları dikkate almalı...

22.05.2008

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr




Cevher İLHAN

“Aracılı görüşmeler”in hesabı



İSRAİL ile Suriye arasındaki “aracılı barış görüşmeleri” Türkiye’nin gözetiminde başladı. Tarafların,“iyi niyetle ve açık fikirlilikle kapsamlı bir barışa ulaşılması hedefi doğrultusunda kararlı ve sürekli yürütüleceği” belirtilse de, daha başta tıkanacağı anlaşılmakta.

Görüşmelerin yüzyüze aynı masa etrafında değil, her iki tarafın ayrı ayrı aracı Türk heyetine görüşlerini bildirmesi şeklinde olması, neticeye ulaşılamayacağını göstermekte. Belli ki İsrail, Suriye’yi köşeye sıkıştırıp Arap dünyasından koparmayı hedefliyor; bunu başaramadığında Şam yönetimini “barıştan kaçmak”la suçlama taktiğini güdecek.

Bilindiği gibi, Suriye Cumhurbaşkanı Başer Esad’ın İsrail’in işgal ettiği Golan tepelerini geri almak kaydıyla Türkiye’nin arabuluculuğunda İsrail’le başlattığı görüşmelerden Şam’daki muhalifler oldukça rahatsız. Görüşmelerin tıkanması ve bir sonuca ulaşmaması durumunda bunu “serişte” edip yönetime karşı iç politikada kullanacakları herkesin mâlumu.

Her iki halde de Telaviv, Şam’ı zor durumda bırakıp Suriye üzerinde oyun oynamakta; yönetimle muhaliflerin arasını açmayı, ülkeyi karıştırmayı hedeflemekte. Bundandır ki İsrail basınında barış görüşmelerine dair haberlerde, Esat’ın “İsrail’in Golan tepelerini iadesi” şartına karşı, İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in “hiçbir ön şart olmayacağı” haberleri kasıtlı olarak pompalandı. Gelinen noktada daha ilk etapta İsrail’in dediği oldu; “Golan tepelerinin geri verilmesi” şartı olmadan görüşmeler başladı…

İsrail’in samimiyetsizliği her halinden sırıtmakta. İsrail, Suriye ile Filistin’in arasını açmak için öncelikle Hamas Lideri Halit Meşal’ın sınırdışı edilmesini ve Şam’ın Filistin’in seçimle iktidara getirilen meşru yönetimi Hamas’tan desteğini çekmesini istemekte.

İsrail bununla da yetinmemekte. Baştan beri İslâm ülkeleri arasında Suriye’ye en büyük desteği veren İran’la arasına mesâfe koymasını talep etmekte. En çarpıcısı da, Suriye’nin Lübnan’ı tamamen İsrail’e teslim etmesi anlamına gelen Hizbullah’a desteğini kesmesini, dahası karşı çıkmasını beklemekte…

Şam’a fitneyi sokacak ve ülkeyi altüst edecek bu “şartlar”, Suriye’nin önüne konuluyor. Zira amaç, “barışı başarmak” değil, “başarısızlık”la Suriye’yi kargaşa ve kaosa sürükleyip etkisiz hale getirmek. Amerikan-İsrail politikalarına teşne bir yönetimi işbaşına getirtmek…

Diğer yandan İsrail–Suriye görüşmelerinin Filistin devlet başkanı Mahmut Abbas’la İsrail Cumhurbaşkanı Olmert’in birlikte Meclis’te konuşturuldukları “Ankara forumu” ve devamında Bush’un önderliğinde alâ-yı vâlâ ile başlatılan “Annapolis görüşmeleri”nin daha ilk safhada fiyasko ile sonuçlanması dönemine rastlaması da dikkat çekici.

Anlaşılan o ki Amerikan yönetimi, Annapolis başarısızlığını Türkiye’nin arabuluculuğundaki “İsrail-Suriye işbirliği”yle gidermeyi hesaplıyor. Ve işgal ettiği Irak’ın yanıbaşındaki Suriye’yi de diğer Körfez ülkeleri gibi “kontrole” almayı plânlıyor. Ortadoğu’da ve Asya’da İslâm ülkelerini bölüp parçalayarak ufaltmayı öngören Büyük Ortadoğu Projesi gereği parçalara bölmek üzere…

Keza bu “görüşmeler”in, İsrail’le barış görüşmelerine önem veren Mahmud Abbas’ın, “İsrail üzerinde gerçek bir Amerikan baskısı olmadığı için İsrail Filistin müzâkerelerinin ilerlemediği”nden yakındığı bir zamana denk gelmesi de anlamlı.

Görünen o ki ABD, Filistin halkının kâhir ekseriyetinin oylarıyla iktidara gelen Hamas’ı tasfiye için her yola başvuruyor. Bu hesapla İsrail’in Hamas’ın idaresindeki Gazze’ye uyguladığı amansız ambargo ve katliamına göz yumuyor, “hakkıdır” diye onaylıyor.

Her şey bir yana; Türkiye’nin arabuluculuğunda Suriye ile “barış görüşmeleri”nin başladığı günde, Bush’un görevi sona ermeden İran’a saldıracağı iddialarının ardından İsrail’den İran’a savaş sinyalinin verilmesi, İstanbul’da başlayan “arabuluculuğun akıbeti” hakkında bir başka ipucu veriyor. İsrail Haaretz gazetesine göre, Olmert’in Kudüs’te Amerikan Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’yle gizli görüşmesinde, nükleer programlarından vazgeçirmek de İran’ın denizden ablukaya alınmasını teklif etmesi, işin içindeki “niyet”i deşifre ediyor.

Suriye, İsrail’le işbirliğine gitmeyen tek komşu Arap ülkesi. Maksat, İsrail’in temel politikası gereği, tek tek anlaşmalar imzalayıp kopararak yanına çektiği Filistin dışındaki Arap ülkeleri kervanına Suriye’yi katmak. Dolayısıyla, Suriye ile İsrail’in yakınlaşmasını ve işbirliğini isteyen ve bu konuda Ankara’yı teşvik eden Washington’un amacı, Suriye’yi değil, İsrail’i rahatlatmak…

Peki Ankara’nın kuru bir “Olmert teşekkürü”ne gelip Bush’un isteğiyle Amerikan ve İsrail’in politikaları doğrultusundaki “arabuluculuğun” amacı ne? AKP iktidarı, bunun hesabını nasıl verecek?

22.05.2008

E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA
Download

Kutlu Doğum Haftası Pdf

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

© Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır