"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Tasavvuf ve cihâd

05 Nisan 2019, Cuma 00:22
Tasavvuf ehli, cihadı zahirî ve batınî olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Başka bir deyişle “cihad-ı asgar” ve “cihâd-ı ekber.”

Tasavvuf ıstılâhında cihâd, sâlikin (tasavvuf yolu ile nefsini ıslah etmek ve Rabbini tanımak için terbiye altına giren) nefsini kayıt altına alıp ona hükmetmek için vermiş olduğu mücâdele ve bu maksatla çekilen çile manasına gelir. 1 Yine sûfi ıstılâhında Cihad manasını karşılayan ikinci bir kelime de aynı kökten titretilen “mücâhede”dir. Savaşmak mücadele anlamına gelen bu kelime, mutasavvıflar tarafından daha çok şeriatın istediği, fakat nefse zor gelen şeyleri yapmaya çalışarak nefs-i emmare ile harb etmek ve nefsi, ölmeden önce öldürmek manasında kullanılmaktadır.

Bu mücadele a) Takva (günahlardan kaçınma) b) İstikamet ve itidal yolunda bulunmak. c) Keşf ve ilham sahibi olmak gibi hedeflere yöneliktir. Fakat sadece keşf ve ilham sahibi olmak için nefisle yapılan mücâhede sâlike tavsiye edilmez. Mücahedeye izafe edilen ma’nalardan biri de: “kötü, boş ve faydasız alışkanlık ve adetlerin terk edilmesidir.” 2

Tasavvuf ehli, cihadı “zahirî ve batınî” olmak üzere ikiye ayırmışlardır. Başka bir deyişle “cihad-ı asgar” ve “cihâd-ı ekber.”

Cihâd-ı asgar düşman ordularıyla ve göz ile görülen kâfirlerle yapılan silâhlı mücadeledir. Cihâd-ı ekber ise; “dâ-yı batiniye” yani gözle görülmeyen düşmanlarla yapılan cihaddır. Tasavvûf ehli daha çok bu ikinci kısım, yani gözle görülmeyen düşmanlara karşı verilen cihâd-ı ekbere itibar etmişlerdir. Gözle görülmeyen düşmanlar ise; başta nefis ve şeytan, sonra masivadır (Allah’ın dışında bütün varlıklar.)

Onlar cihad anlayışlarını daha ziyâde Tebûk Savaşı dönüşünde Hz. Muhammed’in (asm) ashabına hitaben “küçük savaştan büyük savaşa döndük” hadisine dayandırırlar. Çünkü; Hz. Muhammed (asm) bu hadisi söylediği zaman ashâbdan biri: “Büyük savaş nedir ya Resulallah (asm)?” diye sorduğunda, Peygamber Efendimiz (asm)  “batınî düşmanlara, yani nefs ve şeytan ile yapılan muharebedir” demiştir. Ayrıca mutasavvıflar Kur’ân-ı Kerîm’de Ankebut Sûresi’ndeki “Bizim için mücahede edenleri yolumuza iletiriz” 3 âyetinde buyrulan mücâhedeyi daha çok gözle görülmeyen düşmanlara karşı yapılan mücâhede olarak algılamışlardır.

Mutassavvıfların şeytana ve dolayısıyla nefse karşı cihâd fikrinde oldukları belirtildi. Onların nefisten kastettikleri şey daha çok kulun kötü ve illetli vasıfları ile zemmedilen huy ve hareketleridir. 4

Kulun illetli vasıfları ise iki çeşittir. 

Birincisi: İradesi ile kazandığı günah ve isyan, ikincisi kötü huylardır. Kötü huylar insan tarafından tedâvî ve terbiye edilerek tedricî bir şekilde düzeltilmeye uğraşılırsa, devamlı mücadele ile bunları yok etmek mümkün olur.

Abdülkerim Kuşeyrî, Risale’sinde nefse ait hükümler için şu sonuçları aktarmaktadır: Nefse ait birinci kısım hükümler, haram veya mekrûh kılınarak yasaklanan şeylerdir. İkinci kısım hükümler ise nefsin aşağı ve bayağı huylarıdır. 

İkinci kısmın izâhı şudur: Kibir, gadap, kin, hased, kötü huy, tahammülsüzlük gibi özelliklerdir. Nefsin durumlarından en tehlikelisi ve tedavi edilmesi zor olanı kötü huyların güzel olduğu vehmine kapılması veya kendisinin bir değeri bulunduğuna, başkalarınca kadrinin bilinmesi gerektiğine inanmasıdır. 5

Bunun için, bu kötü huy gizli şirk sayılmıştır. Nefsânî arzuları terk etmek, nefsi kırmak, isteklerinin zıddına hareket etmek suretiyle onu tedavi ve terbiye etmek, onu açlık-susuzluk ve uykusuzlukla te’dib etmek (yola getirmek) en büyük mücâhededir.

İbn-i Haldûn sûfilerin nefis mücahedesini şöyle tarif etmektedir: “Tasavvûfî hâl ve makamları elde etmek için harcanan sürekli çabalara mücâhede ve riyâzet adı verilir.” 6

Ona göre bu mücâhede şu gayelere dayanmaktadır:

1) Takva, vera (haram olması muhtemel işlerden sakınmak) için mücahede. Burada esas olan şeriatın emir ve yasaklarına önemli riayet etmek, iç ve dış hâlleri murakebe etmek, şüpheli şeylerden uzak durmak, ibadet ve amelde ihlas esasından ayrılmamak ve zühd hayatı yaşamaktır.

2) İstikamet için mücahededir. Nefsi terbiye edip itidâl üzere bulunmasını sağlamak, Kur’ân ve hadisin emrettiği ahlâk anlayışını kazanmaktır. Bunun sonucu ise saâdete ulaşıp Cennete girmektir.

3) Keşf ve ilham sahibi olmak için yapılan mücahedededir.

Zikredilen gayelere içerisinde en önemli yeri keşf ve ilham sahibi olmak tutar. Bunun da manâsı gaybı görmeye engel olan perdeleri ortadan kaldırmak, ma’nevî âlemi seyretmek ve ilâhî tecellileri temaşa etmektir. Bu bir sûfinin ulaşabileceği en son makam olan “rıza” makamına ulaşmak için yapılan mücahedededir. Fakat hiçbir sufî sadece keşf ve ilham sahibi olmak için mücâhede etmez. Bu, sâlikin tarikatın disiplinini göz önünde tutarak ve Allah rızasını kazanmak için uğraşması, çile çekmesi ve herkesten ziyade ibadet etmesi sonucunda verilen bir “İhsan-i İlâhî” dir.

Tasavvûf ehlinin nefis ile cihadlarında birçok mertebe bulunmakla birlikte bunların en önemlileri ve başlıcaları şöyle tesbit edilmiştir:

a) Terk; bırakmak ma’nasında olan bu kelime sufî ıstılâhında tecerrüd etmek, fikren dünyayı, ukbâyı, varlığı terk etmek ve hatta terk duygusunu bile hatıra getirmemek anlamında kullanılmış ve Nakşibendî tarikatının “çhar tark”i olarak formülleştirilmiştir. Bu safhada sufî, dünyayı, ukbâyı ve Allah’a yakın olmayı engelleyen varlığı o kadar terk etmelidir ki, sonunda bunları terk ettiğini bile anlayamayacak bir hâl kazanmalıdır. Yani Mevlânâ nın deyişiyle “o kadar mest olmalı ki, sözünde mestlik kalmamalı ve mestlikten söz etmemelidir.”

b) Çile; kökü kırk sayısına dayanan bu kelime sûfilerin nefisle mücâhedeleri esnâsında kırk gün-kırk gece uykuyu, gıdayı ve sözü asgariye indirerek bedenî ve fikri olarak kendilerini ibadete adamaları hâlidir. Bu da “ölmeden önce nefsi öldürmek” gayesine dayanır. Bu safhadaki sufîler ölümü hissetmek için çilehâne denilen yerlerde kalırlar. Bazıları ise kendilerini bir kuyuya baş aşağı astırarak çilelerini tamamlamışlardır. Yesevî menkıbelerinde Ahmed Yesevî’nin kırk gün boyunca mezar şeklindeki bir kuyuda çile çektiği nakledilir.

c) Sükût: Sâlikin mücahede safhalarından birisi de Sükûttur. Bunun tercih edilmesinin sebebi, sözün felâket sayılıp, nefsânî hazları, övünme vesilesi olan sıfatları açıklamaya vasıta olmasının yanında; güzel konuşmayla akranları arasında öne çıktığında nefsin bundan haz alacağı ihtimâlinden kaçınmaktır.

d) Sefer: Sûfî, bir yere; bir mekâna bağlanmamak için daima sefere çıkar. Bu seferlerde nazarlarının Allah’tan ayrılmaması için sufiler yanlarına en zarurî eşyalar hâricinde bir şey almazlar.

Mücahedeye verilen önem hemen hemen bütün tasavvuf düyasında hemen fark edilir. Evliya menkibelerinde mücahedenin önemi konulu bir çok kıssa ve vecizeye rastlanır. 

Bazı örnekler vermek gerekirse: 

Beyazid-i Bistamî’den: “On iki sene nefsimin demircisi oldum. Onu parlatmak için on iki sene dövdüm. Beş sene nefsimin aynası oldum. Bir yıl nefsimle kalbimin aynasına baktım. Birden belimde zahirî zünnârın (papaz kuşağı) durmakta olduğunu görmeyeyim mi? Bu zünnârı kesmek için on sene uğraştım. Sonra yine baktım ve bu sefer içimde batınî bir zünnarın bulunduğunu gördüm. Cenaze namazlarını kılmak için üzerlerine dört kere tekbir getirdim. 7

Cüneyd-i Bağdadî’den: “Biz tasavvufu kiyl u kâl ile değil, açlık ve dünyayı terk süretiyle nefsin ve tabiî arzuların hoş gördüğü şeylerle alâkayı keserek elde ettik. 8

Yine Sühreverdi, sufilerden birinin şöyle dediğini nakleder: ‘“Tasavuf çiledir, sıkıntılıdır. Iztırap ve çilenin olmadığı yerde tasavvuf yoktur. 9

Zikredilen misallerde de görüldüğü gibi tasavvuf ehli cihâdın daha çok batınî kısmıyla alâkadar olmuşlardır. İnsan-ı kâmil olma yolunda öncelikle nefsin alt edilmesi gerektiğine inanmışlardır. Buna bağlı olarak nefse galebe için etrâflarındaki eşya ile alâkadar olmamışlardır. Bununla birlikte Mutasavvıfların Cihad-ı asgar diye adlandırılan zahirî düşmanlara karşı yapılan silâhlı mücahedelere bigâne kaldıkları da söylenemez.

Anadolu’nun Müslümanlaştırılması esnasında Ahmed Yesevî’nin, Yesi şehrinde yetiştirilip Anadolu’ya gönderdiği ve Horasan Erenleri diye anılan mutasavvıf dervişlerin aynı zamanda birer akıncı neferi vazifesini de üstlendikleri tarihî bir hakikattir.

Yine Osmanlı Devleti’nin kurulmasında “Bayramiye” vb. tarikatlarının büyük hizmetleri bulunduğu ma’lûmdur. Bektaşiliğin Osmanlı Yeniçerileri arasında yaygın olduğu da unutulmamalıdır.

