Bu nasıl bir basîret bağlanmasıdır ki, Barzanî ve Talabanî, işgal sonrasını göremeyerek tehlikeli ve dengesiz çıkışlar yapmaya devam ediyorlar.
Ara ara yaptıkları siyasî açıklamalarla, sadece Türkiye'yi değil, İran'ı ve diğer Arap ülkelerini de aleyhlerine çeviriyorlar.
Bu arada tek güvendikleri şey ve tutundukları dal, sırf kendi hasis menfaati için orada duran işgal gücü...
Oysa, işgal gücü, günün birinde ister istemez oradan çekip gidecek ve bölge milletlerini başbaşa bırakacak.
Madem ki, önünde sonunda yine başbaşa kalınacak ve Arap, Türk, Kürt, Acem aynı coğrafyada birlikte yaşamaya devam edecek, o halde yapılan kışkırtıcı, başkasını rencide edici beyanların sebebi ne, mantığı ne?
İşgalin devamı hesabına Türkiye veya komşu diğer devletlere, milletlere yönelik tahrik dozu yüksek beyanlarda bulunmak, açıkça ifade edelim ki, tam bir basiretsizlik örneğidir. Aldanmanın, yanılmanın hoyratça bir ifadesidir.
Irak Kürtleri, geçmişte de Amerika'ya güvenmişler ve aldanmış, aldatılmışlardı.
Aynı şekilde, bir süreliğine Sovyet Rusya'ya da güvendiler ve maalesef yine aldandılar.
Son yıllarda ve şimdi halen güvendikleri bir tek "işgal koalisyonu" var. Hayret ki, ne hayret!
Aha şuraya kaydediyoruz ki, bu zilletli güvenin sonu da, yine hüsran olacak.
Zira, o ecnebi işgal kuvvetleri, öncelikle ve özellikle kendi menfaatlerini düşünür. Kürtlerin rahatını, huzurunu, menfaatini zerrece düşündükleri, yahut dert edindikleri yok.
Bu acı hakikat, o coğrafyada defalarca tecelli etti.
Şimdi de hiç şüphe edilmesin ki, orada yaşanan eski acıların yine benzerleri tecrübe edilecek.
Ecnebilerin, gayr–ı müslimlerin kuvvetine yaslanarak ahkâm kesmek, ne mertliğe sığar, ne de İslâmın izzetine yakışır.
Tamam, komşu ve Müslüman ülkeler, şimdiye kadar belki yeterince hakkaniyet üzere Kürtlerle muamele etmemişler, yahut haksızlıkta bulunmuşlardır.
Ne var ki, Müslüman din kardeşlerinin onlara zararı "sinek ısırması" kadar ise, ecnebilerin zararı "yılan sokması"ndan, yahut "ejderha ağzı"ndan daha beterdir.
Sinekten kaçayım derken, ejderhanın ağzına doğru gitmek, akıl kârı olmadığı gibi, basiretlilik hiç değil.
GÜNÜN TARİHİ 10 Nisan 1950
25 yıllık mutî serâsker: Fevzi Paşa...
Emekli Genelkurmay Başkanı M. Fevzi Çakmak, İstanbul'daki Teşvikiye Sağlık Evinde öldü.
1876 İstanbul doğumlu olan Fevzi Paşa, askerlik mesleğinde rütbe ve mertebe kazanarak 1919'da "Osmanlı Seraskeri" makamına kadar yükseldi.
Bu tarihten sonra zaman zaman siyasî (mebusluk, bakanlık gibi) vazifeler üstlenmiş olmakla beraber, esasen askerlik mesleğinden hiç ayrılmadı. Tâ ki, 1944'te "yaş haddinden" emekliye sevk edilinceye kadar.
1920 Martından itibaren Ankara hükümetinin emri altına giren Fevzi Paşa, 1922'de Genelkurmay Başkanlığına getirildi.
Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin toplamını aldığınızda, paşanın "Seraskerlik" müddetinin 25 seneyi bulduğu ortaya çıkıyor.
Fevzi Paşa, bu 25 yıllık süre içinde siyasî otoriteye karşı mutî, yani tam itaatkâr bir asker olarak çalıştı.
Osmanlı döneminde böyle olduğu gibi, birinci ve ikinci reisicumhura (M. Kemal ve İsmet Paşa) karşı da aynı itaatkârlık içinde bulundu.
Kendisi yaşça ve rütbece daha büyük olmasına rağmen, emri altına girmiş olduğu siyasî otoritelerin hiçbirine karşı en ufak bir muhalefeti dahi vaki olmuş değil.
Baştakiler, ne diyorlarsa aynısını yapıyor: Vur diyorlarsa vuruyor, dur diyorlarsa duruyor; as diyorlarsa asıyor, kes diyorlarsa kesiyor. Aynı şekilde, bakanlık yap diyorlarsa yapıyor, bırak diyorlarsa bırakıyor. Öyle ki, Ankara hükümetinin ilk dönemlerinde kendisine tevdi edilen üç bakanlığı birden üstlendiği dahi olmuş.
Dr. Rıza Nur, "Hatırat"ında kendisine niçin böyle davrandığını söylediğinde, şu cevabı aldığını yazıyor: "Ne yapayım? Bana vazife veriyorlar, ben de alıyorum."
Dr. Nur, kendince şu teşhisi koyar: "Bu, inisiyatifsiz bir şahsiyettir."
Rıza Nur, ayrıca bu inisiyatifsiz kumandana mebuslar arasında "Öküz Paşa" dendiğini de kaydediyor: "Baştakiler, onu istedikleri gibi güdüyorlar"mış...
Teklif henüz görüşülüp kànunlaşmadan şapkayı Meclis'te ilk giyen kişi, yine Fevzi Paşadır. Bundan da anlaşılıyor ki, kendisi önceden ikna edilmiş...
* * *
M. Kemal'in siyasetten uzaklaştırdığı İsmet Paşa, 11 Kasım 1938 günü Fevzi Paşanın kesin desteği ve asrerî dayatmaları sayesinde cumhurbaşkanı oldu. İsmet Paşa ise, 1944'te onu bir başka dayatma taktiğiyle emekliye sevk etti.
1946'da Demokratların (DP) Cumhurbaşkanı adayı ve ardından aynı partinin listesinden İstanbul milletvekili oldu. Meclis'e girdikten bir müddet sonra DP'yi sattı ve MP'nin (Millet Partisi) kurucuları arasına girdi. Böylelikle, CHP karşısındaki DP'nin kuvvetini de kırmış oldu.
10 Nisan 1950'de ölen ve cenaze merasimi hayli olaylı geçen Fevzi Paşa hakkında, en doğru tesbitlerden biri de hiç şüphesiz Said Nursî'ye ait.
Feyzi Paşayı, mesleği ve zahirî kişiliğle hiç başdaşmayan ve başkasının boyunduruğu altına kolaylıkla girebilen ve pekçok fenâlığa da âlet edilen bir kişilik sahibi olarak gören Üstad Bediüzzaman, Şuâlar (Beşinci Şuâ) isimli eserinde—paşanın ismini vermeden—şu ifadelerle söz eder: "...Gayet cesur ve iktidarlı ve metin ve cevvâl ve şöhretperestliğe tenezzül etmeyen bir serasker." (Age, s. 513.)
10.04.2007
E-Posta:
[email protected]
|