15 Eylül 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Sami CEBECİ

Yıldızların doğuşu


A+ | A-

Yemin olsun gökyüzüne ve gece ortaya çıkana. Gece ortaya çıkanın ne olduğunu bildin mi? O, karanlıkları delen bir yıldızdır.” (Târık Sûresi: 1-2-3 )

“Yemin olsun gizlenen ve açığa çıkan yıldızlara.” (Tekvir Sûresi: 15-16 )

Yeryüzü misafirhanesinin tavanı ve kubbesi hükmünde olan semâvât âlemini yıldız lâmbalarıyla süsleyen Cenâb-ı Hak, nihayetsiz güzel olan Esmâ-i Hüsnâsının nihayetsiz güzelliklerini, göklerdeki yıldızlarla da göstermek istiyor. Yukarıda iktibas ettiğimiz âyetler gibi nice âyetlerle nazarlarımızı semâvât âlemine çeviriyor. İnsanlar, şehir hayatının yoğun hayat temposu ve dünya olaylarını takip etmekten kaynaklanan sersemlikle gökyüzüne bakmayı aklına bile getiremiyor.

Şehir hayatından uzaklaşan, köylere, kasabalara ve yaylalara çıkan insanlar, ellerini uzatsalar dokunuverecekmiş gibi kendilerine yakın hissettikleri salkım saçak yıldızlarla baş başa kalırlar. Muhtelif uzaklık, yakınlık ve parlaklıklarıyla bakanlara göz kırpan yıldızlar, Kâinatın San'atkârına, O'nun varlık ve birliğine nihayetsiz dillerle şahitlik ederler.

Canlı varlıkların yumurta veya nutfe sularından, bitkilerin küçücük tohum ve çekirdeklerinden doğup meydana gelmesi gibi, semâvât âlemini yaldızlayan her bir yıldızın dahi bir doğumu ve gelişip büyümesi vardır. Galaksiler ve yıldız kümelerinin bulunduğu alanların boşluklarında gaz ve toz bulutları bulunur. Bu bulutlar, dev teleskoplarla semâ tarandığı zaman sis şeklinde görülmektedir. Bu gaz ve toz bulutlarına “Nebülöz” denir. Nebülözler, yıldızların ve gezegenlerin ham maddesidir. Hareket halinde olan nebülözler, kendi içindeki küçük bir astroid kütlesinin çekim gücü etkisiyle etrafında toplanmaya başlar. Âdetâ o astroid, bir yıldızın çekirdekliğini üstlenmiştir. Gaz ve toz bulutları çekirdeğin etrafında dönerken müthiş bir ısı meydana gelir. Nükleer reaksiyonlar neticesinde öyle yüksek bir basınç meydana gelir ki, bu basınç çekirdek ve etrafına toplanan kütlede bir dengenin oluşumuna sebep olur. Böylece bir yıldızın doğumu da gerçekleşmiş olur. Orta büyüklükte bir yıldız olan güneşimizde olduğu gibi, yeni doğan yıldız da içindeki hidrojeni yakarak ışığını uzaya göndermeye ve bize göz kırpmaya başlar. Son derece ince ve matematiksel hesaplamalara dayalı olarak gerçekleşen bu muhteşem olaylar zincirinden sonra, Kâinatın Yaratıcısının varlığına bir şahit daha devreye girmiştir. İbret nazarıyla gökler âlemine bakan ve astronomi ilmiyle yıldızları inceleyen her akıl sahibi de bu şahitliğe şahadet eder.

“Bir şey kanun-u tekâmülde dahil ise, o şeyde alâküllihâl neşvünema vardır. Neşvünema ve büyümek varsa, ona alâküllihâl bir ömr-ü fıtrî vardır. Ömr-ü fıtrîsi var ise, alâküllihâl bir ecel-i fıtrîsi vardır. Gayet geniş bir istikra ve tetebbu ile sabittir ki, öyle şeyler mevtin pençesinden kendini kurtaramaz.” (Sözler s. 863) Bediüzzaman Hazretlerinin bu tesbitlerinden hareketle, nasıl bir insan ve ağaç ölümün pençesinden kurtulamadığı gibi, muhteşem bir ağaç veya büyük bir insan hükmündeki kâinat dahi ölümden, yıkılıp dağılmaktan kendisini kurtaramayacaktır. Kıyametle kâinat ölecek, fakat âhiret olarak yeniden diriltilecektir.

Kâinattan bir cüz’ ve fezâ âleminde bir kütle olan bir yıldızın nasıl bir doğumu varsa, öylece bir ölümü de vardır. Yıldızların enerji depoları olan hidrojen maddesinin tükenmesi, o yıldızın ölmesi demektir. Orta büyüklükte bir yıldız olan güneş, hidrojeni helyuma dönüşerek ısı ve ışık yaydığı halde, bir zaman gelecek âyet lisanıyla haber verildiği gibi dürülerek ısı ve ışık vermeyecek hâle dönüşecek. Diğer yıldızlar da zamanla ışık veremez hâle gelip büzülecek, sonra nova veya süpernova denilen müthiş bir patlamayla parçalarını fezâya dağıtacaktır. Meteor taşları denilen parçaların ay, dünya ve diğer gezegenlere kadar gelip çarpması bundandır. Ancak, dünyamızın atmosferi bu parçaların yeryüzüne kadar inmesini engeller. Ya tekrar fezâya kayarlar yahut yanarak yeryüzüne toz olarak inerler. Bazen ibret olsun diye yerleşim yerlerinin dışına düştükleri de olur.

Büyük patlamalarla ölen yıldızlardan fezâya dağılan parçalar, yeni yıldızların oluşumunda vazife görürler. Yani bir yıldızın ölümü, birçok yeni yıldızların doğumuna vesiledir. Çünkü, Allah israf edenleri sevmez. Nasıl ölen yıldızların maddesini israf edebilir ki? Öyle de, kâinatın tamamını kıyametle harap edecek olan Kâinatın Sahibi, kâinatın maddesini de israf etmeyecek ve onu âhiret âleminin bir kısım inşaatında değerlendirecektir. Kâinatın ateş unsuru tamamen cehenneme gidecek, geri kalan maddesi de cennette istimâl edilecektir. Allah’ın, Hakîm ismi de bunu gerektirir.

15.09.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Uhrevî amellerde ortaklık düsturu - 2


A+ | A-

Cafer Kayısıcı: “Risâle-i Nur’un mesleğinde iştirak-i amal-i uhrevî düsturu var. Bu düsturu âyet ve hadis ile delillendirmek isteyenlere de cevap olacak ölçüde biraz açar mısınız? Yakın düstur tarikatta da var. Aynı cemaatte olmakla beraber, tanımadığımız bir kardeşimizin sevaplarından hissedar olmayı âyetler ve hadisler ile nasıl açıklayabiliriz?”

Nasıl Cennette de herkes bir yandan sevdiği ile beraber olurken, aynı zamanda derecesine uygun bir makamda da bulunur. Yani herkesin farklı makamlarda bulunuşu, bir arada bulunmalarına ve Cennetin saadetinden ve lezzetinden muhtelif derecelerde istifade etmelerine mâni olmaz. Bediüzzaman Hazretleri, bunun için de, bir bahçe içindeki dostlar misâlini hatırlatır. Nasıl bir güzel bahçe içinde bir araya gelen dostlar, farklı kabiliyetlerine ve yeteneklerine göre bahçeden farklı zevk ve lezzet alabiliyorlar. Meselâ, güzel san'atlardan anlayan dost yaprakların, çiçeklerin ve bitkilerin güzel yaratılışlarından; musikîden anlayan dost kuş cıvıltılarının veya su şırıltılarının ahenginden; resimden anlayan dost tabiatın renk cümbüşü içindeki uyumundan... vs anlıyor ve farklı derecelerde zevk almaları mümkün olduğu halde bir arada bulunabiliyorlar.1

Risâle-i Nur, hizmetini İslâmiyet’in esasında var olan bu bizlik şuuru üzerine kurmuştur. Başka bir ifadeyle, Risâle-i Nur hizmeti uhrevî amellerde kurulan bir manevî ortaklık esasına dayanır. Bu hizmette şahs-ı manevî esastır. Ene yoktur. Enaniyet yoktur. Şahsî makam ve mevki yoktur. Benlik ve bencillik yoktur. Biz şuuru vardır. Enelerin içinde eridiği ortak bir havuz vardır. Herkes bu havuzda kendi kimliğini eritir. Herkes kişi olarak yok olur, ortak bir şuur olarak ortaya çıkar.

İştirak-i amal-i uhrevî düsturuna göre:

1- Hiç kimse kendisi adına hareket etmez; herkes “biz” şuuru adına hareket eder. Böylece enâniyetin tehlikelerinden ve hatalardan uzak kalır. Çünkü kendisi yoktur ve her adımını “biz” içindeki istişare ile atar. İstişare eden yanılmaz, hatalardan korunur.

2- Biz havuzu büyük bir güç birliği sağlar. Böylece az, çok olur. İki kişi on bir kuvvetinde olur. On altı birleşik kardeşin kuvveti dört binden geçer. 2 Bu güç birliği ile, havuzdakiler, büyük hizmetlere imzâ atabilecek bir kudrete sahip olurlar; fakat yıkıcı gurur ve riyâya da meydan vermezler. Çünkü gurur ve riy⠓biz havuzuna” giremez.

3- Havuzda enaniyet ve benlik olmadığından herkes yekdiğerinin hatasını ve kusurunu affeder; ancak kendi kusurunu affetmez ve kendini ıslâh ile meşgul olur. İnsanın kendi kusurlarıyla meşgul olması, ben dâvâsına atılan en büyük darbedir. Bu hayırlı darbe, biz şuuru açısından kazanımdır. Çünkü herkesin kendi kusurlarıyla meşgul olması ve kardeşini kusurlarından dolayı itham etmemesi kardeşler arasında barışın, birlik ve kaynaşmanın yaşanmasına zemin teşkil eder. Havuzda bulunan kardeşlerde fani olmak sırrı (fena fi’l-ihvan, yani tefânî sırrı) böylece hayata geçmiş olur.

4- Biz şuuru ile hareket edenler arasında tembellik, atalet, ümitsizlik, kötümserlik, bedbinlik, yıkılmışlık, mağlûbiyet hissi bulunmaz. Biz şuuru ile hareket eden daima zaferdedir, daima üstündür, daima ümit içindedir, daima ileri atılır, daima iyi olan şeyleri ve başarıları konuşur. Kötü örnekler üzerinde durmaz.

5- Biz şuuru ile hareket edenler halkın beğenisini değil, Allah‘ın rızâsını esas alırlar. Allah dilerse zaten halkın beğenisi mümkün olabilecektir; fakat bunu istemek gizli şirk hükmündedir. Bediüzzaman Hazretlerine göre, esâsen, halkın teveccühünün işe yaradığını söylemek mümkün de değildir. Bir işi için sultana müracaat eden adam, sultanı râzı etmişse, işi görülür. Râzı etmemiş ise, halkın iltimasıyla çok zahmet çeker. Bununla berâber yine sultanın izni gerekir. İzni de rızâsına bağlıdır. 3

6- Üstad Bediüzzaman’a göre, ihlâsı elde etmek için biricik niyet, Allah rızâsını kazanmak olmalıdır. Eğer Allah razı olursa bütün dünya küsse ehemmiyeti yoktur. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yoktur. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse; kul istemek talebinde olmadığı halde, halklara da kabul ettirir. Onları da razı eder. Onun için hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızası esas maksat yapılmalıdır. Bu da en kâmil mânâda biz şuuruyla başarılır. 4

7- Biz havuzundaki herkesin, havuzda bulunanların toplam hizmetinden hissedar olmasında sözü edilen “derece”den maksat; bu havuzda “erime derecesi” olmalıdır. Fert, kendisini ne kadar havuza mal etti ise, benliğini ne kadar yok bildi ise, kendi ruhunu ne kadar havuz ile bütünleştirdi ise; o derece havuzun büyük sevaplarından hissedar olur, o nispette şahsî hatalardan da kurtulur.

Cenâb-ı Hak cümlemizi tam ihlâs ve istikamette muvaffak kılsın. Âmin.

Dipnotlar:

1- Sözler, s. 460.

2- Lem’alar, s. 165.

3- Mesnevî-i Nûriye, s. 156.

4- Lem’alar, s. 164.