Kafkasya’da 19. yüzyılın sonlarınla 20. yüzyılın başlarında Ruslar’a karşı savaşan Çeçen ve diğer Müslüman Kafkasyalı kavimlerin başlattıkları kıyam hareketlerinin hemen hemen hepsi tasavvuf şeyhlerinin önderliğinde gelişmiştir. 10

Özellikle Nakşibendî tarikatı 17. ve 18. yüzyıllarda Türkistan’da Kalmuk Budistlerine karşı ve 1783 İmam Mansûrdan 1920-21’de İmam Necmüddin Hareketine varıncaya kadar silâhlı cihâdın başını çekmiş ve bayraktarlığını yapmıştır.

Nakşi tarikatına getirmiş olduğu sağlamlık ve disiplin sâyesinde 1824’den 1859’a kadar Ruslara karşı destânî bir direniş örneği gösteren Şeyh Şamil’i de burada zikretmek gerekir.

Fakat zaman içersinde herşeyin sui istimali, istismarı ve inhirâfı mümkün olduğu gibi, çift kanatlı olması gereken cihadı, mücahedeyi tek kanatlı bırakıp düşman istilâsı esnasında dahi nefis mücahedesini esas tutup zahiri cihada karşı çıkan böylelikle düşman istilâsını kolaylaştıran meslekî, tasavvufî yorumlar da vardır.

Bu yorumlardan birincisi Şeyh Şamil’in Ruslarla savaştığı yıllarda (biraz da hased yüzünden) Kadirî olduğunu iddia eden Hâcı Kanta’nın yorumudur. Mezkûr şahıs Ruslarla savaşan Çeçenlere “kötüye karşı direnmemeyi” ve Rus hâkimiyetini kabul etmelerini tavsiye etmişlerdir. Hacı Kanta’nın bu yorumunun Çeçen halkı arasında ne kadar etkili olduğunu bilemeyiz, ama bilinen şu ki; kendisi şeyh Şamil’in yenilgisinden sonra dört bin müridiyle birlikte takibata uğramış, müridlerinin bir kısmı öldürülmüş bir kısmı sürgün edilmiş kendisi de 1867’de Rus ceza evlerinin birinde ölmüştür.

İkinci aykırı yorum ise, Hindistan Müslümanları arasında zuhur eden Gulam Ahmed’in yorumudur. Daha sonraları Kadiyanilik veya Ahmedilik adını alan bu hareketin kurucusu ve mensupları, İngilizlerin Hindistan’da bulunmalarını meşrû görmüşlerdir. 11 Gulam Ahmed ömrünün büyük bir kısmını cihadın farz olmadığını ispatlamaya ve İngilizlerin Hindistan’da bulunmasının gerekliliğini anlatmaya hasretmiştir. Mensuplarının büyük bir kısmının İngiltere’de himaye edilmesi, bu hareketin menbaı hakkında kuvvetli ip uçları vermektedir.

Dipnotlar:

1. Dr. Süleyman Uludağ, Tasarruf Terimleri Sözlüğü, s. 117, İst., 1991.

2. Mahir İz, Tasavvuf s. 94, İst., 1969.

3. Kur’ân-ı Kerîm, Ankebut Sûresi âyet no: 69.

4. Abdulkerim Kuşeyrî, Risale (Haz. S. Uludağ) s. 222 (3. baskı) İst., 1991.

5. Kuşeyri, age, s. 222.

6. İbn-i Haldun, Şifa’üs-sail (Haz. S. Uludağ) s. 54, Ank. 1979.

7. Kuşeyri, age, s. 235.

8. Suhreverdî, Avarifü’l-Maârif (Hazırlayanlar H. Kamil Yılmaz - İ. Gürbüz), s. 61, İstanbul 1990.

9. age, s. 81.

10. A. Bennigsen-C. Lemercier-Quelguejay, Sûfî ve Komiser (Rusya’da İslâm tarikatları) Terc: Dr. Osman Türer, s. 81, Ankara 1988.

11. Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay, Felsefî Doktrinler Sözlüğü s. 126 (5. baskı) Ankara 1991.

-SON-

Okunma Sayısı: 1475
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı