06 Eylül 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

H. İbrahim CAN

Obama çocuklarımıza hitap etmesin!


A+ | A-

Bugünlerde Amerika’daki anne ve babaları, ekonomik kriz, Afganistan’daki savaş, domuz gribi ve küresel ısınmadan daha çok ilgilendiren bir konu var.

Amerikan Başkanı Barack Obama gelecek Salı günü devlet okullarında öğle tatiline denk gelen bir saatte internet üzerinden bütün öğrencilere hitap edecek. Yani bizdeki Ulusa Seslenişin öğrencilere yönelik versiyonu. Amacı da çocukları daha sıkı çalışmaya, eğitimlerini devam ettirmeye teşvik etmek, eğitimleri konusunda sorumluluk üstlenmelerini sağlamak. Çünkü Teksas eyaleti başta olmak üzere bir çok eyalette eğitimini tamamlamadan okuldan ayrılan çocukların sayısı kaygı verecek kadar yüksek.

Hatta bu yüzden Amerikan Eğitim Bakanlığı “Ben Öğrendiğimden İbaretim” kampanyası başlattı. Bunun da duyurusunu yapacak ABD Başkanı. Öğrenciler iki dakikalık videolarla eğitimlerini nasıl geliştireceklerini anlatacaklar. Bunu da bizde sık sık yasaklanan YouTube’da yayınlayacaklar.

Ancak muhafazakâr anne ve babalar Obama’nın çocuklarına sosyalist fikirler aşılayacağı endişesiyle buna karşı çıkıyor. Bir çok şehirde veliler okul yönetimlerine bu konuşmayı izlettirmemeleri için baskı yapıyor. Bunu başaramayanlar ise çocuklarını o gün okula göndermeyeceklerini söylüyorlar. The New York Times’a göre Teksaslı mühendis Brett Curtis, “okullarımızın sosyalist harekete dönüşmesini istemiyorum” diyor ve çocuklarını o gün okula göndermeyeceğini söylüyor.

Yetkililerin Başkanın yalnızca eğitimin ve okulda sıkı çalışmanın önemini anlatacağını, politika yapmayacağını söylemesine rağmen velileri ikna etmek pek mümkün görünmüyor. Bazı siyasî yorumcular bu konuşmayla Obama’nın kendisine Saddam Hüseyin ve Kim Jong-il (Kuzey Kore lideri) gibi kişisel kült oluşturmayı amaçladığını iddia edecek kadar ileri gittiler.

Cumhuriyetçiler ise Obama’nın sosyalist ideolojisini yaymak için vergi ödeyenlerin parasını çarçur ettiğini ileri sürüyor.

Okullarda ikilemde kaldı. Ya konuşmayı yayınlayıp velileri kızdıracaklar, ya da yayınlamayıp Başkana saygısızlıkla suçlanacaklar. Bazıları naklen vermeyip kaydedip izledikten sonra sakınca yoksa izletmeyi düşünüyor.

Bütün bunlar aslında Amerikan ailelerinin çocuklarını her türlü etkiden korumaya özen gösterdiğini değil, Amerikan toplumunun tuhaf ikilemini ortaya koyuyor. Bir yanda çocukları internet teknolojileri ile her türlü zararlı etkiye açık, okullarda her türlü kötü alışkanlıklar yaygın iken, öbür yandan Amerikan Devlet Başkanının konuşmasının çocuklarına zarar vereceğinden korkuyorlar. Bunun ardında Obama’nın siyahî oluşu, soğuk savaş döneminde devletin komünizm karşıtı propagandasının etkisinin halen sürmesi gibi bir çok etken yatıyor aslında.

Peki ya bizim çocuklarımız? Bırakın siyasetçilerin ağza alınmayacak sözlerini –Kürt açılımı konusundaki karşılıklı atışmaları hatırlayınız-, en kanlı olayların görüntülerini bile her gün televizyonda, gazetelerde ve internette izliyorlar. Ne medya etiği ne de yetkililer bu tür görüntü ve haberleri engelleyemiyor. Bunların yanında Başbakanın Ulusa Seslenişi en masum etki unsuru kalıyor.

Ne dersiniz? Geleceğin neslini daha iyi yetiştirebilmek için bizim de en azından Amerikalı anne babalar kadar hassas olmamızın vakti gelmedi mi?

06.09.2009

E-Posta: hibrahimcan@windowslive.com



Kazım GÜLEÇYÜZ

Üstadın Ramazan’ları


A+ | A-

Üstad Bediüzzaman'ın Ramazan'ları nasıl geçiyordu? Lâhikalar başta olmak üzere Risale-i Nur'un çeşitli yerlerinde ve son şahitlerin hatıralarında bu sualin cevabına ışık tutan değerli bilgiler var.

Aslında son müceddid olarak İlâhî bir tercih ve tavzifle görevlendirilmiş çok özel bir insanın, çileli, ama derece semeredar hayatındaki seksen küsur Ramazan'ın her birini nasıl yaşadığı, başlı başına meraka ve tetkike değer bir konu.

Ama maalesef bunların, "Eski Said" dönemi olarak anılan safahatındaki çocukluk, gençlik, harp ve esaret yıllarına rastlayanları hakkında elimizde herhangi bir bilgi mevcut değil.

Buna karşılık, Rusya'daki esaretinden dönüp Darü'l-Hikmeti-l-İslâmiye âzası olarak görev yaptığı dönemde Lemeat isimli eserini bir Ramazan ayının yirmi gününde, her gün iki-iki buçuk saatini ayırarak telif ettiğini biliyoruz (Eski Said Dönemi Eserleri, s. 641).

Lemaat, Üstadın, hür ve sakin bir ortamda, diğer vazifelerini de aksatmadan düzenli bir mesai ile telif etme imkânı bulduğu belki de son eser oldu. Kitap 1921'de basıldı, ertesi yıl Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye dağıldı, akabinde Üstad ısrarlı davetlere icabetle Ankara'ya, oradan Van'a gitti. Birkaç yıl sonra da sürgün hayatı ve Risale-i Nur hizmeti başladı.

Ramazan'da telif edilen risaleleri geçen hafta sıralamıştık. Bunların hep sürgün, hattâ hapis şartlarında yazılmış olmaları, bu eserlere ayrı bir değer katıyor. Meselâ Otuzuncu Lem'a'nın İsm-i Hakem'e dair Üçüncü Nüktesini, Eskişehir ve Elhüccetü'z-Zehra'nın ikinci kısmını, Afyon hapislerinin alabildiğine zorlu şartlarında yazıldıklarını bilerek okursak, o eserlerdeki hakikatleri anlama ve hissetme seviyemiz farklı bir irtifa kazanabilir.

Sürgün Ramazan'larında Üstadın sık sık hastalık ve zehirlenmelerle de mücadele etmek durumunda kaldığını görüyoruz. Meselâ Kastamonu hayatından ibretli sahnelerin yansıtıldığı Mehmet Feyzi ve Çaycı Emin imzalı mektupta, "Üstadımız bir Ramazan-ı Şerifte pek şiddetli hastalıkta, altı gün birşey yemeden, savm-ı visal içinde ubudiyetteki mücadelelerini terk etmediler" ifadesine yer veriliyor (Tarihçe-i Hayat, s. 504).

Zaten hayatını baştan sona, eserlerinde bütün boyut ve derinlikleriyle anlattığı ubudiyet mânâlarını en mükemmel seviyede yaşayan bir örnek insan olarak, Üstadın Ramazan'ları da ubudiyetin bu aya mahsus renk ve yoğunluklar kazandığı aşamaları ifade ediyordu.

Her zaman derin bir tefekkür ilişkisiyle haşır neşir olduğu Kur'ân'la çok daha fazla ve yoğun bir meşguliyet, şirket-i maneviye mensupları arasında cüz taksimi suretiyle her gün ortaklaşa bir hatim indirme organizasyonları, Ramazan'ın bilhassa ikinci yarısında ve özellikle son on gününde Leyle-i Kadir'i arama niyetiyle geceleri ihya seferberliği ve talebelerine de bu istikamette yoğun teşviklerde bulunması, bu renklerin belli başlılarıydı.

Ama o bu gayret içindeyken, birileri de çıkıyor; yemek veya su kabına zehir atarak suikast yapma alçaklığına tevessül edebiliyorlardı. Nitekim bu çeşit yürek paralayıcı hazin olaylardan biri Emirdağ sürgününde gerçekleşmiş ve bunun detaylarını Çalışkanlar hanedanı mensuplarının kayıtlara geçen hatıralarında okumak mümkün.

Üstad ise aynı olayı Emirdağ mektuplarından birinde şöyle anlatıyor:

"Bu Ramazan-ı Şerifte gerçi bir tesmim (zehirleme) neticesinde ziyade sıkıntı ve ıztırap çektimse de, Cenâb-ı Hakka hadsiz şükür olsun ki, sabır ve tahammül ihsan eyledi. Ve hastalığın ehemmiyetli sevabı da ıztırabın verdiği gaflet noktalarını izale eyledi. Duâlarınız berekâtıyla bu defa da o tesmimden ben tam kurtuldum." (Emirdağ Lâhikası, s. 133)

Sıradan bir diş veya baş ağrısı ile dünyası zindana dönen bizlerin, Üstadın yine ölümden döndüğü bir zehirlenme vak'asında ortaya koyduğu bu tavırdan alacağımız çok ders var.

Hatıralarda, Üstadın teravih namazlarına dair de lâtif anekdotlar var. Meselâ Emirdağ hayatının ilk Ramazan'ında teravihleri bir süre camide kılmış, ama imam namazı hızlı kıldırdığı ve o da sûreleri okumakta yetişemediği için bilâhare camiye gitmekten vazgeçmiş.

Berzah yolculuğuna çıktığı son Ramazan'ında ise, on bir gün boyunca yatsının farzında imamlık yapmış, teravihleri ise talebeleriyle birlikte Tahirî Mutlu'nun arkasında kılmış. Sonrasında hastalığı şiddetlendiği için teravihleri kılamamış. Ve Ramazan'ın 25. gecesi, Şanlıurfa'da rahmet-i Rahman'a kavuşmuş.

Allah bize de Ramazan'ları onun gibi idrak ve ihya etmeyi nasip eylesin.

06.09.2009

E-Posta: irtibat@yeniasya.com.tr



Cevher İLHAN

Handikap...


A+ | A-

Demokratikleşmeyi zora sokan ve tıkanmanın eşiğine getiren sebeplerin başında, şüphesiz “açılım” lâfı edilir edilmez, peşinden terörist başının tefrikayı esas alan “yol haritası”nın “çözüm” olarak ileri sürülmesi…

Öcalan’ın posterleri altında “çözümün İmralı’dan geçtiği”nin belirtilmesi, “federasyon” plânının ortaya atılması. Türkiye’nin ayrı ayrı parlamentoları olan ırkî ve bölgesel yapı üzerine taksim edilip eyâletlere bölünmesiyle “eyâlet sistemi”nin önerilmesi. “Özerklik” taleplerinin dile getirilmesi…

DTP Eşbaşkanlarının, “20 milyon Kürdün özgürlüğü”nden bahsettiği son tahditli mitinglerde partinin Meclis’e sunduğu “rapor”da da kaydedilen yeniden Türkiye’nin 23 eyâlete bölünmesi üzerine bina ettiği “özerklik”in ana unsurları telâffuzu, “Öcalan’ın ve Kandil’deki terör örgütü fiilî lideri Karayılan’ın ileri sürdükleri PKK’nın şartları”nı tekrarlamaları, çözümü bulandırmakta. En mâsum ve ivazsız iyiniyetleri dahi işkillendirmekte…

“Bağımsız devlet” iddiasından vazgeçiyor gibi görünüp, “özerklik” perdesinde etnik kimlik ve bölgesel farklılıklarla ayrılığın ilk adımı olan “eyâlet sistemi”ne ve Kürtleri koparma oyununa varan plân, “demokratikleşme ve özgürlükler açılımı”nın en büyük handikapı olmakta…

“KÜRTLERİ ECNEBÎ HİMÂYESİ

ALTINA ALAN” PLÂNLAR…

Öcalan’ın “yol haritası”nda açıkladığı, DTP’nin “raporu”nda yazdığı ve Karayılan’ın en son İngiliz The Times gazetesine verdiği röportajda, demokrasinin yerelleşmesi ve yaygınlaşmasının, tebeşir parasının bile Ankara’dan istendiği koyu idarî merkeziyetçilikten türeyen mahallî idârelerdeki aksaklıkların düzeltilmesi ve demokratik yönetim yerine, ülkenin kavmiyetçilik üzerine “özerk bölgeler”e bölünmesini Ankara’ya teklifinin anlamı bu. Irkî ayırımlar üzerine kurulmuş “ayrı parlamento”nun müzâkeresi teklifi, “fitne”nin “çözüm” olarak lansesinden başka bir şey değil…

Bediüzzaman’ın tesbitiyle, bu plân “Kürtleri ecnebî himâyesi altına alan İslâm’ın men’ettiği (yasakladığı), uhuvvet-i İslâmiyeye (İslâm’ın mânevî kardeşliğine) münâfi (aykırı) pek mânâsız bir iddia olan ‘Kürtlük kavmiyeti’ dâvâsı”nın bir asır sonra yine mâlum işgalci ecnebilerin tahrikinin yeni bir versiyonu. Osmanlı devletini ortadan kaldırmaya uğraşan, Birinci Dünya Savaşında Ortadoğu’yu cetvellerle bölüp parçalayan zâlimlerin satranç oyunlarından başka bir şey değil. (Kürtler ve Osmanlılık, Sebilürreşâd, 17 Mart 1920)

Ve bu durum, ister istemez Türkiye’nin AB müzâkare sürecinde demokratikleşme ve özgürlükler alanındaki kilit reformlarla temel özgürlükleri, hukukun üstünlüğünü, temel hak ve hürriyetleri zehirleyen bu plânın da, vatanın ve milletin birlik ve bütünlüğüne karşı bir provokasyon olduğu anlaşılıyor.

“Güçlü Türkiye”yi meydana getirecek “güçlü demokrasi”nin önüne konulan bir takoz olduğunu ele veriyor. Buna mukabil, Başbakan’ın ve siyasî iktidar sözcülerinin her defasında “ecnebi parmağı”na “aşırı tehevvürü” ve koordinatör Bakan’ın, “her açılımın arkasında yabancı bir el aramaktan vazgeçilmesini” isteyerek buna dair soruları “siyasî kompleks”le karşılık vermesi, doğrusu istifhamları ortadan kaldırmıyor.

“OSMANLI ENKAZINDAN

PARÇALANMIŞ ÜLKELER PROJESİ”

Bu açıdan, en son Cezmi Yurtsever’in “sitesi”nde yaptığı, “Kürt açılımı konusunda çözüm yolları”nın, “Türkiye’nin tarihî misyonunu göz ardı ederek kimlikler konusunda yapılacak yeni düzenlemelerle bölgesel özerklik (federasyon) ve arkasından da parçalanmaya yol açma plânı” dikkat çekici. (29.8.2009)

“Osmanlı’nın enkazından parçalanmış ülkeler projesi”ne göre 1907’de iki yıl boyunca Osmanlı ülkesini baştan başa gezen ve başta Araplar ve Kürtler olmak üzere farklı Müslümlan ve gayr-ı Müslim unsurları kışkırtan İngiliz bayan Gertrude Bell’in, sekiz yıl sonra İngilizler’in Arabistan’da, Filistin’de ve Çanakkale’de tarihinin en büyük yenilgisi ile karşı karşıya kalmaları karşısında öğrencisi casus Lawrence’nin de içinde bulunduğu “fitne ekibi”yle Osmanlı’yı ırkî kışkırtma ve ayırımlarla içinden vuran “yeni savaş plânı” ibret verici…

Bu bakımdan 1991’den bu yana bölgede otuzdan fazla “araştırma gezisi”nde bulunan ve çeşitli Amerikan üniversitelerinde danışmanlık yanan Amerikalı David L. Phillips’in “Kürt sorunu”na dair raporu hakkındaki şüphelerin yabana atılmaması gerekiyor.

“Kürt açılımı”nda ikide bir ileri sürülen terör örgütüne “genel af” ve benzerî terörü siyasallaştırma önerilerinin İsviçre’nin arabuluculuğunda yapılan Türkiye ile Ermenistan görüşmelerine de katılan David Phillips’den geldiği gerçeği karşısında, “ecnebi parmağı”nın etkisinin “açılım”ı tıkadığı iddiası daha da kuvvet kazanıyor…

Bütün bölgeyi “mandacılık”la “ecnebî himâyeciliği” altına sokan senaryoların, dün İngilizlerin, bugün ABD ve İsrail hegemonya ve çıkar projelerinin bir yansıması olduğu gerçeği ortaya çıkıyor.

Kısacası, “özerklik modeli”, “federasyon” ve “eyâlet talepleri”yle “etnisiteyi siyasallaştırma” istekleri, en mâsum ve haklı “demokratik talepler”i kirletiyor.

Hükûmetin hâlâ doğru dürüst bir “açılım plânı” ve paketinin olmaması ve belirsizlik ise sözkonusu vâhim handikapa kapı açıp âdeta kamçılıyor…

06.09.2009

E-Posta: cevher@yeniasya.com.tr



Mehmet KARA

Okumanın önündeki engelleri kaldıralım


A+ | A-

Başta İstanbul ve Ankara olmak üzere Ramazan ayı dolayısıyla açılan kitap fuarları devam ediyor. Ancak geçtiğimiz yıllara göre insanların kitap alma oranları hayli düştüğü gözleniyor. Bunun birçok sebebi var. Bunların başında teknolojinin gelişmesiyle bilgiye daha zahmetsiz ve daha kolay erişebildiği için kitaba ilginin azalması gösterilebilir. Diğer bir sebepte insanların alım gücünün düşmesi. İnsanlar yiyeceğinden, giyeceğinden kısamayınca ilk akla kitap ya da gazete almamak oluyor.

Diyanet Vakfı’nın Ankara Kocatepe Camiinde açtığı fuara neredeyse her gün gidip birkaç saat kalıyorum ve insanlarla konuştuğumda bunları dile getiriyorlar. Son birkaç senedir de yayıncılar da fuar kira fiyatlarından oldukça şikâyet ediyor. Hatta geçtiğimiz yıl bazı yayınevi sahipleri imzalar toplayıp Vakfın merkezine gönderme gereğini bile hissetmişlerdi. (İmzalı dilekçeleri gönderdiler mi bilemiyorum..)

Kitapları okuyucuyla buluşturmak için 28 yıl gibi çok uzun süreden beri fuar tertip eden Diyanet Vakfı’nı tebrik ediyoruz. Ancak, bunun yanında kira fiyatlarını düşürmesini isteyen yayıncıların “Eğer böyle devam ederse fuara katılacak yayınevi bulamayacaklar” şikâyetlerini iletmiş olalım. Böyle olursa da okuyucu ile kitabı buluşturmak daha da zorlaşacak. Yayınevlerinin bir diğer isteği de, öğrenciler tatilde olduğu için fuarların Kutlu Doğum Haftasına alınması…

Bu arada insanları kitap okumaktan alıkoyan en büyük etkenler arasında televizyon, internet ve cep telefonu geliyor. Bu iletişim araçlarının yararları yanında bu mânâ da zararları da oluyor. Özellikle internet kafeler adeta tuzak…

Hele hele bir hastalık haline gelen cep telefonundan mesaj gönderme var ki, çocuklar dahil bütün herkesi okumaktan alıkoyduğu gibi, anti-sosyal hale getiriyor. Özellikle gençler arasında yaşanan bu mesajlaşma o kadar ileri boyutlara geldi ki, yüz yüze geldiklerinde konuşamayanlar iş mesajlaşmaya gelince parmaklarını takip etmekte bile zorlanıyorsunuz. GSM firmaları da insanları bağımlı yapmak için mesajlaşmayı bedava dahi yapıyorlar.

***

Burada yeri gelmişken, kitap okuma alışkanlığının gittikçe azaldığını gösteren bir anketten bahsedelim.

Öncelikle çalışmayı yapan Bağımsız Eğitimciler Sendikası Genel Başkanı Gürkan Avcı’nın şu tesbitini aktaralım. “Türkiye’de kitap okunmamasının nedeni birey değil, eğitim ve kültür politikaları başta olmak üzere sistemin kendisidir. Sistem ve rejim kitap okumayı teşvik etmiyor…”

“Gençlik Okumuyor!” başlıklı araştırma da kültür, eğitim ve bilim merkezleri olması gereken kütüphanelerde kitap okutma stratejilerinin olmadığı, kitapların halen e-kitap haline getirilemediğini, oysaki çağımızda kitabın, okurun evine, otomobiline, ayağına kadar götürülmesi gerektiği dile getirildi.

Araştırmadan birkaç çarpıcı rakam verelim: 2009 yılı itibariyle Türkiye’de toplam 45 çocuk kütüphanesi, 14 yazma eser kütüphanesi ve 55 gezici kütüphane olmak üzere toplam bin 152 kütüphane olmasına karşılık Almanya’da 10 bin 531, İngiltere’de 4 bin 620, İspanya’da 5 bin 209 kütüphane bulunuyor. Türkiye’deki kütüphanelerde 13 milyon kitap olmasına karşılık, Bulgaristan’da 46 milyon, Rusya’da 739 milyon, Almanya’daki kütüphanelerde 104 milyon kitap mevcut. Türkiye’de kütüphanelere kayıtlı üye sayısı 493 bin 500 iken, İran’da 7 milyon, Fransa’da 16 milyon, İngiltere’de 35 milyon kütüphane üyesi bulunuyor.

Almanya’da 7 bin 500 kişiye 1 kütüphane düşerken Türkiye’de 68 bin 500 kişiye 1 halk kütüphanesi düşmektedir ki öte yandan Türkiye’de 95 kişiye bir kahvehane düşüyor. Kişi başına düşen kitap sayısı Almanya’da 25 bin, AB ortalaması 16 bin iken Türkiye’de kişi başına düşen kitap sayısı 6 bin olarak ortaya çıkıyor. 

***

Sadece bu rakamlar bile Türk insanının okumadaki eksikliğini göstermesi açısından yeterli değil mi? Tam tersi olması gerekirken maalesef rakamlar bunu gösteriyor. Bu durumun değiştirilip okuma alışkanlığının arttırılması gerekiyor. Bunun içinde resmî ya da özel kurumlar üzerlerine düşen görevleri yerine getirmeli.

Son sözümüz de şu olsun: Haydi kitap okumaya… Bırakın cep telefonlarınızı, kapatın internetinizi, televizyonunuzu kitap okumaya koşun… Fuarlar sizleri bekliyor. Hem de indirimli kitaplarıyla… Çünkü okuyan ve düşünen birbirini daha iyi anlar.

06.09.2009

E-Posta: mkara@yeniasya.com.tr



Şaban DÖĞEN

Allah’ın affına nasıl erilir?


A+ | A-

Efendimiz (asm), Ayşe validemiz vasıtasıyla bizlere şu duâyı öğretir: “Allah’ım, Sen affedicisin, affı seversin, beni affeyle!”

Özellikle şu mübarek Ramazan günlerinde bu duâya ne kadar muhtacız. Affa uğramazsak, bağışlanmazsak hâlimiz nice olur?

Lem’alar’da, şeytanın mühim bir desisesinin kusuru itiraf ettirmemesi olduğu, bu sûretle istiğfar ve istiâze yolunu kapadığı, enaniyeti tahrik ettiğinde nefsin kendini bir avukat gibi müdafaa ettiği, âdetâ kusurlardan takdis ettiği belirtilir ve şöyle denilir: “Evet, şeytanı dinleyen bir nefis kusurunu görmek istemez. Görse de yüz tevil ile tevil ettirir. ‘Tarafgirlikle bakan hiçbir kusuru göremez’ sırrıyla nefsine nazar-ı rıza ile baktığı için ayıbını görmez. Ayıbını görmediği için istiğfar etmez, istiâze etmez, şeytana maskara olur. Hz. Yusuf Aleyhisselâm gibi bir peygamber-i âlişan ‘Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefis daima kötülüğe sevk eder—ancak Rabbim rahmet ederse, o başka’ 1 dediği halde, nasıl nefse itimat edilebilir?” 2

Demek bütün mesele nefsin kusurlarını görebilmek, onu suçlamak. “Nefsini ittiham eden, kusurunu görür. Kusurunu itiraf eden, istiğfar eder. İstiğfar eden istiâze eder. İstiâze eden şeytanın şerrinden kurtulur. Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur. Ve kusurunu itiraf etmemek, büyük bir noksanlıktır. Ve kusurunu görse, o kusur kusurluktan çıkar. İtiraf etse affa müstehak olur.” 3

Ebû Hureyre’den rivayet edilen, Efendimizin (asm) Rabbinden naklettiği bir kudsî hadis-i şerif, kulun bu özellikleri taşıdığı için nasıl affa mazhar olduğunu gösterir.

Cenâb-ı Hak buyurur ki:

Bir kulum günah işledi ve ‘Ya Rabbi günahımı bağışla!’ dedi.

Allah, ‘Kulum bir günah işledi; arkasından günahı hem bağışlayan, hem de cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi’ buyurdu.

Sonra kul dönüp tekrar günah işledi ve, ‘Ey Rabbim günahımı bağışla!’ diye yalvardı. Bunun üzerine Allah, ‘Kulum bir günah işledi; arkasından günahı hem bağışlayan, hem de cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi’ buyurdu.

Daha sonra kul, yine bir günah işledi ve: ‘Ya Rabbi günahımı bağışla!’ dedi.

Allah, ‘Kulum bir günah işledi; arkadan günahı hem bağışlayan, hem de cezalandıran bir Rabbi olduğunu bildi. Dilediğini yap. Ben seni bağışladım’ buyurdu.4

Buharî ve Müslim’de yer alan bu rivayette kulun kusurunu bilmesi, nefsini suçlaması ve Allah’tan bağışlanma dilemesi söz konusu olduğu için Allah kulunu affediyor.

Dipnotlar:

1- Yusuf Sûresi: 53.

2- Lem’alar, s. 138.

3- A.g.e.

4- Buhari, Tevhid: 35; Müslim, Tevbe: 29.

06.09.2009

E-Posta: sdogen99@ttnet.net.tr



Yasemin GÜLEÇYÜZ

Çocuklara merhamet eğitimi!


A+ | A-

“Çocuklara merhamet ve şefkat dersleri verilmeli. Merhamet duygusunun küçük yaşta verilmesi için mezarlık ve akıl hastanelerinin ziyareti okullarda eğitim müfredatına konulmalı” diyen Psikiyatrist Kemal Sayar ile yapılan sohbeti okuyorum. Ailesinin tasarladığı hayatı yaşamak zorunda kalan “proje çocuklar”dan bahsediyor Sayar. Mânevî değerlerden yoksun bir eğitimin çocukları aslında yalnızlaştırıp vahşîleştirdiğini ve zararın “bumerang” gibi aileye geri döndüğünü anlatıyor. İbretle okuyor, kendi hayatımdan “Ben bunun neresindeyim?” tarzlı mukayeseler yapıyorum.

Kedilerin annesi

Geçen gün sokaktaki kedilerin bakımıyla ilgilenen yaşlı kadının yorgun üzüntülü bir şekilde kaldırıma otururken kendi kendine konuştuğu şu cümleleri hatırlıyorum: “Bu çocuklar neden bu kadar merhametsiz Allahım? Ne oluyor onlara?”

Ağacın canı mı var?

3-4 kişiden oluşan bir grup erkek çocuk sevinç çığlıkları içinde oyun oynamaktalar.

Elimde paketler eve gitmeye çalışırken “Kız ve erkeklerin oyun tarzları ne kadar da farklı. Kızlar–istisnaları olsa da—hanım hanımcık oynarlar. Ama erkekler öyle mi ya? Belki de hayata hazırlık çalışmaları bunlar. Erkek çocukları, kendilerini bekleyen çetin şartlarla baş edebilmek için farkında olmadan oyunlar yoluyla talim yapıyorlar…” yollu düşünmekteyim. Bir taraftan da onları seyrederek yürümekteyim.

Çocuklardan birisi küçük çam ağacının yola paralel olarak gelişen dalına iki eliyle tutunmuş salıncak gibi sallanmakta. Arkadaşları da ona tempo tutmakta.

Durur muyum, hemen yanlarına gittim. Bir taraftan da verecekleri tepkiyi merak ederek “Tatlım, bu güzel ağaç da can taşıyor biliyor musun? Bak dalın sesini duyuyor musun, şimdi dayanamayıp kırılacak. Ağaç da çok üzülecek, sen de. Bildiğiniz başka oyunlar vardır. Onlardan oynasanız…” diyorum.

Çocuk iri siyah gözlerini bana çevirerek şaşkın şaşkın “Tamam teyze!” diyip bırakıyor dalı. “Teşekkür ederim canım” diyorum. Yere bıraktığım paketleri elime alıp yola revan oluyorum. Arkamdan sesleri geliyor kulağıma:

“Lan Ahmet! Bu ağacın canı mı var?”

