"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İnsan hak ve hürriyetlerinin geçerli olduğu bir cemiyet düzenine ihtiyacımız var

22 Aralık 2018, Cumartesi
Bizim geçmişte yanlış uygulanan laikliğe değil Batılıların uyguladığı ve devlet işlerinde ve hatta BÜTÜN dünyevÎ işlerde ve tercihlerde liyakate atıf yapan laik sisteme, insan hak ve hürriyetlerinin geçerli olduğu bir cemiyet düzenine ihtiyacımız var.

Şimdi çözümle ilgili birkaç noktaya temas edelim. Yakın geçmişten bazı örnek insanlar aklıma geliyor. Meselâ iftihar kaynağımız merhum Mehmet Âkif:

Kanayan bir yara gördüm mü yanar ta ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam, aldırma da geç git diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zalimin hasmıyım amma severim mazlûmu,

İrticaın şu sizin lehçede manası bu mu?

diyor ya…

Bir başka şiirinde de,

Sade bir sözdür, fakat hikmetlerin en mücmeli,

Bir halâs imkânı var, ahlâkımız yükselmeli …

Yoksa pek korkunç olur katmerleşip hüsranımız,

Çünkü hem dünya gider, hem din, eğer yapmazsanız.

diye en geçerli çözüm yolunu gösteriyor ya, işte bu yüzden büyük adamlar kafilesi içinde.

Yarayı tamir etmek isteyen başka sanatkâr şairler var, bozulmadan evvelki kadim sükûn medeniyetini tasvir eden.

Yahya Kemal, onbeş yıl emek verdiği o muhteşem Kocamustâpaşa şiirinde ne diyor, hatırlayalım:

Kocamustâpaşa! ücrâ ve fakîr İstanbul!

Tâ fetihten beri mü’min, mütevekkil, yoksul,

Hüznü bir zevk edinenler yaşıyorlar burada.

Kaldım onlarla bütün gün bu güzel rü’yâda.

Öyle sinmiş bu vatan semtine milliyyetimiz

Ki biziz hem görülen, hem duyulan, yalnız biz.

Mânevî çerçeve beş yüz senedir hep berrak;

Yaşıyanlar değil Allâh’a gidenlerden uzak.

Bir bahar yağmuru yağmış da açılmış havayı

Hisseden kimse hakîkat sanıyor hulyâyı.

Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada,

O kadar komşu ki dünyaya, duvar yok arada,

Geçer insan bir adım atsa birinden birine,

Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.

Serviliklerde sükûn, yolda sükûn, evde sükûn.

Bu taraf sanki bu halkıyle ezelden meskûn.

Bir afif âile sessizliği var evlerde;

Örtüyor fakrı asâletle çekilmiş perde.

Kaldırımsız, daracık, iğri sokak, doğru sokak..

Her geçildikçe basılmış ve düzelmiş toprak.

Kuru ekmekle, bayat peyniri lezzetle yiyen,

Çeşmeden her su içerken: “Şükür Allâh’a” diyen

Yaşıyor sâde maîşetlerin en sâfında;

Rûh esen kuytu mezarlıkların etrâfında.

Geç vakit semtime döndüm Koca Mustâpaşa’dan

Kalbim ayrılmadı bir an o güzel rü’yâdan.

Bu muammâyı uzun boylu düşündüm de yine,

Dikkatim hâdisenin vardı derinliklerine;

Bu geniş ülkede, binlerce lâtîf illerde,

Nice yıl, cedlerimiz kökleşerek bir yerde,

Mânevî varlığının resmini çizmiş havaya.

-Ki bugün karşılaşan benzetiyor rü’yâya.-

Kopmuşuz bizler o öz varlık olan manzaradan.

Bahseder gerçi duyanlar bir onulmaz yaradan;

Derler: İnsanda derin bir yaradır köksüzlük;

Budur âlemde hudutsuz ve hazîn öksüzlük.

Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı,

Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı.

Rûh arar başka tesellî her esen rüzgârda.

Ne yazık! doğmuyoruz şimdi o topraklarda!

 

İşte biz şimdilerde Yahya Kemallerin hayalini kurduğu o topraklarda yeniden doğmayı arıyoruz.

Ahmet Yeseviler’den beri bugün de modern kılıkta dervişler var. Hizmetlerini devam ettiriyorlar, kimileri yönetimin başında candan haykırışlarla, kimileri sessiz sedasız ilim ve irfanla.

D’Ohsson, “Türkler an’anelerine çok bağlıdır. Adet dedikleri şeye asla bozulamaz bir kanun olarak riayet ederler… Türkiye aynı zamanda bir örf ve adet imparatorluğudur” der.

Samiha Ayverdi Hanım da “Kanunlardan üstün tuttuğumuz örf, adet” diyerek toplumu temelden idare eden ve yazılı olmayan o kuralların kuvvetli olduğu güzel günlere atıf yapıyor.

Gerçekten bugün gelenek, görenek, örf ve adetlerimizde zayıflamalar var. Meselâ bayramlaşma, hediyeleşme, hasta ziyareti gibi töresel faaliyetler azalarak devam ediyor. Bu da bir çözülme, bozulma hatta yabancılaşmaya işaret ediyor. Kanunlar gittikçe çoğalıyor, ama suç oranları düşmüyor. Aile bağları yeterli çözüm olmuyor. Çare, örf ve adetlere dayalı bir toplum olmakta. Zira onlar esaslı kökler.

Siz hiç dışarıda çocuklara “yapma, ayıp” gibi ikaz kelimelerinin, “lütfen, rica ederim, affedersiniz” gibi nezaket kavramlarının kullanıldığını duyuyor musunuz? Komşularla göz göze gelmeden aynı apartmana girip çıkıyoruz. Bir cenazenin dört kişiyle kaldırıldığını gördüm. Biri de bendim çünkü.

Bizim geçmişte yanlış uygulanan laikliğe değil Batılılar’ın uyguladığı ve devlet işlerinde ve hatta bütün dünyevî işlerde ve tercihlerde liyakate atıf yapan laik sisteme, insan hak ve hürriyetlerinin geçerli olduğu bir cemiyet düzenine ihtiyacımız var. Yoksa örf ve adetlerin, ananelerin, saygı ve güvenin kaybedildiği, değerlerin çözülüp aşındığı bir ortamda bir millet ayakta kalmakta zorlanır. Milleti asıl millet yapan, kökleşmiş, asırlara sirayet etmiş adetler ve geleneklerdir.

Biz bugün magazinel alışkanlıklarımızla yol alıyoruz. Bunlardan en görüneni de tüketim alışkanlığı. Sadece tüketmek için yaşayan ve başkasını düşünmeyen bir toplum haline geldiysek büyük aşınma var demektir.

Moderatör: Önce bir karikatürü göstererek sorumu sorayım. Bu karikatürde bir beyefendi var. Karşısında da süslü ve güzel bir kadın, gözleri bağlı, bir elinde adalet terazisi ve diğer elinde de kılıçla duruyor. Ve bu kadına aşık olmuş olan o adam kadına evlenme teklif ediyor ve şunu söylüyor: “Çalışmanı istemiyorum. Ben ikimize de bakarım!”.

Karikatür çok anlamlı. Adalete aşık olmuş gibi yapan, ama adaletin çalışıp işlemesini istemeyen, onu kendi evine hapseden bir devleti tarif ediyor.

Bu bağlamda şunu soralım: Devlet adamının adaletten anladığı ne olmalı? Devlet adamı adaletli davranmak deyince ne yapıyor ve ne yapmıyor olmalı ki bu gerçekten adalet olsun.

Elbette günlük kısır siyasî tartışmalara girmeden akademik ve teorik seviyede kalarak, ama bu sorunun cevabını düşünmekte fayda var.

S. Adalı: İlk akla gelen, hadim, hizmetkâr idareci. Yetiştiği toplumun değerlerini özümsemiş ve biraz evvel bahsettiğimiz örf ve ananelerden beslenmiş, onlardan hisseler kapmış ve empati yapmayı da bilmiş, “şimdi idareci ben oldum, yarın bu işi başkası yapacak” diyebilen, mesleği her ne ise onu en iyi şekilde yapan idarecidir adil olan. Meselâ işini en iyi yapan temizlik görevlisi benim nazarımda işini ihmal eden validen daha kıymetlidir.

Buraya gelince iş çatallaşıyor. Hatta bir yandan “seyidül kavmi hâdimuhum” gibi hadisleri de zikrediyoruz, ama çok eski kötü bir adetimiz, bilhassa dalkavuk bir çevre de oluşmuşsa ve biz buna fırsat vermişsek bir süre sonra “ben neymişim be abi” noktasına geliyoruz. Kendi kendimize “bunlar bana Allah’ın bir lütfu, bunları Allah bahşetti, o yüzden ben yüksek mevkilerdeyim” diye düşünür oluyoruz.

Moderatör: Devletin devam ve bekası için adaletin önemi nedir?

S. Adalı: Önce şunu hatırlatayım: Kanunî’nin “dırıhtı ger sarmış olsa karınca/ Zarar var mı karıncayı kırınca” şiirli sorusuna Şeyhülislâm Ebussud Efendi aynı nazım usûlüyle cevap vermiş: “Yarın hakkın divanına varınca/ Süleyman’dan hakkın alır karınca!”

Bir canlıyı kurtarmak için diğer bir canlıyı feda edemezsiniz. Hele insanın hakkı ve bilhassa hayatı söz konusuysa… 

Bediüzzaman, “bir gemide doksan dokuz cani ve bir masum varsa ‘caniler kaçıp cezasız kalmasın’ diye masumu feda ederek gemiyi batıramazsın” demiyor mu? Öncelik masumu korumaya verilecektir. Aslında bu Kur’ân’ın da adalet anlayışıdır. Hak haktır küçüğüne büyüğüne bakılmaz. Adalet budur. Mahza ve tam adalettir.

Moderatör: Siz sık sık “devlet adamları, siyasetçiler nüktedan, güleryüzlü, esprili olmalı” diyorsunuz sebebi nedir?

S. Adalı: Ben idareci olarak asan kesen ve sürekli çam deviren bir insan olsam bunu astlarım da tatbik edeceklerdir. İnsan genellikle büyüklerinden gördüğünü yapar. Üst astı korkutursa ast kendi altındakine aynısını yapar, üstüne de tabasbusta bulunur, yaltaklanır.

Korkutan bir idareciden herkes korkar, ama herhangi bir makama geçince o korkanlar da zamanla korkutmaya başlar ve bu böyle devam edip gider. Uzlaşma, danışma, anlaşma değil bastırma, korkutma, sindirme, kaçırtma gibi bir politika doğar.

Moderatör: Siz 1993 ile 2010 yılları arasında Anayasa Mahkemesi üyesi olarak görev yaptınız. Siyasî dâvâlarda kararlara katkı yaptınız, muhalefet şerhleri yazdınız. Türkiye’nin siyasetine yön veren kararlarda etkiniz oldu. O döneme baktığınızda “keşke şu bilgiye ya da bu tecrübeye sahip olsaydım da şöyle değil böyle yapsaydım ya da şöyle değil de böyle karar verseydim” dediğiniz olaylar oldu mu?

S. Adalı: Türkiye’ye hayli eskiden beri güç zehirlenmesi gibi bir haller oluyor. Yaşım ve tecrübem sebebiyle biliyorum ki çok badirelerden geçtik. Karşı karşıya gelen güçler hep birbirlerini ezmek istedi. Siz o gücün karşısında dik durmaya çalıştınız. Bazen yıkıldınız, bazen ayakta kaldınız. 

Zor günler gördük. 6-7 Eylül 1955 olaylarını, 27 Mayıs 1960 inkılâbını ve peşinden sökün edenleri, 12 Eylül 1960 ihtilâlini, 28 Şubat 1997 hadiselerini, ve en son meşum ve kalleş 15 Temmuz 2016 darbesini yaşadık. Hep güç mücadelelerinden geçtik.

Aslında hakikî güç sessiz güçtür. Varlığını görünmeden kabul ettirir, gayet legaldir. Ama siz onun var olduğunun idrakindesinizdir, ne zaman karşınıza çıkacağını da bilirsiniz. Ne vakit kanuna aykırılık yaparsanız karşınıza çıkar. 

Aynen tam tekmil işleyen sıhhatli bir insanın vücudu gibi. Ne zaman bir hastalık görülüyor, tedavi gerekiyor, edilmezse daha büyük zararların doğabileceğini gösteriyor, o zaman ortaya çıkıyor.

“Ben varım, geliyorum” diyen güç aslında zafiyetli ve aciz bir güç demektir. Korkutarak, zorlayarak değil, sevdirerek, kolaylaştırarak, müjdeleyerek insanları harekete geçirmek lâzımdır.

Okunma Sayısı: 2975
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı