Cumhurbaşkanlığı tartışmalarının doruk noktasına ulaştığı bir dönemde elime geçti, “Atatürk’ün Uşağı Cemal Granda anlatıyor” isimli kitap.
Çankaya’nın yeni sakininin kim olacağının tartışıldığı bir dönemde, ilk sakininin yaşantısına ışık tutması açısından ilginç bir kitap.
Kendi deyimiyle “Atatürk’ün uşağı” resmî kadrosu itibariyle, “Atatürk’ün sofracısı” olan Granda çoğunlukla o sofranın etrafında dönenleri aktarmış.
Granda’nın, “İşten ve yurt gezilerinden artan bütün ömrü sofrada geçmiştir denilebilir” sözü, ülkenin tek güç sahibi olan insanın sofrasının Türkiye’nin yönetildiği ve geleceğinin tayin edildiği yer olduğu gerçeğini hatırlatıyor bize.
Cemal Granda Başsofracı İbrahim Ergüven’den sonra 6 sofracı ile birlikte görev yapmış Çankaya Köşkü’nde. Tam 1927 senesinden 1938’e dek. Her yıl tayyare piyangosu alıp, zengin olduğunda ünlü yıldız Karmen Miranda ile evlenme hayali kurup, Miranda’yı çağrıştırdığı için Granda soyadını alan, “Atatürk’ün uşağıyım” diye kendini tanıtmaktan komplekse kapılmayan bir insan. Bu açıdan onun Atatürk’ü, resmî tarihçilerin Atatürk’ünden farklı.
“İçkili olan akşam yemeklerinde yakın arkadaşları, kabine üyeleri de hazır bulunuyor, birçok memleket meseleleri de burada hallediliyordu” diye anlatıyor Granda.
“Bu hal 1938 yılı Haziran’ına dek, yani hastalığı kendisine değişik bir yaşayışı zorunlu kılıncaya dek sürüp gitti” diye eklemeyi de ihmal etmiyor.
“Akşam sofrasında rakıyı tuzlu leblebiyle içer” diye anlatıyor Granda. “Her gece içtiği halde Atatürk’ün bir kere bile içki yüzünden kendinden geçtiğini, taşkınlıklar yaptığını görmedim, duymadım” deme gereği duyuyor.
“Devrin en ünlü rakısı olan Dimitrokopulo’dan Atatürk her gece yarım kilo içerdi. Mezesi de sadece tuzlu leblebiydi. Ara sıra da fava denilen zeytinyağlı, limonlu bakla ezmesi istediği olurdu” diyor.
Bir de isim meselesi var. Atatürk, uşağın ismini sorunca ilk önce, “Cemal”den keyiflenmiş. Hatta “dinin Cemali mi” demiş. Daha sonra “Çelebi” yapmış ismini, ama bunun öncesinde bir de hadise var.
Gece 03.00’te sofrada Atatürk’ün kendisine şöyle bağırdığını aktarıyor Granda: “Ulan bu ismi sen mi koydun, yoksa baban mı?”
Granda, geceleri çok geç yattığını hatta sabah şafakla birlikte yatağa girdiğini, öğlen 11.00-12.00’de uyandığını ve orta şekerli kahve içtiğini anlatıyor. Atatürk’ün şekerli kahve içtiği söylenir, ama uşağı orta şekerli içtiğini söylüyor.
Bir de isim meselesi var.
“Atatürk’ün son kartvizitinde (Kamal Atatürk) adı yazılıdır. Bir vesile ile alıp sakladığım bu tarihî kartvizit, hâlâ misafir adamdaki büfenin çekmesinde özel bir muhafaza içinde durur…”
Granda, “Atatürk hakkında çıkan birçok kitapta Kemal Atatürk yazıldığı halde, onun son adı Kamal Atatürk olarak tarihe geçmiştir” diye iddiasını sürdürüyor.
Bir de Mustafa var. Granda, Mustafa Kemal Atatürk’deki Mustafa’nın Peygamberimizden geldiğini söylüyor. Ancak Kurtuluş Savaşı’ndan sonra Atatürk’ün bunu kullanmadığını kaydediyor.
“Yeni harflerle aldığı yeni harflerle yazılmış nüfus cüzdanında adı (Mustafa’sı atılarak) sadece Kemal olarak yazılıdır”
Atatürk ismini de bilinenin aksine Türk Dili Tetkik Cemiyeti Başkanı Saffet Arıkan vermiş.
Nasıl mı? 26 Eylül 1934 tarihindeki Dil Bayramı’nda Arıkan, “Ulu önderimiz Atatürk Mustafa Kemal” diye hitap edince, Atatürk’ün hoşuna gitmiş, Afet İnan da ısrarcı olunca tartışmaya açılmış. “Öyle bir günde, iki günde alınmadı. Üzerinde çok konuşuldu” diye anlatıyor o günleri.
Bir de yanlışlık olmuş. Radyo, Soyadı Kanunu’nun kabulünü bildirirken, “Atatürk’ü Anatürk olarak vermiş. Arap harflerindeki Ata ile ana arasındaki benzerlikten dolayı…”
Bir de mim işi var. Kısaltma olsun diye önceleri Gazi M. Kemal Atatürk olarak yazılıyormuş. “En sonunda başındaki mim’de atılarak sadece Kemal Atatürk denildi” diye anlatıyor Granda.
Kendisine “Ata” denilmesinden de hoşnut değilmiş. “Gazetelerde kendisine ’Ata’ denilmesini okudukça sinirlenmiş. Bir gün Şükrü Kaya’ya dönüp:
-Benim adım Ata değil, Atatürk’tür. Bazı gazeteler neden böyle yazarlar?”dedi.
“Kamal” ismini de çok tutmuş Atatürk. İşte onunla ilgili bir anı:
“Müstahdem arasında polislikten emekli olmuş Kemal adında bir sofracı vardı. Askerliğini Köşkte hizmet ederek yapıyordu. Bir akşam sofrasında üç kadeh içtikten sonra Atatürk bize dönerek şaka şeklinde:
-Dünya’da ne kadar Kemal varsa hepsi eşektir, dedi.
Sofracı Kemal şaşaladı. Ne diyeceğini bilemedi, toparlandı. Dili tutulmuş gibiydi. Dudakları titriyordu. Gözlerini Atatürk’ün yüzünden ayıramıyordu. Hepimiz bunun altından ne çıkacak diye beklerken, Atatürk sözlerini şöyle bitirdi:
-Haaa anladım. Sen bana bakıyorsun. ‘Sen de Kemal’sin’ demek istiyorsun. Ben artık Kamal oldum. Kemal’ler başının çaresine baksın” dedi.
10.04.2007
E-Posta:
[email protected]
|