15.09.2010

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

Sebeplerin, tabiatın yapması veya kendi kendine olması aklen imkânsız


A+ | A-

Hiç şüphesiz akıllı/şuurlu varlıklarız. Değil bir san’at eserini, alelâde bir âleti, yığma bir duvarı sebeplerin, tabiatın yaratamayacağını veya kendi kendine olamayacağını, basit bir mantık yürütmeyle anlayabiliriz. Meselâ bütün varlıkların yapı taşı olan atomu/molekülü ele alalım... Bütün varlıklar moleküllerle örülür. Yani aynı atom, hava zerresi iken suya, sonra toprağa geçer; sonra ağaç yaprağı, sonra insan, sonra insan kulağı veya iç organlarından birisinde görev alır.

Bir insan, akıllı/şuurlu olduğu ve yüz milyarlarca atomdan meydana geldiği hâlde, atomun tek başına görev aldığı unsurları bilmiyor, tanımıyor. Değil o san’at eserini yapması... Meselâ bir zerrenin kendi kendine iş yapabilmesi için sonsuz bir ilme, görmeye, işitmeye, iradeye, kudrete vs. sahip olması gerekir. Çünkü bir atomun meydana gelebilmesi ve bir hücrenin iş yapabilmesi için kâinatın bütün unsurlarını tanıması lâzımdır.

İşte, o atom veya hücre, insanı tanımalı. Bu yetmiyor. Tek tek, bütün organlarını bilmeli. Bu da yetmiyor. İnsanın bütün akrabalarını, geçmiş ve geleceğini de bilmeli. Ki, esas unsurlarda ve akrabalık bağlarında benzetsin, ama bir de “alâmet-i farika” denen, farklı bir işaret koysun... Evet, “Zerre/atom, hücre kendi kendine oldu, tabiat yaptı ve sebepler icat etti” diyen, onun bin Eflatun dehasından daha yüksek bir dehaya sahip olması gerektiğini kabul etmelidir.

Diğer taraftan, biz biliriz ki, “Olmayan veremez!” Yani kendisinde parası olmayan para, yemeği olmayan yemek, kalemi olmayan kalem veremez. Zerrenin/atomun görme, işitme gibi özelliklerinin olmadığını biliyoruz. Öyle ise, ineğin gözüne girip görmesi, insanın kulağına girip işitmesi mümkün değildir. Kezâ atomlarda ilim gibi özellik, sevme, hürmet, nefret, korku gibi duygular yoktur. İnsan zerrelerden/moleküllerden oluştuğuna göre, bu özelliklerin bu özelliklere sahip olan birisinden gelmesi gerekir. Dolayısıyla zerreleri, sebepleri, tabiatı yaratan zatın, sonsuz görme, işitme, bilme, irade ve kudreti olması gerektir. Çünkü bir zerrenin sonsuz bağlantıları vardır. Şu hâlde, atom/zerre, hücre, unsur, bitki, hayvan veya insandaki bütün bu özellikler, sonsuz ilim ve kudret, yani sonsuz isim ve sıfatlar sahibi Yaratıcı’dan gelmektedir.

Seküler anlayışa sahip olan bir ilim adamıyla, tabiatın, sebeplerin yapamayacağını, kendi kendine hiçbir şeyin olamayacağını konuşuyorduk. Bir ara ona, eskiden duyduğum şu örneği, hem de müşahhas birisini göstererek verdim:

“İşte şu yarı deli, elbisesiz, parasız, çulsuz pulsuz adamı tanıyorsunuz ve görüyorsunuz. Bir saat sonra grand tuvalet, şahane elbiseler giymiş, deste deste paralarla karşımıza çıktığını görsek ne gelir aklımıza?”

“Ya birisi verdi, ya bir yerden aldı veya çaldı!”

“Derinlemesine düşünün; başka bir ihtimal var mı?”

“Tabiî ki yok!”

“Şimdi başta zerre/atom, hücreyi veya önce pek çok zerreden oluşmuş arıyı düşününüz. Bu harika besin ve şifa özelliği olan balı yapma işini nasıl yapıyor? Kendisinin aklı, zekâsı, ilmi, iradesi vs. var mı?”

“Hayır!”

“Ama sonuçta bu muhteşem işi yapıyor! Öyle ise, iki ihtimal vardır: Serçe parmağımızın 15’te biri olan arı, bal yapma san’atını ya bir yerden çaldı veya birisi verdi…

“Arı hangi akıl, hangi ilim ve hangi irade ve kudret ile alacak veya çalacak?

“Öyle ise, ona kâinatın sahibi bu özelliği vermiştir...

“İşte, hücrelerden bitkilere, hayvanlara, unsurlara, yıldızlara ve Samanyolu’na kadar her varlığı buna kıyas edebiliriz. Ne atomda, ne hücrede, ne unsurlarda, ne de tabiatta akıl/ilim/irade/kudret vardır… Ki, bir atomun yaratılması için de kâinat fabrikası lâzımdır! Demek ki, atomu da, kâinatı da yaratan, bunların dışında sonsuz bir ilim, irade, kudret gibi sonsuz isim ve sıfatlar sahibi olan Yaratıcı’dır...”

15.09.2010

E-Posta: [email protected] [email protected]



M. Latif SALİHOĞLU

Suç duyurusu...


A+ | A-

Darbe lideri Kenan Evren'in suç işlediğine dair ilk ciddî iddianâmeyi hazırlayan kişi, eski Adana savcısı Sacit Kayasu'dur.

2000 yılında bu iddianâmeyi hazırlayan Kayasu'nun başına gelmeyen kalmadı. Sekiz yıl müddetle itilip kakıldı, hukukî haklarının hemen tamamı elinden alındı. Resmî anlayış tarafından neredeyse "istenmeyen adam" ilân edildi.

Türkiye'deki "medenî hukuk" mekanizmasının işlemediğini, hatta tıkandığını gören Kayasu, çareyi AİHM'e başvurmakta buldu.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinde görüşülen ve nihayet 2008'de sona eren dâvâ, sayın Kayasu'nun haklılığını ortaya koydu.

Türkiye, Kayasu hakkında "ifade hürriyetini kısıtladığı" için tam 41 bin Euro tazminata mahkûm edildi.

* * *

Şimdilerde ise, Kenan Paşa ve onunla darbe sorumluluğunu paylaşmış olanlar hakkında suç duyurusunda bulunan bulunana, dâvâ açan açana...

Savcılıklara iletilen iddianâmelerde söylenenlerin hemen tamamı doğrudur. Hatta, zikredilen baskı ve zulüm listesinde yığın yığın eksikler bile var.

Savcılar da, yapılan başvuruları kabul ediyor ve gereğinin yapılacağını ifade ediyor. Bakalım gidişat ne gösterecek...

