Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 23 Haziran 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Nimetullah AKAY

Elemler küçülecek



Kâinatta en büyük hakikat, insanların Rabbini tanıması iken, gönüllerin çorak çöllerde âb-ı hayat araması yaşantıları karartıyor. Oralarda karanlıklar vardır. Hayatların tâ başından itibaren yaşanmaz hâle getirilmesi hâdiseleri, Rabbin tanınmadığı ülkelerde karanlıkları ihdas ediyor. O ülkelerde sevgiler ve gerçek sevgililer bulunmamaktadır. Oysa hayat, yaşantıların sevgilerle geçmesi için muhabbet dolu aydınlık âlemlere muhtaçtır.

Kâinattaki sevgilerin gerçek sevgililere hasredilmesi için, bütün ecrama nisbeten küçücük bir kürenin meydan olarak seçilmesi, düşünenlerin gerçeklere varması içindir şüphesiz. Çünkü düşüncelerin değer kazanması ve değerlilere kavuşturması için derinlere dalması gerekir. Yüzeylerde gezinenlerle, sırları çok derinlerde saklanılan hakikatlere ulaşmak mümkün olmamaktadır zira...

Hayatı yaratan Rabb-i Rahîm, değerliyi büyüklüklerin derununda bulunan küçük âlemler içine yerleştirmiş ve arkasından da yaratılanların en mükemmeli olan insanı arayışlara yöneltmiştir. Müthiş bir arayıştır hayatta görünen, hayatımıza hükmeden ve insanı oldukça fazla meşgul etmesi gereken bu faaliyet.

Beşikten mezara kadar, hayatın her safhasında hayatın mahiyeti gözleniyor şuurlu varlıklar tarafından. İnsanoğlu ve diğerleri, yani arayışlarla mükellef kılınanlar adeta sadece aramak için var edilmiş, onlara hiçbir varlığa verilmeyen sorumluluklar yüklenilmiştir. Bu sorumluluklar bir imtiyazdır. Elbette bunu anlamayanlar kaybedecektir.

Önce Kâinatın Sultanı bulunacak, arkasından da buyruklarıyla hayatların şekillenmesine çalışılacaktır. Bu arayışı herkesten önce elbette insanoğlu gerçekleştirecek, böylece varlık âleminde büyük Sultanın halifesi olduğunu ispat edecektir.

O Sultan-ı Zîşan, yaratılmışların en şereflisi olarak seçtiği insanı her şeyden önce sevgiye muhtaç etmiş, düşmanlıkların hayatların düşmanı olduğu gerçeğini düşünen bu varlıklara anlatmak için bin bir türlü hikmetle akıllara hitap etmiştir.

Muhabbet adeta hayatın ruhu haline getirilmiş, sağlık, sıhhat ve huzurun ana ilâcı halinde hayata yerleştirilmiştir. Böyle olmazsa hayatlara hastalıklar ve huzursuzluklar hâkim olacak, hayatın mânâ ve hikmeti akıl ve kalblerdeki yerini bulamayacaktır. Çünkü yaratılan her şey sevilmek için yaratılmış, insanlar da sevmek için var edilmiştir. Su ile canlanan çiçekler gibi ruhlar da sevgiyle can bulacaktır. O zaman, akıl sevilmeye lâyık olanları bulacak, kalb de muhabbet ışınlarını saçacaktır çevresine...

Sevilmeye lâyık olanların aranması için yalancı mahbublar da gözler önüne serilmiş, böylece gerçek sevgililere kavuşmak için bu durum bir teşvik unsuru olarak hayata derc edilmiştir. Çünkü karanlıkların aydınlıkların değerini ortaya koyması gibi, fani sevgililerin verdiği elemler de huzurlar ülkesine kavuşturan sevgililerin değerini kavratacaktır.

Fanilere hasredilen sevmelerin bir kıymet ifade etmeyeceği gerçeği insanları bâkî mahbublara yöneltmek için var olmuş, böylece düşünen ve idrak edenler, faninin fenasından hareketle gerçek sevgililere kavuşma imkânını bulacaktır.

Görünen gerçek o ki, gerçek sevgiyi, misafirhane olan bu dünya hanından çıkardığımız zaman, o ebedî hayatların müjdecileri de gözlere görünmeyecek, elmaslar değerindeki varlıklar birden kömüre kalb olunmuş gibi, hayat karanlıklara mahkûm edilmiş bir halde görünmeye başlanacaktır.

Hâsılı hayatta muhabbet görülmezse husûmetler etrafı istilâ edecek, hayatlar kararacak, hayat sahipleri karanlıklara yuvarlanmaktan kendilerini kurtaramayacaklardır. Bu sebeple muhabbetin mahiyeti bilinmeli ve muhabbete muhabbet edilmeli, hayata muhabbet fedaileri hakim olmalı.

Yaratılanlar Yaradan’dan ötürü sevilmeli, sonsuz kudrete boyun eğilmeli, tükenmez hazineden rahmet dilenilmeli. O’nu tanımanın o yüksek sırrına ermeli, O’na sığınmalı, O’na dayanmalı ve sadece O’ndan yardım istemeli... O zaman elemler küçülecek, belki yok olacak, huzurlu hayatlar âlemin rengini değiştirecektir.

23.06.2008

E-Posta: [email protected]




Hakan YALMAN

Gençlik ve dünyada nur dâvâsı



Gençlik, olumlu ve olumsuz yönde yüksek kapasite ile donatılmış bir hayat dönemi. Hayatın bütününe yönelik maddî ve manevî kazançlar önemli ölçüde bu dönem içinde elde ediliyor. Aslında kuvvelerin bütün hayat boyunca en üst düzeye çıktığı dönem. Bu açıdan hem sosyal hayat, hem de ferdi hayatlar açısından önemli olan iyi değerlendirilmesi gereken bir zaman dilimi. Bu dönemde en çok üzerinde durulması gereken nokta tebliğ, ilâ-yı kelimetullah ve dâvet açısından bu dönemin sahip olduğu potansiyeli çok iyi değerlendirmek lâzım. Bu anlamda en üst düzey duygular da gencin kalbinde zirveye ulaşıyor. Karpuzun içindeki çok sayıda çekirdekle adeta esma-i İlâhiyeyi bütün zeminde duyurmaya lisan-ı hal ile niyet etmesi gibi bizler de havadaki zerreler ve bu zerreleri mânâlara dönüştüren kulaklar ve idrakler adedince aynı mânâyı yaşatmak bir gencin kalbindeki bu üst düzey hali en güzel ifade ediyor olmalı. Bu anlamda dâvâmıza gönül vermiş gençlerin dünyanın geleceği ile ilgi Cenâb-ı Hakk’ın yüklediği vazifenin farkında olup buna uygun donanım ve ruh hali içinde olması çok önemli.

Bu dâvâya gönül vermiş insanların samimiyet ve gayretleri sonucu her alanda büyük gelişmeler kaydedildi. Küçük bir beldede bir avuç insanın el yazısı ile kopyalamak şeklinde başladığı ancak bütün dünyaya haykırmak niyeti ve duâsı ile yola çıktığı günden bu güne büyük mesafeler katedildi. Kilitli dolaplar içinde, mum ışıklarında hapisler, sürgünler, işkenceler göze alınarak yazılması ile insanlara ulaştırılması noktasındaki o samimî niyet ve duâların sonucudur ki, bu gün dâvâmız dünya genelinde kabul görmüş ve artık küresel dünyanın manevî temellerini şekillendirecek bir noktaya gelinmiştir. Özellikle bu hakikatlerin yayılmasına gönül veren gençlerimiz gelinen noktayı iyi algılamalı ve bu nimete bir şükür olarak gayretlerini çok arttırmalıdır.

Batı kendi hayat standartlarını bütün dünyaya yaymaya ve kendi değer yargılarını dayatarak tek tip global bir kültür oluşturmaya yönelirken, hedef kitle olarak çoğunlukla gençleri ön plana çıkarmakta ve onların nefis mücadelesinin merkezinde yer alan hazlara yönelerek kalp ve ruhunu istismar edebilmektedir. Oluşturulan eğlence ortamları, şehevî arzuları galeyana getiren her türlü aracın kullanılması, düşünceden uzaklaştıran bütün oyalayıcı araçların kullanılması en yaygın yöntemdir. Gençlikte var olan güçlü bir benlik; acz ve fakrını hatırlatacak hastalık, sıkıntılar ve ölümlerle nisbeten seyrek olarak yüzleşmesi ve kendinden uzak bilmesi, bunları unutma konumuna onu ruhen daha yakın hale getirmektedir. Bütün gayret de gençlere bunları unutturmaya yöneliktir. Gençlik ruh hali ise buna çok yatkın ve bu yönden aldatılmaya fazlası ile müsaittir. “Cazibedar bir fitne” terimi bu mânâyı karşılıyor olmalıdır. Bediüzzaman bu probleme vurucu darbeyi Hazret-i Muhammed'den (a.s.m.) aldığı dersle ölümü ve gençliğin geçici olduğunu hatırlatmakla ortaya koymaktadır.

Gençliğin temel probleminin; ruhunu şekillendiren iç âleminde varlığı anlamlandıran temel bir tanımın bulunmaması olduğunu söyleyebiliriz. Benliğin tanımı ve varlığın tanımı karşılıklı iki ayna gibidir. Birbirine ışık tutar, birbirini yansıtır ve ruhta anlam boyutunu genişletirler. Varlığı anlamlandırmak için öncelikle bir sağlam bir duruş ve pozisyonu iyi belirlemiş olmak şarttır. Bu benlik tanımının ilk ve belki de en önemli basamağıdır. Kimlik oluşturmak ve bu kimliği sağlam esaslar üzerine oturtmak her alanda dalgalanmaların ve fırtınaların sahnesi olan dünyada fert için bir tutamak, ayakta tutacak bir dayanak olacaktır.

Bediüzzaman’ın “beşerin nefs-i emmaresi” olarak adlandırdığı, ben merkezli şekillenmiş modern hayat, cazibeli ancak geçici ve günü birlik bütünü kuşatmayan sadece algıların alanına sınırlı, dar bakışlı çözümler sunabilir. Bunlar birer çözüm olmaktan çok göz boyama ve aldatmacadır. Duygular köreltilerek, belirli noktalardaki hassasiyetler kırılarak bu noktaya ulaşılır. Bu aldatmaca karşısında özellikle genç nesil risk altındadır. Dâvâmıza gönül vermiş gençler aynen Üstad gibi karşılarında büyük bir yangın var, içinde arkadaşları kalmışcasına imanlarını ve dostlarını kurtarma gayreti içinde olmalı ve bu koşturmaca esnasında ayaklarına dolaşanlara ehemmiyet vermemelidirler. Bu gün mesleğimizi, ilmimizi, gayretimizi ve sahip olduğumuz bütün kapasiteyi dünyanın nurlarla tanışması ve yeryüzünün küresel bir dershaneye dönüşmesi için kullanma zamanıdır. Gençliğini bu yolda feda etmenin karşılığı ebedî ve bütün lezzetlerin zirvede yaşandığı bir gençlik olacaktır.

23.06.2008

E-Posta: [email protected]




Yeni Asyadan Size

Miranda misafirimizdi



23 Mart’ta verdiğimiz “Meşrutiyetin 100. yılında Batılı aydınların gözüyle Bediüzzaman ve demokrasi” ekimize bir makale ile katkıda bulunduktan sonra haftalık yazılarıyla Yeni Asya ailesine katılan Robert Miranda, Müslüman olduktan sonraki ismiyle Davud Ali Selâm, geçen hafta gazetemizin davetlisi olarak Türkiye’ye geldi.

Süleymaniye’deki Yeni Asya Vakfında misafir ettiğimiz Miranda, Yeni Asya’yı ziyaretinde gazetemiz mensuplarıyla tanışarak sohbet etti, çalışmalarımız hakkında bilgi aldı ve çok müsbet intibalar edindiğini söyledi.

Yeni Asya’da haftada bir yazmaya başladıktan sonra dünyanın çeşitli ülkelerinden yazılarıyla ilgili destekleyici mail mesajları aldığını, bazı konularda daha geniş açıklama talepleriyle sorulara muhatap olduğunu belirten Miranda, böyle bir irtibat ve hareketliliğe vesile olduğu için Yeni Asya’ya ayrıca teşekkürlerini bildirdi.

Okurlarımız hatırlayacaklardır; Miranda ile ilk tanışmamız, Genel Yayın Yönetmeni olduğu Milwakee Spanish Journal gazetesinin 23 Ekim 2007 tarihli sayısında çıkan yazısını 26 Ekim’de Yeni Asya’ya “Bediüzzaman’a kulak verelim: Çare İslâm kardeşliği” başlığıyla manşet yapmamızla gerçekleşmişti.

Ardından Umut Yavuz, aynı konuda Miranda ile mail yoluyla bir mülâkat yapmış ve onu da manşetten yayınlamıştık. Sonra 23 Mart ilâvesi, akabinde haftalık yazılar geldi. Ziyaret esnasındaki görüşmelerde ise, aradaki işbirliğini daha ileri noktalara taşımak için yapabileceklerimiz üzerinde duruldu. Son derece fıtrî bir seyir içinde gelişen bu irtibatın, hizmetlerimiz açısından son derece güzel ve verimli neticeler vereceğini hissediyor, bunun için dua ediyoruz.

***

Miranda İspanyol kökenli bir Müslüman. Ve birkaç hafta önce Yeni Asya’da çıkan bir yazısında ifade ettiği gibi, son yıllarda Latin Amerikalılar (Hispanikler) arasında İslâm hızla yayılıyor. Ümit ediyoruz ki, Miranda’nın da gayretleriyle, Risale-i Nur’un o insanlara ulaştırılması bu süreci daha da hızlandıracak ve daha önemlisi, müstakim bir zemine oturtacak.

***

Süleyman Kurter ve ailesi

Aynı günlerde, 1970’li yıllardan beri ABD’de Risale-i Nur hizmetleriyle meşgul olan ve üniversitede Miranda’nın hocası olarak ona Risale-i Nur’u tanıtan Prof. Dr. Süleyman Kurter ve ailesi de Türkiye’de misafirimiz oldu.

Hatırlayacağınız gibi, yazarımız Cevher İlhan’ın Kurter’le ABD’nin durumu ve oradaki hizmetler hakkında yaptığı geniş bir mülâkatı geçen yılın son günlerinde gazetemizin “Aktüalite” sayfalarında yayınlamıştık.

Bu ziyaretinde Kurter’in İspanyol asıllı Müslüman eşi Havva Hanımla oğulları İmran da beraberindeydi. Risaleleri İspanyolcaya tercüme işinde yoğunlaşan Havva Hanımla yapılmış bir röportajı Bizim Aile dergimizde okuyacaksınız.

Bu arada şunu da belirtelim: Kurter, Miranda’nın Risale-i Nur’la tanışıp İslâmı seçmesinde olduğu gibi, Yeni Asya’ya yazmasında da teşvikleriyle çok önemli bir rol oynamış.

***

Yeni Asya International

Genel Yayın Müdürümüz Kâzım Güleçyüz, geçen hafta sonunda Almanya’ya giderek, Yeni Asya International’ın da görüşüldüğü istişare toplantısına katıldı. Görüşmelerde, günlük gazeteden derlediğimiz seçmelerle hazırlanan bu haftalık gazetemizin, on yıl önce yola çıkarken öngörülen, ama şimdiye kadar şartları oluşmadığı için gerçekleştirme imkânı bulunamayan hedefler istikametinde geliştirilmesi için yapılacak hususlar değerlendirildi.

Bu çerçevede, ilk olarak gazeteye Almanca sayfaların ilâvesi kararlaştırıldı ve bunu yıl sonuna kadar gerçekleştirmek için gerekli görevlendirmeler yapıldı. Aynı şey bilâhare veya eşzamanlı olarak İngilizce için de düşünülebilir. Tabiî bunun için öncelikle Avustralya’daki genç kadrolara iş düşüyor. Hayırlısı...

23.06.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Darbelere ‘çüş’ de!



En başta böyle bir ifade kullanmak durumunda kaldığımız için okuyucularımızdan özür dileriz. Ama ‘yük hayvanları’nın hatalarına karşılık kullanılan bu ifadeyi kullanmamızın bir sebebi var.

Biliyorsunuz, 21 Haziran 2008 Cumartesi günü ikindi vaktinde İstanbul Tünel/Galatasaray’da bir yürüyüş tertiplendi. “Darbelere dur de”mek için yapılan bu yürüyüş gerçekten de ağırbaşlı ve mesaj yüklü bir yürüyüş oldu. Yürüyüşe toplumun hemen her kesiminden insanlar katılmıştı. Biz de daha önceki bir yazımızda ifade ettiğimiz üzere, yürüyüşe katılma imkânı bulduk.

Trafik yoğunluğu sebebiyle yürüyüşün başlama anına yetişemedik. Biz gittiğimizde topluluk Tünel’den hareket etmiş ve Odakule’nin önüne gelmişti. Yürüyüşe katılanların bir kısmı ellerinde “Darbelere dur de” yazılı ‘afiş’ taşıyordu. Aynı ifade yürüyüşte kullanılan ortak slogandı. Binlerce kişi “Dur de, dur de, darbelere dur de!” diye haykırdı. Aynı zamanda “Darbelere karşı omuz omuza” da kullanılan başka bir slogandı.

Yürüyüş, çok sayıda sivil toplum kuruluşunun desteğiyle gerçekleşti. Genç Siviller de bunlardan biriydi. Ancak yürüyüş sonrasında görüştüğümüz Genç Siviller’in sözcüleri, bu yürüyüşün bir kişi ya da gruba mal edilmemesini, herkesin emeği olduğu noktasına dikkat çektiler. Onlara göre, ‘bir kahraman’ yerine, toplumun her kesiminden, herkesin ‘darbeye dur’ demesi gerekiyor...

Yürüyüşe katılanları baştan sona takip etme imkânı bulduk. Bir ‘hacı amca’ da elinde “Darbeye dur de” afişi almış bir yandan da kızgınlıkla “Darbelere dur de!” diye haykırıyordu. Tam yanımdan geçerken, “Maşallah amcama, tebrikler!” derken bir yandan da ortak slogan olan “Darbelere dur de!” diyordum. Konuşmasından Karadenizli bir hemşehrim olduğunu tahmin ettiğim ‘hacı amca’ kulağıma doğru eğildi ve “Darbelere ‘çüş’ de, ben öyle diyorum!” dedi.

İşte, “Darbelere ‘çüş’ de” ifadesini yaşının başlığına çıkarma sebebim bu. Beğendiğim bu ifade aslında yürüyüşe katılan o ‘hacı amca’ya ait. Gerçekten de darbeciler ‘dur’ demekten anlamasalar da, ‘çüş’ demekten herhalde anlarlar!

Bilenler bilir, ama bilmeyenler için kısa bir ‘çüş’ açıklaması yapalım: Belki bu ifadenin farklı bölgelerde farklı anlamlarda kullanılması mümkündür. Ama Karadeniz’de yük taşıyan hayvanlar yanlış adım attıklarında onları vazgeçirmek ve ikaz etmek için ‘çüş’ denilir. Yük hayvanları bu ifade karşısında kendilerini toparlar, yanlış adım atmaktan vazgeçer ve bir anlamda kendilerine ‘çeki-düzen’ verirler. Perşembe günkü yürüyüşte, “Darbelere dur de!” ifadesiyle, “Darbelere çüş de!” ifadesi bu anlamda birbirini tamamlar mahiyetteydi.

Nihayetinde binlerce kişi gönlünden geldiği gibi “Darbelere dur” dedi. Yürüyüşe katılanlara, Galatasaray Lisesinin önüne kadar müsaade edildi. Herhangi bir kargaşa olmadan yürüyüş sona erdi ve kamuoyuna gerekli mesaj verildi.

Tabiî böyle kalabalıkların provoke edilme ihtimali her zaman vardır. Ama katılanlar toplumun çok değişik kesimlerinden olduğu için şükür böyle bir şey olmadı.

