|
|
|
|
Murat ÇETİN |
Kaçırılmış özel günler albümü |
|
Sevgiyi yazacaktım, görüyor musun, kaçırmışım, sevgililer gününü? Kırmak istemem durup dururken Aziz Valantine’den Aziz Valantine’cileri.
Anneler gününe bir ay var, beklemeliyim.
Babalar gününe daha fazla. Tüm anneler ve babalardan özür dilerim.
Ormanlar hakkında yazsam, darılır mı ağaçlar, “Şunu haftasında yazsan olmaz mı?” diye? “Aman canım, yaz da ne zaman yazarsan yaz” diye yüreklendirirler mi yoksa?
Veremle ilgili yazmak için verem haftasını mı beklemeli, verem olmayı mı?
Deprem olmadan, hatta söylentisi bile çıkmadan depremi yazamaz mıyız? En az kaç şiddetinde sallanmalıyız, depremden bahsetmek için? Durup dururken depremi hatırlatmak, hafif de olsa bir deprem etkisi meydana getirmez mi?
Bomboş olsa bugün yollar, kötü trafiğe dair bir şeyler yazmak için yarınki muhtemel trafik kazasıyla sıkışacak trafiği mi beklemeliyim?
Biri ölmeden ölümden, birinin doğum günü olmadan hayattan, biri hastalanmadan sağlıktan söz edemez miyiz?
Faturalarımızı düzenli olarak öderken, ekonomik sıkıntıdan söz etmek, oyun bozanlık sayılır mı?
Özel arabası olanlar toplu taşıma hizmetlerinden şikâyet etmemeli mi? Toplu taşıma hizmetlerini kullananlar otomobil vergilerini diline dolasa yanlış mı yapmış olurlar?
Durup dururken yemek tarifi versem, boğazıma düşkün olmakla suçlanır mıyım?
Doğum günüme aylar varken, “Yaşlanıyorum galiba” diye hayıflansam, hele daha 35 olmamışken “Dante gibi ortasındayız ömrün” desem, 23 Nisan’ı beklemeden çocukların geleceğimiz olduğuna, 19 Mayıs’tan önce gençlerin umut verdiğinden söz etsem acele mi etmiş olurum?
23 Nisan’dan önce bir koltuğa oturabilirim belki, ama oturmak için yeterince çocuk muyum?
Gençliğe hitap etmek için daha 2 ayım mı var, yoksa asla gençlere hitap edemez miyim?
Kadınlar gününü kaçırdım, bıyık taksam yetişir miyim? Peki Meclis kadın vekillerle dolsa, feministler artık ne savunur?
Kaç Iraklı ölmeli -ya da kaçındaydı işgalin yıldönümü- bir Ortadoğu yazısı yazmak için?
Eylülden önce romantik, yılbaşından aylar önce umut dolu olsam, ayıp olmaz mı?
Her şey zamanında diyenlere mi hak vermeli, “Annelerimizi bir gün değil, her gün hatırlamalıyız” diyenlere mi?
Yoksa, 10 Nisana dair ne söylemeli?
10.04.2007
E-Posta:
[email protected]
|
|
|
Kazım GÜLEÇYÜZ |
Günlükte son durum |
 |
Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Özden Örnek’e ait olduğu iddiasıyla yayınlanan günlükte anlatılanlar gündemdeki yerini koruyor.
Bunda, Başbakanın “Savcılar niye harekete geçmiyor?” şeklindeki çıkışının da önemli etkisi olduğu düşünülüyor. Ancak bu çıkışın, “Bu işin arkasında hükümet mi var?” kuşkusuna yol açtığı için olaya siyaset gölgesi düşürdüğü ve dolayısıyla sonuç almayı zorlaştırdığı belirtiliyor.
Bu arada Abdullah Gül de aynı konuda “farkını ortaya koyan” dikkatli bir açıklama yaptı.
“(Günlükte) İddia edilen, ortaya atılan niyetleri, gayretleri basında çıkmadan önce biliyorduk. Bunlar, devlette bilmesi gereken yerlere bildirildi. Zaten savcılar da gereğini yaparlar.”
Böylece topun, “bilmesi gerekenler”de olduğunu belirten Gül, savcılara da herhangi bir suçlamada bulunmadan mesajını vermiş oldu.
Çok kuvvetle muhtemel ki, devlette bilmesi gerekenler konuyla ilgili olarak harekete geçme ihtiyacı duymayınca dosya basına verildi ve bir kamuoyu tepkisi vücuda getirilmesi amaçlandı.
Son gelişmelerin ardından savcılıkların yavaş yavaş hareketlenmeye başladıkları görülüyor.
Ancak farklı savcılıklar tarafından başlatılan incelemeler şu anda hayli karışık bir manzara arz ediyor. Ankara’daki incelemelerin konusu, günlüklerin yazarı Örnek ve anlatılanların başrol oyuncusu konumundaki Şener Eruygur olarak öne çıkarken, bu incelemelerin büyük ihtimalle görevsizlikle sonuçlanıp dosyaların Genelkurmay Askerî Savcılığına iletilmesi bekleniyor.
Buna karşılık Bakırköy Savcılığının açtığı soruşturmada ise, günlükleri neşreden Nokta dergisinin TCK 318 ve 319. maddelere göre “halkı askerlikten soğutma” ve “askerleri itaatsizliğe teşvik” suçlarını işleyip işlemediğinin tesbit edilmesine çalışılıyor.
Yani, fatura Nokta’ya çıkarsa sürpriz olmaz.
Çünkü Türkiye darbe girişimlerini cezalandırma yetkisinin dahi, ancak başarılı darbecilerin tekelinde olduğu bir ülke. Siviller ise bu süreçlerde tamamen devredışı ve etkisiz durumda.
Nitekim Başbakanın savcılara yaptığı sitemli çağrı üzerine, Evren’e dâvâ açtığı için mesleğinden olan Sacit Kayasu ve Şemdinli iddianamesi sebebiyle aynı âkıbete uğrayan Ferhat Sarıkaya örneklerinin hatırlatılması, bu hazin ve düşündürücü gerçeği bir kez daha teyid ediyor.
Peki, o zaman günlükle ilgili olarak askerî cenahta gözlenen suskunluk nasıl izah edilebilir?
Bir yoruma göre, “TSK son yıllarda darbeci eğilimleri kendi içinde öğüttü, kendi yöntemiyle bertaraf etti. TSK’nın günlüklerle ilgili sessizliği, etrafta dolanan emekli komutanlarla arasına mesafe koyması, zamanında Org. Yalman’a sahip çıkmaması, darbeci ve müdahaleci geleneğin de reddi.” (A. Aydıntaşbaş, Sabah, 5.4.07)
Bu yorumun sahibi, üst düzey komutanların, Örnek’in günlükleri konusunda “Bırak bu zırvaları” demek yerine sessiz kaldıklarını da yazdı.
Daha öncesinden, Org. Büyükanıt’a atfen çıkan bazı beyanlarda da bu tavrı teyid eder nitelikte birtakım ipuçları olduğunu hatırlıyoruz.
Ama yine de tam emin olamıyoruz. Ve kesin bir kanaate erişebilmek için, tartışılan günlükle ilgili soruşturmaların seyrini ve neticesini beklemek gerektiğini düşünüyoruz. Umalım ki, gelişmeler demokrasiyi güçlendirecek yönde olsun.
10.04.2007
E-Posta:
[email protected]
|
|
|
Hüseyin EREN |
Emin Bir İnci olmak |
|
Bir inci düştü toprağın can ocağına… Kovanını yerde bıraktı canlar Canına yüceldi… Ruhunu Rahman’a teslim eyleyen bahtiyarlara Birinci de eklendi… Hayatını hizmete teslim eden Emin, emaneti sahibine aynı eminlikle teslim etti, geride ehemmiyetli hizmet dersler bıraktı…
Seksenli yılların başında Nurtaşı dershanesinde karşılaştım kendisiyle… Misafirlere güzel bir ders okudu, tatlı bir muhabbet, ulvî bir nuraniyet kapladı ortama, sineler sekine soludu… Sonucu şöyle bağladı: “Biz önceden dershanede ders okur, konuşmalarımız da o dersin müzakeresiyle geçerdi, başka dünya kelâmı etmezdik.”
Medrese-i Nuriye’de yetişen emin bir Nur Talebesine yakışır bir incelikle kulağımıza küpe taktı: Kelâmlarınıza dikkat, hele dershanede daha da dikkat! Dünyevîleşmiş dünyayı sokmayın oraya; Esmaya ve ahirete bakan yüzüne buyur edin gelsin. Siz de dışarıya çıktığınızda o yüzle çıkın, yüzünüzü, yüreğinizi ve yönünüzü kirletmeyin… Kendisiyle yüzleşmek, yolunu yıllarını yeniden yormak; bugün gecikmeden, geçiştirmeden yapmamız gerekli birinci bir ödev…
Hastalık esnasında ve ölüm anında verdiği ders ise, ölümsüz bir dersti; kâinatta en büyük hakikat iman, ondan sonra gelen birinci eylem namaz… Zamanı geldiğinde onu en birinci vazife bilmek ve her şartta yerine getirmeğe çalışmak… Kendisiyle de sınırlı kalmamak, etrafındakileri de aynı duyarlılığa davet etmek… İmanın sağlıklı olduğunun göstergesi.
Mânâ büyükleri, bir kimseyi değerlendirirken, yaşarken yaptığı iyilik ve kötülüklerden ziyade son anlarına bakarlar, hükümlerini ona göre verirlermiş. Son hal, sonuç hali ve hayat ne hal üzere bitmişse, dirilme de o hal üzere olacak çünkü…
Ölüm anı, hayatı nasıl bir imanî bir eminlikle geçirdiğinin göstergesi; sekerat anlarında abdest alır gibi yapması ve namaz vakti geldiğinde namaz hareketlerinde bulunması… Bir ömrün ölüme biriktirdikleri… Ölümün örtemediği hakiki güzellik… Gizlilikler perdesininse bize açılan küçük bir açılımı…
Nazarlarımıza sunulan son dersi hayatımızda birincilikle yapmamız gerekeni hatırlatması bakımından manidardır… İmanî uyanıklık ve duyarlılığın ifadesi namazı huşû ve haşyetle kılabiliyorsak, dünya bizi işgal etmemiştir… İç dinamiklerin ve dirençlerin sağlığı üzerine bina edilen azam ibadet hayatı ubudiyetle kuşatıyorsa, ölümün kucağında bile bizimle beraberdir ve biz onunla haşrolacağız demektir. İkinci diriliş ölümün öldüğü sonsuzluk dirilişi… Namaz gibi bir şefaatçin varsa kurtulanlardan olacaksın inşaallah.
Nurtaşı’ndaki nurânî ders, kulakta küpe değil, boyunda gerdanlık gibi asılacak bir ders… Dünyanın çirkin yüzüne yüz vermemek, yüzünü esmaya ve ukbaya çevirerek azam ibadet namazı hayatına bir inci gibi asabilmek; hayatımızda her daim yüceltmemiz gereken bir hakikat.
Mehmet Emin Birinci… Geride inci hizmetler bırakan incelikli insan… Berzah âlemlerinin kapısını namazla açan Nur yolcusu… Yıldızlarda yapılan ders müzakerelerinin yeni müdavimi…
Biz de incik boncukla uğraşmaktan vazgeçip imanı, namazı, hizmeti hayata inci gibi dizersek Emin Birinci oluruz.
10.04.2007
E-Posta:
[email protected]
|
|
|
Şaban DÖĞEN |
Canlı tutulan duygular |
 |
“Yaratışıyla akılları hayrette bırakan Allah her türlü noksanlıktan uzaktır.” Yerde ve gökte Allah’ın sonsuz kudret, ilim ve hikmetinin eseri ve herbiri bir sanat harikası olan sayısız yaratıkları görüp de onlara hayret etmemek mümkün değil. Zaten hayret, düşünen, anlayan her insanın vazgeçemeyeceği bir özellik değil midir?
Eğer uçakla göklere çıkar, pamuk yığınları gibi bulutların üstünden geçerseniz, binaları toplu iğne başı gibi görmeye başlar, eşyanın rengârenk bir halı gibi yerkürenin tabanına serildiğini görür, hayretinizi tutamazsınız.
Geçtiğimiz Pazar günü Kahramanmaraş’a olan seyahatimizde pilot da heyecanlanmış olacak ki duygularını paylaşmadan duramadı: “Değerli yolcular!” dedi. “Sol tarafınızda Erciyes, sağ tarafınızda Hasan Dağını görkemli halleriyle seyretme fırsatını kaçırmayın” diye anons yapma ihtiyacını hissetti. Bembeyaz elbiseler giymiş bu iki dağ gerçekten bütün ihtişam ve heybetleriyle arz-ı endam ediyorlardı. Bunları seyredip de yer ve gökleri emrimize âmâde eden Allah’a şükretmemek olur mu?
Yolculukta yıllarını Hollanda’da geçiren, yetmiş ülkeyi gezmiş, yan koltukta oturan yolcu komşumuz, hemşehrimiz Nurettin Beyin, “Ben Türkiye kadar güzel bir ülke görmedim” deyişi de gerçekten ne kadar Cennetmisal bir memlekette yaşadığımızı hatırlatıyor. Gözler kamaştıran güzelliklerle dolu bu müstesnâ ülkede yaşama imkânını bahşeden Allah’a tekrar tekrar şükretme ihtiyacını duyuyorsunuz.
Namus meselesinden dolayı Fransız askerine ilk kurşunu sıkıp milleti galeyana getiren Sütçü İmamların, Fransız askerlerinin kaledeki Türk bayrağını indirip yerine Fransız bayrağını asması üzerine, “Bu topraklarda kanlarımız göl olmadıkça gülzar topraklara kavuşamayız” diye özgürlük duygusunu kamçılayan Büyük Cami imamı Rıdvan Hocaların memleketinde, şehrin tam tepesinde yer alan Kahramanmaraş Kalesi’nden şehri kuşbakışı seyrederken ulvî duygularınız kabarıyor ve kanlarıyla sulayarak bu baha biçilmez toprakları bizlere armağan eden şehitleri minnetle anıyorsunuz.
O gün bu kahraman şehrimizde cansiperâne mücadele veren insanların torunlarıyla Necip Fazıl Kültür Merkezinde bir araya geldik. Kahramanmaraşlı arkadaşların tebrike şayan gayretleri ve Adana, Gaziantep, Elbistan ve Göksunlu dostların da katılımlarıyla oluşan o canlı toplulukta toplumsal barışın sağlanmasında sevginin rolü ve önemi üzerinde durduk. Bir nevî yorumlu bir Risâle-i Nur dersi oldu konferansımız. Sütçü İmamların, Rıdvan Hocalarını ruhu pırıl pırıl gözlerinden okunuyordu.
O ruh her yerde her zaman canlı tutulmalı.
10.04.2007
E-Posta:
[email protected]
|
|
|
Ali FERŞADOĞLU |
Hadis tesbitinde Ashab-ı Suffa üniversitesinin yeri |
 |
Hadis ve Sünnet-i Seniyye tesbitinde Ashâb-ı Suffa’nın muhteşem ve mümtaz bir yeri vardır. Zira, Ashâb-ı Suffa, Nebevî eğitim sistemi üniversitesidir. Suffa ehlinin geçimleri Peygambere aitti ve tek işleri İslâmı tahsil etmek, öğrenmek, ezberlemek idi. Kendini ilme ve ibadete adamış bu mübarek insanlar, Hz. Peygamberin (asm) etrafında pervâne gibi dönüyorlardı. Sayıları zaman ve zemine göre değişmekle beraber, ortalama 400 kişiyi buluyor.
Bu güzîde topluluk, her zaman Mescid-i Nebevî’de bulunur; Kur’ân ilmi tahsil eder; Hz. Peygamber’in va’zlarını ve derslerini dinlerler. Müdâvim oruçlu bulunurlar. Bütün dünyaları, ilim tahsil etme ve ibadettir. Kendilerini Risâlet medresesine, Allah için vakfetmiş talebelerdi. Ki, Kur’ân onların bu hasletlerini övüyor: “Bununla beraber bütün mü’minler hep birden sefere çıkacak değillerdir. O halde sayıca çok olan her mü’min cemaatinden bir kısmı, külfet ve meşakkate katlanıp ilim tahsil etmeleri ve seferden dönüp geldiklerinde belki sakınırlar diye kendi kavimlerini irşad, ikaz ve inzar gayesi ile bu uğurda seferber olup toplansalar.”1 Ayrıca Kur’ân, Ashab-ı Suffa’yı “kendilerini Allah yoluna vakfeden”, “yeryüzünde ticaret ve dünyalık maksadıyla dolaşmayan”, “haya, edep ve istiğnalarından dolayı, onları tanımayanların kendilerini zengin sandıkları”, “yüzsüzlük edip de insanlardan bir şey istemeyen”2 insanlar olarak tavsif eder.
Allah Resûlü (asm), fethedilen yerlere Ashab-ı Suffa’dan muallimler tayin eder, gönderirdi. Suffa Üniversitesinin mezunlarından bazıları da şunlar: Hadis hafızı Ebû Hureyre (Kendisine, neden fazla hadis rivayet ettiği sorulduğunda Hz. Ebû Hureyre, şöyle cevap vermiştir: “Benim çok hadis rivayetim çok görülmesin. Muhacir kardeşlerim çarşı ve pazardaki ticaretleri ile, Ensâr kardeşlerim de, tarla ve bahçe işleriyle meşgul bulundukları sırada, Ebû Hureyre Peygamber (asm) yanında mübarek nasihatlerini dinleyip hıfzediyordu.” Hadîs, tefsir ve fıkıh âlimi Abdullah b. Ömer ve Abdullah b. Mes’ud İstanbul’un şanslı misafiri Resulullah’ın mihmandarı Ebû Eyyûb el-Ensâri, Hz. Enes İbn-i Malik, Hz. Cabir b. Abdullah, Hz. Abdullah b. Abbas ve daha nice büyük sahabeler...”
Gündüz, tüm hallerini, tavırlarını, sözlerini, mimiklerini, sessizliğini gözlemliyorlardı. Özellikle “hüküm ve mu’cize”lere dair hadîsleri, “sıhhatli” olarak çok dikkatle ezberlediler. Hattâ yazdılar. Peygamberimizin (asm) en küçük hâlini, tavrını dahi ihmâl etmemişler. Hadîs kitapları buna şahit. Bilhassa Abadile-i Seb’a diye isim yapmış meşhur yedi Abdullah, Kur’ân tercümanı olan Abdullah bin Abbas ve Abdullah bin Amr ibnü’l-As.
Dipnot: 1- Tevbe Sûresi: 122.; 2- Bakara Sûresi, 273.
10.04.2007
E-Posta:
[email protected] [email protected]
|
|
|
M. Latif SALİHOĞLU |
İşgal hesabına Türkiye aleyhtarlığı |
 |
Bu nasıl bir basîret bağlanmasıdır ki, Barzanî ve Talabanî, işgal sonrasını göremeyerek tehlikeli ve dengesiz çıkışlar yapmaya devam ediyorlar.
Ara ara yaptıkları siyasî açıklamalarla, sadece Türkiye'yi değil, İran'ı ve diğer Arap ülkelerini de aleyhlerine çeviriyorlar.
Bu arada tek güvendikleri şey ve tutundukları dal, sırf kendi hasis menfaati için orada duran işgal gücü...
Oysa, işgal gücü, günün birinde ister istemez oradan çekip gidecek ve bölge milletlerini başbaşa bırakacak.
Madem ki, önünde sonunda yine başbaşa kalınacak ve Arap, Türk, Kürt, Acem aynı coğrafyada birlikte yaşamaya devam edecek, o halde yapılan kışkırtıcı, başkasını rencide edici beyanların sebebi ne, mantığı ne?
İşgalin devamı hesabına Türkiye veya komşu diğer devletlere, milletlere yönelik tahrik dozu yüksek beyanlarda bulunmak, açıkça ifade edelim ki, tam bir basiretsizlik örneğidir. Aldanmanın, yanılmanın hoyratça bir ifadesidir.
Irak Kürtleri, geçmişte de Amerika'ya güvenmişler ve aldanmış, aldatılmışlardı.
Aynı şekilde, bir süreliğine Sovyet Rusya'ya da güvendiler ve maalesef yine aldandılar.
Son yıllarda ve şimdi halen güvendikleri bir tek "işgal koalisyonu" var. Hayret ki, ne hayret!
Aha şuraya kaydediyoruz ki, bu zilletli güvenin sonu da, yine hüsran olacak.
Zira, o ecnebi işgal kuvvetleri, öncelikle ve özellikle kendi menfaatlerini düşünür. Kürtlerin rahatını, huzurunu, menfaatini zerrece düşündükleri, yahut dert edindikleri yok.
Bu acı hakikat, o coğrafyada defalarca tecelli etti.
Şimdi de hiç şüphe edilmesin ki, orada yaşanan eski acıların yine benzerleri tecrübe edilecek.
Ecnebilerin, gayr–ı müslimlerin kuvvetine yaslanarak ahkâm kesmek, ne mertliğe sığar, ne de İslâmın izzetine yakışır.
Tamam, komşu ve Müslüman ülkeler, şimdiye kadar belki yeterince hakkaniyet üzere Kürtlerle muamele etmemişler, yahut haksızlıkta bulunmuşlardır.
Ne var ki, Müslüman din kardeşlerinin onlara zararı "sinek ısırması" kadar ise, ecnebilerin zararı "yılan sokması"ndan, yahut "ejderha ağzı"ndan daha beterdir.
Sinekten kaçayım derken, ejderhanın ağzına doğru gitmek, akıl kârı olmadığı gibi, basiretlilik hiç değil.
GÜNÜN TARİHİ 10 Nisan 1950
25 yıllık mutî serâsker: Fevzi Paşa...
Emekli Genelkurmay Başkanı M. Fevzi Çakmak, İstanbul'daki Teşvikiye Sağlık Evinde öldü.
1876 İstanbul doğumlu olan Fevzi Paşa, askerlik mesleğinde rütbe ve mertebe kazanarak 1919'da "Osmanlı Seraskeri" makamına kadar yükseldi.
Bu tarihten sonra zaman zaman siyasî (mebusluk, bakanlık gibi) vazifeler üstlenmiş olmakla beraber, esasen askerlik mesleğinden hiç ayrılmadı. Tâ ki, 1944'te "yaş haddinden" emekliye sevk edilinceye kadar.
1920 Martından itibaren Ankara hükümetinin emri altına giren Fevzi Paşa, 1922'de Genelkurmay Başkanlığına getirildi.
Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin toplamını aldığınızda, paşanın "Seraskerlik" müddetinin 25 seneyi bulduğu ortaya çıkıyor.
Fevzi Paşa, bu 25 yıllık süre içinde siyasî otoriteye karşı mutî, yani tam itaatkâr bir asker olarak çalıştı.
Osmanlı döneminde böyle olduğu gibi, birinci ve ikinci reisicumhura (M. Kemal ve İsmet Paşa) karşı da aynı itaatkârlık içinde bulundu.
Kendisi yaşça ve rütbece daha büyük olmasına rağmen, emri altına girmiş olduğu siyasî otoritelerin hiçbirine karşı en ufak bir muhalefeti dahi vaki olmuş değil.
Baştakiler, ne diyorlarsa aynısını yapıyor: Vur diyorlarsa vuruyor, dur diyorlarsa duruyor; as diyorlarsa asıyor, kes diyorlarsa kesiyor. Aynı şekilde, bakanlık yap diyorlarsa yapıyor, bırak diyorlarsa bırakıyor. Öyle ki, Ankara hükümetinin ilk dönemlerinde kendisine tevdi edilen üç bakanlığı birden üstlendiği dahi olmuş.
Dr. Rıza Nur, "Hatırat"ında kendisine niçin böyle davrandığını söylediğinde, şu cevabı aldığını yazıyor: "Ne yapayım? Bana vazife veriyorlar, ben de alıyorum."
Dr. Nur, kendince şu teşhisi koyar: "Bu, inisiyatifsiz bir şahsiyettir."
Rıza Nur, ayrıca bu inisiyatifsiz kumandana mebuslar arasında "Öküz Paşa" dendiğini de kaydediyor: "Baştakiler, onu istedikleri gibi güdüyorlar"mış...
Teklif henüz görüşülüp kànunlaşmadan şapkayı Meclis'te ilk giyen kişi, yine Fevzi Paşadır. Bundan da anlaşılıyor ki, kendisi önceden ikna edilmiş...
* * *
M. Kemal'in siyasetten uzaklaştırdığı İsmet Paşa, 11 Kasım 1938 günü Fevzi Paşanın kesin desteği ve asrerî dayatmaları sayesinde cumhurbaşkanı oldu. İsmet Paşa ise, 1944'te onu bir başka dayatma taktiğiyle emekliye sevk etti.
1946'da Demokratların (DP) Cumhurbaşkanı adayı ve ardından aynı partinin listesinden İstanbul milletvekili oldu. Meclis'e girdikten bir müddet sonra DP'yi sattı ve MP'nin (Millet Partisi) kurucuları arasına girdi. Böylelikle, CHP karşısındaki DP'nin kuvvetini de kırmış oldu.
10 Nisan 1950'de ölen ve cenaze merasimi hayli olaylı geçen Fevzi Paşa hakkında, en doğru tesbitlerden biri de hiç şüphesiz Said Nursî'ye ait.
Feyzi Paşayı, mesleği ve zahirî kişiliğle hiç başdaşmayan ve başkasının boyunduruğu altına kolaylıkla girebilen ve pekçok fenâlığa da âlet edilen bir kişilik sahibi olarak gören Üstad Bediüzzaman, Şuâlar (Beşinci Şuâ) isimli eserinde—paşanın ismini vermeden—şu ifadelerle söz eder: "...Gayet cesur ve iktidarlı ve metin ve cevvâl ve şöhretperestliğe tenezzül etmeyen bir serasker." (Age, s. 513.)
10.04.2007
E-Posta:
[email protected]
|
|
|
Süleyman KÖSMENE |
Kâfirler âhirette Rab'lerini tanırlar mı? |
 |
İstanbul’dan okuyucumuz:
*“Zuhruf Sûresinde bir âyette Cehennem’de acı içinde kıvranan kâfirler ‘Ey Malik! Rabb’in hiç değilse cânımızı alsın!’ diyorlar. Kafirler Allah’ı Rab olarak tanımadıklarından mı, yoksa Allah onların ‘Rabb’im’ demesini istemediği için mi ‘Rabbin’ diyorlar?”
İnkâr veya imanla imtihan olduğumuz yer dünyadır. Âhiret ise yakîn, yani kesin bilgi yeridir. Orada inkâr etmek mümkün değildir. “Sur üflendiği zaman kabirlerinden Rab’lerine doğru koşarak çıkarlar. ‘Vah hâlimize! Yattığımız yerden bizi kim kaldırdı? Bu, Rahman’ın vaadinden başka bir şey değildir! Meğer Peygamberler doğru söylemişler!’ derler.”1
Dünya hayatında inanmış olsun, olmasın; âhirette herkes Rabb’ini bilecek, Rabb’i ile konuşacak ve dünyadaki gafletine milyonlar defa pişman olacak! Rabb-i Rahîm ile konuşurken hitap cümlesi hiç şüphesiz, kişinin içinde bulunduğu çaresizliği yansıtacaktır.
Cenâb-ı Hakk’a “Rabb’im!”, “Rabb’imiz!”, “Rabb’in!” tarzında, muhtelif sîgalarla hitap biçimlerine gelince; “Rabb’in” kelâmının kâfirlerin mahcubiyetlerini, utançlarını, azap psikolojilerini, pişmanlıklarını ve çaresizliklerini yansıtıyor oluşu doğrudur. Bu anlamda, Zuhruf Sûresinde geçen Cehennem mülâkatı şöyledir: “Doğrusu mücrimler, temelli kalacakları Cehennem azabı içindedirler. Azaba hiç ara verilmez! Onlar orada tamamen umutsuzdurlar! Biz onlara zulmetmedik; ama onlar zalim kimselerdi! Şöyle yalvarırlar: ‘Ey Malik! Rabb’in hiç değilse canımızı alsın!’ (Nöbetçi Malik): ‘Siz böyle kalacaksınız’ der.”2
Fakat kâfirler her zaman “Rabb’in” demiyorlar; bazen “Rabb’im!” veya “Rabb’imiz!” dedikleri de vâki oluyor. Meselâ, putperestlerin çaresizlik içinde söyledikleri şu yalanda olduğu gibi:
* “Bir gün hepsini toplarız. Sonra puta tapanlara, ‘İddia ettiğiniz ortaklarınız nerede?’ deriz. Sonra, ‘Rabb’imiz! Vallahi biz puta tapanlardan değildik!’ demekten başka çâre bulamazlar. Kendilerine karşı nasıl yalan söylediklerine bak! Uydurdukları putlar da onlardan uzaklaştı.”3 “Ateşin kenarında durduklarında, ‘Keşke dünyaya tekrar döndürülseydik! Keşke Rabb’imizin âyetlerini yalanlamasaydık! Keşke inananlardan olsaydık!’ dediklerini bir görsen! Hayır! Daha önce gizledikleri onlara göründü. Eğer geri döndürülseler yine kendilerine yasak edilen şeylere dönerler. Doğrusu onlar yalancıdırlar. ‘Hayat ancak bu dünyadakinden ibârettir. Biz dirilecek değiliz!’ demişlerdi. Onları, Rab’lerinin huzuruna çıkarıldıkları zaman bir görsen! Allah: ‘Bu gerçek değil mi?’ der. Onlar: ‘Evet! Rabb’imiz hakkı için gerçektir!’ derler. Allah da: ‘Öyleyse, inkâr etmenizden ötürü azabı tadın!’ der. Allah’a kavuşmayı yalanlayanlar doğrusu kaybedenlerdir... ”4
* “Allah: ‘Sizden önce geçmiş cin ve insan ümmetleriyle beraber ateşe girin!’ der. Her ümmet girdikçe, kendi yoldaşına lânet eder. Hepsi birbiri ardından Cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için: ‘Rabb’imiz! Bizi saptıranlar işte bunlardır! Onlara ateş azabını kat kat ver!’ derler. Allah: ‘Hepsinin azabı kat kattır! Ama bilmezsiniz!’ der.”5
* “Zulmedenler azâb görürlerken azâpları hafifletilmez de, geciktirilmez de! Allah’a ortak koşanlar, koştukları ortakları gördüklerinde: ‘Rabb’imiz! Seni bırakıp yalvardığımız ortaklarımız bunlardır!’ derler. Koştukları ortaklar, onlara: ‘Doğrusu siz yalancısınız!’ diye söz atarlar. Onlar o gün Allah’ın hükmüne teslim olurlar. Uydurdukları şeylerse onlardan uzaklaşırlar.”6
Âyetler bu minval üzere devam etmektedir. Demek Rabb-i Rahîm, kullarının Kendi Zat-ı Muallâsına, “Rabb’im” demelerini elbet ister. Orada kâfirler de Rab’lerini tanırlar. Ama dünya artık çok gerilerde kalmıştır. Kâfirler ağır psikolojik ve fizyolojik perişanlık içinde ne dediklerinin farkındalar mı ki?
“Rabb’imiz! Bize dünyada iyilik ver, âhirette de iyilik ver! Bizi Cehennem azâbından koru!”7 Âmin.
Dipnotlar:
1- Yâsîn Sûresi, 36/51,52
2- Zuhruf Sûresi, 43/77
3- En’âm Sûresi, 6/22,23,24
4- En’âm Sûresi, 6/27, 28, 29, 30, 31
5- A’râf Sûresi, 7/38
6- Nahl Sûresi, 16/85, 86
7- Bakara Sûresi, 2/201
10.04.2007
E-Posta:
[email protected]
|
|
|
Nimetullah AKAY |
Dünyanın çürük ipleri |
|
Her zaman yanımızda olmalarını istediğimiz nice sevdiklerimiz bulunmaktadır bu dünya misafirhanesinde. Ama beraberlikler devam etmiyor ve kendileri için canımızı feda etmekten çekinmeyecek kadar sevdiğimiz insanları, bir gün geliyor istediğimiz zaman onları göremiyor, onları kucaklayamıyoruz.
Bir zamanlar kısacık bir ayrılıklarına dayanamadığımız insanları, dünya hayatının şartları gereği uzaklara terk etmek zorunda kalıyoruz. Bir zamanlar kokladığımız ve yanaklarına öpücükler kondurup yüreğimize bastığımız o afacan yavruların büyüyen halleriyle, aylarca bazen yıllarca bizden uzak kalmalarını içimize sindirmek zorunda kalıyoruz.
Rabbimizin bize emanet olarak verdiği yavrularımız bir zamanlar evimizin çiçekleri idiler. O çiçeklerin solmadan büyümeleri için ne fedakârlıklara katlanmadık ki, birer anne ve baba olarak? Ve onların her biri şimdi başka diyarlarda. Şimdi de onların sağlık ve huzur haberleriyle avunuyor, geçmişte kalan acı-tatlı hatıraları gözyaşlarımızla anıyoruz.
Daha dün bir bebek olarak kucağımızda gezdirdiğimiz emanetler bugün kendi bebeklerini kucaklarında taşıyor. Hayat yeknesak olmadığı için sürekli değişiyor ve bir daha hiç bu dünyada yaşayamayacağımız zamanları geride bırakıyoruz.
Bir gün geliyor ki, çevrenizde çok az insan bulabiliyorsunuz. Bir de bakıyorsunuz ki, bu dünyanın ve içindekilerin artık sana fazla ihtiyacı bulunmamaktadır. Belki o zaman seni dünyaya bağlayan bütün iplerin çürük olduğunu anlıyorsun. İstesek de istemesek de, her gün o ip biraz daha zayıflamaktadır.
Hani nerede o etrafında dört dönenler? Hani nerede sana dünyanın bütün sıkıntılarını unutturanlar? Hani nerede yemeyip yedirdiğin, giymeyip giydirdiğin insanlar? Onlar hepsi şimdi başka diyarlarda. Onlar şimdi seni çok az hatırlamakta, bir oyun ve oyalamadan ibaret olan kendi dünyalarının geleceği için hayaller kurmaktadırlar. Tıpkı senin bir zaman yaptığın gibi...
Geçmişimize baktığımız zaman bizlere pişmanlıkları hatırlatacak durumlar varsa, demek emanetlere iyi bakamamış ve asıl mal sahibinin arzusu istikametinde onları yetiştirmemişiz. Eğer geçmişimiz bizlere acılar miras bırakmışsa, demek o renkli ve canlı gülleri âb-ı hayat suyuyla sulamamış, onların günah rüzgârları karşısında solgun kalmalarına sebep olmuşuz.
Eğer Rabbimiz bizlere yardım etmiş ve hidayet nasip etmişse, geçmişte yaşanan tatlı hatıralar bizlere hasret gözyaşlarını akıtır. Bu gözyaşlarında tekrar o güzellikleri yaşama arzusu bulunmaktadır. Bir tatlı huzur vermektedir bu hasretini duyduğumuz günler, aylar, yıllar...
Sonra, sadece dünyaya bakan bir sevginin insan hayatına yüklediği ağırlıkları taşımanın kolay olmadığını anlıyoruz. Bu zorluğu yıllar sonra insan anlayabilmektedir. Ama ne yazık ki zaman geçmiş, elimizde hataların tamiri için önemli bir imkân kalmamıştır böyle durumlarda...
Ömür dakikalarının tükenmeye doğru gittiği zamanlarda insan daha çok gerçeklerle yüz yüze kalmaktadır. Belki pişmanlıklar geçen zamanı bir daha geri getirememekte, ancak hiç olmazsa geleceğin doğru istikamette değerlendirilmesi için insana bir fırsat vermektedir.
Rahmet ve Merhameti nihayetsiz olan Rabbimiz, yaptığımız yanlışlardan dönmemiz için nice fırsatları bize sunmaktadır. Dünya hayatının geçici olduğunu açık bir şekilde ortaya koyan deliller gözlerimiz önüne serilmektedir her an. İnsanlığımızı kurtarmamız için, kalb ve aklımızı ebedî memleketleri kazanma yolunda kullanmamız için ne kadar çok imkânlar bahş edilmektedir bizlere?
Daha ne zaman bu dünyadaki hiçbir şeyin gerçek muhabbete değmediğini anlayacak ve kalan ömür sermayemizi muhabbet menbâı Yüceler Yücesinin yolunda kullanacağız? Asıl sevilmesi gerekenin, asıl muhabbet edilmesi icap edenin her zaman bizimle olması gerekmez mi? O zaman, bizden hiç ayrılmayan, bize şahdamarımızdan daha yakın olana sevgimizi yöneltmek için daha neyi bekliyoruz?
10.04.2007
E-Posta:
[email protected]
|
|
|
Mustafa ÖZCAN |
İsrail borazanı |
 |
Neoconlar, ulusalcılar ve ayrılıkçılar arasında veya eski deyimle mabeyninde birbirini besleyen ve destekleyen bir damar var. Bunu daha önce bendeniz yazmıştım. Takvim gazetesinde Nazlı Ilıcak da yazmış. Özellikle de neoconlarla ulusalcılar arasında görünmez ve derin bağlar var. Çünkü her iki kesimin dünya olaylarına ve Türkiye’ye bakışı aynı. Elbette ulusalcıların ayrılıkçılara bakışı farklı, ama genel vizyon aynı. Son sıralarda maalesef Irak’ta Hekiym grubuyla birlikte Şuubiye hareketinin yeni mümessili ve ayrılıkçı çizgiyi temsil eden Barzani grubu Türkiye’ye karşı kışkırtıcı hareketlerde bulunuyor. Sözgelimi henüz Irak komşuları toplantısının yeri tayin edilmeden İstanbul yerine Kahire’yi öne çıkarmışlar ve komşuların mutabakatını almadan Zebari bunu ilân etti.
El Ahram gazetesi gibi gazetelerinin yazdığı gibi Mısır da bu teklifi havada kaptı. Bence bu çelişki çıkarma ve bundan yararlanma, ucuz bir siyaset olması bir tarafa evvelemirde Iraklıların kendisine zarar verir. İşgalden başka meşruiyetleri olmayan bu gruplar güya bölgesel çelişkileri birbirine karşı kullanarak bu boşluktan doğan manevra alanında siyaset yapmak istiyorlar. Bu komşu ülkeleri birbirine karşı kullanmak çözümü değil, çözümsüzlüğü besler ve uzatır. Sonra İstanbul’u bypass etme gerekçesi olarak Türkiye’nin Irak üzerindeki çıkarları ve menfaatleri gösteriliyor. Bunun için önce Kuveyt, ardından da Mısır’ın adları tedavüle sokuldu. Burada iki çelişki birden var. Birincisi, İran gibi ülkelerin de Irak üzerinde çıkarları yok mu? İşgal çıkar için yapılmadı mı ve şu anki mevcut Irak yöneticileri bu çıkar politikalarının salgıladığı rüzgâr üzerinde bulundukları makama gelmediler mi? İstanbul. Bu çıkar nedeniyle evsahipliği yapamıyorsa aynı çıkar yaklaşımından yola çıkarak çıkar politikaları olan Türkiye gibi ülkeler neden komşu ülkeler toplantısına katılsınlar kı ? Birbirinden çıkarı olmayan ülke mi olur? Bu noktada Iraklı Şiiler, Kürtler ve İran hazımsızlıklarını gösteriyorlar. Bu hazımsız gruplar aslında işgalden kâr sağlayan grupların ta kendisi. Bu hazımsızlıkları Türkiye’ye zarar vermez sadece politikalarının rotasını tayinde yardımcı olur. Dost düşman saflaşmasında yardımcı olur. Daha doğrusu Türkiye’nin işini kolaylaştırır.
***
Bu hazımsızlığın temel nedeni işgalin körüklediği Kürt devleti projesine Türkiye’nin karşı çıktığına inanmalarıdır. İkincisi, işgalin gölgesinde yeni konumlarını hazmetmeden Kerkük’e göz dikmeleri ve o meseleyi tek yanlı olarak halletmeye kalkışmalarıdır. Ama işgalin gölgesinde Iraklılar diye bir mefhum yoktur ve bunun yerine fırsatçılar ve durumdan vazife çıkartan ve işgalden yararlanma siyaseti güden zümreler vardır. Kerkük meselesi elbette Irak içinde ve Iraklılar tarafından çözümlenmelidir. Ama asıl mesele de Iraklıların iki yakalarını biraraya getirememeleri ve buna ilâveten aralarından birilerinin işgalcilerle işbirliği üzerinden avantaj sağlama ve bu yolla statükoyu bozma girişimleridir. Fiilî durum oluşturmaktır ve bu durumda Türkiye’nin geriden geriye bu değişen dengeleri seyretmesi isteniyor. Bu eşyanın tabiatına zıttır. Kuzey Iraklı Kürtlerin bilmesi gereken temel bir doğru var. Kürt devletinin önünde bazı temel engeller vardır ve bu engeller yüzünden böyle bir devletin kurulması ya hayal ya da kurulsa bile yaşama şansı sınırlı ve geçicidir. Temel engellerden birisi coğrafi konumudur. Denize açık olmaması en temel engellerden birisidir. İkinci olarak deniz vazifesi görecek bir koridora sahip durumda olmamalarıdır. Petrolleri tartışmalı bir bölgededir ve bu bölgeye sahip olduklarını düşünsek bile sevkedecek bir koridorları bulunmuyor. Bunu aşmak için de komşuyu ülkelerle uyum içinde olmaları gerekir. Sınırı aşan etnik temele dayalı bir devlet iddiası öncelikli olarak Kürtlere zarar verir.
Komşu ülkelerle didişmek devlet olma imkânını veya kuvveden fiile çıkarma imkanını zayıflatır. En iyi ihtimalle, Amerikalılara bağlı ve onların bekasına bağlı bir devlet haline gelir. Sonu da Mehabad Cumhuriyeti gibi olur yabancı uful edince ona bağlı olarak kaim olan devlet de sona erer. Kürt devletinin önündeki ikinci bir engel Talabani gibilerin de itiraf ettikleri gibi menfez meselesedir. Denize menfezi bulunmamasıdır. Bu anlamda Rusya Federasyonu altında Tataristan’ın durumuyla Kuzey Irak’ın durumu birbirine benzer. Üçüncüsü İsrail lobisi yüzyıllara dayanan bir geçmişi olan bir arkaları da yoktur. Kaldı ki bölgeye entegre olamayan ve bölge tarafından dışlanan İsrail devletinin de uzun vade bir tarafa orta vadede bile varolma şansı yoktur. Bu durumda ya federasyon çatısı altında Irakla birlikte olacaklar ya da Irak yerine başka bir ülkeyi tercih edecekler. Holbrooke İran ve Suriye’ye nazaran ABD ile ittifak nedeniyle bu ilişkinin Türkiye üzerinden yürütülmesi taraftarıdır. Ancak Kuzey Irak’taki defacto yönetim komşulara güven vermek bir tarafa aksine bir takım kuşkuları kaşıyor ve dolayısıyla varolma zeminini baltalıyor. Kısaca bağımsızlıkları önündeki ikinci engel de taşıdıkları hazımsızlık ukdesi nedeniyle komşu ülkelerle didişmeleridir. Sözgelimi Barzani 30 milyon Türkiyeli Kürt’ten bahsediyor! Bu rakamı nasıl tespit etmiş.
***
İsrail’le birlikte neoconlar bölgesel çelişkileri artırmak için Kürt kartını kullansalar bile, neticede Kürt devleti bir İsrail değildir. İkinci bir Andrew Mango olan İngiliz BBC eski temsilcisi ve el’an Sabancı Üniversitesi’nde dersler veren William Hale’in tesbiti bu yöndedir. İki kelime ile şunları söylüyor: “İsrail benzeri bir Kürt devleti kurulamaz. Çünkü İsrail’in gücü ABD’deki lobilerden geliyor. Böyle bir şey Kürtler için söz konusu olamaz...” Onların nezdinde Kürtlerin veya başkalarının değeri piyonluktan ibarettir. 1974 bunu göstermiştir. ‘Türkiye’nin sorunu PKK değil Kürt sorunudur’ demesi doğruluğu yanlışlığı bir tarafa kışkırtmaktır. Güç oyunu bozar ve Barzani’nin ne gücü var? Oyunu da Amerikan gücünü bağlı. O’nun da ipi kısadır ve güvenenlerini yüzüstü bırakır. Zana’yı Iraklı Kürtler, Barzani’yi de Türkiyeli Kürtler ilgilendirmez. Türkiye 1 Mart’ta fırsatçılık yapsaydı şimdi Barzani borusunu öttürüyor olmayacaktı. Bunu hatırlayarak konuşsun.
10.04.2007
E-Posta:
[email protected]
|
|
|
Faruk ÇAKIR |
Gel de kızma! |
 |
Başta sigara olmak üzere, alkollü içki ve her türlü ‘uyuşturucu/öldürücü’nün insanlığa verdiği zararlar ortada. Hemen her gün bu alışkanlıkların insanlığı uçuruma sürüklediği, sağlığını ciddî anlamda bozduğuna dair haberler, açıklamalar okuyoruz.
Sigara ve alkolün sebep olduğu felâketlerle ilgili haberleri okuduğumuz aynı gazetelerde ne yazık ki ‘alkollü içki’lerin reklâmını da görüyoruz. Hem de çok iyi bir ‘ürün’müş gibi, okuyanları ve görenleri içmeye teşvik eder şekildeki reklâmlar!
Gerek insan sağlığı ve gerekse toplum sağlığı için ‘kötü’lüğü tescillenmiş ‘mal’ların bu şekilde serbestçe, rahatça, insanları yanıltarak reklâmının yapılması neyin nesi? Meselâ, aynı gazetelerde sigaranın reklâmları yapılamıyor, ama daha kötü olan alkollü içki reklâmları serbest!
Türkiye’yi ‘idare edenler’ bu çelişkiyi görmüyor mu? Gerek TBMM ve gerekse toplumun sağlık ve güvenliğiyle ilgilenenler bu ciddî yanlışa ‘dur’ demeleri gerekmez mi? Aslında gerek sigara ve gerekse alkollü içkilerin ‘reklâm’ı yasak, ama bu yasak ‘kâğıt üstünde’ kalmış durumda. Sigara reklâmları için uygulanacak ‘ceza/müeyyide’ yönetmeliklerde yer aldığı için sigara reklâmları yapılamıyor. Ancak ‘alkollü içki’lerin reklâmlarının yapılması durumunda uygulanacak ‘ceza/müeyyide’ konusunda yönetmeliklerde ‘boşluk’ varmış. Bu sebeple, ‘boşluk’tan istifade eden ve yaptıkları reklâmlar sonrasında ‘ceza’ almayan üretici firmalar sanki içki reklâmı yapmak ‘normal’miş gibi birbirleriyle yarışıyorlar.
Daha önce de ifade etmiştik: Bir vesile ile bir milletvekilimize bu konudaki çelişkiyi hatırlatmış ve ‘Niçin içki reklâmları serbestçe yapılabiliyor?’ diye sormuştum. Cevaben, ‘Yapılıyor mu? Hiç farkında değilim’ demişti. Eğer böyle düşünen varsa ve ‘Alkollü içki reklâmı yapılıyor mu ki?’ diye soran varsa, örnek olması bakımından 8 Nisan 2007 tarihli Vatan gazetesinin 3. sayfasına bakabilirler. Baktıklarında gördükleri şu olacak: Bir derenin kenarında piknik yapan gençler ve ‘dere/akarsu’ya konulmuş ve soğuması beklenen bir şişe RAKI! En üstte de “Gel de içme” yazısı yer alıyor.
Görenleri ve duyanları alkole teşvik eden bundan daha ‘iyi’ reklâm olur mu? Alkollü içki üreticileri ‘Gel de içme’ diyerek gençleri ‘kötülüğe’ dâvet ederken, biz de Türkiye’yi ‘idare edenler’e sesleniyoruz: “Gel de (bu duruma, bu vurdum duymazlığına, bu ilgisizliğe) kızma!”
Halkın, bilhassa gençlerin ‘sağlığı’nı korumak Anayasa’nın da emrettiği bir ‘görev’dir. Öyle olmasa bile ‘zararlı’ olduğu ayan beyan ortada olan bir ‘ürün’ü bu şekilde reklâm etmek haksızlık olsa gerek. Türkiye’yi ‘idare eden’lerin, ‘yönetmelikte boşluk var, şu var bu var’ demeleri de haklı bir savunma değildir. Değil yönetmelikte, kanunlarda bile böyle bir ‘kötülüğe teşvik’in reklâmını yapmaya imkân tanıyan madde varsa bir an önce değişebilir ve değişmelidir.
Tabiî ki bu konuda vatandaş olarak bize ve başta tüketici haklarını korumak için kurulan sivil toplum kuruluşlarına da görev düşmektedir. Bu yanlışlara ‘elimizden bir şey gelmez’ deyip de sessiz kalmamalıyız. Her türlü hukukî ve meşrû yolu deneyerek bu ve benzeri ‘kötülüğe teşvik eden’ reklâmların yapılmasına engel olmalıyız. Bu konuda Yeşilay’a da görev düşmektedir. Çünkü Yeşilay, en başta bu gibi felâketlerle mücadele için kurulmuş bir STK’dır.
“Tek başına, iş başına” gelen iktidar partisi milletvekillerine ve “millet menfaati için siyaset yapıyoruz” diyen muhalefet milletvekillerine sesleniyoruz: Lütfen bu yanlışa bir dur deyin!
Yoksa, bu konu sizce ‘basit’ bir konu mudur?
10.04.2007
E-Posta:
[email protected]
|
|
|
Serdar MURAT |
Cemal Granda'nın Atatürk'ü |
 |
Cumhurbaşkanlığı tartışmalarının doruk noktasına ulaştığı bir dönemde elime geçti, “Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda anlatıyor” isimli kitap.
Çankaya’nın yeni sakininin kim olacağının tartışıldığı bir dönemde, ilk sakininin yaşantısına ışık tutması açısından ilginç bir kitap.
Kendi deyimiyle “Atatürk’ün uşağı” resmî kadrosu itibariyle, “Atatürk’ün sofracısı” olan Granda çoğunlukla o sofranın etrafında dönenleri aktarmış.
Granda’nın, “İşten ve yurt gezilerinden artan bütün ömrü sofrada geçmiştir denilebilir” sözü, ülkenin tek güç sahibi olan insanın sofrasının Türkiye’nin yönetildiği ve geleceğinin tayin edildiği yer olduğu gerçeğini hatırlatıyor bize.
Cemal Granda Başsofracı İbrahim Ergüven’den sonra 6 sofracı ile birlikte görev yapmış Çankaya Köşkü’nde. Tam 1927 senesinden 1938’e dek. Her yıl tayyare piyangosu alıp, zengin olduğunda ünlü yıldız Karmen Miranda ile evlenme hayali kurup, Miranda’yı çağrıştırdığı için Granda soyadını alan, “Atatürk’ün uşağıyım” diye kendini tanıtmaktan komplekse kapılmayan bir insan. Bu açıdan onun Atatürk’ü, resmî tarihçilerin Atatürk’ünden farklı.
“İçkili olan akşam yemeklerinde yakın arkadaşları, kabine üyeleri de hazır bulunuyor, birçok memleket meseleleri de burada hallediliyordu” diye anlatıyor Granda.
“Bu hal 1938 yılı Haziran’ına dek, yani hastalığı kendisine değişik bir yaşayışı zorunlu kılıncaya dek sürüp gitti” diye eklemeyi de ihmal etmiyor.
“Akşam sofrasında rakıyı tuzlu leblebiyle içer” diye anlatıyor Granda. “Her gece içtiği halde Atatürk’ün bir kere bile içki yüzünden kendinden geçtiğini, taşkınlıklar yaptığını görmedim, duymadım” deme gereği duyuyor.
“Devrin en ünlü rakısı olan Dimitrokopulo’dan Atatürk her gece yarım kilo içerdi. Mezesi de sadece tuzlu leblebiydi. Ara sıra da fava denilen zeytinyağlı, limonlu bakla ezmesi istediği olurdu” diyor.
Bir de isim meselesi var. Atatürk, uşağın ismini sorunca ilk önce, “Cemal”den keyiflenmiş. Hatta “dinin Cemali mi” demiş. Daha sonra “Çelebi” yapmış ismini, ama bunun öncesinde bir de hadise var.
Gece 03.00’te sofrada Atatürk’ün kendisine şöyle bağırdığını aktarıyor Granda: “Ulan bu ismi sen mi koydun, yoksa baban mı?”
Granda, geceleri çok geç yattığını hatta sabah şafakla birlikte yatağa girdiğini, öğlen 11.00-12.00’de uyandığını ve orta şekerli kahve içtiğini anlatıyor. Atatürk’ün şekerli kahve içtiği söylenir, ama uşağı orta şekerli içtiğini söylüyor.
Bir de isim meselesi var.
“Atatürk’ün son kartvizitinde (Kamal Atatürk) adı yazılıdır. Bir vesile ile alıp sakladığım bu tarihî kartvizit, hâlâ misafir adamdaki büfenin çekmesinde özel bir muhafaza içinde durur…”
Granda, “Atatürk hakkında çıkan birçok kitapta Kemal Atatürk yazıldığı halde, onun son adı Kamal Atatürk olarak tarihe geçmiştir” diye iddiasını sürdürüyor.
Bir de Mustafa var. Granda, Mustafa Kemal Atatürk’deki Mustafa’nın Peygamberimizden geldiğini söylüyor. Ancak Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Atatürk’ün bunu kullanmadığını kaydediyor.
“Yeni harflerle aldığı yeni harflerle yazılmış nüfus cüzdanında adı (Mustafa’sı atılarak) sadece Kemal olarak yazılıdır”
Atatürk ismini de bilinenin aksine Türk Dili Tetkik Cemiyeti Başkanı Saffet Arıkan vermiş.
Nasıl mı? 26 Eylül 1934 tarihindeki Dil Bayramı’nda Arıkan, “Ulu önderimiz Atatürk Mustafa Kemal” diye hitap edince, Atatürk’ün hoşuna gitmiş, Afet İnan da ısrarcı olunca tartışmaya açılmış. “Öyle bir günde, iki günde alınmadı. Üzerinde çok konuşuldu” diye anlatıyor o günleri.
Bir de yanlışlık olmuş. Radyo, Soyadı Kanunu’nun kabulünü bildirirken, “Atatürk’ü Anatürk olarak vermiş. Arap harflerindeki Ata ile ana arasındaki benzerlikten dolayı…”
Bir de mim işi var. Kısaltma olsun diye önceleri Gazi M. Kemal Atatürk olarak yazılıyormuş. “En sonunda başındaki mim’de atılarak sadece Kemal Atatürk denildi” diye anlatıyor Granda.
Kendisine “Ata” denilmesinden de hoşnut değilmiş. “Gazetelerde kendisine ’Ata’ denilmesini okudukça sinirlenmiş. Bir gün Şükrü Kaya’ya dönüp:
-Benim adım Ata değil, Atatürk’tür. Bazı gazeteler neden böyle yazarlar?”dedi.
“Kamal” ismini de çok tutmuş Atatürk. İşte onunla ilgili bir anı:
“Müstahdem arasında polislikten emekli olmuş Kemal adında bir sofracı vardı. Askerliğini Köşkte hizmet ederek yapıyordu. Bir akşam sofrasında üç kadeh içtikten sonra Atatürk bize dönerek şaka şeklinde:
-Dünya’da ne kadar Kemal varsa hepsi eşektir, dedi.
Sofracı Kemal şaşaladı. Ne diyeceğini bilemedi, toparlandı. Dili tutulmuş gibiydi. Dudakları titriyordu. Gözlerini Atatürk’ün yüzünden ayıramıyordu. Hepimiz bunun altından ne çıkacak diye beklerken, Atatürk sözlerini şöyle bitirdi:
-Haaa anladım. Sen bana bakıyorsun. ‘Sen de Kemal’sin’ demek istiyorsun. Ben artık Kamal oldum. Kemal’ler başının çaresine baksın” dedi.
10.04.2007
E-Posta:
[email protected]
|
|
|
|