* * *

Esasında, bugün itibariyle Kenan Evren ve cuntacı arkadaşları hakkında herhangi bir şikâyete, herhangi bir suç duyurusuna gerek kalmadan da dâvâ açılabilir.

Zira, darbeciler ve darbe döneminde (12 Eylül 1980–83) görev yapanlar aleyhinde dâvâ açılamayacağına dair Anayasanın geçici "15. Madde"si yürürlükten kaldırılmış bulunuyor.

Bu kànunî zırh ortadan kaldırıldığına göre, ilgili savcılıklar, vatandaşın şikâyetine bağlı olmaksızın da cuntacılar hakkında iddianâme hazırlayabilir ve dâvâ açılabilir... Nitekim, halen devam etmekte olan Ergenekoncuların dâvâsı bu cümleden bir dâvâdır.

Silivri'de görülen dâvânın en ağır gerekçesi, zanlıların bir cunta faaliyeti içine girmiş olduğu iddiasıdır.

Yıllardır devam eden bu dâvâ ile ilgili olarak dosyaya giren iddialar, bir bir araştırılıyor ve bunların ispatına çalışılıyor.

Buna rağmen, henüz net bir "suç ve cezâ" durumu ortaya çıkmış, ya da kesinlik kazanmış değil.

12 Eylül Cuntacıları ve yardımcılarının durumu ise, ortada gün gibi aşikâr. Üzerinde hiçbir meçhûliyet perdesi yok.

Dolayısıyla, ilgili savcılıkların harekete geçmesi ve haklarında dâvâ açıp onları mahkemeye sevk etmeleri önünde de kànunî hiçbir engel yok.

* * *

Netice itibariyle, Türkiye'de açıkça darbecilik ve cuntacılık suçu işlemiş kişilerin yargılanıp yargılanmayacaklarını, cezalandırılıp cezalandırılmayacaklarını bilemiyoruz.

Yakın gelecekte yaşanacak gelişmelere bakıp göreceğiz.

Burada asıl merak ettiğimiz bir nokta da şudur: Darbenin yapıldığı 12 Eylül (1980) gününden başlamak üzere, medyada, şurada–burada, yıllar yılı darbecileri alkışlayan, onlara övgüler düzen, hiçbir yardımı onlardan esirgemeyen şahıslar hakkında acaba neler yapılacak?

Bunların resmî mahkemelere çıkarılacaklarını tahmin etmiyoruz. Ama hiç olmazsa, vicdan mahkemesinde herkesin hak ettiği yeri bulmasını şiddetle arzu ve temenni ediyoruz.

Tarihin yorumu 15 Eylül 1980

Darbecilerin suç dosyası

Darbenin yapıldığı 12 Eylül (1980) gününden itibaren, devletin imkânları kullanılarak işlenen suç ve cinayetlerin haddi hesabı yoktur.

En az kayıtlara geçenler kadar, ayrıca hiç kayıtlara geçmeyen insanlık dışı muameleler vardır.

Bunların bir kısmına bizzat kendimiz şahit olduk; bir kısmını ise zulüm gören veya zulme şahit olanlardan duyduk ki, anlatılacak gibi değil. Anlatmaya çalışsak bile, okuyucunun bunları duymaya tahammülü olmaz, ya da midesi kaldırmaz.

Darbecilerin suç dosyası öylesine kabarık ki, bu dünyanın en ağır cezası bile verilse, yine de hafif kalır.

İyisi mi, o zulüm ve mel'anet fışkıran zihniyeti tarihin çöplüğüne gömmek ve Dâr–ı Cezâ'da da onunla ebediyyen hesaplaşmak.

Bu münasebetle, darbecilerin 15 Eylül günü uygulamış olduğu vahşiyane bir kararı yeni nesillere hatırlatarak geçelim...

O gün, işçiler için kànunen tanınmış olan grev ve lokavt hakları kaldırıldı.

Bütün işçi sendikalarının ve sendika konfederasyonlarının bankalardaki hesapları bloke edilerek paralara el konuldu. Sendika başkanları tutuklandı.

Halkın hür iradesiyle seçilmiş olan belediye başkanları görevlerinden alınmaya başlandı; onların yerine, hemen her yerde darbecilerin emrinde görünen subaylar ve az bir kısım siviller atandı.

Bunlar gibi daha nice nice zulümkârlıklara imza atan darbecilerin, iki yıl sonra hazırlatmış olduğu anayasa, halkın yüzde 90'ına zorla kabul ettirildi.

Ancak, en acı olan şu ki: Bazı kimseler, hem darbecilerin, hem de bu anayasanın gönüllü şakşakçılığını yaptı. Üstelik, bunlar hâlen de bu yaptıklarından dolayı pişman olduklarını deklare etmiş değil.

Allah, işlediği günahtan dolayı samimane bir şekilde nedâmet duyup af dileyen kullarını bağışlar.

15.09.2010

E-Posta: [email protected]



Suna DURMAZ

İslâma saldırmakla şöhret olmaya çalışanlar


A+ | A-

Şöhret peşinde olmak hastalıklı bir hâlet-i rûhiye içinde olan zayıf iradeli insanların işidir. Yoksa, aklın, ilmin, zekânın, fizikî güzelliklerin, kısacası sahip olunan herşeyin Yüce Yaradan tarafından bahşedilmiş olan nimetler olduğuna inananların işi değildir şöhretperestlik. İnsana yaratılmış âciz bir kul olduğunu unutturan hubbu-câh yüzünden bir çok insan şeytanın kucağına düşer ve nefsinin istekleri yerine gelsin diye mel’ûn iblis ile işbirliği yapar. Olayların merkezinde enesini görmek isteyen insan, artık helâl-haram ayırımı yapmadan her işi yapar. Ve böylece esfel-i sâfilin olmaya hak kazanır. Veliyâzübillah!

Günümüzde, doğudan ve batıdan şöhret meftûnu bir çok süflî nefisli insan, her türlü vesileyle İslâm ve onun değerlerine saldırarak nazarları üzerlerine çekmeyi hedeflemektedirler. İşin garip tarafı, “Yahudi soykırımı yapılmamıştır veya iddia edildiği gibi 6 milyon Yahudi öldürülmemiştir” diye bir söz sarf eden insanlara hapis cezası veren Batı, “fikir özgürlüğü” kisvesi altında girip, İslâm karşıtı kitaplar yazan, filimler çeken, resim ve karikatürler çizen insanlara ödüller verip onları bağrına basmaktadır.

Danimarkalı karikatürist Kurt Westergaard, Holandalı politikacı Geert Wilders, Holandalı film yapımcısı Theo Vangogh, Hintli yazar Selman Rüşti, Bangaldeşli jinekolog yazar Teslime Nesrin, Mısırlı gazeteci yazar Newal Sa’dawi, Somalili yazar Ayan Hırsi Ali, İslâm karşıtı fikir ve eylemleriyle şöhret bulmuş ve bu yolla Batıdan ödüller almış insanlardır.

Alman Başbakanı Angela Merkel’in İslâm Peygamberi Hz. Muhammed’i başında bombalı terörist görünümünde çizen Danimarkalı karikatürist Kurt Westergaard’a 2010 yılı Basın ödülü verirken “Avrupa, inanç ve din özgürlüğünün olduğu ve bunlara saygının kıymet taşıdığı yerdir” diye açıklaması, “fikir özgürlüğü” konusunda çifte standart uygulandığının işaretidir.

Amerika’nın Florida eyaletine bağlı Gainsville şehrindeki “Dove World Outreach Center” Rahibi Terry Jones da İslâm karşıtı hareketlerde bulunarak şöhret olmayı arzulayanlara katıldı. Çağrıda bulunduğu “11 Eylül Kur’ân Yakma Günü” eylemi ile birden medyatik oldu. Neyse ki, uluslar arası kamuoyunun yapmış olduğu yoğun baskı sonucunda bu çirkin eyleminden şimdilik vazgeçti.

Peki Terry Jones’i bu eyleme iten sebep neydi acaba? Amaç: İslâm karşıtı olan fanatik Hıristiyanları küçücük ve etkisiz bir kilise olan “Dove World Outreach” çatısı altında toplamak mıydı? Yoksa, eşiyle beraber sahibi oldukları online satış yapan “TS and Company” adlı mobilya şirketinin reklâmını yapmak mıydı? Görünen o ki, Terry Jones’in arkası karanlık. Bu olayda din ve mal birbiri içine girmiş durumda.

İnternette yer alan haberlere göre, arsaları ve evleri olduğu gibi bankalara yüklü borcu da olan Terry Jones’in kilisesine sadece 50 kişi kayıtlıymış. Hıristiyanlık hakkında akademik bir eğitim almamış olan Terry Jones, kiliseden ayrılmaya kalkanları ‘Tanrı’nın lânetine uğramakla tehdit ediyormuş. Agresif tutumları, kiliseyi değil kendini ön plana çıkarması ile tanınıyormuş. Bundan başka, vergiden muâf olan kilise mülklerini kendi özel çıkarları için kullanıyor ve kilise müdavimlerini de mobilya paketlemede ücretsiz olarak çalıştırıyormuş. Kiliseye yapılan bağışları kendi ticaretinde kullanıyormuş.

http://www.gainesville.com/article/20090719/ARTICLES/907191005?p=all&tc=pgall&tc=ar

15.09.2010

E-Posta: [email protected]@hotmail.com



Abdil YILDIRIM

Şimdi sıra başörtüsünde


A+ | A-

Referandum sürecinde herkes eteğindeki taşları döktü. Gök kubbe altında söylenmedik söz kalmadı. Hatta, CHP Genel Başkanı, “Başörtüsü sorununu ben çözerim” diyecek kadar ileri bir lâf etti. Başbakan ise, sanki böyle bir fırsat kolluyormuş gibi, “eğer samimî isen, 13 Eylül’den tezi yok, hemen bir araya gelelim, birlikte çözelim, varsa siyasî rantı da senin olsun” diyerek bu sorunu çözmeye ne kadar hevesli olduğunu dile getirdi. CHP Genel Başkanının yollarına güller dökecek kadar memnun olacağını belirtti. Ama 13 Eylül geride kaldı, ne CHP'den, ne de Başbakandan bu konuda bir söz işitmedik. Yani yorgan gitti, kavga bitti. Şimdi bir taraf yüzde kırk ikiden teselli bulabileceği noktalar ararken, öbür taraf yüzde elli sekizin zafer sarhoşluğunu yaşıyor. Başörtüsü kimsenin umurunda değil. Başörtüsü mağdurları ise, mağduriyetleri ile baş başa kalmaya devam ediyorlar.

Peygamber Efendimiz (asm) “Hayırlı işlerde acele ediniz, tâ ki bir şer gelip o işi bozmasın” diyor. Başörtüsü yasağını kaldırmak gibi hayırlı bir iş, elbette öncelikle yerine getirilmesi gereken bir vazifedir. Bu sorunu gerçekten çözmek ve mağduriyetlere son vermek niyeti olanlar, ellerine geçen ilk fırsatta bu işe el atmaları gerekirdi. Ama bu günkü iktidar, anayasayı değiştirebilecek bir çoğunlukla iş başına geldiği zaman böyle bir girişimde bulunmadı. Böyle önemli ve öncelikli bir konu, yıllarca önemsenmedi. Fincancı katırlarını ürkütmemek gibi siyasî endişeler dikkate alınarak, başörtülülerin feryatlarına kulak tıkandı. Ne zaman siyasî bir darboğaza girdiler, o zaman başörtüsüne el atmak istediler. Niyet halis olmadığı için onu da yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Yasal bir düzenlemeye gerek olmadığı halde, anayasa değişikliği ile sorunu çözmeye kalktılar. Anayasa Mahkemesinin yapısını ve tavrını bile bile, anayasa değişikliğine gittiler. Sonunda iptal ağlarına takılan değişiklik yüzünden sorun kördüğüm haline getirildi. Yani siyasî bir sakarlık yüzünden, kaş yapayım derken göz çıkarmış oldular.

Şimdi ise, referandum münasebetiyle yeniden böyle bir fırsat ortaya çıkmış oldu. CHP kerhen de olsa, bu konuda kendisini bağlayacak bir vaatte bulundu. Hükümet ise, propaganda sürecinde mal bulmuş mağribi gibi buna sarıldı. Ama referandumda istediği sonucu aldıktan sonra yine başörtüsünü baştan savmaya kalkarsa, bu defa muhafazakâr kesime söyleyecek hiçbir bahane bulamazlar. Başkalarını samimiyetsizlikle itham ederken, kendilerinin ne kadar samimiyetsiz olduklarını göstermiş olurlar.

Bir iş yapılacaksa, sıcağı sıcağına yapılmalıdır. Hazır CHP’den de böyle bir söz sudur etmişken, hemen harekete geçilmeli ve gereği yapılmalıdır. Bu güne kadar her seçim döneminde başörtülüler aldatıldı. Verilen sözler seçimden sonra unutuldu. Birileri iktidar olmanın keyfini çıkarırken, öbürleri muhalefetten kurtulmanın derdine düştü. Ama başörtülülerin mağduriyetleri hep devam etti.

Bu konu gündeme geldiğinde, hep toplumsal mutabakat bahanesi öne sürüldü. Halbuki toplumda böyle bir mutabakat zaten var. İnanmıyorlarsa, bir referandum da başörtüsü için yapsınlar. Şimdi alınan yüzde elli sekizin yüzde yetmiş sekize çıktığını göreceklerdir. Ama niyetler halis, gayretler ciddî değilse, her zaman bir bahane bulmaya devam edeceklerdir.

Bugünkü iktidar, birazcık muktedir olsa, başörtüsü sorununu çözdüğü gibi, Ayasofya’nın zincirlerini de çözer, bu mukaddes mabedi ibadete açardı. Çünkü millet iradesi bu konularda hep iktidarların arkasında oldu. Ama arkasına dönüp de bakmayanlar, bu istinat noktasının farkında olmadılar.

15.09.2010

E-Posta: [email protected]



Saliha FERŞADOĞLU

Hayata dair


A+ | A-

Ne vakit üzülsem, neşesiz ve keyifsiz olsam kendimi mutfakta bulaşık yıkar, ocağı cifle temizlerken buluyorum. Yavaş yavaş düşüncelere dalarken, duruluyor, kendime geliyorum. Bir işle meşgul olmanın verdiği rahatlatıcılığın yanı sıra temizlik duygusunun ferahlatan yönü de cezb ediyor biz kadınları.

Çevremdeki kadınlara sordum; aldığım cevaplar hep birbirine benzer. Kimi çaydanlığı ovalıyor, kimi yemek yapıyor, kimi yeni bir pasta tarifiyle yeni tatlar ortaya çıkarırken kendini rahatlatıyor, ruhundaki sıkıntıyı, telâşı, bezginliği gideriyordu.

İlginçtir bazen temizlik olayını abartan, işi titizlik boyutundan hastalığa götüren insanlarla karşılaşırız. Kızarız onlara, çamaşır suyunu, cifi, yağ sökücüyü çok fazla kullandıkları için. Bedenlerini zehirlediklerini düşünerek hemen uyarıveririz. Ama fark etmeyiz; kim bilir nasıl bir halet-i ruhiyeye sahipler… Ne düşünceler eşliğinde gece gündüz demeden kendilerini temizliğe verirler? Hangi sıkıntıya kapılıp, kasvetlerinden arınmak istercesine ha bire ovalayıp dururlar lavaboları, demlikleri… Hiç düşündünüz mü? Bir kere olsun anlamaya çalıştınız mı onları?

Sadece burun kıvırıp, çok fazla su, deterjan harcıyor diye azarladık değil mi?

* **

Sanal âlemde sosyal olduğunu dile getiren birçok insan; birebir iletişimlerde başarısız oluyor. Evet, bu konuda oldukça iddialıyım. Herhangi bir yolculuk esnasında, insanlar çevresindekilerle konuşmamak için surat asıyor, en ciddî halleriyle vurdumduymaz takılıyor ve daha da ötesi geriliyorlar.

Şehirlerarası yolculuk yapan bir otobüste yerimi alıyorum. Benim yaşlarımdaki yol arkadaşıma, hayırlı yolculuklar nidasıyla iyi dilek temennilerimi iletiyorum. Sadece yüzüme bakıyor; kafasını çeviriyor yahut kimisi yarım yamalak teşekkür ediyor sesinin en tiz, titrek tonuyla…

Başka bir yolculuk esnasında paldır küldür yanıma oturan bir aile, yolculuğun ortasında işleri düştüğü için birkaç soru soruyor, sonra teşekkür bile etmeden kendi sohbetlerine devam ediyor.

Hayretle izliyorum insanları; taaccübüm zihnimi, kalbimi geçiyor; ruhumu eziyor. Biz ne zaman bu kadar uzaklaştık birbirimizden? Selâmı sabahı ne zaman kestik ansızın, birden?

*

Bazen içimizdeki kırgınlığımız o kadar büyüyor ki, nefes alamaz hale geliyoruz. Karada can çekişen balık misali çırpınıp duruyoruz. Her şey üstümüze geliyor. Kime anlatsak derdimizi, az bir az dinliyor, sonra o da içini dökmeye girişiyor. Derdine derman bulunamamış bir hasta gibi bekliyoruz.

Canımız sıkılıyor, ama niçin, sorularıyla gezinip duruyoruz. Oyalanmak için sokağa çıkıyor, alış veriş yapıyor, dergi kitap karıştırıyor, televizyon izliyor, komşu gezmelerinde soluklanıyor; yine de kendimize gelemiyoruz.

Böylesi buhran anlarında sıkılan ruhumuza tek bir yol deva oluyor: Kalpler ancak Allah’ı zikretmekle mutmain olur (Rad Sûresi, 28).

Biraz İnşirah Sûresi, biraz Asr Sûresi… En çok da içinden geldiği gibi Rabbinle konuşmak… Yok, başka çaresi…

15.09.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

TV’yi kapat, kitaba koş


A+ | A-

Önümüzdeki hafta milyonlarca öğrenci ders başı yapacak. Bu vesile ile ‘çok önemli konular’ı konuşmaktan, ‘önemsiz’ gördüğümüz eğitim konularını konuşmaya belki fırsatımız olacak.

Türkiye’yi idare edenlerin hatalarından biri de, ‘eğitim’ konusunu yeterince ciddiye almayıp problemlere kalıcı çareler bulma gayretine girmemeleridir. Yöneticilerin hal ve hareketleri, “Şu okullar olmasa, millî eğitimi ne de güzel idare ederdik” yaklaşımını hatırlatıyor.

Eğitim hayatı boyunca öğrencileri en çok etkileyen olumsuzlukların başında ‘dost’ bilinen düşmanlar geliyor. Yaygınlığı ve etkisi bakımından TV, bu düşman sıralamasında ilk sırayı alabilir. Devamında da ‘sanal âlem’deki tehlikeler sayılabilir. Yaygınlaşan tehlike sebebiyle daha okumayı sökemeyen çocuklarımız, “Baba bana da ‘msn adresi’ al, benim de ‘facebook’um olsun” diyor!

Geçmiş yıllarda uzmanların ‘dost’ olarak gördüğü televizyon da, artık ‘düşman’lar listesinde yer alıyor. Bir uzman, yeni okul dönemi için anne-babalara şu tavsiyelerde bulunmuş:

* Çocuğunuzun fiziksel ve ruhsal bir problemi varsa okula başlamadan çözülmüş olmalı.

* Okul açılmadan bir-iki hafta önce alış verişinizi tamamlayın.

* Okullar açılmadan en az bir hafta önce çocukların uyku ve yemek düzenini özellikle kahvaltı saatlerini yeniden planlayın.

* Televizyonu kapatıp başka aktivitelere yönlenmesini sağlayın. Çocuğunuzu sabah saatlerinde televizyon izlemek yerine; yap-bozla uğraşma, boyama, kitap okuma gibi faaliyetlere yönlendirin.

* Çocuğunuz küçükse ya da yeni bir okula başlıyorsa onunla birlikte okula gidin.

* Yıl içinde öğreneceği bilgiler hakkında onunla konuşun. Okul yılı boyunca öğrenme sürecini pekiştirin. Çocuğunuzu sabırlı, dikkatli ve olumlu olması konusunda yüreklendirin.

* Çocuğunuzun okuldaki durumuna ilişkin geri-bildirim almak istediğinizi öğretmenine/öğretmenlerine iletin, onlarla tanışın.

Bu tavsiyelerin en önemlisi, “Televizyonu kapatıp, çocuklarınızın başka aktivitelere yönlenmesini sağlayın” şeklinde olanıdır. En önemli madde budur, ama uygulaması en zor olan tavsiye de yine odur. Çünkü TV; genç-ihtiyar, çoluk-çocuk herkesi cezbedebilen bir ‘kutu.’ “Çocuklara zararlı, büyüklere faydalı” diyemeyiz. En büyük çelişkilerimizden biri de, mütedeyyin insanların geçmiş yıllara nisbetle TV’yi daha fazla dost kabul etmeleridir. Geçmiş yıllarda ‘uzman’lar TV’leri dost bilip öyle anlatırlardı. Şimdi onlar TV’nin gerçek yüzünü görüp ‘düşman’ listesine ilâve ettiler. Mütedeyyin camia ise, zihinleri bulandıran bu âleti maalesef artık dost olarak görme eğilimindeler. TV’yi müsbet mânâda değerlendirmek için çalışmak başka, onu başköşeye koyan bu tavır değişikliği çok başka.

Eğitim yılı başında uzmanların dikkat çektiği önemli bir konu da, çocuklarla birlikte okula gitme gerektiği. Okula gidip onların öğretmenleri ve okul yöneticileriyle tanışmak da çok önemli. Çok önemli, ama en çok ihmal ettiğimiz konulardan biri de bu. Tabiî, gelen ‘veli’yi okula geldiğine pişman etmeyecek bir okul yönetimi anlayışı da şart.

15.09.2010

E-Posta: [email protected]



Vehbi HORASANLI

Hükümete büyük görev düşüyor


A+ | A-

Referandumda halkımızın değişikliklere “evet” demesi ile birlikte yaşadığımız problemler bitmedi.

Şimdi yapılması gereken çok sayıda kanunî düzenleme var.

Özellikle Yüksek Askerî Şûrâ (YAŞ) kararlarının yargı denetimine alınması ile birlikte sayıları binlerce olan “yargısız infaz” mağduru askerin durumlarının ne olduğu ve ne yapacağı belirsiz durumda. Anayasa değişikliği yeteri kadar açık olmadığı için farklı yorumlar yapılıyor.

Bir kısım anayasa uzmanının görüşüne göre değişiklik, anayasanın yürürlüğe girdiği 1982 yılından itibaren geçerlidir. Yani Yaşzedeler uğradıkları haksızlığa karşılık olarak tazminat alma hakkına sahip. Diğer bir görüşe göre ise değişikliğin yürürlüğe girdiği tarihten itibaren YAŞ kararları yargı denetimine açılıyor. Yani bundan sonra mahkemeye gidilebilecek.

Hükümet anayasa değişikliğini referanduma götürürken mağduriyetlerin önleneceğini ve haksızlığa uğrayanların zararlarının tazmin edileceğini ifade etmişti. O halde anayasa değişikliklerinin yürürlüğe girmesi için yapılacak olan uyum yasalarında bu konuya dikkat çekilmesi gerekiyor.

Eğer uyum yasaları hazırlanırken gerekli özen gösterilmezse, uygulamada bürokratların keyfine göre hareket etmesi sonucu yanlışlıklar olmaktadır ki bu durum yeni mağduriyetlere kapı açıyor.

Örnek olabilecek kendimle ilgili bir durumu anlatmaya çalışayım. Anayasa Mahkemesi almış olduğu bir karar sonucunda farklı kurumda çalışarak emekli olmuş kişilere emekli ikramiyesi verilmesi gerektiğine dair bir hüküm veriyor. Adaleti Savunanlar Derneği (ASDER) bu kararı üyelerine bildirerek hukukçulara hazırlatmış oldukları dilekçe ile müracaat edilmesini ve bu sayede hiç olmazsa emekli ikramiyelerini alabileceklerini bildiriyor.

Örnek dilekçeyi gerekli açıklamaları yaparak Sosyal Güvenlik Kurumuna gönderen benim gibi birçok kişi iki sayfalık bir cevap alıyor. Özetle, Anayasa Mahkemesinin kararının geriye doğru götürülemeyeceği ve bu sebeple daha önce ikramiye alamayanların bu haktan yararlanamayacağını bildiriyor. Yani bürokrat efendiler hakkımız olan ikramiye yerine bize “bir bardak su için iyi gelir” diyorlar.

Kanun ve yönetmeliklerin vatandaşların aleyhine olarak yorumlandığı başka bir ülke var mıdır? gerçekten merak ediyorum. Fakat ülkemizdeki durum ne yazık ki böyledir. Çok taze bir örnek olduğu için yani iki aylık bir mazisi olduğu için bu açıklamayı yapmak zaruretini duydum. Şahsımın alacağı üç beş kuruş önemli değil, lâkin uygulamada karşılaşılan güçlükler öyle çok ki insanlarımızın devlete olan güvenini büyük ölçüde sarsmaktadır.

İşte hazır sırası gelmişken hükümetimizden bu konuya ciddî olarak eğilmesini ve hazırlanması gereken uyum yasalarını bir an önce yürürlüğe sokarak bürokratların keyfine bırakmadan çözüme kavuşturulmasını istirham ediyorum. Aksi takdirde millet iradesi bir defa daha kâğıt üzerinde kalacak uygulamada haklarımız akla hayale gelmedik uydurma gerekçelerle reddedilmiş olacaktır.

Zaten yeterince mağdur edilmiş olan YAŞ’zedelerin daha fazla örselenmemesi ve kamu vicdanının daha fazla yaralanmaması için Hükümetimize büyük bir görev düşmektedir. Uyum yasaları dikkatlice hazırlanmalı ve işlerinden güçlerinden edilerek çok zor şartlar altında hayat mücadelesine giren Yaşzedelerin hakları adil bir şekilde tazmin edilmelidir. Şimdi icraat zamanıdır ve milletimizin beklentileri bir an önce karşılanmalıdır.

15.09.2010

E-Posta: [email protected]



Kazım GÜLEÇYÜZ

Yeni anayasa ve AB


A+ | A-

Referandumda sandıktan çıkan sonuçla ilgili yorumlar devam ederken, özellikle şu iki noktanın altını çizmek gerekiyor:

Bunlardan biri, pakete verilen yüzde 58 evet’le, yeni, sivil ve demokratik bir anayasa talebinin artık daha fazla ertelenemez bir âciliyetle gündeme gelmiş olduğu. Yaygın ve ortak kanaat bu yönde.

Bunun anlamı, Türkiye’yi, maddelerinin neredeyse yarısında yapılan değişikliklerle yamalı bohçaya dönmüş, ama özündeki darbeci ruh hâlâ devam etmekte olan ihtilâl anayasasının defterini dürüp, yerine sivil ve demokratik yeni bir anayasayı ikame etmek için bir fırsatın daha doğduğu.

Bilindiği gibi, 2002 ve 2007 seçimlerinde de aynı fırsat ele geçmiş, ama maalesef değerlendirilememişti. Hattâ Cumhurbaşkanı Gül de 2007 sonrası için bilâhare yaptığı açıklamalarda, fırsatın kaçırıldığını hayıflanarak ve esefle ifade etmişti. Şimdi bu hata bir defa daha tekrarlanmamalı ve Türkiye artık anayasasını yenilemeyi başarmalı.

12 Eylül 2010 akşamı oluşan ve akabinde verilen mesajlarla pekiştirilen olumlu atmosfer, köklü bir anayasa reformu için güçlü bir toplum talebi ve aynı yönde sağlam bir kamuoyu desteği ortaya çıktığını açık şekilde gözler önüne seriyor.

Yani, Türkiye tarihî bir fırsatla daha karşı karşıya. Temennîmiz, bu fırsatın da heba edilmemesi.

Bunun için, süreç, hele şu ortamda gündeme getirilmesi pek isabetli görünmeyen başkanlık sistemi gibi konuları öne çıkarmadan götürülmeli.

“Evet” oylarını, başkanlık sistemine geçiş için bir sıçrama tahtası olarak kullanma hesabı yapılıyorsa, yeniden uyarıyoruz, bu hesap ters tepebilir.

Elbette ki, Türkiye başkanlık sistemini de tartışabilir. Nitekim geçmişte de zaman zaman tartışıldı. Ama defaatle gündeme getirildiği halde hayata geçirilemedi, çünkü şartlar müsaade etmedi.

Peki, şimdi ortamın buna uygun hale geldiğini söylemek mümkün mü? Referandum sonuçlarını bir zafer psikolojisi içinde yorumlayıp “Artık bizi kimse tutamaz” tesbitiyle yola devam etmek isteyenler açısından bu sualin cevabı “evet” olabilir.

Referandumu yorumlayan bir İsrail gazetesinin, Erdoğan’ı—çok hoşlandığı şekilde—“Atatürk’ten sonraki en büyük ikinci lider” olarak nitelemesi örneğinde olduğu gibi, “gaz” verenler de olabilir.

Ama gerçek durum da öyle mi? Bu sualin doğru cevabını bulabilmek için, durumu çok iyi ve gerçekçi bir tahlile tâbi tutmak ve kararı da ona göre vermek gerekiyor. Hele “vuruşarak çekilme” pozisyonunda olan statükodaki hazımsızlık psikolojisinin ve bunun tetiklediği direniş tavrının daha da derinleşip iyice tavan yaptığı bir ortamda.

Yargıtay Başsavcısının, M. Kemal’in meşhur Bursa nutkunu hatırlatan bir üslûpla yaptığı “Anayasa değişse dahi...” çıkışı gözardı edilmemeli.

Zafer sarhoşluğu ve “Artık ne yapabilirler ki?” umursamazlığı içinde girilecek bir rehavet hali ile, iyi düşünülmeden atılacak provokatif adımlar, hiç hesapta olmayan olumsuzluklara kapı açabilir.

Onun için, hele şu merhalede dikkat ve temkini elden bırakmadan, ama temkini pısırıklık ve beceriksizliğe de dönüştürmeden, topyekûn bir yeni anayasa projesini gündeme taşımak ve sonuçlandırıncaya kadar da peşini bırakmamak gerekiyor.

Referandum sonucuyla ilgili olarak yapılan bir başka yorum, yıllardır tavsamış olan AB perspektifinin bu sonuçla yeniden canlandığı yönünde.

Yeni anayasa fırsatının doğmasıyla eş ve ona paralel bir konu bu. Çünkü öncelikle anayasanın baştan sona yenilenmesi, AB reformlarının en önemli başlıklarından biri. Dolayısıyla, doğru esaslar üzerine bina edilmiş ve toplumun büyük ekseriyetince de sahiplenilen köklü bir anayasa reformunu ne kadar kısa zamanda yapabilirsek, birlik kaynaklı sebeplerle de tıkanma görüntüsü veren AB sürecinin önünü açmayı da o kadar çabuk başarmış oluruz.

Sonuç olarak, Türkiye sekiz-dokuz ay sonra seçime gidecek. Dileğimiz, seçimde partilerin anayasa projeleriyle seçmenin karşısına çıkmaları ve seçim yarışının bu projeler üzerinden yapılması.

Ve 2011’in “yeni anayasa yılı” olması.

15.09.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri




Son Dakika Haberleri

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.