Kuruluşundan beri “İngiliz siyaseti”nden kuvvet-destek alan İsrail’in, bölgede saldırmadığı Arap topluluğu kalmadı. Arap olmayan İran gibi büyük bir ülkeye saldırması ise, tarihin kayıtlarına yeni bir gelişme olarak geçmiş oldu.
Bu, aynı zamanda şu demektir: Ortadoğu coğrafyasında hâkimiyet kurma hevesinde olan İsrail, hedef tahtasına koyduğu ülkede din, dil, ırk, mezhep ayrımı yapmaksızın, bir bahane ile saldırıya geçiyor.
ABD ve İngiltere’den her türlü desteği alarak geçmişten günümüze saldırıda bulunduğu Filistin, Mısır, Lübnan, Suriye ile müttefiklerine ezdirdiği Irak ve İran’da sadece Araplar ve sadece Müslümanlar yaşamıyor. Bu geniş coğrafyada, hemen her dinden, her mezhepten ve her etnisiteden insanlar yaşıyor.
İsrail, kullanışlı gruplar dışında, yekûnu yüz milyonları aşan bütün bu insanların hayatını tehdit altında tutuyor. Can ve mal güvenliğini hiçe sayan saldırganca politikalar yürütüyor. Üstelik, dur-durak bilmeden, sınır-hudut tanımadan saldırmaya devam ediyor. Maalesef, 60-70 senedir onu durduracak, ona haddini bildirecek bir güç-kuvvet de çıkmadı.
İşte, son İran saldırısıyla, asırlık durum değişmeye başladı. Değişen ibre, İsrail’in bundan böyle eskisi kadar rahat olamayacağını gösteriyor. Bunun bazı sebeplerini şu şekilde izah etmek mümkün:
Ehl-i Şiadan olan İran, asırlardır Ehl-i Sünnet ve Cemaate husûmet besledi. Onları en büyük düşman olarak gördü. Ehl-i Sünneti ciddi manada rencide eden propagandalar yaptı, kırıcı beyanlarda bulundu. Ama, son gelişmeler İran Şiasına gösterdi ki, en büyük düşman Ehl-i Sünnetten olanlar değilmiş. Ehl-i Sünnetten olan ülke veya topluluklar, İran’a yönelik olarak böylesine zalimane, vahşiyane saldırılarda hiç bulunmadılar. İşte, İran kamuoyu, bu hususu ezber derecesine yaşamaya ve iliklerine kadar hissetmeye başladı. Bu ise, onu yavaş yavaş İslâm âlemine yaklaşmaya yöneltecek, belki de mecbur edecektir.
«
İran, Siyonist darbelerle perişan edilen Lübnan, Suriye, Irak gibi ülkelerden daha büyük ve daha güçlü olmasına rağmen, karşısındaki saldırgan ittifakla baş edebilecek durumda değil. İsrail ve müttefikleri, gerek ekonomik yönden ve gerekse ateş gücü itibariyle açık ara üstün durumdalar. Bu vaziyet karşısında kendini yalnızlık dehşeti içinde gören İran, ister istemez müttefik bulma arayışına girecek. Bulabileceği en samimi ve en güvenilir müttefik ise, Çin ve Ruslardan önce Ehl-i Sünnetten olan Müslüman topluluklar olacağı muhakkaktır. Çünkü, aralarında var olan teferruattaki farklılıklara rağmen, her iki taraf da Kurân’a tâbi olup ehl-i kıble ve dolayısıyla ehl-i tevhiddirler.
Şu dehşetli zamanda, İsevî muvahhidlerle bile ittifaka olan ihtiyaç giderek şiddetlenirken, Alevî Müslümanlarla yakınlaşma ve ittifak kurma fikri, arzusu, cehd û çabası neden olmasın…
«
Yaşanan son hadiseler gösterdi ki, saldırgan İsrail’e karşı durmak, hem İslâmî, hem insanî bir vecibedir.
Evet, 170 civarındaki kız öğrencinin bulunduğu bir okulu bombalayan, katliâm yapan ve bundan da herhangi bir nedâmet hissi duymayan böyle bir saldırgana karşı durmak, elbette ki insan olmanın bir gereği hâlini almıştır.
İnanıyoruz ki, neticede insanlık kazanacak ve İsrail kaybedecektir.
Öte yandan, şimdiye kadar milyonlarca Müslümanın nefretini kazanan İsrail, bilhassa Filistinlilere reva gördüğü zulümleri sebebiyle, milyarlarca dünya insanlarının da nefretini üzerine çekmiş durumda.
İşte, dünya ve insanlık âleminin efkâr-ı ammesi, İsrail’e karşı her geçen gün biraz daha gelişme gösteriyor ve yükseliş kaydediyor. Bu da gösteriyor ki, son merhalede saldırgan İsrail kaybedecek ve insanlık galip gelecektir. Hayırlı galibiyetler temennisiyle…