“Tabi oğlum. Bilmiyor musun bütün bitkiler canlıdır…”

Hastalıklı şefkatler

Her hatırladığımda beni düşündüren bir hatıracık. Oğlumdan henüz küçücük bir çocukken aldığım hayat derslerinden biri.

Küçük çocukları, hele de erkek olanlarını bilirsiniz. Özellikle 3-4 yaş civarı—artık güç gösterisi mi diyeceğim bilemiyorum—birbirleriyle sebepli ya da sebepsiz dalaşırlar ve ağlayarak annelerinden teselli beklerler. Anneler de evlâtlarının artık gerektiğinde kendilerini müdafaa etmelerini isterler. Tamam saldırgan olmasın, ama kendini savunsun! Malûm ya ağaç yaşken eğilir! Kendini savunmasını bilsin ki ilerideki hayatında da öyle olsun.

O yüzden çocukların gerektiğinde kendini savunması lâzım geldiğine inanan annelerdendim. Tâ ki o güne kadar…

İşte yine öyle günlerden birinde oğlum kolu fena halde ısırılmış olarak ağlayarak yanıma geldi. Gidip çocuğu annesine şikâyet edecek ya da çocuğa nasihat edecek değildim. Zira sayısız müşahedem odur ki çoğu saldırgan çocuğun annesi bu durumdan mutludur. “Çocuktur şimdi kavga eder, iki dakika sonra barışır…” diyerek her olayı geçiştirir. Dolayısıyla saldırgan çocuğa nasihat da etki etmez. Zavallı anne bilmez ki evlâdına aslında büyük bir hayat dersi vermekte!

Böyle düşündüğümden bir taraftan koluyla ilgilenirken bir taraftan da öfkeyle “Git sen de ona vur! Sana vurana, sen de vur! Seni ağlatanı, sen de ağlat!” dedim.

Oğlum yaşlı gözlerini gözlerime dikerek beni donduran ve hâlâ düşündüren unutamayacağım şu sözleri söyledi:

“Ama anne öyle yaparsam o da benim gibi ağlar!”

Oysa ki istese kendini rahatlıkla savunacak donanıma da sahipti. Yaşına göre hayli okkalı eller, boy ve kilo ile… Ama o şefkatli yürek yok mu o yürek!

Ailede bumerang etkisi

Bediüzzaman Hazretleri Hanımlar Rehberi isimli eserinde şefkat kahramanı olan anneleri şefkatlerini suistimal etmemeleri gerektiği noktasında ikaz ederken annelerin çocukların ilk muallimi olduğunu belirtir.

O kıymetli şefkat duygusu sadece evlâdın dünya hayatına bina edilmemelidir. Aksi takdirde annenin hem dünya, hem de ahiret hayatı tehlikeye girer. Zihni sadece dünyevî kavramlarla (“Güçlü olan her zaman haklıdır”, “Çıkarlarıma hizmet eden her şey iyidir”, “Parası olan başarılıdır”, “Marka giyinmek insanı değerli kılar”…) dolu yetişen bir çocuk büyüdüğünde yaşlı, kendisinden hürmet ve muhabbet bekleyen annesine gerekli ihtimamı göstermez, üstelik ahirette de annesini suçlar…

Bir anne için bundan daha acı bir tablo olabilir mi? O yüzden evlâtlarımızın hiçbir hareketini “O daha çocuktur, anlamaz!” deyip geçmemeli…

Bilelim ki küçücük bir hareketimiz, bir cümlemiz, belki bir kelimemiz yıllar sonra gelip bizi mutlaka bulacaktır! Hepimiz ektiğimiz tohumların meyvesini toplayacağız!

En büyük miras!

* Haklı daima güçlüdür.

* Dünyevî makamlar, varlıklar geçicidir.

* Kendine yapılmasını istemediğin bir hareketi başkasına da yapma.

* Önemli tek şey, Allah’ın hoşuna giden iyi bir kul kimliğiyle gökkubbede hoş bir sada bırakabilmektir.

İşte dinimizin özü diyebileceğimiz bu hakikatleri kavratabilmek evlâtlarımıza verebileceğimiz en büyük mirastır!

Unutmayalım Rabbimiz bize şöyle sesleniyor: “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. İşlediklerini muhakkak görecektir. Sonra da karşılığı ona eksiksiz verilecektir.” (Necm Sûresi, 38-41)

06.09.2009

E-Posta: yasemin@yeniasya.com.tr



Süleyman KÖSMENE

Malî kayıplar, zekât yerine geçer mi?


A+ | A-

Düzce’den okuyucumuz: “Hangi ibadetlerin kazası yapılır? Zekâtın kazası olur mu? Mallarımızın bir vesile ile elimizden çıkması, zenginlik anında veremediğimiz zekâtlarımız yerine zekât sayılır mı? Yoksa kendi isteğimizle verdiğimiz mallar mı zekât olur? Vakti girmiş ibadeti ihmal edersek tokat yer miyiz?”

Namaz ile oruç vakitle sınırları tayin olmuş ibadetlerdir. Her ne sebeple olursa olsun; vaktinde edâ edilmediği takdirde her ikisinin de kazası yapılır. Namazı vaktinde kılmamanın hükmü haramdır. Dinen kabul edilir bir özür yoksa orucu vaktinde tutmamanın hükmü de haramdır.

Zekât ile hac ise mal ile yapılan ibadetlerdir. Hac, evinin ve çocuklarının nafakasını temin şartıyla harem-i şerife gidip gelebilecek malî güce ulaşan kimseye farz olur. Kişi, yeterli malî güce ulaşmasına rağmen hacca gitmez ise, hacca gidinceye kadar üzerinde “hac zimmeti” olduğu halde yaşar. Bu zimmetten ancak hacca gitmekle kurtulur. Her ne kadar hacca geç de gitse, haccını kaza olarak değil, eda olarak yapar. Fakat vakti gelmiş bir ibadeti geciktirmek her zaman risk taşır. Ya ölüm gelirse? Ya sıhhati bozulursa? Ya malî gücünü kaybederse?

Ölüme ve hastalığa çare var: Vekil gönderirsin! Fakat malî gücünün bozulmasına çare yoktur. Mâlî kaybın hac yerine sayılmaz.

Aynı tehlike zekâtı zamanında vermemekte de söz konusudur. Vakti gelmiş zekât verilmediğinde, bir kanserli hücre gibi, zimmeti kişinin üzerinde kalır. Ne zaman verse bu ibadeti eda etmiş, kendi malını bu kanserli hücreden temizlemiş olur. Zenginliği devam etmesine rağmen zekâtını vermediği sürece, bu yükümlülüğü üzerinde taşımaya devam eder.

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri ‘Rüyada Bir Hitabe’de Müslümanların birinci dünya harbinde uğradıkları mağlûbiyetlerin ve içine düşürüldükleri başarısız savaş musîbetinin “görünmeyen” sebeplerini ve “kaderin” bu musîbete neden fetva verdiğini, daha önce Hazret-i Hızır’da (as) da görülen ve Peygamber Efendimizin (asm) ümmetine açtığı yollardan birisi olan “ledün ilmi” anahtarıyla çözümler. Ona göre, bu musîbet, üç mühim Allah emrine karşı ihmalimizden ileri gelmiştir. İhmal ettiğimiz bu emirler namaz, oruç ve zekâttır.

