"Gerçekten" haber verir 21 Nisan 2009
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formuİletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Mehtap YILDIRIM

“Yaratılanı, Yaratandan ötürü sevmek”



Bediüzzaman Hazretleri, insanın bu kâinat ağacının en câmî bir meyvesi olduğundan ve kâinatı kuşatacak bir muhabbetin o meyvenin çekirdeği olan kalbine yerleştirildiğinden bahseder. Bu kalp çekirdeği dünyada iken doğru yerlere doğru bir şekilde ekilirse ahirette bir tuba-i cenneti, yanlış yerlere ekilirse bir zakkum-u cehennemi netice verebilir.

Üstadımız, kalp çekirdeğimizi yanlış yerlere ektiğimiz takdirde, bu dünyada karşılaşacağımız zorlukları, acıları ve ıztırapları da ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır. Sevgi duygusu, Allah hatıra getirilmeden gençlik, para, mal, şöhret gibi fani şeylere yöneltilirse “Sevdiğin şey, ya seni tanımaz, ‘Allah’a ısmarladık’ demeyip gider (gençliğin ve malın gibi); ya muhabbetin için seni tahkir eder (aşağılar).”

İnsan, kalbine yerleştirilen sevgi potansiyelini sûistimal ederse, bu dünyada da mukabele görmemek ve sevdiği şeyin kendisine refakat etmemesi, terk etmesi veya onun kadar sevmemesi veyahut da kıskançlık elemi gibi çok çeşitli dertlere müptelâ olur.

Bununla beraber Üstad’ın kat’î bir şekilde beyan ettiği bir başka husus da, gayr-i meşrû sevgilerin neticesinin merhametsiz bir azab çekmek olduğudur. Yani insan (Allah hesabına olmaksızın) malını mülkünü seviyorsa, gün gelip o mal mülkün de elinden çıkacağı endişesi onu yer bitirir. Allah’ı düşünmeden sevgisini evlâdına yönelttiyse, evlâdı onun için bir azap vesilesi olur. Güzelliğini Allah’ın verdiğini hatırına getirmeyip suistimal ediyorsa, sevmek beklediği nazarlardan nefret görecek, güzelliği de kaybolacaktır. Bunun gibi her neyi severse, acılardan, belâlardan, elemlerden kurtulamayacaktır. İnsanı hayata bağlayan ve en çok muhtaç olduğu böyle bir duygunun insana bu kadar sıkıntılar yaşatması, hayatı adeta zehir etmesi çok acı bir durum.

İşte böyle sıkıntılar içerisinde kıvranan insan ruhuna, çare yine Bediüzzaman Hazretleri’nden geliyor. Diyor ki: “Mâdem öyledir, ey nefis, aklın varsa bütün o muhabbetleri topla, Hakikî Sahibine ver, şu belâlardan kurtul. Şu nihayetsiz muhabbetler, nihayetsiz bir kemâl ve cemâl Sahibine mahsustur; ne vakit Hakikî Sahibine verdin, o vakit bütün eşyayı O'nun nâmiyle ve O'nun aynası olduğu cihetle ıztırapsız sevebilirsin. Demek, şu muhabbet doğrudan doğruya kâinata sarf edilmemek gerektir. Yoksa muhabbet, en leziz bir nimet iken, en elîm bir nikmet (şiddetli ceza) olur.” (24. Söz, 5. Dal)

Sevgiler Yaratandan ötürü olduğu zaman, yani Allah rızası için sevildiği zaman elemsiz, huzurlu, lezzetli bir nimet olur. Allah için seven insan da sevgi ile karşılık görür ve hakikaten sevilir. Allah o kulunun sevdiği insanın kalbinde ona karşı bir muhabbet halk eder. “İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır” (Meryem Sûresi: 96.) âyeti bunun bir müjdesidir.

Rabbimizin, hem insanları seven, hem de insanlar tarafından sevilen mânâsındaki “Vedud” isminin tecellisine mazhar olabilmek ve fedakâr, sebatkâr bir muhabbet fedaisi olabilmek duâsı ile…

21.04.2009

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

“Sen olmasaydın!” - 3



Muharrem Okur: “‘Levlâke levlâke lemâ halaktü’l-eflâk’ (Eğer sen olmasaydın, eğer sen olmasaydın; Ben Kâinâtı yaratmazdım) kudsî hadîsini açıklar mısınız?”

Cenâb-ı Hakk’ın, Kendi Habîbine ve Sevgili Resûlüne (asm) hitâben yapmış olduğu böyle bir iltifâtın gerçek mânâsını Cenâb-ı Hakk’a bırakmak ve O neyi murad etmişse onun hak olduğuna îtikat ve îtimad etmek, gösterilebilecek en müstakîm yaklaşım olmalıdır. İki defa “levlâke” lâfzını te’kit ve te’yid için mi kullandı, Kendi Âlî katında vâkıf olamadığımız başka mânâlarda mı sarf etti; müteşâbih bir mânâ olduğundan, bu konularda murad-ı İlâhîye teslim olmak lâzımdır. Serd edilen yorumlar birer mirsad olabilirler, hadîs-i kudsîyi anlamada birer âyine ve ölçü teşkil edebilirler; ancak bağlayıcı yorumlar yaparak, başka mütalâalara kapıları kapatmaktan kaçınmalıdır.

Risâle-i Nûr’da, “levlâke”nin iki defa tekerrürü hikmetine uygun düşeceği intibâını veren mütalâalar mevcûttur.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’in (asm) ubûdiyeti ve duâsının ebedî saadetin ve Cennetin varlığının sebebi; risâleti ve hidâyetinin de ebedî saadete ve Cennete kavuşmanın vesîlesi olduğunu beyan eden1 Bedîüzzaman, aynı zamanda Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın “risâletinin” bu imtihân dünyâsının açılmasına sebep teşkil ettiğini, “ubûdiyetinin” de ebedî saadet yurdu olan âhiretin açılmasına vesîle olduğunu kaydeder.2 Peygamber Efendimiz’in (asm) mî'râcında velâyetiyle halktan Hakk’a gittiğini; risâletiyle de Hak’tan halka geldiğini3, yani velâyetiyle mî'râca gidip risâletiyle döndüğünü4 de belirtir.

Bu durumda Peygamber Efendimiz’in (asm) iki ciheti gönlümüze açılır: Risâleti ve ubûdiyeti. Risâleti bu dünyanın açılmasına; ubûdiyeti de âhiretin açılmasına vesîle teşkil ettiğini nazara aldığımızda, iki defa söylenen “levlâke”nin birisinin “risâleti”ne, diğerinin de “ubûdiyeti”ne işâret ediyor olduğunu söylemek mümkün olur. Bir başka ifâde ile Resûlullah Efendimiz’in (asm) risâleti hürmetine “dünyânın”, ibadeti hürmetine de “ebedî âhiretin” yaratılacağı tarzında bir yorum, hakîkat-ı hâle daha muvâfık görünüyor.

Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın, kâinâtın “ille-i gâiyesi” bulunduğunu; yani kâinât Hâlık’ının ona (asm) bakıp kâinâtı halk etmiş olduğunu belirten ve “Eğer onu îcad etmeseydi, kâinâtı dahi îcad etmezdi”5 hükmüne ulaşan Bedîüzzaman, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin (asm) kâinâtın “ille-i gâiyesi” oluşunun hikmetine Otuzuncu Lem’a’da da yer verir. Burada, bu kâinâtın hulâsâsının hayat olduğunu, şuurun ve hissin hayattan süzülmüş bir hulâsâ olduğunu, aklın da şuurdan ve histen süzülmüş bir hülâsa olduğunu beyan eder. Rûhun hayatın sâfî ve hâlis bir cevheri olduğunu, sâbit ve müstakil bir zâtı bulunduğunu kaydeder.

Bu ön verilerden hareket eden Üstad Saîd Nursî, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın maddî ve mânevî hayatının, kâinâtın ruh ve hayatından süzülmüş bir özün özü olduğunu; risâletinin de kâinâtın his, şuur ve aklından süzülmüş en sâfî bir öz olduğunu kaydeder. Buna göre, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın hayatı, kâinâtın hayatının hayatıdır. Risâleti, kâinâtın şuurunun şuurudur ve nûrudur. Kur’ân’ın Vahyi ise, kâinâtın hayatının rûhudur ve kâinât şuurunun aklıdır.6

Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın maddî ve mânevî hayatı ile kâinâtın hayatı arasında böylesine “ruh-beden” ilişkisi kuran Üstad Hazretleri, ruhun ayrılışı ile bedenin çökeceği misâlinde olduğu gibi; Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın “risâlet nûrunun” kâinâttan çıkıp gitmesi halinde kâinâtın vefât edeceğini; Kur’ân’ın gitmesi hâlinde ise kâinâtın dîvâne olacağını, dünyânın da kafasını ve aklını kaybedeceğini; şuursuz kalmış olan başını bir gezegene çarpacağını ve kıyâmeti koparacağını haber verir.7

Bedîüzzaman’ın bu beyanları, hem kıyâmetin kopuşunu haber veren sahih rivâyetlerle örtüşmekte; hem de “Levlâke” hadîsini farklı bir yaklaşımla yorumlayarak, onun (asm) nûru olmadığında kâinâtın nasıl ve niçin dağılacağını ve yıkılacağını açıklar mâhiyettedir.

Kıyâmetin kopuşundan sonra da, yeni bir âlemin yaratılmasına yine Peygamber Efendimizin (asm) duâsı ve ubûdiyeti vesîle teşkil edeceği gibi, bu saadete ulaşmaya, onun (asm) dünyâda hidâyeti, âhirette şefaati–İnşaallah—vesîle olacaktır.

Cenâb-ı Mevlâ’mız, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın şefaatine cümlemizi ve cümle ehl-i îmânı nâil buyursun. Âmin! Âmin! Âmin!

Dipnot:

1- Sözler, s. 70, 217; 2- Mesnevî-i Nûriye, s. 38; Sözler, s. 72; 3- Sözler, s. 517 4- Sözler, s. 532; 5- Mektûbât, s. 191; 6- Lem’alar, s. 329; 7- Lem’alar, 329

21.04.2009

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

ABD’de kamusal alan yok mu?



Türkiye sözde demokrasi havariliği yapıp başörtülü bayanların kamuda çalışması, üniversitelerde okuması konusunda yanlış uyguladığı lâiklik anlayışında direnip toplumun bir kesimini bir kısım haklarından mahrum tutadursun, gelişmiş ülkelerin böyle meseleler gündeminde bile yer almıyor. Tam tersi başörtülüler o ülkelerde gerekli alanlarda yerlerini alabiliyorlar.

Turkishny.com sitesinde çıkan 17 Nisan 2009 tarihli bir habere göre ABD Başkanı Obama’nın, işletme ve kimya mühendisliği eğitimi alan Gallub İslâmî Araştırmalar Merkezi’nin başkanlığını yürüten başörtülü Dalya Mücahid’i danışman olarak Beyaz Saray’a aldığını, Dalya Mücahid’in Müslümanların sorunlarını Obama’ya aktaracağını öğreniyoruz.

Askere alırken, vergi toplarken annesi, babası başörtülü mü, değil mi diye araştırmayan bu garabet ülkesinde askere gidenin, vergi verenin, teröristle savaşıp şehit olanın maalesef başörtülü kardeş ve anneleri hâlâ ikinci sınıf vatandaş. Daha düne kadar siyahîleri ikinci sınıf vatandaş kabul eden ABD aklın ve ilmin gereği olarak renk ve ırkı bir tarafa atıp kaliteye, ihtisasa önem verip siyahî bir adamı başkanlık koltuğuna oturtup başörtülü bir bayanı da danışmanlığa getirirken sözde modern ülkeleri ölçü alan Türkiye acaba bu yanlışından ne zaman dönecek?

Bir zamanlar sağcı-solcu kavgasını yapan, ihtilâle maruz kalan Türkiye şimdi de laik-antilaik, Türk-Kürt kavgasından da zarardan başka birşey görmedi. Bunlar kafası çalışan, ileri görüşlü, modern düşünceli, aydın insanlara yakışan davranışlar mı?

Demek kalkınmanın temelinde kafa yapısını düzeltmek yatıyor. İlkel bir anlayışla olaylara bakanların ilerlemeye; modern, kalkınmış ülkelerle yarışa bile hakkı yok. Onların ellerine bakmaya mahkûm. Kalkınmış ülkelerin o noktaya nasıl ulaştıklarına bakıp bu hususlarda kafa patlatmak, onları model almak varken Ortaçağ zihniyetiyle insanları kafalarının içiyle değil, dışıyla değerlendirmede inat etme niye?

Başkan Barack Obama’nın Türkiye’ye geldiğinde cami ziyareti Amerikalı radikal sağcıların tepkilerini çekmiş, buna rağmen ülkesindeki Müslüman vatandaşa daha iyi hizmet edebilmek maksadıyla sorunlarını dinlemek ve çözüm getirmek için Beyaz Saray’a başörtülü bir danışman tayin etmesi mi mantıklı bir hareket, yoksa bizimkilerin gerçeklere göz yumup at gözlüğüyle çıkmaza doğru ilerlemeleri mi?

Demek gerçek demokrasi bu kafa yapısına ulaşmakla mümkün. Bunun için de her halde çok fırın ekmek yememiz lâzım.

21.04.2009

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Şahsın hatası sisteme yüklenmez



Sultan Abdulhamid'i devirerek ülkeyi kaosa sürükleyen İttihatçıların günah galerisi, denilebilir ki ağzına kadar lebâleb doludur.

Onların on yıl içinde (1908–1918) yaptığı maddî ve mânevî tahribatın büyüklüğünü bir başka hadise ile kıyaslamak dahi mümkün görünmüyor.

Esasında 1918'den sonra, hatta Cumhuriyetin kurulmasından sonraki dehşetli mânevî tahribatın faturasını da bir ölçüde İttihatçılara yüklemek lâzım.

Zira, Meşrûtiyet devrinin "şiddetli istibdad"ını 1923'ten sonra "mutlak istibdad"a çevirenler, yine o eski İttihatçıların devamı ve bakiyesi durumundaki komitacı ruhlu heriflerdir.

Bir sıralama, yahut bir dereceleme yapmak gerekirse, üç müstebid devir hakkında şunları söylemek mümkün:

1) Sultan Abdulhamid'in Mutlakiyet devrinde, fikre adavet edilirdi; hürriyetten söz etmek, cinayet gibi görülürdü.

2) İttihatçıların on yıllık istibdat devrinde, fikrin yanında hayata da adavet edilmeye başlandı. Farklı fikir ve görüş sahiplerine, neredeyse hayat hakkı dahi tanınmaz oldu. Bu sebeple, had safhada cinayetler işlendi, sûikastlar yapıldı.

3) Cumhuriyetin ilk çeyrek asırlık devresinde ise, fikre de, hayata da, hatta dine ve imana da adavet edildi, husûmet yapıldı. Bu devirde en büyük zulmü, ezâ ve cefâyı dindarlar çekti. Şüphesiz, farklı fikirlere sahip hemen herkese zulmedildi. Ancak, hiçbir kesim mâsum dindarlar kadar şiddet, baskı görmedi.

Değerlendirme ölçüsü

Şahıs veya grupların işlemiş olduğu hatayı, günahı, bütünüyle devrin sistemine, rejimine mal etmemek lâzım.

Değerlendirme yapılırken, bu ölçüye dikkat edilmezse, hatlar karıştığı gibi zihinler de karışır.

Kargaşa meydan alır.

Tıpkı, İttihatçıların işlemiş olduğu hata ve cinayetlerin "nâzenin Meşrûtiyet"e mal edilmesi gibi...

Evet, ne yazık ki, aradan yüz sene geçmiş olmasına rağmen, sırf İttihatçıların hatası, günâhı sebebiyle hâlen de Meşrûtiyete, hatta hürriyete düşmanlık edenler var; bunları yanlış ve gereksiz şeyler olarak görenler var.

Bu, suret–i kat'iyede doğru, isabetli bir yaklaşım tarzı değil.

Meselâ, Cumhuriyetin ilk yıllarında cinayet işleyenlerin, yahut dine düşmanlık edenlerin hatası, günahı Cumhuriyet sistemine nasıl mal edilmemesi gerekiyorsa, Meşrutiyet devrinde bozuk İttihatçı komitacıların günahı da, bugün adına demokrasi denilen meşrûtiyet hakikatine yüklenmez, yüklenilmemeli.

Ölçüyü kaçıranlar, yahut böyle ölçüsüzce hareket edenler, cahil–cühelâ kesim olsa, önemli değil dersiniz, üzerinde de durmaz geçersiniz.

Ancak, toplum içinde ilim ve irfaniyle itibar kazanmış kimselerin ölçüsüz davranması, mânâ ve makamları karıştırarak, meselâ "Hürriyetin, Meşrûtiyetin ilânı yanlış olmuştur" gibi hükmî ifadeler kullanması son derece tehlikeli ve bir o kadar da düşündürücüdür.

Hâsılı: Şahıs, grup ve kliklerin hatasını, insanlık için ideal mânâda kabul edilen hürriyet, meşrutiyet ve cumhuriyet gibi sistemlere mal etme hatasına düşmemek lâzım.

Tarihin yorumu 21 Nisan 1938

Pakistan'ın İkbâl'i

Pakistan'ın Pencap eyaletinde dünyaya gelen (1873) büyük şâir Muhammed İkbâl, 1938 yılı 21 Nisan'ında Rahmet–i Rahman'a kavuştu.

Türkiye için Mehmet Âkif ne ise, Pakistan için de M. İkbâl odur.

Her ikisi de, kendini çok iyi yetiştirmiş şahsiyetlerdir. Öne çıkan meziyetleri şairlik olmasına rağmen, dinî, ilmî ve medenî yönleri ile de gıpta edilecek derecede mücehhez olmuş kimselerdir.

Pakistan'ın hürriyet ve bağımsızlık mücadelesinde şiirleri ilham kaynağı olmuş M. İkbâl'in "Yakarış" isimli şiirinden tercüme edilmiş bazı mısraları şöyledir:

Allahım, senin lütfunla, kereminle bu ümmetin ağacı yeşildir

Senin kereminle bu ümmet bugün hâlâ yaşayabilmektedir

Allahım, İslâm milletine gayret ve hareket imkânını bağışla

Bize Hz. Ali gönlü, Hz. Ebubekir sadâkati ve ihlâsı bağışla

Bu ümmetin yüreğine Muhammed aşkının okunu sapla

Yeniden dünyaya hakim olma arzusu uyandır onlarda

İslâm gencine gayret ateşi, İslâma hizmet harareti lûtfet

Ona Peygamber aşkını, Peygamber ahlâkını nasip eyle

Ümmetin gemisini içinde girdiği girdaptan kurtar

Ona hızlı gitme gücü bağışla, onu yavaş gitmekten kurtar

Allahım, hayatın sırrını ve ölmün hakikatini öğret bana

Çünkü, bütün bu kâinat Senin ilmin içindedir daima

21.04.2009

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

İnsanlık, vicdanının sesini dinleyince...



Rusya’nın Vladivostok bölgesinde, öğrencilerinden Allah’ı inkâr etmelerini isteyen, aksi durumda kötü not vermekle tehdit eden felsefe öğretmeni hakkında savcılık soruşturma başlattı. Öğrenci haklarını ihlâl etmekle suçlanan öğretmen, suçlu bulunması durumunda beş yıl hapis yatacak. Yapılan açıklamada, ‘Felsefe derslerinde öğretmenin defalarca öğrencilerden inançlarını değiştirmelerini istediği ve ateist olmalarını talep ettiği için hakkında dâvâ açıldı’ denildi. Savcılık öğretmenin inanan çocukları şizofren hasta olarak nitelediğini kaydederek, ‘Öğretmen inananların normal toplumda yaşamamalarını, onların evlerine kapanarak ibadetleri ile meşgul olmaları gerektiğini iddiâ ediyor. Öğretmenin inanan çocukları şizofren hasta olarak niteleyerek dersten çıkmaya zorladığı da tesbit edildi. Allah’a inananları şizofren olarak niteleyen öğretmen, kendisinin doktor olduğunu ve bu hastalıktan onları kurtaracağını ifade etmiş. Olayla ilgili açıklamada bulunan Rusya Ortodoks Kilisesi basın bürosu başkan yardımcısı Mihail Moisiyev, gelişmeleri ‘inanç ve vicdan özgürlüğüne yönelik çirkin bir olay’ olarak niteledi. Sivil toplum kuruluşlarını göreve çağıran Moisiyev, ‘Gerekli adlî soruşturma sürdürülmelidir. Suçlu bulunması durumunda sanığa gereken ceza verilmelidir’ dedi.1

Harvard’da haremlik-selâmlık

ABD’nin önde gelen üniversitelerinden Boston şehrindeki Harvard, Müslüman kız öğrencilerin dinî ve kültürel duyarlılıklarını dikkate alarak haftanın belirli saatlerinde, kampustaki spor salonlarından birini yalnızca kız öğrencilere ayırdı; bu saatlerde salona erkeklerin girmesini yasakladı.

Yeni prosedüre göre, spor salonu belli günlerde ve belli saatlerde kız öğrencilere hizmet verecek. Bu saatlerde salonda kadın görevliler çalışacak. Kadın Merkezi yöneticisi Susan Marine, uygulama sayesinde dışarıdayken örtünen dindar Müslüman öğrencilerin, egzersiz yapmak için daha uygun giyinebileceğini söyledi. Harvard Sözcüsü Robert Mitchell ise, “Dinî topluluklardan her zaman özel istekler alıyoruz ve bunları mümkün olduğunca yerine getirmeye çalışıyoruz” dedi. Harvard yönetiminin kararı okulda memnuniyetle karşılandı.2

Havuzda tesettüre mahkeme onayı

İsveç’in Göteborg şehrinde, havuza tesettürlü girmeleri engellenen biri Türk iki Müslüman kadın açtıkları ‘ayrımcılık’ dâvâsını kazandı. İsveç temyiz mahkemesi, Göteborg’daki belediye havuzunda cankurtaranların tesettürlü kıyafetlerini çıkarmalarını istediği iki Müslüman anneye ‘ayrımcılık’ yapıldığına hükmetti. Mahkeme, belediyenin kadınların her birine 20 bin kron (3 bin 700 YTL) tazminat ödemesine karar verdi. Hüda Morabet ve Hayal (Ayla) Eroğlu adlı iki kadının, yanlarında çocukları olduğu halde Nisan 2004’te uzun kollu tişörtleri, uzun pantolonları ve başörtüleriyle havuz bölgesine girmeleri engellenmişti.3

İngiltere’de ‘şeriat mahkemeleri’

İngiltere’de sadece boşanma, aile içi şiddet ve malî anlaşmazlıklar konusuna bakacak ‘şeriat mahkemeleri’ faaliyete geçti. İngiltere’de, bizim gibi çok özel şartları haiz laikliklerin olduğu ülkelerde şok etkisi yapan bir gelişme oldu: “Şeriat mahkemeleri” olarak kamuoyuna yansıyan “Alternatif İhtilâf Çözüm Yolları” adlı mahkemeler resmen kabul edildi. İngiltere’deki Kilise liderinin ülkedeki dinî azınlıkların kendi aralarındaki uyuşmazlıklarda kendi dinlerinin uygun göreceği çözümler için farklı mahkemelerin kurulabileceğinden bahsetmişti.4

Dipnotlar:

1- Moskova / Ria Novosti haber ajansı / cihan / 13.3.2009. 2- Boston / 7.3.2008. 3- 4.3.2008. 4- 29 Eylül 2008.

21.04.2009

E-Posta: [email protected] [email protected]




Ali OKTAY

Mevlid (Vesilet’ün Necât)



Bu alanda yazılmış ilk eserdir. Daha sonraları benzerleri yazılmış ise de hiç biri onun kadar beğenilmemiştir. Dilimizde mevlid denince Peygamberimizin doğumu ve bunu anlatan eser olarak bilinir. Bazıları mevlût veya mevlûd şeklinde kullanmakta ise de bu hatalı bir kullanım olup “yeni doğan” anlamına gelmektedir. Halkımız mevlid olarak bilse de asıl adı “Vesîlet’ün necât”tır. Kitabın sonunda şu beyitte olduğu gibi adı belirtilmiştir:

İşbu kân-ı şehd ki şirindür dadı

Bil vesîlet’ün necât oldı adı.

H. 812 miladi 1409-1410 yıllarında yazılmıştır. Bu tarihlerde Süleyman Çelebi Ulu Camide imamlık yapmaktadır. Arapça bir dua ile başlayan mevlid mesnevi şeklinde yazılmış olup 15. asır Türkçesi kullanılmıştır. Üslubu sadedir. Süse, yapmacıklığa, mübalağaya düşmeden samimiyetle heyecan duygu ve düşüncelerini anlatmıştır.

Mevlid 9 bölümden meydana gelir. Bahir de denilen bu bölümler şunlardır:

Münacat, Yazana dua, Peygamber nurunun Yaradılması, Veladet (Hz. Peygamberin doğumu), Peygamberin Mucizeleri, Mi’rac, Peygamberin Ahlâkı, Peygamberin vefatı, Kitabın sonu. Mevlide sonradan ilâve edilmiş bölümlerden olan Merhaba faslı yine de halkımızca benimsenmiştir.

O fasıldan bir kısmı şu şekildedir:

‘’ Merhaba iy (ey) âli sultan merhaba,

Merhaba iy kânı irfan merhaba,

Merhaba iy sırrı-ı Furkan merhaba,

Merhaba iy derde derman merhaba.

Mevlid nasıl okunur?— Mevlid toplantılarına önce

Kur’ân okunarak başlanır. Ardından Mevlid’in bahirleri (bölümleri) belli bir müzik makamıyla ve sırayla okunur. Her bahirden sonra tekrar Kur’ân tilâvet edilir. İlâhî ve kasidelerde belli yerlerde okunur. Ancak Mevlidin vefat bölümü okunmaz. Veladet (doğum) bahrinde Peygamberimizin doğduğunu bildiren beyit okunduğunda ayağa kalkılır ve ara duâsı yapılır. Mevlidin sonunda asıl duâ yapılır, Fatiha okunarak bitirilir.

Mevlid (Vesilet’ün Necât) neden yazılmıştır?

BUNA sebep olan hadise Latîfî Tezkiresi’nde genişçe anlatılır: Bursa’da bir vaiz camideki vaazında “Biz Onun (Allah c.c.) peygamberlerinden hiçbirini öbürlerinin arasından ayırmayız hepsine inanırız” (Bakara Sûresi 285) âyetini tefsir ederken bu âyet gereği Hz. Peygamber ile diğer peygamberler arasında hiçbir fark olmadığını, daha üstün görmediğini söyler. Cemaatta bulunan bilgili bir Arap zat buna itiraz eder. “Peygamberler arasında fark yoktur demekten murad resulluk ve nebilik bakımındandır. Yoksa mertebe ve fazilet bakımından değildir. Eğer öyle olsa idi ‘O Peygamberlerin kimini kimine üstün ettik’ ( Bakara 253) âyetinin mânâsına nasıl uygun olurdu?” dese de cemaat, hocanın tarafını tutar. Bunun üzerine Arap zat Halep ve Mısır'a gider, bu görüş lehinde altı fetva getirse de vaiz ikna olmaz. Ancak yedinci fetvada vaiz ikna olur ve kabul eder. İşte Süleyman Çelebi de mevlidi bu olay dolayısıyla kaleme almıştır. Bu hadisenin doğruluk derecesi kesin olarak bilinmese de mevlidin yazılış gayesi Süleyman Çelebinin Hazreti Peygamberin üstünlüğünü göstermektir.

Süleyman Çelebi

MEVLİD olarak bilinen Vesilet’ün Necât’ı yazan kişi olan Süleyman Çelebi’nin hayatı hakkında çok fazla bilgi yoktur. 1346-1351 yılları arasında doğduğu tahmin edilmektedir. Yıldırım Bayezid'in divan imamlığında bulunmuş, daha sonraları Bursa’daki Ulu Cami’ye imam olarak tayin edilmiştir. Süleyman Çelebi’nin, çelebi ünvanı onun bilgin bir zat olmasından dolayıdır. O devirde çelebi ünvanı şehzadeler, Mevlevî tarikatı büyüklerine ve bilgin, kâmil insanlara verilmekteydi. Kesin olarak ne zaman vefat ettiği bilinmese de 1422 yılı doğruya yakın kabul edilmektedir. Kabri Bursa'da Çekirge yolu üzerinde Eski Kaplıca yakınında Yoğurtlu Baba zaviyesi önündeki sırt üzerindedir.

MEVLİD’DEN BAZI BÖLÜMLER

Münacat bahrinden

Allâh adın zikredelim evvela

Vacib oldu cümle işte her kula

Allâh adın her kim ol evvel anâ

Her işi âsan eder Allâh anâ

Yazana duâ bahri

Hak Teâlâ rahmet eyleye ana

Kim beni ol bir duâ ile ana

Her kim diler bu duâda buluna

Fatiha ihsan ede ben kuluna

Peygamber nurunun yaradılması bahri

Mustafa nurunu alnında kodu

Bil Habibim nurudur bu nur dedi

Kıldı ol nur onun alnında karar

Kaldı onun ile nice rûzgâr

Velâdet bahri (doğum)

Âmine Hâtun Muhammed ânesi

Ol sadeften doğdu ol dür dânesi

Ol Rebiûl evvel âyın nîcesi

On ikinci gîce isneyn gîcesi

Peygamberin mû'cizeleri bahri

Fahri âlem erdi çün kırk yaşına

Kondu pes tac ı risalet başına

İndi Kur’ân âyet âyet beyyinat

Zahir oldu nice dürlü mû'cizat

Mirac bahri

Aldı ol şâh-ı cihânı ol zamân

Sidre’den gitti ve götürdü hemân

Bir fezâ oldu o demde rûnümâ

Ne mekân var anda ne arz-u semâ

Peygamberin ahlâkı bahri

Her kaçan yatsaydı ol Fahri Cihan

Bir hasır üzre yatardı ol heman

Bir gün onun sünnetin terk idevüz

Yarın anda varıcağaz n’idevüz

Peygamberin vefatı bahri

Altmış üç yaşına irdi çün Habib

Ol şerif ü ol Hasib ü ol Nesib

Vakt erişdi dünyadan kıla sefer

Ol güneş yüzlü vü ol alnı kamer

Kitabın sonu bahri

Ümmetinden razı olsun ol mu’in

Rahmetü’llahi aleyhim ecma’in.

NURDAN DAMLALAR

“Elbette böyle bedî bir kâinatta, böyle bir zât ( Hz. Muhammed) lâzımdır. Yoksa kâinat ve eflâk olmamalıdır. ” Sözler, s. 245, Mesnevî- i Nuriye s. 21

21.04.2009

E-Posta: alioktay@alioktay. net




Ahmet DURSUN

“Nurculuk” denince akla niye hemen onun adı gelir?



Son yıllarda muhafazakâr yapının elde ettiği siyasî ve ekonomik güçle İslâm hakikatlerinin hayata geçirilmesi noktasında nasıl bir orantı olduğu sorusu pratikteki hayat göz önüne alındığında mühim paradoksları karşımıza çıkarmaktadır. Radikal’in Pazar günkü ekinde Prof. Yasin Ceylan imzası ile çıkan “İslâm, Nurculuk ve Fethullah Gülen Hareketi” başlıklı yazı—bazı yanılgıları içerse de—bu paradokslara işaret etmesi yönüyle önemlidir.

Yazarın en önemli yanılgılarından biri, Risâle-i Nur’u yalnızca İslâm’a bir methiye ve moderniteye karşı bir savunma olarak görmesi ve Risâle-i Nurların da 21. asırdaki bir Müslümanın hayat rehberi olamayacağını düşünmesidir. Bu düşüncesinin gerekçesi, Nur Cemaatinin içinde fetva verebilecek bir otoritenin olmamasıdır. Bu dar çerçeveden bakış, Said Nursî’nin kurmaya çalıştığı düşünce sistemiyle, insan ve medeniyet algısıyla terstir. “Genellikle barışçıl, şiddetten uzak, modern hayat biçimiyle çatışmayan bir çizgi çizen Nurcular, daha özgür bir ortamda nasıl yaşayacaklar?” sorusunun cevabı gayet basittir. Elbette ki daha özgürce… Yüz yılı aşkındır özgürlüğün peşinden koşan bir cemaat için daha özgür bir ortam ‘nurun ala nur’dur.

Yazarın can alıcı sorusu bundan sonradır. “Başka bir deyişle laik rejimin baskıları altında mazereti olan bir İslâmî yaşantıyla iktifa eden bu cemaat yarın iktidarın bir kısmını ele geçirirse, daha mükemmel olabilecek İslâmî yaşantıya nasıl geçecekler?” sorusu esasen yazımın başında belirttiğim paradoksa da işaret etmektedir. Bilindiği gibi ne Bediüzzaman’ın, ne de onu takip edenlerin iktidarın tamamını ya da bir kısmını ele geçirmek gibi bir niyetleri asla olmamıştır. Nurcular, içinde bulundukları toplumun diğer fertleri gibi, tabiatıyla iktidardan bazı taleplerde bulunmuşlardır. O taleplerin en önemlileri de özgürlüğün, demokrasinin yerleşmesi, temel hak ve hürriyetlerin genişlemesi yönünde olmuştur. Zannımca, yazarı böyle düşündüren, bir kısım Müslümanların İslâmî hakikatleri tam mânâsıyla hayata geçirecek entelektüel olgunluğa erişmeden iktidarın bir şekilde içinde ya da yanında yer almış olmaları ve buralarda gayri İslâmî-ahlâkî davranışları sergilemeleridir. İslâm ahlâk ve akaidini yaşama noktasında zafiyeti bulunanların toplumu İslâmileştirme iddiasıyla iktidara talip olmaları kendi içinde çelişkilidir ve İslâm algısını değiştirecek tarzda tehlikelidir.

Bediüzzaman, kendisini çevreleyen ve ağır baskılar altında tutan ağır şartlara rağmen tavizsiz bir şekilde İslâmî duruşun nasıl olması gerektiğini göstermiş ve Müslümanca yaşayışını yine tavizsiz şekilde sürdürmüş, faziletli bir toplumun bireylerin vicdanından başlayarak yayılan ve böylece topluma mâl olan bir inkılâpla olabileceğini savunmuş; bu noktada amacına ulaşmak için şöyle veya böyle hiçbir şekilde iktidarın yandaşı olmamış, iktidar talep etmemiş, sadece iktidardan, yukarıda zikrettiğim doğrultuda, talepleri olmuştur. Bugün iktidarı oluşturan partinin İslâmcı bir gelenekten geliyor olması ve bu geleneğe mensup olanların önemli bir maddî güce kavuşmuş olmaları; ayrıca iktidarı açıktan destekleyen İslâmî bir cemaatin de önemli sayılabilecek ekonomik ve toplumsal gücü elinde barındırıyor olması toplumun İslâmîleştiği anlamına gelmediği gibi birçoklarını da endişelendirmektedir. Bu bağlamda, Said Nursî’nin iman hakikatlerinin hiçbir şeye âlet edilemeyeceğini mükerreren vurgulaması, siyasetle ilgili kesin sınırlar çizmesi ayrı bir önem kazanıyor. Trajları yüksek İslâmî-muhafazakâr gazetelere ve milyonlara hitap eden muhafazakâr bir medya gücüne rağmen toplumdaki yozlaşmanın durdurulamaması üzerinde önemle durulması gereken bir durumdur.

Nurculuk açısından bir tehlikeye işaret eden yazarın şu tesbiti dikkate değerdir. “İslâm dinini bir ruh ve ahlâk disiplini olarak takdim eden Nur hareketinin siyasî bir hüviyet kazanması” birçok tehlikeyi de içinde barındırmaktadır. Elbette ki İslâm bir ruh ve ahlâk disiplinidir ve yazarın belki de zikretmeye gerek duymadığı şekilde bu disiplinin topluma şamil olmasını ister. Bunun da yollarını gösterir. Esasen Nurculuk diğer akımların tersine bunu en doğru şekilde yorumlayan ve bunun nasıl olabileceğinin yol haritasını çizen yegâne ekoldür. Siyasete ve milliyetçiliğe kaymak elbette ki hem Nurculuğun, hem de İslâm’ın özüne aykırıdır. Nurculuk adından imtina edenlerin yine “Nurculuk” markasını hasretle kullanmaları ve Nurculuğun ruhuna ters düşen ilişkiler içinde bulunmaları şaşılacak bir şeydir.

Yazar bunu önemli misallerle vurguluyor. Meselâ, Said Nursî ile Mustafa Kemal arasındaki ihtilâfa dikkat çekiyor. Bize göre de Nurculuk ve Atatürkçülük yan yana gelemeyecek iki zıt kutuptur. Bunların bir arada olabileceği görüntüsünü verenlerin Nurculuk ile ilişkileri hem pratik değerler, hem de kavramsal olarak iyice irdelenmelidir.

Temel yanılgı; hayatın her alanında Müslümanca yaşamayı savunan ve bunu bir hayat tarzı haline getirerek fiilen uygulayan Nurculuğun aslında pek de ‘Nurculuk’ olarak adlandıramayacağımız bir kesim tarafından temsil edilidiği zannıdır.

21.04.2009

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Alkol duvarı aşılmak üzere...



Yazıya, bir fıkra ile başlamakta fayda var: Karadenizli bir hemşehrimiz, çocuklarına “Hastayım, beni tedavi ettirin” demiş, ama çocuklarını bir türlü ‘hasta’ olduğuna inandıramamış. Neticede vefat etmiş ve çocukları babalarının mezarını ziyaret etmeye gittiklerinde mezar taşında şu yazıyı okumuşlar: “Hastayım, hastayım, dedim inanmadunuz. Ne oldi şimdi?”

Alkol tüketimiyle ilgili açıklanan rakamlar da bunu söylettiriyor. Haberlere göre, toplam nüfusu 71,4 milyon olan ve yılda 26,5 milyon turistin de ziyaret ettiği ülkemizdeki alkollü içki satışları geçen yıl, bir önceki yıla göre yüzde 19,6 oranında artmış.

Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumundan (TAPDK) alınan bilgiye göre, ithalat dahil, 2006 yılında 880.9 milyon litre olan alkollü içki satışları, 2007 yılında 921.2 milyon litreye yükselmiş. Bir yıldaki artış, 180.3 milyon litre daha artmış. (AA, 20 Nisan 2009)

Bu rakamlar ‘alkollü içki tüketim seviyesini’ çağdaşlık seviyesi ile eş tutan anlayış tarafından ‘sevindirici’ de bulunabilir. Ayrıca, artan bu tüketimden dolayı kasalarını dolduran ‘üretici’ler ve vergi geliri elde eden yöneticiler de sevinebilir. Fakat hakikat öyle mi? Gerçekte bu tüketim, doğrudan ya da dolaylı olarak üreticilere de, vergi gelirinin arttığını düşünen yöneticilere de zarar veriyor.

Çünkü herkesin bildiği gibi, alkollü içkiler ‘aklı iptal’ ettiği için bütün kötülüklerin anası durumunda. Trafik kazalarının da, sonu ölümle biten ‘kavga’ların da temelinde bu kötü alışkanlık var. O halde alkollü içki tüketiminin bu derece teşvik edilmesi neyin nesi?

“Aklı başında bir kimse bu kötü alışkanlığı teşvik etmez” diyenler olabilir. Doğrusu da öyle olmalıdır, ama Türkiye’de yaşanan başkadır. Hemen her gün, alkollü içkilerin gazeteler eliyle reklâmlarının yapılmasına devam ediliyor. Daha bir hafta önce bir gazete, ‘rakı reklâmıyla dolu gazete’nin içinde okuyucularına ulaştırılmıştı! Bu yanlışı gündeme taşıdık, ama Türkiye’yi ‘idare edenler’ yine görmedi, yine duymadı. İşte, açıklanan tüketim rakamlarının artışı bu sebeple bize “Şimdi ne oldi?” dedirtiyor.

Dünya şartlarına göre belki bu konuda henüz ‘duvar’ı aşmamışız. Ama alkollü içkilere gizli ya da açıkça yapılan bu reklâm teşvikleri devam ederse; onları da geride bırakma ihtimalimiz vardır. Amerika’yı yeniden keşfe gerek olmadığına ve alkollü içkilerin zararlı olduğu da ‘tıbben’ tasdik edildiğine göre reklâm teşvikinin önü alınamaz mı? Artık her gün, gazeteleri açtığımızda alkollü içkilerin reklâmlarıyla karşılaşmak istemiyoruz. Bu konunun gündeme gelmesi için illa da Başbakan ya da Sağlık Bakanı’na ‘açık mektup’ mu yazmak gerekir? Çare olacaksa o da yapılsın. Ama bunca feryada, bunca itiraza, bunca ikaza rağmen alkollü içkilerin gazetelerdeki reklâmlarının devam edebilmesini, bu konunun gündeme alınmayışını anlamakta zorluk çeki- yoruz.

Daha fazla geç kalmadan ve alkollü içki tüketiminde ‘dünya lideri’ olmadan lütfen bu tehlikenin farkına varalım. Hiç değilse alkollü içkilerin gizli ya da açık gazete reklâmlarına mani olalım. Geç kalmamak, “Ne oldi şimdi?” sorusuyla muhatap olmamak için...

21.04.2009

E-Posta: [email protected]




Recep TAŞCI

Hangi hane?



Tok açın halinden anlamaz. Ne kadar dil dökse nafile. Hele bir eli yağda bir eli balda olanların bir kulağından girer öbür kulağından çıkar.

Tamam.

Aynı derecede hissetmesini bekleyemeyiz, ateş düştüğü yeri yakar, doğrudur ama...

Karşısındakinin ıztırabını, derdini dindirecek imkânı varken elini kolunu bağlayıp “durumu iyi” demek de olmaz.

Bu, teselli etmek veya moral vermek değil, sorumluluktan kaçmak, acıyı hafife almak demektir.

Maalesef ülkemizde sorunlara yaklaşım tarzı böyledir.

Sorun karşısında ilk reaksiyon; sorunu yok saymak, saklanamayacak boyuta gelince de küçük göstermek için çaba sarf etmek adeta genlerimize işlemiş bir özelliğimiz .

Tıpkı şu günlerde yaşadıklarımız gibi.

Bütün ekonomik göstergeler tepe taklak olmuş;

İşsizlikte ve küçülmede rekor üstüne rekor kırarken, sanayi üretimi dibe vurmuşken, işyerleri kapanırken gazete manşetlerine taşınan bir beyanat:

“Hane halkının durumu iyi.”

Kim buyurmuş?

Devlet Bakanı Mehmet Şimşek.

“Krizin Türkiye’ye teğet geçeceği” lâfının değişik versiyonu.

Bazen sözün bittiği yer olur. Ne söyleyeceğinizi bilemezsiniz.

Biraz soluklanıp kendimizi toparladıktan sonra şu soruyu soralım:

“Durumu iyi” derken kimi kastettiniz?

Eğer hane halkı;

Geçim sıkıntısı çekmiyorsa, parasını gönlünce harcıyorsa, borcu harcı yoksa, tasarruf edebiliyorsa “durumu iyi” demektir.

Peki, bizim haneler böyle mi?

Emekli, memur, işçi hanelerinin halini hepimiz biliyoruz.

Aldıkları belli.

Kira, yiyecek, içecek, yakacak...hepsi para. Hangi birine yetecek.

Ya diğer haneler?

Esnaf ve sanatkârlar sinek avlıyor, kepenkler iniyor.

İş adamları fabrikalarına kilit vuruyor.

Çiftçi zaten yoksul.

Ekonomik sıkıntıdan yılda 100.000 çift boşanıyor, haneler dağılıyor.

Kısaca halkın durumu iyi falan değil, berbat.

Hal böyleyken nasıl oluyor da “Hane halkının durumu iyi” denebiliyor?

Moral vermek içinse yararı yok.

Espriyse; insanlar perişanken yakışık almamıştır. Acaba hane halkı derken “İngilizler” mi kastedilmiştir?

Belki bu ihtimallerden hiçbiri değildir.

Bir ihtimal daha var;

Sayın Bakan “başka hanelerden” bahsetmiş olabilir mi?

O zaman haklıdır. Haksız yere Bakana yüklenmeyelim.

Kimdir “o hanelerde” yaşayanlar?

l Mısır ticareti yapanlar,

l Gemi taşımacılığı işi ile uğraşanlar,

l Kamu ihalesini kazanan şanslılar.

Bunların durumları gerçekten iyidir. İyi demek yetmez olağanüstüdür, göz kamaştırıcıdır.

Kısa zamanda ve çocuk yaşta uluslar arası iş adamları kervanına katılmışlar, lüks villaların, pahalı ciplerin sahibi olmuşlar, çok yıldızlı otellerde dünya evine girmişler.

Gurur duymalıyız.

Yazımızın başında, “Tok açın halinden anlamaz” dedik, ama yine de “Çıkmayan candan ümit kesilmez” umuduyla sesleniyoruz:

Birazda yarı aç yarı tok gezen milyonlarca ailenin yaşadığı “hanelerin durumunu” düşünün.

“Durumumuz” her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Uyanın ve görün artık, komşu açken tok yatılmaz.

21.04.2009

E-Posta: [email protected]




Umut YAVUZ

KKTC’de Ergenekon zaferi mi?



Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde Pazar günü genel seçimler gerçekleştirildi. Dün de sonuçlar açıklandı. Buna göre Derviş Eroğlu’nun liderliğini yaptığı Ulusal Birlik Partisi (UBP) seçimi birincilikle ve tek başına iktidarı garantileyecek milletvekili sayısıyla tamamladı.

KKTC’de yapılan milletvekilliği Erken Genel Seçimleri’nde ana muhalefet Ulusal Birlik Partisi (UBP), 20 Şubat 2005 erken genel seçimlerine oranla oylarını yüzde 12’den fazla arttırdı. 2005’te kazandığı 19 milletvekili sayısını 26’ya çıkardı.

2005 seçiminde yüzde 44.51 oranında oy alarak 24 milletvekili çıkaran iktidarın büyük ortağı Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) oyları ise yüzde 15 oranında azalırken, 2005’te 24 olan milletvekili sayısı da 15’te kaldı. Pazar günkü seçimde, Demokrat Parti’nin (DP) oyları da 2005’e göre yaklaşık yüzde 3 civarında düştü. 2005’te 6 milletvekili çıkaran DP, 5 milletvekilliği kazandı. Seçime ilk kez giren, ancak daha önce UBP ile iktidar ortağı olan Toplumcu Kurtuluş Partisi (TKP) ile Barış ve Demokrasi Hareketi’nin (BDH) birleşmesiyle kurulan Toplumcu Demokrasi Partisi de (TDP), yüzde 5 olan ülke barajını aşarak, meclise 2 milletvekili ile girmeyi başardı. Eylül 2006’da kurulan ve kurulmasının hemen ardından CTP’nin hükümet ortağı olan Turgay Avcı başkanlığındaki Özgürlük ve Reform Partisi (ÖRP) de, seçim öncesi anketlerin aksine, barajı geçerek, meclise 2 milletvekili ile girdi.

KKTC seçimleri Türkiye’deki Ergenekon gündeminin gölgesinde yapıldı. Çünkü Pazar günkü seçimleri birincilikle tamamlayan UBP’nin ve UBP lideri Eroğlu’nun Ergenekon yapılanmasıyla bağlantıları olduğu ve bir nev'î Ergenekon’un KKTC ayağında faaliyet gösteren bir parti olduğu iddiaları gündeme bomba gibi düşmüştü. Bizzat seçimden önce iktidarda bulunan KKTC Başbakanı Ferdi Sabit Soyer’in ağzından da dillendirilen bu iddialara, Eroğlu ve partisi büyük bir tepki gösterdiyse de, bir çok çevreler tarafından UBP’nin görüşleri ve faaliyetlerinin aslında Türkiye’deki Ergenekon yapılanmasından pek de farklı olmadığı dillendirildi.

En başta Eroğlu’nun eskiden beri, adada “en iyi çözümün çözümsüzlük” olduğunda ısrarlı olması eleştiriliyor. Her ne kadar son dönemlerde artan AB yanlısı eğilimlere göre söylemlerini değiştirmiş ve yumuşatmış olsa da Eroğlu’nun ve partisinin AB karşıtı olarak bilinmeleri de bu eleştirilere tuz biber eker nitelikte. Netice itibariyle KKTC’deki erken seçimlerde, Türkiye’de de yükselen “menfi milliyetçi” ve “ulusalcı” düşüncenin etkinliğinin ön plana çıkmış olduğu söylenebilir. Yeni dönemde KKTC’de Ergenekon yapılanmasıyla bağlantılı olduğu öne sürülen UBP’nin iktidarı yaşanacaktır. UBP 26 milletvekili gibi kritik bir rakamda kaldığı için koalisyon yaparak iktidarını garantilemek isteyebilir. Çünkü 50 milletvekilinden oluşan KKTC parlamentosunda 26 milletvekiliyle iktidar olmak bir istifa ile yıkılabilecek bir hükümet anlamına gelmektedir.

Eroğlu, iktidarları döneminde Rum tarafıyla yürütülen çözüm müzakerelerine devam edileceği yönünde garanti verdi. Ancak masada Türkiye’ye göbekten bağlı ve KKTC’nin temel yapısından taviz vermeyen, daha hırçın bir müzakere taktiği izleyecekleri aşikâr. Bu durumun Kıbrıs adasının geleceğini ne yönde etkileyeceğini ise zaman gösterecek.

Ancak seçim sonuçlarının bu neticelerle tamamlanması ve Ada’da yükselen ulusalcı dalga, aslında Ergenekon yapılanmasının Kıbrıs adasında da son zamanlarda etkin olduğu ve başarıyla propaganda yaptığının bir göstergesi olarak yorumlanabilir.

21.04.2009

E-Posta: [email protected]




H. İbrahim CAN

Siyahî Obama, ırkçılık karşıtı konferansı boykot ediyor



Cenevre’de Birleşmiş Milletlerin düzenlediği bir konferans başladı dün. Aslında bu konferans 2001’de Güney Afrika, Durban’da yapılan Dünya Anti-Irkçılık, Irk Ayrımcılığı, Yabancı Düşmanlığı ve Bunlardan Kaynaklanan Hoşgörüsüzlük Konferansının sonuçlarında sağlanan ilerlemelerin gözden geçirilmesiyle ilgili idi. Çok güzel amaçlarla başlayan o konferansta Amerika ve İsrail temsilcileri, anti-semitizm kokan konuşmalar yapıldığı gerekçesiyle toplantıyı terk edip gitmişti.

Aradan geçen sekiz yıl boyunca Durban Bildirisi ve Eylem Programı her türlü ırkçılıkla mücadeleyi, ayrımcılık karşıtı mevzuatın güçlendirilmesini, daha iyi eğitim, daha fazla sağlık ve daha iyi yargıyı, yoksullukla daha fazla mücadele edilmesini, ırkçılık kurbanlarına daha çok kaynak ayrılmasını, daha fazla çok kültürlülük, hukukun üstünlüğü ve insan haklarına daha fazla saygıyı içeriyordu.

Bu süre içinde özellikle Latin Amerika ve Karayiplerde, Nepal’de önemli kurumsal gelişmeler sağlanmış, Asya’da azınlık haklarının korunmasında aşama kaydedilmişti. Geçmişteki ırkçılık kurbanlarına yönelik bir çok yerde resmen özür dilenmesi sağlanmış, Avrupa Birliği’nde azınlıklar ve diğer korunmaya muhtaç grupların haklarını teşvik edecek mevzuat düzenlemeleri yapılması yoluna gidilmişti.

Bu gelişmeleri değerlendirmek ve başarılı uygulama tecrübelerini paylaşmak için Cenevre’deki Gözden Geçirme Konferansı düzenlendi.

Ancak ilginç bir tepkiyle karşılaşıldı: Irkçılığın en büyük mağdurlarından olan siyahîlerin temsilcisi Obama, anti-semitizmi destekleyici konuşmalar olabileceği endişesiyle konferansı protesto etti ve katılmayacağını duyurdu. Onu İsrail, İtalya ve Avustralya izledi. Siyonizmin ırkçılık olarak ilân edilmesinden korkuyorlardı. Bir de toplantıya katılacak İran Cumhurbaşkanının İsrail ve Amerika karşıtı tavır sergilemesinden... İsrail’in Ortadoğu politikaları ve Filistin’deki masumlara yönelik acımasız saldırıları da eleştirilecekti. İsrail’in kontrolünde olmak Amerika’nın kaderi galiba. Siyahî Obama bile Irkçılık karşıtı konferansa katılamıyor.

Amerika kabul edilecek sonuç bildirgesi taslağında rahatsız edici cümleler bulunduğunu da gerekçe olarak gösterdi. İşte o cümleler:

“(Konferansa katılanlar) ayrımcılık, düşmanlık ya da şiddeti tahrik anlamına gelen milliyetçi, ırkçı ya da dini nefretin savunulmasının yasalarla yasaklanması gerektiğini teyit etmektedir. Ayrıca ırk üstünlüğü ya da kine dayalı fikirlerin yayılmasının, ırk ayrımcılığına tahrikin ve aynı zamanda bu gibi şiddet eylemleri ya da eylemlere tahrikin, devletlerin milletler arası yükümlülüklerine uygun olarak, yasal olarak cezalandırılabilecek bir suç ilân edilmesi ve bu yasaklamaların düşünce ve ifade özgürlüğüne uygun olması gereğini teyit etmektedir”.

Yarası olan gocunur misali bu cümlelerden İsrail kendi aleyhine yorum çıkarmakta, diğer üç ülke de onların dümen suyunda gitmektedir. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecat’ın aslında tahrik edici hiçbir şey söylemeyeceğini bu ülkeler de biliyor. Tek endişeleri, Amerika ve İsrail’in Ortadoğu, Irak ve Afganistan’daki zulümlerinin tartışılır hâle gelmesi.

Birleşmiş Milletler’in düzenlediği bir konferansta henüz ırkçılığın, yabancı düşmanlığının ve ayrımcılığın konuşulmasından bile rahatsız olanların bulunması çok acı. Umarız bu protestolar konferansın hayırlı sonuçlarını baltalamaz ve devletimiz de bu protestocu gruba katılmaz.

21.04.2009

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Ağırlaşan tablo



Yerel seçimleri geride bırakalı üç haftayı geçti; bir kısmına, evvelce görülmemiş bir şekilde savcılığın el koyduğu seçim sonuçları hâlâ resmen açıklanabilmiş değil.

Seçimden sonra anayasa değişiklikleri başta olmak üzere demokratikleşme ve derinleşen bir kriz ortamının kıskacındaki ekonomi alanlarında yeni paket beklentilerini karşılamaya yönelik bir iradenin ipucu da henüz ufukta görünmedi.

Kendi seçildiği Siirt’i bile kaybetmenin acısını yine çok üzüldüğü Antalya şokuyla kamufle etme çabası Başbakanı daha fazla yormuş olmalı ki, evvelâ “Ben de insanım, dinlenmek benim de hakkım” diyerek kayboldu, sonra Schröder’in doğum gününü vesile yaparak Almanya’ya uçtu.

Ve kabine revizyonu beklentisi görevdeki bakanları tedirgin, hükümette kendisine yer bulma hesabı içindekileri de tahrik etmeyi sürdürüyor.

Konu her açıldığında Başbakanın cevabı “Yorulanlar yenilenir” klasik söylemini tekrarlamak oluyor, ama yedinci iktidar yılında yorulup da değişmesi gerekenlerin sayısının artmasına bağlı olarak revizyonun daha geniş çaplı olması gereği, yaşanacak sancıyı da katmerli hale getiriyor.

Yüzde 50’yi aşan oy beklentisiyle girilip sekiz puan kaybıyla çıkılan seçimden sonra parti içi dengelerin daha hassas bir nitelik kazanması revizyonu da zorlaştırıyor ve “Yukarı tükürsem bıyık, aşağı tükürsem sakal” durumuna yol açıyor.

“Gidici bakan” olarak adı geçen ilk isim konumundaki Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın, evvelâ merhum Yazıcıoğlu’nun Taceddin Dergâhına defni kararnamesini imzalamaması, ardından 12. Ergenekon dalgası için 12 Mart benzetmesi yapıp, “Artık bu süreç AKP’nin aleyhine işliyor” demesi, doğrusu ilginç bir gösterge.

Hava dönüyor ve daha ötesinde, bulanıyor.

Hükümetin bilhassa seçimden sonraki süreçte “Acaba var mı, yok mu?” diye sorduracak boyutta bir suskunluğa gömüldüğü ortamda, 12. Ergenekon dalgasının tetiklediği tepkiler Türkiye’yi yeniden 28 Şubat ve 27 Nisan atmosferine sürüklüyor. Ve bu atmosferin, bir “ters dalga”yı beraberinde getirmesinden endişe duyuluyor.

Ergenekon operasyonunu içtenlikle destekleyenlerin dahi son dalga için “Acaba iyi saatte olsunlar mı karıştı?” diye sorma ihtiyacı duymaları, bu endişeden kaynaklanan ilginç bir sonuç.

İçerideki Ergenekon sanıklarından sivrilikleriyle mâruf bazı isimlerin, giderek daha sertleşen bir tonla “hesap sorma tehditleri” savurmayı sürdürmeleri de dikkat çekici ve düşündürücü.

Ergenekon, fiyaskoyla sonuçlanmanın ötesinde, atıldığı yeri vuran bumeranga dönüşmesin!

Ve 12. dalgayla eşzamanlı olarak başlatılan KCK operasyonunun ağırlıklı olarak DTP kadrolarına yönelmesi ve “DTP de PKK’laştırılmak mı isteniyor?” sorularına konu olması, kaygıyla izlenen bir başka gelişme. Demokrasimizin yumuşak karnı olmaya devam eden DTP meselesi, yine tehlikeli bir tuzak olarak karşımıza çıkıyor.

Terör örgütüne yönelik operasyonların ve çatışmaların tekrar hızlanıp, yine şehit cenazelerinin gelmeye başlaması da tabloyu tamamlıyor.

Buna ilâveten, Obama’nın Türkiye ziyaretiyle gündeme gelen Afganistan’a muharip asker sevki konusunda Genelkurmay eski Başkanı Büyükanıt’ın “Oradan şehit cenazeleri gelmeye başladığı zaman bunu Türk milletine nasıl izah ederiz?” diye sorma ihtiyacı duyması dikkat çekici.

Peki, Obama’nın ardından ABD Savunma Bakanının ve onu takiben Genelkurmay Başkanının Türkiye’ye gelecek olmaları ne demek oluyor?

Yine Obama ziyaretinin alevlendirdiği bir diğer kriz alanı: “Ermeni açılımı”nın Azerbaycan cephesinde tetiklediği tepkiler, Bakü’nün yüzünü Moskova’ya çevirmesi, hassaslaşan Türk-Azerî ilişkilerini koparma amaçlı provokasyonların tırmanışa geçmesi pek hayra alâmet görünmüyor.

Bunlara, Ergenekon gölgesindeki KKTC seçiminden çıkan sonuç da eklenince, tablo iyice ağırlaşıyor. AKP bunların altından kalkabilir mi?

21.04.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır

Kurumsal Linkler:
Bediüzzaman Haftası - Risale-i Nur Enstitüsü - Yeni Asya Vakfı - Demokrasi100 - Yeni Asya Gazetesi - YASEM - Bizim Radyo
Sentez Haber - Yeni Asya Neşriyat - Yeni Asya Takvim - Köprü Dergisi - Bizim Aile - Can Kardeş - Genç Yaklaşım - Yeni Asya 40. Yıl

Reklam Linkleri:
Risale Yorum- Risale Çocuk- Oktay Usta - Euro Nur - Fıkıh İnfo- Ahmet Maranki- Cevşen - Yeni Asya Barla - Makdis