Millet hakkını arar ve her imkân ve fırsatta “Darbelere dur de!” demeyi sürdürürse inşallah Türkiye darbelerden ve darbecilerden kurtulur.

23.06.2008

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

Kur’ân kurslarındaki “yaş yasağı” (1)



Eskide okul karnelerinde “hal ve gidiş” hanesi vardı; şimdi bunun adı “davranış notu” oldu. Öğrenciler karne aldı; siyasî iktidarların de her dönem “karne”si yayınlanıyor…

Gerçi iktidarının altıncı senesinde Başbakan, “neden öğrenciler özel dershanelere gidiyor, okulda bu eğitim verilmiyor mu, dünyanın paraları buraya harcanıyor” diye yakınıyor. Ancak AKP hükûmetinin altı yıl boyunca en kırık notu, “temel hak ve hürriyetler” dersinde, özellikle “eğitim hakkı” ve “inancını öğrenme ve yaşama hakkı”nda oldu. Kanunlara göre kurulmuş devletin birer okulları olan imam hatiplere bütün meslek okullarıyla birlikte uygulanan “katsayı mağduriyeti”yle bu okulların sürekli istiskali ve itilip kakılması bir yana; din öğretimi ve eğitimindeki en bâriz zâfiyet, Kur’ân kurslarına konulan “yaş yasağı”yla devam ediyor. 28 Şubat “postmodern darbe” döneminden kalma, din ve ibâdet hürriyetini kısıtlayıp “suç” sayan diğer yasaklar gibi...

Zira 28 Şubat sürecinin “siyasî aktörü” Anasol-M döneminde, 22.07.1999 tarih ve 633 sayılı kanuna eklenen “ek 3. madde” ile 12 yaşın altındaki çocukların Kur’ân kursuna gitmeleri “resmen” yasaklanmış.

Okul zamanı ise daha vâhim “yaş yasağı” sürüyor. Öğrencilerin okul dışında dinlerinin temel kitabı olan Kur’ân-ı Kerim’i öğrenmeleri için en az ilköğretim okulunu bitirmeleri şart. Bu “zorunluluk”, azından öğrencilerin 15-16 yaşına basmasını gerektiriyor.

“YASAK”ÇI YASA VE

YÖNETMELİK AYNEN DURUYOR

Oysa Diyanet-Sen’in araştırmasına göre, Türkiye’de Kur’ân kurslarına katılanların yüzde sekseni 12 yaşın altındaki çocuklar. Bale, müzik, resim, spor, yabancı dil kursları için herhangi bir yaş sınırı bulunmazken, sadece Kur’ân öğrenimi için yaş yasağı konulmuş.

AKP iktidarı, diğer inanç hürriyeti ve mânevî değerlere dair meselelerde olduğu gibi bu hususta da altı yıldır hiçbir icraatta bulunmamış. Kısacası 28 Şubat’a “tepki”yle iktidara gelenler, 28 Şubat’ın kalıntısı söz konusu “kanun”u değiştirmede bir adım atmış değiller.

Kanun bir tarafa, “yaş yasağı”nı detaylandıran ilgili yönetmelik bile doğru dürüst düzeltilmiş değil…

3.3.2000 tarihli “Diyanet İşleri Başkanlığı Kur’ân kursları ile öğrenci yurt ve pansiyonları yönetmeliği”ndeki 23.12.2003 tarihinde yapılan değişikliğe rağmen, “yaz Kur’ân kursları”nın hâlâ Millî Eğitim Bakanlığının denetim ve gözetiminde açılabileceği belirtiliyor. Öğrencilerin Kur’ân-ı Kerim’i ve mealini öğrenebilmeleri ve dini bilgilerini geliştirebilmeleri maksadıyla gittiği kursların süresinin iki ayı ve haftada beş günü aşamayacağı sınırlaması getiriliyor. Öğrencilerin Kur’ân kurslarına devamı, “okulların tatil olduğu zamanlarda, ilköğretimin 5. sınıfını tamamlama” kaydı aynen korunuyor.

“Bu kurslarda” ancak “günde üç saat eğitim-öğretim yapılacağını” yönetmeliğe bağlayan madde ile “bu sürenin iki saati Kur’ân-ı Kerim ve meali, bir saati de itikat, ibadet, siyer ve ahlâk dersi için ayrılacağını” belirleyen madde de duruyor.

Hatırlanacağı üzere, Diyanet’çe en azından mevcut yasanın sınırları içinde Kur’ân öğrenimini daha da geliştirmek amacıyla ve ilgili Devlet Bakanlığı nezdinde hazırlanan “Kur’ân kursları yönetmeliği”, Cumhurbaşkanı Sezer’in AKP hükûmetinden “ricâsı” üzerine geri çekilmişti.

“Yönetmelik” bir defa daha gündeme getirilmedi ve kimse çıkıp müziğe, dansa, operaya, baleye konulmayan “yaş yasağı”nın neden Kur’ân’a getirildiği sorusunu sormadı…

YÜZBİNLERCE ÇOCUĞUN KUR’ÂN ÖĞRENİMİ

ENGELLENİYOR…

Türkiye’de halkın yüzde doksan dokuzunun Müslüman olduğu, Başbakan ve özellikle iktidar partisi sözcüleri, her fırsatta telâffuz etmekteler. Çoğu Demokrat Parti ve devamı Adalet Partisi ve Doğru Yol Partisi iktidarları döneminde açılan dört bin iki yüzü aşkın Kur’ân kursunun tamamı Diyanet’e bağlı.

Şu garâbete bakın ki, beş yıl boyunca Anayasayı, yasaları rahatlıkla değiştirebilecek üçte ikilik Meclis çoğunluğuna sahip olan siyasî iktidar, bu yasa ve yönetmelikleri düzetmeyi; 28 Şubat’ın din eğitim ve öğretimini “birinci düşman” gösterip “irtica” sayan, bin yıl Kur’ân’a hizmet eden bu milletin çocuklarının Kur’ân-ı öğrenimini “tehdit” konseptiyle dayatılan Kur’ân kurslarındaki “yaş yasağı”nı hiç “mesele” etmiyor!

Oysa sırf bu “yasak” yüzünden, bu ülkenin çocukları, devletin “din işleri”yle yetkili anayasal bir kuruluşu olan Diyanet’e bağlı Kur’ân kurslarına, dahası camilere dinlerinin kitabını öğrenmek için okulların tatil olduğu yaz aylarında bile gidememekte. Bu “yasak”la her yıl 126 bin çocuk Kur’ân-ı Kerim’i öğrenmekten mahrum bırakılmakta…

Okullarda şiddet, ahlakî çöküş, mânevî dejenerasyon artıyor. Uyuşturucu ve kötü madde bağımlılığı ilkokul dördüncü sınıfa kadar inmiş. Uçurum, gün geçtikçe daha da derinleşiyor. Altı yıldır bu konuda yapılan bütün ikazlara siyasî iktidar kulak asmıyor; hep erteliyor, hep öteliyor…

Diğer temel hak ve hürriyetleri, inanç ve eğitim hakkını ötelediği gibi…

23.06.2008

E-Posta: [email protected]




Kemal BENEK

Okul: CHP, Ders: Darbe



Taraf Gazetesi’nin son bombası, TSK’nın siyasete ve sivil hayata müdahale için hazırladığı geniş kapsamlı bir “eylem planı”nı açıklaması oldu.

Planı baştan aşağıya okuyunca nedense aklıma bir hafta önceki “Millî Şef” İsmet İnönü’nün tartışılan sözleri geldi.

Meclis kürsüsüne kadar yansıyan tartışmanın özünde İnönü’nün subayları bir kenara toplayarak yaptığı nasihati (vasiyet mi desek?) vardı: “Subay olarak yerinizi bilmelisiniz. Padişah düşmanınızdır. Yedi düvel düşmanınızdır. Kimse işitmesin, millet düşmanınızdır!”

***

Demokrasimizin çektiği sıkıntıların temelinde çok bilinen “CHP + Ordu = İktidar” formülü yatıyor. Anayasadan, bürokrasiden, medyadan, ordunun siyasete müdahalesinden şikâyetlerin kaynağı da bu formülde saklı.

Peki, formülün açılımında neler var? Hangi okulda öğretiliyor? Sistem nasıl işliyor? Soruların cevabını TBMM eski başkanlarından Ferruh Bozbeyli verdi:

***

“İster 61 isterse 82 Anayasa’sını yapanları kast edelim, ikisinde de CHP okulundan, onların telkinat ve siyasî görüşünden ilham alarak hareket etmişlerdir.

“(Anayasa) CHP’nin ürünüdür. CHP nasıl olsa iktidara gelemeyecek, öyleyse biz iktidara gelen diğer partilerin yetkilerini bir ölçüde kısıtlamalıyız, düşüncesi yatmaktadır.

“Muhalefete göre anayasa oluşturulmuş… Bunu ifade etmemiş, bu kelimeleri kullanmamış olabilirler, fakat kafalarının içinde bu vardır. Onları yetiştiren siyasî mektep bu zihniyeti iyice kafalarına mal etmiştir. Böyle olunca; “Nasılsa biz iktidarda değiliz, öyleyse Meclis’in yetkilerinden bir kısmını Anayasa Mahkemesi’ne, bir kısmını diğer organlara, üniversitelere verelim. Özel teşekküller kuralım. TRT özerk olsun, şu özerk olsun. Böylece siyaset onlara müdahale etmesin. Hep nasılsa biz iktidarda olmayacağız, hiç olmazsa kanunlarla, anayasalarla devlet kudretinin bir kısmını bu iktidarın elinden alalım” denmiştir.

“1960’tan beri de bu sol ve Halk Partili cenah Meclis’in elinden aldığı yetkiler az geliyormuş gibi hâlâ daha bütün güçleri ile parlamentoyu yıpratmak, zayıflatmak, Meclis’i halkın nezdinde itibarsız konuma getirmek için salvo ateş hâlindeler.

“CHP her ağzını açtığında, milletvekili dokunulmazlığının kaldırılması lâzım, diyor. Oysa anayasaya bakarsanız müessesenin ismi milletvekili dokunulmazlığı değildir; yasama dokunulmazlığıdır. Dokunulmaz olan şey yasamadır. Milletvekilleri değildir. Bunu milletvekili dokunulmazlığı şeklinde ifade ederek, gazetecilere de ezberleterek sanki milletvekillerine dokunulmuyormuş gibi bir mânâ çıkarılıyor. Yasamaya dokunduğun anda her şey biter. Her seçimde Meclis yüzde 80 yenileniyor. Seçilemeyenlerden kaçına dâvâ açılmış bugüne kadar? O hâlde niye bütün Meclis’i zan altında tutuyorsunuz? Sanki dokunulmazlığı kaldırsan altından felâket çıkacakmış gibi gösteriyorsunuz. Bu, Meclis’i sıfıra indirmektir.

“Dağdaki çobanla ben bir miyim” diyen manken bir hanım var. Aslında bu söz bazılarını kızdırdı. Hiç kızmasınlar. Böyle düşünen çok insan var bu ülkede. O hiç olmazsa cesaret edip söyledi. Maalesef bunların hepsi de sol cenah ve CHP mektebinden feyz almış insanlardır. (Aksiyon, sayı 706)

23.06.2008

E-Posta: [email protected]




Ruhan ASYA

Vazife cümleden âlâ



Şu dünyaya geleli ne çok vazifeler yüklendi omuzlarımıza. İlk önce akıllı, uslu birer çocuk olmamızı istedi büyükler. Birinci vazifemiz buydu. Ardından okul hayatımız başladı. Öğretmen ne derse “evet” diyecektik. “Sev” dediğini sevecek, “öv” dediğini övecektik. Öyle demişti büyüklerimiz. Biz de “Biz ne bilelim, büyükler bilir” deyip, zorunlu sevgiyle tanışmıştık daha beş-altı yaşımızda. On sekizimizi doldurmuştuk. Güya reşittik. Ama söz var, icraat yoktu. Duygularımız bile kontrol altındaydı. Ve zorunlu bir sevgiye mahkûm edilmek isteniyordu kalplerimiz. Bir garipliktir almış başını gidiyordu.

Profesörlerimiz, akademisyenlerimiz, rektörlerimiz ne derse “başım gözüm üstüne” deyip ram olacaktık. Öyle diyordu büyüklerimiz. Kıyafetlerimizi bile onlar tercih edecekti. Bize de giymek düşecekti. Başörtüsü yoktu tercihleri arasında. Öyle uygun görmüştü büyüklerimiz. Vazifemizdi, uyacaktık (!). Ya da uzaklaştırılacaktık.

Ama asıl vazife daha dünyaya gelmeden evvel verilmiş bir sözün gereğini yerine getirmekti. “Elestü birabbikum?” sualine “belâ” demiştik bezm-i elestte. Ve sözümüzü uhdemize alıp birer vazifedar olarak gelmiştik dünyaya. Vazife cümleden âlâydı. Hakkın hatırı âliydi ve hiçbir hatıra feda edilmiyordu. Makamlar, servetler de verseler nefsini unutmak gerekiyordu. Okuldan, işten, koltuktan da olsak candan gönülden nura sarılmak gerekiyordu. Çünkü nurun şefaati, nurun duâsı, nurun himmeti bizi kurtaracaktı.

Teveccüh-ü nasa teveccüh değil, rıza-yı İlâhiye ram olmak lâzımdı. “Bu zaman öyle fedailer istiyordu ki, değil dünyasını, ahiretini dahi feda etsin.”