Bedîüzzaman Hazretleri namaz ve oruç ihmalinin getirdiği cezaları kaydettikten sonra zekâtın ihmali durumuna geçer: Rabbimiz, ihsan ettiği maldan, ondan veya kırktan birisini zekât olarak istedi. Biz cimrilik ettik, nefsimize zulmettik ve zekâtı vermedik. Cenâb-ı Hak ise mecburi mal zayiâtı vermek suretiyle birikmiş zekâtı birden bizden aldı. Milletçe onca açlıklara ve yokluklara o nedenle sürüklendik.1

Üstad Hazretleri hac ibadetindeki ihmalimizin ise musîbetle geçiştirilmeyecek kadar ciddî sonuçlar doğurduğunu; bu ihmalimizin, musîbetten de öte, Allah’ın gazabını ve kahrını üzerimize çektiğini belirtir. Cezası olarak da günahlara kefaret olan musîbetleri değil, günahları arttıracak biçimde din kardeşleri aleyhinde hile, desise ve ihanetlerde bulunma gibi korkunç sonuçlar doğurduğunu kaydeder.2

Görüldüğü gibi namaz, oruç, zekât ve hacdaki ihmallerimiz bize hep tokat getirmiştir. Bu tokatlar kimi zaman günahlarımıza kefaret olmuş, kimi zaman da günahlarımızı arttırıcı sonuçlar doğurmuştur. Cenâb-ı Hak, dünyevî musîbetlerle ehl-i imanı terbiye eder, ibadetlerdeki “ihmal” günahını böyle kefaret ve bedellerle ödetir. Allah’ın böyle geçici dünyevî cezalar ile ebedî âhiret kaybını önlemesi, ceza ne kadar şiddetli olursa olsun, şüphesiz ebediyet lehine Allah’ın şefkatini ve merhametini gösterir.

Vaktinde zekâtını ödemediğimiz kazançlarımıza karşılık gelecek biçimde malî kayıp içine girmiş olursak bir gün, bu kaybın borcumuz olan zekâta mahsuben verildiğini düşünebiliriz. Böylece, doğru görmüş oluruz. Fakat bu kayıp, ödemediğimiz zekât borcumuz yerine sayılır mı? Ve üzerimizden zekât zimmetini kaldırır mı?

Esas olan, bilerek, niyet ederek ve elimizle vermektir. Sevap bundadır. Zimmet böyle kalkar. Zekât ibadetinin sevabına, feyzine, faziletine, bereketine, esenliğine, huzuruna ve hayrına, ancak elimizle ve isteğimizle vererek ulaşabiliriz.

Bu durumda; önceden kalan zekât borcumuz varsa, malî bir kayba uğramış olalım olmayalım, eğer Allah yeniden malî güç ve imkân lütfederse, geçmiş zekâtlarımızı hesaplayarak hak sahiplerine ulaştırmamız bizim için mutlak hayra, sevaba ve günahlarımızın bağışlanmasına inşaallah vesile olur. Daha önce yaşadığımız malî kaybın da, “sadaka” hükmüne geçmesi–inşallah- böylece mümkün olur.

Böyle bir toplu ödemeyi gerçekleştirmeye güç yetiremez isek; hiç olmazsa bundan böyle zekât ibadetini yerine getirme çabasında olmalıyız. Eski borç için de, imkânımız ölçüsünde bir şeyler vermeye gayret ederek, Cenâb-ı Hakk’ın affını ummalıyız.

Dipnotlar:

1- Divan-ı Harb-i Örfî ve Sünûhât, s. 116

2- Divan-ı Harb-i Örfî ve Sünûhât, s. 123

06.09.2009

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr



S. Bahattin YAŞAR

İtiraf istiğfarı, istiğfar istiazeyi; o da affı netice verir


A+ | A-

İyi olması istenen insan iyileştirilebilir

Yaşı ilerlemiş insanlara olumlu, olgun davranış yakışıyor. Böyle bir beklenti de abes değil. Ama gelin görün ki bu hep böyle olmuyor. Bazen yaşı ilerlemiş insanlardan, yaşına, başına uymayan davranışlar görmek mümkün olabiliyor. Bunu da anlayışla karşılamalı, çünkü neticede yaşı, yaşadıkları ne olursa olsun, muhatabımız ‘insan’dır.

Böyle durumlara karşı yapıcı çabayı, duâyı arttırmak gerekiyor. Ya bir de böyle insanlar, yakın akrabalarımız, sürekli görüşmek, konuşmak durumunda olduğumuz büyüklerimiz veya manevî hizmetlerdeki arkadaşlarımız olursa, o zaman iş iyice zorlaşıyor.

Gerçi muhatabımız kim olursa olsun, insanı önce insan olarak değerlendirmeliyiz. Hatalar, kusurlar, yaşıyla uyuşmayan davranışlar olabilir. İnsanın şartları ve taşıdığı sıfatları ne olursa olsun, önce insan olduğu unutulursa, ondan südur eden hatalar, kusurlar abartılır.

Birlikte bir yürüyüş içerisinde olduğumuz insanlarla yapılacak faaliyetleri bu zaviyeden ele almalı ve ‘hüsn-ü zan, adem-i itimat’ kuralını göz ardı etmemeliyiz. Yani maddî ve manevî büyük işler yapıyor olduğumuz insanlarla ilişkilerimizde, mümkün mertebe hataları ortadan kaldırıcı, yapıcı bir rol taşımalıyız. Çünkü yapacağımız işler büyüktür. Yoksa o büyük işleri, küçük hatalara kurban etmiş oluruz ki, bu da her iki taraf için büyük bir kayıp olacaktır.

İnsanlarla ilişkilerde ‘hasenatı seyyiatına galebesi’ne bakmak daha sağlıklı olacaktır. Zaten, insanların hatalarına yoğunlaşıldığında iyilikleri-sevapları; iyiliklerine-sevaplarına yoğunlaştığınızda ise hataları küçülecektir.

O zaman, iyi olması istenen insanın iyileştirilmesi mümkündür. ‘İyisin iyisin’ diyelim bakalım neler olacak?

Yaşanan her hatırada

bir takım dersler vardır

Önce ifade etmek gerekir ki, başımızdan geçen hatıralar pek çok hikmete binaen başımıza gelmiştir. O yaşananlardan alınacak dersi unutmamak esastır.

Hatalar ve sevapların yaşı başı olmaz. Her yaşta hata ve sevap mümkündür. Ayrıca hata edeni sadece o hatasıyla ele almak, masum sıfatlarına haksızlık olur. Bu zaviyeden baktığımızda, aşağıda anlatılacak hatırayı da dikkate alarak, çevremizdeki insanlara, büyüklere, dostlara ve arkadaşlara bu gözle bakabiliriz. Yani her yaşta, her insan, her vakit bir hatanın kurbanı olabilir.

Belki böyle bir durumda bize düşen, insanları hatasızlık yaklaşımı içerisinde değerlendirmek değil, her insan hata edebilir diyerek, o hatadan o insanın kurtulması için yapılabilecek en uygun adımı atmaktır.

Her insanın zayıf kaldığı

noktaları mutlaka vardır

Tatilde bazı dostlarla birlikte, neşe içerisinde vakit geçiriyoruz. Sohbetin bir bölümünde itiraflar başladı. Herkes kendince hayatını ciddî etkilemiş olayları ve kendisinin aşamadığı duyguları ortama sunuyor. Hem de anlatılanlar ve yaşanan duygular o ortamdaki insanlarla da alâkalı olabiliyor.

Neşeli bir havada olsa da, anlatılanların duygu derinlikleri ciddî boyutlarda. Bu anlatılanların böyle bir ortamda ifade edilmesi daha sağlıklı. Başka ortam ve şartlarda olsa, bu anlatılanlar daha dalgalı sonuçlar doğurabilir.

“Şükür ki, 15 yıldır zihnimde

taşıdığım yükü indirdim”

60’lı yaşlarda, emekli olan beyefendiye itiraf sırası geliyor. “15 sene önceydi. Bir cami açılışında bulunuyorduk. (Bahsi geçen kişi o an orada) İkimiz birlikte gitmiştik. Ayakkabılarımızı çıkardık ve ayakkabılığa koyarken, ben her halde kendi ayakkabımı koyabilmek için, oradaki ayakkabıları sağa sola itelemişim. Sen bana dedin ki, “O sağa sola itelediğin ayakkabılardan birisi sizin olsaydı, böyle bir pozisyona razı olur muydun? O ayakkabılarının düzeni bozulan insanlar biraz sonra camiden çıktıklarında senin hakkında ne düşünecekler?”

Ve itiraf sürüyor…

“Bu cümleleri sen bana ilettikten sonra, adeta sen benim için bir imtihan sebebi oldun. Ne zaman seninle karşılaşsak, hemen bu cümleler aklıma geliyor ve tüylerim diken diken oluyor. Ne yaptımsa bu düşünceleri içimden atamadım. O gün bu gündür senin bütün cümlelerini ‘su-i zan’ içerisinde dinledim ve değerlendirdim. Çok işleri de seninle birlikte yapmak durumunda kaldık, ama yine de bu düşünceleri ben üzerimden atamadım. İşte ortamı oldu, şimdi ben bunları paylaşıyorum. Şükür ki, 15 yıldır zihnimde taşıdığım yükü indirdim.”

Evet, bu cümleler gerçekten yaşanmış cümleler olarak herkesi şok etmişti.

Bir insan nasıl 15 yıl boyunca böyle bir hatırayı içinde taşıyabilirdi? İnsanın içinde böyle birkaç tane yükü olsa, hayatını kendisi çökertir.

Bu hatıra bize bir şeyi daha öğretiyordu. İnsan her yaşta insandır. Küçük yaşta çocuklar birbirlerine küsebildikleri, küçük şeylere takılabildikleri gibi, büyük insanlar da bazen küçük şeylere takılabiliyorlar. Hatta bazen çok küçük şeyler için çok büyük sonuçlu adımlar atabiliyorlar.

Güzel bir kapanış gerekiyor

Hakkında bu itiraf dile gelen kişi adeta şaşkınları oynadı. Ama böyle bir düşüncenin dışavurumu için sevindi. Hakkında 15 yıldır su-i zan taşınan kişi, ayağa kalktı ve “Efendim, yaşananlar ne olursa olsun, güzel ve anlamlı bir kapanış yapmalıyız. Dersi alınan hiçbir şey olumsuz değildir. Biz de bu yaşadıklarımızdan derslerimizi İnşallah alırız. Neticede hepimiz iman kardeşiyiz. Gelin kucaklaşalım ve helâlleşelim” dedi.

Bu teklif çok anlamlı ve güzeldi. Hakikaten herkes bu teklife sıcak baktı ve herkes o anda, önce hatırayı yaşayanlar sonra da ortamdaki arkadaşlar kucaklaştılar ve helâlleştiler.

Neticede suçunu itiraf eden, istiğfar edecektir. İstiğfar eden, istiaze (sığınma) edecektir. İstiaze eden de, affa müstehak olacaktır. Yoksa itiraf etmese, istiğfar etmeyecek, istiğfar etmese, istiaze etmeyecek ve şeytanın maskarası olacaktır.

Anlaşılan yaşanan hiçbir şey anlamsız değildir. Her yaşananın kendi içinde pek çok dersleri vardır.

Allah hepimizi nefis ve şeytanın şerrinden muhafaza eylesin. Amin.

06.09.2009

E-Posta: syasar33@yahoo.com



Hüseyin GÜLTEKİN

Kuru çubuk hükmünde olduğumuzu kabullenmek


A+ | A-

Hemen hemen her nefis övülmekten, medhedilmekten, alkışlanmaktan hoşlanır. Hemen bütün nefisler fahre meftundur, şân-ü şöhrete aşıktır, beğenilmeye müptelâdır. Bu durum nefislerin eğitilip terbiye edilmesine göre değişse de, hemen bütün insanlar öncelikle kendilerini sevdiklerinden bütün nefisler okşanıp alkışlanmaktan hoşlanır, zevk alır.

Nefsin bu özelliğini iyi teşhis edemeyen insanlar, her durumda nefislerini temize çıkarmışlar, onu bütün nekâisten tenzih ederek, onun avukatlığını yapmaya yeltenmişler. Bir çok İslâm büyüğü de en tehlikeli düşman olarak nefislerini görmüşler, en büyük cihadın nefis ile yapılan mücadele olduğunu kabul ederek, hayatları boyunca hep nefisleriyle bir mücadele içinde olmuşlar, onu suçlayarak, onu itham ederek, onun hile ve desiselerine bu şekilde karşı koyarak, hiçbir zaman onun tuzağına düşmemişlerdir. Bu noktada Bediüzzaman On Sekinci Söz’ün başında; “Nefs-i emmâreme bir sille-i te’dip” dedikten sonra; “Ey fahre meftun, şöhrete müptelâ, methe düşkün, hodbînlikte bîhemta sersem nefsim” diyerek nefs-i emmâreye karşı tavrını ve duruşunu açıkça gösteriyor.

Feyzine, faziletine herkesin gıpta ve hayranlıkla baktığı bu İslâm kahramanı, yazdığı eserlerin muhtelif yerlerinde de nefsini terbiye etmediğini, kendi kendisini beğenmediğini, kendisini beğenenleri de beğenmediğini, kendisinin bir kuru çubuk hükmünde olduğunu, nefsine hitaben “Ey nadan nefsim, ey asi nefsim...” diyerek hep nefsini itham ederek suçladığını görüyoruz. Buradan hareketle bütün söylediklerinde ve yazdıklarında muhatabının kendi nefsi olduğunu ifade ediyor Bediüzzaman.

Onca ilmiyle irfanıyla, onca ibadetiyle, takvasıyla nefsine karşı böyle bir duruş sergileyen, böyle bir tavır içinde bulunmayı şiâr edinen bu büyük insanın bu hâlinden, davranışından insanlığın alacağı dersler olmalıdır.

İyiliklerde, hasenâtlarda hemen hiçbir medhalimizin, hiçbir hissemizin bulunmadığını, bunların tamamının yüce Yaratıcı tarafından kulun uhdesine verilmiş birer nimet, birer emanet olduğunu, dolayısıyla bize verilen nimetlerden dolayı gururlanıp fahre girmenin mantıksızlığını da şöyle bir temsil ile nazarlarımıza sunuyor Bediüzzaman: “Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu; ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu, hak bir dâvâ ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura, belki bir hakkın var.” (18. Söz, s. 200)

Görünen o ki bu meyanda öyle çok göze batacak bir özelliği, bir güzelliği olmayan insanlara bir şey olmuyor. Ekseriyâ çoğu zaman sıradan insanlardan farklı olarak, bazı kabiliyetleri, bazı meziyetleri, bazı istidatları bulunan insanlara bir şeyler oluyor. Kendilerinde bulunan bu nimetlerin, bu güzelliklerin Yüce Yaratıcı tarafından verildiğini derk etmeyen bu insanlar, onları sahiplenerek, kibre, gurura, fahre girerek kendilerini tehlikeye atmış oluyorlar.

Bu noktada yine Bediüzzaman’a kulak verelim isterseniz: “Halbuki, sen dâim zemme müstehaksın. Zîrâ o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyârın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrin ile tenkîs ediyorsun. Gururunla tahrip ediyorsun ve küfrânınla iptal ediyorsun ve temellükle gasb ediyorsun.” (a.g.e.)

Verilen nimetlere karşı takınmamız gereken tavrı da Bediüzzaman, “Senin vazifen fahr değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevâzudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbînlik değil, hudâbînliktedir.” (a.g.e.)

Unutulmamalıdır ki, şeytan ve nefis bazan da sağımızdan yakalayıp bizi aldatıp, saptırabilir. Çok mükemmel, çok kusursuz, çok takva, çok ehl-i hizmet olduğumuzu kulağımıza fısıldayarak, bizi işleterek yoldan çıkarabilir.

Yine Bediüzzaman’a kulak verelim: “Hem deme ki, ‘Halk içinde ben intihab edildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.’ Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü herkesten ziyâde sen müflis ve muhtaç ve müteellim olduğundan en evvel senin eline verildi.” (a.g.e.)

06.09.2009

E-Posta: hgultekin@yeniasya.com.tr



Yasemin YAŞAR

Ramazan ve akl-ı muad (mead)


A+ | A-

insanın işlediği günahların altında yatan temel psikoloji, anlık lezzetlerin ilerideki büyük lezzetlere tercihi veya anlık korku ve elemin ilerideki büyük elem ve korkuya tercih edilmesidir.

Bedenine bir hastalık gelince, korkan, titreyen insan, kalp hastalıklarında yani mânevî hastalıklarında aynı titizliği göstermez, belki farkına bile varmaz. İşte bu noktanın temelinde yatan psikoloji, yine anlık korku ve lezzetlerin ilerideki lezzet ve korkulara tercih meselesidir. Çünkü insan, maddî hastalığının elemini bu dünyada hemen gördüğü için, tedavisi için de hemen harekete geçer. Oysa günahların sebep olduğu mânevî hastalıkların zararları daha çok ahirette, gelecekte görüleceğinden insan bu konuda hemen öyle kolay adım atmaz.

Kalplerin hasta olması demek de, kalbin Allah’tan başka şeylere tutunmak istemesi demektir. İşte böyle bir hastalığı anlamak için, eskilerin deyimiyle ‘akl-ı muad’ lâzımdır. Akl-ı muad, ileriyi gören, gelecekteki lezzet ve elemleri idrak eden, keskin görüş demektir. Başka bir deyişle, dünyaya ait işlerin, kırılmaya mahkûm şişeler hükmünde olduğunu idrak edip, dünyalıklar üzerindeki fanilik damgasını okuyabilen akıldır. Daha çok bu akıl, kâmil insanlarda bulunan ve imanla doğru orantılı gelişen bir akıldır.

Risâle-i Nur derslerinde işte bu akl-ı muadı geliştirmenin yolları öğretilir. İnsanda akla bağlı olan şedit hissiyâtlar mevcuttur. Bu şedit hissiyâtlar aslında ahireti kazanmak için verilmiştir. Fakat insan bu hislerin hepsini bu dünyayı kazanmak için kullanırsa, hasarete düşer. Bediüzzaman, binleri bulan bu şedit hissiyatlardan bazılarını şöyle tesbit etmiştir. Aşk, inat, endişe-i istikbal, mala ve şöhrete olan hırs gibi.

İşte çözüm olarak da bu hislerin nasıl doğru kullanılacağının formülünü sunar. “Bunların hafiflerini dünya umuruna, şiddetlilerini uhrevî vazifelere sarf etse, ahlâk-ı hamideye menşe, hikmet ve hakikate muvâfık olarak saadet-i dareyne medar olur.” (İman ve Küfür Muvazeneleri)

Hâsılı, insan aklı, eğer nefsin emrinde çalışıyorsa ki buna akl-ı meaş denir. Anlık lezzet ve zevklerin tatmini peşinde koşan, gelecek ve geçmişi ölü kabul eden, adeta cism-i hayvaniyeye ait bir akıldır. Fakat iman dizginini, bu cism-i hayvânînin elinden alıp, kalbe ve ruha teslim ettiği zaman, mazi ve müstakbele hülul edebilen, kalp ve ruhun daire-i hayatında çalışan akl-ı muada sahip olabilir.

Hakikî insanlarda ve insanların şereflilerinde bulunan bu akl-ı muadı (mead) kuvvetlendirmek gerekir. Bediüzzaman, günahların temelinde yatan ve bu akibeti görmeyen kör hissiyatı terbiye etmenin formülünü 17. Söz’de (Kalbe Fârisî tahattur eden münâcât risâlesinde) talim ettirir. İbrahimvârî bir bakış ve arayışla insan hayatını çepeçevre saran fanilikleri tesbit ve bakiye çevirmenin yolunu gösterdiği bir formüldür.

Bundan başka insanı hakikî zevklere ulaştıran ve ahlâk-ı âliyeyi kazandırıp, iki dünya saadetini kazanmaya vesile olan bu aklı, körlükten çıkaran ve kuvvetlendiren başka bir kuvvetlendirici formül de, rabıta-i mevt, yani ölümü düşünme hakikatidir. Bediüzzaman, rabıta-i mevti, ihlâsı kazandıran ve muhafaza ettiren bir sebep olarak zikreder. Çünkü insanı günahlara atan sebeplerin başında, tûl-i emel gelmektedir. Tûl-i emel sahibi bir insan da, dünya zevklerine düşkün olup, ölüm hakikatini unutan, sıhhatine, gençliğine, güç ve kuvvetine güvenerek aldananlardır. İşte ölümün her an gelebileceğini düşünmek, bu kalbî hastalığı tedavi etmenin en tesirli yoludur.

Akl-ı muadı kuvvetlendirmenin başka bir yolu da, ahirette olacak şeyleri öğrenmektir. Daha küçük yaşlarda çocukların bu akl-ı muadı geliştirilip, ileride kazanacağı cennet nimetlerinden bahsedilebilir. Gençlere ise daha çok günahların neticesindeki cehennem azabından bahsedilerek akibeti görmeyen kör hissiyatı iptal edilip, körlükten kurtarılabilir.

Akl-ı muadı kuvvetlendirmenin bir başka yolu da, ahiret derdi ile şereflenmiş insanlarla birlikte bulunmak, imanı kuvvetli olanlardan bir çevre oluşturmakta mümkündür. Bediüzzaman’ın tâbiriyle, ‘uhrevî adam’larla beraber olmak ve uhrevîleşmek gerekir.

İşte bütün bu saydıklarımızın hepsinin beraberce tâlim edildiği, insan aklının nefsin elinden alınıp, imana verildiği, kalp ve ruh dairesinde bir hayat sürüldüğü, dünya nimetleri üzerinde fanilik damgasının en güzel okunduğu ay Ramazan ayıdır. İnsanın adeta melekleştiği, melekleştiği ölçüde imanın kuvvetlendiği bu ay, bizim olan her an yaşadığımız fakat farkına varamadığımız binler hissiyâtı terbiye eden mübarek bir aydır.

06.09.2009

E-Posta: yyasar@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nurullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.