İmtihan şeditti. Dün Saidler, Zübeyirler, Ceylanlar geçmişti bu çetin yoldan. Bugün de Ayşeler, Zehralar, Haticeler geçiyor aynı imtihandan. Üniversite koridorları varsın görmesin bizi. Derslikler varsın görmesin bizi. Dünya denen şu yüz kapılı sarayın kapıları varsın bir bir kapansın yüzümüze. Ağuşunu açmış bizi bekliyor Risâle-i Nur hizmetimiz. Bu hizmette öyle bir lezzet var ki, onun farkına vardınız mı cennetten de çağrılsanız gitmeyeceksiniz. Ford’un servetini verseler dönüp bakmayacaksınız.

Risâle-i Nur deryasında yol alıyor hizmet sefinemiz. Gemi sahil-i selâmete varacak mutlaka. Paspas da olsak yeter ki gemide olalım.

İşte bu lezzetin farkına varanlardan biri olmanın bahtiyarlığını yaşıyoruz. Biz de üniversite okuma sevdasıyla gecemizi gündüzümüze katmış, çalışmıştık. Allah nasip etti, üç yıl üniversite okuduk. Derken başörtüsü yasağıyla okulumuzdan atıldık. Ama mensup olduğumuz dâvânın şuuruna vardık, neye ve kime talebe olduğumuzu anladık. Hulusi Ağabey gibi “Ben artık birşey için yaşadığıma inanıyorum” dedik. Risâle-i Nur hizmetindeki lezzeti ne üniversite hayatımızdan, ne de çalışma hayatımızdan almıştık.

Ve şimdi Avustralya’da Nur Vakfı bünyesinde Risâle-i Nur’u talim ediyoruz yediden yetmişe Nur talebeleriyle.

Elhasıl-ı kelâm şu Türkiye’de kapılar kapansa da bir bir yüzümüze, hani başörtülüyüz ya, ağuşunu açmış bizi bekleyen bir hizmetimiz var. Unutmayın.

Hakikî lezzet ve elemsiz saadet orada... Ve asıl vazifemiz de iman hizmetini yapmak... Ve vazife cümleden âlâ…

23.06.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Allah'ın konuşması



Nuray Hanım:

*“Allah’ın konuşmasının ve ilhamların keyfiyeti nasıldır? İlhamlar sevk-i İlâhî midir? Âyetü’l-Kübrâ’da geçen insan ilhâmı, hayvan ilhâmı ve melek ilhâmını örneklerle açıklar mısınız?”

Cenâb-ı Allah ezelî ve ebedî kelâm Sahibidir. Peygamberlerine vahiy gönderdiği gibi, mahlûkâtıyla da ilhâm yoluyla konuşur, mahlûkâtının her ihtiyâcını onlara ilham yoluyla bildirir, onlara imdat eder. Kullarının kalbine dilediği bilgileri ilhamla aktarır, doğruları ilham eder.

Cenâb-ı Hak, Peygamberleriyle vahiy yoluyla konuşur. Hazret-i Mûsâ’nın (as) Tûr Dağında vahye mazhar kılınışını ve Allah’ın kelâmına muhatap oluşunu Kur’ân’da şöyle buluruz: “Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte gelince, Rabb’i onunla konuştu.”1

Şu âyet de, Cenâb-ı Hakk’ın kullarıyla konuşmasının keyfiyeti hakkında bize bilgi vermektedir: “Allah bir insanla ancak vahiy sûretiyle veya perde arkasından konuşur. Yahut bir elçi gönderir; izniyle dilediğini vahyeder.”2

İlhamlar da Allah’ın çok perdelerden geçmiş konuşmalarıdır. Fakat vahiy kadar gölgesiz ve sâfî değildir. Üstad Saîd Nursî Hazretlerine göre, ilhamların husûsiyet ve külliyet cihetinde çok çeşitli dereceleri vardır. En cüz’îsi ve en basiti hayvanların ilhamıdır. Onlardan biraz yüksek, avâm insanların ilhamları gelmektedir. Sonra sırayla ilhamlar, avâm melâikenin ilhamları, evliyâ ilhamları ve melâike-i izam ilhamları tarzında derece derece yükselmektedir. İlham sırrına binâen her bir velî kalbinin telefonuyla: “Kalbim benim Rabb’imden haber veriyor” diyebilmektedir.3

Cenâb-ı Hak yaratıklarına vazîfelerini ilhamla bildirir, ilhamla telkin eder, kullarına istikameti ilhamla gösterir ve hidâyet verir. Bilhassa hayvanâtın hemen hepsi dünyaya geldikleri zaman nasıl hareket edeceklerini, rızıklarını nelerden ve nasıl elde edeceklerini, hastalıklarında nasıl şifâ bulacaklarını, hayat şartlarına nasıl ayak uyduracaklarını sevk-i İlâhî tarzında, yani telkin edilmiş bilgi paketleri tarzında beyinlerinde bulmaktadırlar. Cenâb-ı Hak bütün canlılara yaşadıkları sürece ihtiyaçları olan şeyleri eksiksiz telkin ve ilham etmektedir.

İnsanın ilhama ve vahye mazhar olmakla berâber4 fıtrî vazîfesinin ilim öğrenmekle kemâle ermek olduğunu vurgulayan Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, hayvanın aslî vazîfesinin ise tâlim ve öğrenmekle kemâle ulaşmak olmadığını, onlara ihtiyâcı olan bilgilerin doğrudan ilhâm edildiğini, onların yalnızca istidatlarına göre amel etmekle mükellef bulunduklarını beyan eder.5

Bedîüzzaman’a göre, vahiy gölgesiz ve sâfîdir. İlham ise gölgelidir, renkler karışır ve umûmîdir. Melâike ilhamları, insan ilhamları, hayvan ilhamları gibi muhtelif ilhamlar Allah kelâmının, denizlerin katreleri kadar teksirine medâr sonsuz bir zemin teşkil etmektedir. “Rabb’imin sözlerini yazmak için bütün denizler mürekkep olsa, Rabb’imin sözleri tükenmeden o denizler tükenirdi”6 âyeti buna işâret etmektedir. Cenâb-ı Hakk’ın kullarıyla ve mahlûkâtıyla konuşmaları, onları sevdiğinin ve duâlarına fiiliyle ve sözüyle cevap verdiğinin belirtisidir.7

Üstad Saîd Nursî’ye göre ilhamların mâhiyeti ve hikmeti dört nûrdan ibârettir:

1- Cenâb-ı Hak kendini mahlûkâtına fiilen sevdirdiği gibi; ilham tarzında sözüyle, huzûruyla ve sohbetiyle de sevdirmek ister. Allah’ın Vedûdiyeti ve Rahmâniyeti bunu gerektirir.

2- Cenâb-ı Hak kullarının duâlarına fiilen cevap verdiği gibi; ilham şeklinde sözüyle de icâbetini perdeler arkasından hissettirir. Cenâb-ı Allah’ın Rahîmiyeti bunu ister.

3- Allah Teâlâ ağır belâlara ve şiddetli hallere düşen kullarına fiilen imdat ettiği gibi; konuşması hükmünde ilhâmî kavilleri ile de imdada yetişir. Cenâb-ı Hakk’ın Rubûbiyetinin lâzımı budur.

4- Allah u Azîmüşşân, çok âciz, çok zayıf, çok fakir ve çok ihtiyaçlı, kendi mâlikini, hâmisini, müdebbirini ve koruyucusunu bulmaya pek çok muhtaç olan kullarına kendi varlığını, huzûrunu ve himâyesini fiilen hissettirdiği gibi; kulları ile sâdık ilhamlar perdesinde has telefonuyla konuşması da, Cenâb-ı Hakk’ın Ulûhiyet şefkatinin ve Rubûbiyet rahmetinin zarûrî ve vâcip bir gereğidir.8

Bedîüzzaman’a göre, Cenâb-ı Hakk’ın konuşması bütün varlıklarda birden tecellî edebilir. Hiçbir suâl bir suâle, bir iş bir işe, bir hitâp bir hitaba, bir konuşma bir konuşmaya mâni olmaz, karışmaz ve karıştırılmaz. Cenâb-ı Hak herkesin ihtiyacına göre, herkes ile konuşur. Bütün o cilveler, konuşmalar ve ilhamlar, birer, birer ve hepsi berâber, Allah’ın huzûruna, zorunlu varlığına, vahdetine ve ehadiyetine delâlet ve şehâdet etmektedirler.9

Dipnotlar: 1- A’râf Sûresi, 7/143; 2- Şûrâ Sûresi,

23.06.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Nefsin mahiyeti tanındıkça



İNSANLIĞIN yıldızı olmuş insanları zirvelerde dolaştıran sırrın temelinde nefsin mahiyetini tanıyıp nefislerini ona göre eğitmeleri yatar. Hayvanlardan dahi aşağı düşmüş, insanlığın başına belâ kesilmiş despotların, zalimlerin, asilerin, inançsızların o hâle gelişlerinin asıl sebebi de nefislerini tanımamaları, onun esiri olmalarından başka birşey değildir.

Nefis çok iyi tanınmalı ki hizmetimize girsin. Aksi halde nefis kendine hizmetkâr yapar insanı ve söz nefsin eline geçer.

Nefiste öyle bir özellik vardır ki, menfaati olan şeylere kul ve köle olabilecek derecede alçalırken, bütün gücüyle dünyaya, maddiyata yönelmeyi de ihmal etmez; maddenin esiri olur, mâneviyata da gözünü kapatır. Halbuki, “Gece ile gündüz arasında lâtîf bir perde var ki; gözün kapanmasıyla gece olup, açılmasıyla gündüz olduğu gibi, nefsin âlem-i mâneviyâta gözü kapanırsa ebedî bir gece içinde kalır.”

Bunun da çaresi, maddiyatın esaretinden kurtulup gözü mâneviyata açabilmektir. Çünkü, insanın ne zaman, “Gözü mâneviyâta açılırsa neharı [gündüzü] inkişaf eder.”1

Nefis devamlı tuzak kurar insana. Âdî arzularını gerçekleştirmek için yaptırmayacağı kötülük yoktur. Nefsinin esiri olan kişi ise ona uymakta tereddüt etmez. Onun gözünde, “Bazan arzu fikir sûretini giyer. Şahs-ı muhteris arzu-yu nefsâniyesini fikir zanneder.”2

Eğer arzular nefisten geliyorsa, bunun fikirle alâkası yoktur. Bu bilindiğinde nefis birşey yapamaz.

Nefis, fenâda, yani fânîde bekàyı da arar. En büyük arzusu sonsuzluğa ermektir. Dünyanın fânî olduğunu bile bile ona sarılmakta tereddüt etmez. Oysa sonsuzluk, yani bekà nefis yönüyle fânî olmaktan geçer.

“Eğer şu fânî dünyada bekà istiyorsan, bekà fenâdan çıkıyor. Nefs-i emmâre cihetiyle fenâ bul ki, bâkî olasın.”3

Evet, insan nefsânî arzu ve maksatlar yönüyle fanî olmalı, Allah’ın rızası yönünde kendini şekillendirmeli, yönlendirmeli ki sonsuzluğu elde edebilsin.

Önemli olan nefsi tanımak, onunla ona göre mücadele etmek, o yolla erişilmesi gereken hedefe ulaşabilmektir.

Dipnotlar:

1- Mesnevî-i Nûriye, s. 187.

2- Hutbe-i Şâmiye, s. 130.

3- Îman ve Küfür Müvazeneleri, s. 83.

23.06.2008

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Fare ile yılan birbirini dengeliyor



Köy ve mezra gibi kırsal alanlarda uzun müddet kaldığımız için, nebatat ve hayvanat âlemini çokça temaşa etme ve her cinsin kendine has hayat serüvenini yakından takip etme şansına, imkânına sahip olduk.

Çeşit çeşit mahlûkatın değişik hayat safhalarını dikkatli bir nazarla takip etmek, onların o sevimli hal ve hareketlerine bakıp bakıp tefekküre dalmak, insana gayet ulvî bir haz ve lezzet veriyor.

Herkese ayrı bir bitki, ayrı bir hayvan türü nisbeten daha sevimli geliyor olabilir. Bu normaldir. Ancak, unutmamak lâzım ki, canlı–cansız yaratılmış her bir unsurun, kendince bir mühim vazifesi var. Hepsi de, san'atlı yaratılmışlar ve yüksek gayelere matuf, ciddî, hikmetli, hakikatli işler görüyorlar.

Bunların hiçbiri abesle iştigal etmiyor. Velev ki, bir kısmı zahiren sevimsiz gibi görünüyor olsalar bile...

İşte bugün bunların arasında yılan ve fare gibi en ürkütücü ve en tiksindirici gibi görünen iki mahlûkun nasıl işler gördüğüne dair bir müşahademizi sizlere hikâye etmek istiyoruz.

Bir zaman, bulunduğumuz bir köyde yılanların çokluğundan şikâyet vardı. Bu zehirli yaratıklar, orada yaşayanlara zarar verebilir vehmiyle, bulundukları her yerde taşla, sopayla, silâhla öldürülmeye başlandı. Oysa, mevsim itibariyle bu durum normaldi.

Yılın dokuz–on ayını yer altında geçiren yılanlar, özellikle bahardan yaz mevsimine geçiş dönemi olan Mayıs ve Haziran aylarında ortaya çıkarak, hayatlarını idame ettirirler. Gündönümü olan 22 Haziran'dan sonra, tekrar yer altındaki tünelciklere inmeye başlarlar. Tâ, bir sonraki yılın sıcak günlerine kadar orada beklemeye koyulurlar.

İşte, sıcaklarda ortaya çıkan bu soğuk tabiatlı mahlûkun yaratılış hikmetini bilmeyenler, onları vura vura kırmaya, telef etmeye koyuldular. Bu sebeple, sayıları haliyle azalmış oldu.

Şimdi, gelelim bir sonraki seneye...

Ertesi sene, bu kez etrafı büyüklü–küçüklü fareler istilâ etti. Yılanların o köyde kimseye zarar verdiği tesbit edilmemişken, fareler ise, orada yaşayan herkesin kâbusu olmaya başladı.

Bu hadise, bizi düşünmeye ve meseleyi tahkik etmeye sevk etti.

Sonunda açıkça öğrendik ki, fareler ile yılanlar, ekolojik düzen içinde birbirini dengelemektedirler.

Dolayısıyla, birisiyle aşırı dozda mücadele etmek, diğerinin tehlikesini dâvet etmek anlamına geliyor.

Zira, sıcak yaz aylarında fare avına çıkan yılanlar, bu muzır türün fazlaca çoğalmasını engelliyor.

Kış aylarında ise, bu kez durum tam tersine işliyor. Yer altındaki tünelciklere giren yılanlar, havaların soğumasına paralel şekilde hareketten düşüyor, hatta donma derecesine geliyor.

İşte, yılanların hiç kımıldayamadıkları bu soğuk kış aylarında, bu kez fareler yılan avına çıkıyor. Aynı tünelciklere giren fareler, hareketsiz şekilde duran yılanı kuyruk tarafından yemeye, kemirmeye başlıyor. Bütün kış boyunca karnını bu hazır ziyafetle doyurmuş oluyor.

Demek ki, hangi tür mahlûkat olursa olsun, onlarla ekolojik dengeyi bozacak derecede mücadele etmemeli. Aksi halde, zararlı çıkacak olan yine biz oluruz. Tıpkı, kanatlı hayvan türlerini telef ettiğimiz için, şimdilerde kene belâsına mâruz kaldığımız gibi...

Tarihin yorumu / 23 Haziran 1941

Türk Deniz Kuvvetlerine ait Refah Şilebi, Akdeniz'de seyrederken meçhûl ellerin attığı bir torpidoya (patlayıcı ve imha edici bir sualtı silâhı) mâruz kaldı.

Torpidonun isabet ettiği Refah Şilebi, Akdeniz'in sularına gömülmeye başladı.

Bu esnada tam bir can pazarı yaşandı. Şilepte bulunan 195 kişiden ancak 28 kişi canını kurtarabildi. Geri kalan 167 subay, öğrenci ve mürettebat vefat etti.

* * *

İkinci Dünya Savaşının en kritik günlerinde, Mersin'den hareket eden Refah Şilebi, önce Mısır'ın İskenderiye Limanına, oradan da İngiltere'ye doğru gidecekti.

Ancak, 23 Haziran'da hareket eden 40 yaşındaki şilebe gece saat 22.30 civarında kimin attığı tesbit edilemeyen bir torpido fırlatıldı ve bu sûretle koca gemi batırıldı.

Gemiden atlayan 28 kişi, bir kurtarma filikasına bindiler ve 36 saat sonra ancak karaya çıkabildiler.

* * *

Türkiye'ye maddî–mânevî çok ağır kayıplar verdiren bu büyük fâcianın faili uzun müddet araştırıldı.

Sonunda, şüpheler Fransızların üzerinde yoğunlaştı. Fransa da, bu işin yanlışlıkla olabileceğini ileri sürerek, cinayeti bir yönüyle kabullenmiş oldu.

İki ülke arasında sürdürülen gizli pazarlıklar sonucu, Fransa Türkiye'ye iki adet savaş gemisi vermeyi kabul etti.

23.06.2008

E-Posta: [email protected]




Murat ÇETİN

Kısaltmalarımız...



İçimizden her ne kadar “Yeter artık uzatma” desek de, cumhuriyet tarihimiz kısaltmalarda doludur. Aslında biz de isteriz ne kadar uzun olursa olsun, her bir kelimesini tadına vara vara söyleyelim, kısaltmayalım. Ama olmamıştır işte. Bir kere, çok yer işgal etmişlerdir hayatımızda ve bunu bir yerden kısaltmak gerekmektedir. Dahası, açılımlarında yer alan kelimeler gerçeği yansıtmamaktadır, bu bakımdan da kısaltmak gerekmektedir.

Meselâ mı? Meselâ 27 Mayısla beraber hayatımıza giren MBK. Her defasında Millî Birlik Komitesi diye telâffuz etmek reva mıdır? Kısaltılmıştır. “Birlik” mi? Ne birliği? Kimin birliği? Kulakları tırmalamıştır, kısaltılmıştır.

Çok mu sıkıldınız MBK’dan. Onu alalım, yerine MGK verelim. Her ne kadar TRT spikerleri her defasında uzun uzun “Millî Güvenlik Kurulu” demekten bıkmadılarsa da, dilimiz, güvenlik bahanesiyle bazılarımızın, meselâ benim, senin, ailenin, potansiyel suçlu ilân edildiği bu kurulun açılımını söylemeye varmadı.

MGK yavaşça çıkmaya başlarken hayatımızdan, bize MGK gibi bakan başka kısaltmalar doldurdu boşluklarını. YÖK çıkıverdi meselâ. Evet “Yüksek”ti, evet “Kurul”du, ama “öğretim” mi, ne öğretimi? Kime, neyi öğretiyordu. Açılımları farklı gibi olsa da, MGK, YÖK ve daima gölgesini üzerimizde hissettiğimiz TSK’nın zihin sözlüğümüzdeki karşılıkları pek farklı değildi.

Sonra YÖK değişir gibi oldu, ÜAK göründü ufuktan. Üniversiteler Arası Kurul değil de, Üniversitelerle halkın arasını açma kurulu idi sanki.

Ama sonuçta eğitimdi, üniversiteydi; hayatımızı öyle derinden etkileyemiyorlardı. “Yargı” diye bir şey vardı, adalet vardı, dahası vicdan vardı.

Derken bir gün AYM çıktı. Aslında yıllardır vardı, ama biz onu Anayasa Mahkemesi olarak biliyorduk. Kısaltılmış hali daha çok hukukçuların kitaplarındaydı.

Belki bizim hayatımızda o kadar önemli bir yer tutmadığı, belki MGK, TSK, YÖK gibi her gün adını anmadığımız için kısaltma gereği duymamıştık. Ama o günler geride kaldı. Adı önce BÇG, sonra CÇG olan gruplarda cumhuriyeti korumak adına alınmış kararlar vardı. Zarfın değişmesine karar verilmişti. Ama mazruf yine bir “kısaltma” idi.

23.06.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA
Download

Gezi Eki Pdf

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

© Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır