Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 21 Haziran 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Davut ŞAHİN

Erbil ve sistem



İki Mehmet Ali, karşı karşıyaydı. Zaten ekrana gelir gelmez, “Hah, tamam aklama operasyonu başladı” demeden edemedim. (Ana Haber, Kanal D)

Birand, Erbil’e çanak sorular sordu.

“Ne oldu?” diyerek, durumu anlatmasını istedi.

Görüntüler zaten internette “sansürsüz” dolaşıyor. Birand “skandal anı”nı ekranda verdi, mahrem yerleri “buz”lanarak.

Bunun bir “şaka” olduğunu söyledi.

“Yol kazası mı?” sorusuna “iş kazası” diyerek altını çizdi.

Canlı programların her an tehlikeye maruz kalabileceğini söylerken, “Size her an kamyon da çarpabilir” sözüyle özetliyor “iş kazası”nı.

Erbil, lafı dönüp dolaştırıyor “sistem”e getiriyor!

“Sistem bizi bu hale getirdi” diyor. “Nedir bu sistem derseniz, pazar sistemi, kapitalist sistem, rating sistemi...”

“30 yıldır ilk kez başıma böyle bir şey geliyor.”

“Belli çevre”lere sitemini şu ifadelerle dile getiriyor:

“Benim ağrıma giden: insanların birden bire beni adeta ‘idam edelim,’ ‘yok edelim’ demeleri. Halbuki benim, ekranda görünmeyen birçok misyonum var. Bir tanesi, engelli insanlara yaşam sevgisi veriyorum, onlara ekmek parası kazandırıyorum...” diyerek bir de “siyasî ve insanî boyut” kazandırmaya çalışıyor.

Birand burada haklı bir soru sordu:

“Neden bu çıta aşağı indi?”

Erbil:

“Çıtayı sadece ben Mehmet Ali Erbil olarak indirmedim. Ahlâksızlığı ben yaymadım. Hep birlikte aşağı indirdik. Sistem reklam üzerine kurulu. Reklamı verenler tamamen ratinge bakıyor. Buna şartlar zorluyor.”

“Ama, bu olay bir dönüm noktası olabilir. Benim için iyi bir ders oldu. Düzenin de düşünmesi lâzım. AGB ölçümleri ile birlikte çözüm üretilmeli.”

Birand, entellektüel olmak adına mıdır nedir, ikide bir “toplum verdikçe istedi” diyor. Yanılıyor.

Topluma zorla dayatılmasa da, sistemli bir şekilde özellikle gençler üzerine yapılan yayınlar, dejenerasyona götürdü.

Dolayısıyla “toplum istemiyor” topluma “dayatılıyor.”

ÇÖPLÜK

“Üç kuruş para için gençlerin geleceğiyle, onuruyla oynanıyor.”

Bu sözleri “Ayna” grubu söylüyor.

“Magazin” dünyasına neden karşı olduklarını, niçin orada olmadıklarını şu şekilde izah ediyorlar:

“O dünyanın içinde olup da düzgün gördüğünüz biri var mı? Üreten biri var mı? Çocuğum onu örnek alsın dediğinizi biri var mı? Öyleyse bizim magazin çöplükleriyle işimiz yok.”

Ya televizyon yarışmaları? Grup üyesi Erhan Güleryüz, şöyle diyor:

“Bu yarışmalarda insanlar aşağılanıyor, üç kuruşluk adamlar, üç kuruş para için gençlerin, geleceğiyle, onuruyla oynuyor. Eskiden halkın gözünü boyamak, gündem değiştirmek için arenalarda insanları aslanlara yem ederlerdi. Şimdi bu yarışmalarda gençlerimizi yem yapıyorlar, bu toplumsal bir göz boyama.”

Ayna’dan Orçun Çolak, “Özellikle jüri diye oturtulan şaklabanlara çok sinirleniyorum. Hiçbiri bilgi ve fikir sahibi değil. Yıllar sonra bu günlere baktığımızda çok utanacağız” diyor. (Basın)

ÇİZGİ FİLMLER

Bugünkü gazetelerde “domuz karakterli çizgi film”lerin daha fazla olabileceğini tahmin ediyordum. Yanılmamışım.

Israrla diyorlar ki:

“Dünya bizi alaya alıyor.”

Yahu, neden alsın? Dünya bizim “hassasiyetimizi” bilmiyor mu?

“Domuzsever”lerin haber kaynağına bakın:

İngiliz ve Fransız haber ajansı... İyi de onların zaten “domuz ” gibi bir endişeleri yok ki.

Türkiye’deki insanların hassasiyetini bilmemeleri mümkün mü?

Bir okurumuz, çizgi filmlerin çocukların gelişiminde çok büyük etkileri olduğunu hatırlattıktan sonra, dinî ve ahlâkî değerlerimize aykırı çizgi filmlerin “ayıklanmasını” talep ediyor.

Diyor ki:

“Çocuklarımız ve ailemiz için en iyi kanallar olan STV, Dost TV, Kanal A, Meltem, Mesaj, Hilâl TV, Kanal7, Kanal5 ve yeni yayına başlayan Mehtap TV’nin çocukların dinî ve ahlâkî yönlerini geliştirecek çizgi filmler geliştirmelerini ve yayınlamalarını sizin aracılığınız ile talep ediyorum” diyor.

Elçiye zeval olmaz!

21.06.2006

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Senfoni arası namaz



İstanbul önemli bir kültürel faaliyete ev sahipliği yaptı. Cumartesi günü başlayan ve Pazartesi günü sona eren “1. Uluslararası Eminönü Sempozyumu”nda Eminönü başta olmak üzere İstanbul’daki ‘kültürel eserleri ve geleceği’ masaya yatırıldı.

İstanbul Ticaret Odası’nda gerçekleştirilen oturumlara katılan yerli ve yabancı uzmanlar, ortak bir noktada buluştu: Eminönü, sahip olduğu tarihî eserleriyle ön plana çıkmalı ve tarihî eserlerin tahribi bir şekilde önlenmelidir. Sempozyumun açılışında konuşan Başbakan Erdoğan da bu mealde masajlar verdi.

Sempozyum çerçevesinde Topkapı Sarayı avlusunda bir de resepsiyon verildi. Resepsiyonda, ünlü piyanist ve besteci Tuluyhan Uğurlu, İstanbul için bestelediği ‘’Dünya Başkenti İstanbul’’ adlı eserini başta olmak üzere başka bir iki eserini de seslendirdi. Tuluyhan Uğurlu, ‘sorgulayan’ bir sanatçı. Kendisiyle yapılan bir röportaj daha önce gazetemizde de yayınlanmıştı. Uğurlu, başka pek çok röportajında da ‘sorgulayan’ kimliğini ön plana çıkartıyor. Meselâ, Retina Dergisinin, (sayı: 14, Kasım-Aralık-Ocak 2003-2004) soruları üzerine şunları söylemişti:

“Ben kimim ve neyim? Nereden geldim ve nereye gidiyorum? Şu anda neredeyim? Bunların sorgusu olduğu zaman ayaklarına sağlam basacağın yerler arıyorsun. Yöresel olmayan hiçbir şey kâinatsal olamıyor. (...) Meselâ Türkiye’de herkes ‘dünya insanı.’ Yok böyle bir şey. Dünya insanı olduğunu iddia eden insana soruyorum; inanç konusunda sıfır. Tarih soruyorum, yok. Felsefe soruyorum yok. ‘Ayasofya’nın mimarı kim?’ diyorum yok. ‘Mimar Sinan’ın beş eserini say’ diyorum, iki tanesini sayıyor, üç tanesi yok. Bu adam nasıl dünya adamı olabilir? Amerika’da kuzeni olduğu için mi? Hayır.” (Yeni Asya, 31 Aralık 2003)

Uğurlu, Topkapı Sarayı avlusundaki konserinde de (konser eşliğinde sunulan film karelerinde) benzer mesajları tekrarladı. Konserini, bazılarında ‘sürpriz’ kabul edilebilecek görsel bilgilerle destekledi. “Mimar Sinan”ın anlatıldığı bölümde, “Koca Mimar, İstanbul’daki havaalanına ve köprülerden birine kendi adını vermeyenlere kızgın” anlamında bir ifade yer aldı. Dağa taşa birbirinin kopyası isimleri verenler, her halde bu çağrıyı duymuştur. Gerçekten de İstanbul’un silüetinin oluşmasına emek veren Koca Sinan, bu vefaya lâyık değil midir?

Benzer toplantılarda karşılaşılan ve alışık olduğumuz bir durumla, sarayda da karşılaştık. Konser başlamak üzereyken akşam ezanı okundu. Hemen namaz kılacak ‘müsait’ bir yer aradık. İmdadımıza emekli tarih öğretmeni ve ‘İstanbul aşığı’ Süleyman Zeki Bağlan Bey yetişti. Meğer, sarayın girişinde, sağ tarafta ‘namazgâh’ varmış. Hemen oraya gittik ve yere serilmiş temiz bir ‘masa örtüsü’ üzerinde cemaatle namazımızı kıldık.

Tuluyhan Uğurlu’nun konserinin ardından ünlü modacı Faruk Saraç imzalı, 700 parçalık padişah giysilerinin sunulduğu ‘’Padişahın Esvabı’’ defilesi yapıldı. Mankenler, orijinallerine uygun olarak hazırlanan padişah, valide sultan ve şehzade kostümlerini sergiledi ve dâvetlilerden hak ettikleri alkışları da aldılar.

Tenkid edilebilecek yönleri olsa da, defile sunulurken yapılan ‘sözlü açıklamalar’ umumiyetle ‘tarihî gerçekler’e uyuyordu. Meselâ, Sultan Vahdeddin’in anlatıldığı bölümde, “Eyvah! Şimdi ‘film’ kopacak” diye korktuk, ama “Sultan Vahdettin, vatanı sattı ve kaçtı” denilmedi. Osmanlı anlatılırken, tarihî gerçeklere sadık kalınması dâvetlileri de memnun etti.

Sahip olduğumuz maddî ve manevî değerlerin ihmali konusunda söylenecek çok şey var, ama nasipse başka zamana...

21.06.2006

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Erken seçim



AKP’nin yakınlardaki bir grup toplantısında Erdoğan’ın en çok alkış alan sözlerinden biri, “Erken seçim yok” sözüydü.

Aslında Erdoğan bu sözü o zamana kadar defalarca tekrarladı. Dolayısıyla yeni birşey söylemedi. Ama günün konjonktürünün ve artan baskıların daha duyarlı hale getirdiği dinleyici kitlesi, bu defa aynı sözde bir “direniş ve meydan okuma” mesajı sezmiş olmalıydı ki, desteğini alkışlarıyla izhar etti.

İşin bu ciheti, gelinen noktada AKP tabanının halihazırdaki psikolojisine işaret eden önemli ipuçları da barındırıyor. Morale ihtiyaç duyan hayli sıkıntılı bir halet-i ruhiye...

Akıldan çok duyguları yansıtan bu ruh halinin, yarın Erdoğan erken seçim konusunda tam tersi yönde bir manevra yapıp, bunu yine hamasî bir üslûpla ilân etmeye kalktığı takdirde, öncekinden çok daha coşkulu alkışlarla bu çıkışa da destek vermesi şaşırtıcı olmaz. Çünkü kitle psikolojisi böyle sürprizlere hazır ve açıktır.

Peki, Erdoğan erken seçime gider mi?

Bu yöndeki beklentiler giderek güçleniyor. Dahası, şimdiye kadar bu yönde tahmin yapanlar içerideki bazı kesimlerle sınırlıydı, Erdoğan’ın son restlerinin ardından AB mahfillerinde de “Galiba Türkiye erken seçime gidiyor” diye konuşulmaya başlandı.

Bilindiği gibi, Türkiye’de TÜSİAD başta olmak üzere iş çevreleri erken seçime ısrarla karşı çıkıyorlar. Ve bunda, yapılacak bir erken seçimde AKP’nin yine birinci parti olarak çıkacağından duyulan kaygı ile, seçimin normal zamanına kadar geçecek süre içinde AKP’nin daha fazla yıpranacağı beklentisine dayalı hesaplar belirleyici görünüyor.

Erken seçime karşı çıkan TÜSİAD’ın tavrında dikkatleri çeken bir nokta daha var.

Patronlar, yeni cumhurbaşkanının dayatma ile değil, uzlaşılarak seçilmesini ısrarla talep ediyor, bir anlamda “Bizim rıza göstermeyeceğimiz bir ismi Çankaya’ya çıkarmayı sakın aklınızdan dahi geçirmeyin” diyorlar.

Erdoğan’ın yaptığı “cumhurbaşkanı tarifi” TÜSİAD cenahını rahatlattı mı, yoksa taşıdıkları endişeyi daha da güçlendirdi mi, bilmiyoruz. (TÜSİAD'cılar dünkü görüşmede bu konunun gündeme gelmediği söylediler.)

Ama Çankaya seçimiyle yakından ilgilenen kesimlerin patronlarla sınırlı olmadığı, özellikle TSK başta olmak üzere devlet içi aktörlerin konuyu yakından izledikleri ve AKP’nin orada da rahat olmadığı biliniyor.

Erken seçim meselesinde belirleyici olabilecek en önemli faktörlerden biri de ekonomi. Piyasalardaki dalgalanmalar bu şekilde devam ederse AKP'nin işi iyice zorlaşır.

AKP’nin hesabı ve planı, herşeye rağmen yeni cumhurbaşkanını seçip, adını koyarsak Erdoğan’ı Çankaya’ya çıkarıp, milletvekili seçimini ondan sonra gerçekleştirmek.

Ancak “devlet muhalefeti”nin ve bundan kaynaklanan derin tazyiklerin arttığı, AB sürecinde reformlar tavsarken Kıbrıs krizinin tırmandığı, ABD cenahından Irak ve İran baskılarının şiddetlendiği bir ortamda, Çankaya meselesini erteleyip, erken seçimi “kurtuluş” olarak görme noktasına da gelebilir.

21.06.2006

E-Posta: [email protected]




İsmail BERK

AB ile geçinmek



AB’nin kendi sözlüğü var. Ancak Türkçe’ye tercüme edildiğinde tam bir karmaşa yaşıyoruz. Özellikle geceye yakın veya akşama son anda yetiştirilen müzakerelerimizin kelime diplomasisine takılan yorumlarına baktığımızda, üstümüze bir görev almayı tercih ettik.

Bu köşenin okuyucuları çok iyi bilirler ki, durumdan vazife çıkaranlardan değiliz. Ancak ortada hâlâ AB terminolojisinin “Türkçe”si de yazılmamış. Kelimelerin veya cümlelerin insafına bırakılmış tartışmalardan ve çıkarılan farklı siyasî yorumlardan anlıyorum ki, biz Avrupalıları, onların da bizi anlaması için ortak bir dilimiz gelişmemiş.

Yabancı dil uzmanlarımızın Türkçe kıtlığı, Türkçe’yi bilenlerin de ulusalcı damarları, ikisini birden kavrayanların da demokrasi bilinçleri kavram ortaklığına müsaade etmemektedir. Bir de her müzakereyi din, milliyet, laiklik ve kültür üzerinden tartışma, bu kavramların önemli olduğu yerleri fark edememe ve gerekmediği yerlerde de zıtlaşma alanı olarak seçmek, anlamayı ve anlaşılmayı gerçekten zorlaştırmaktadır.

Azınlıklar meselesinden kültürel haklara, demokratik standartlardan endüstriyel düzenlemelere, bütçeden uygulama ve denetim mekanizmalarına kadar birbirinin mütemmimi olan yapısal reformları, köşesinden kıyısından tırtıklayıp kendimize benzetme alışkanlığımız, artık revaçta değil.

Bir defa girdik yola. AB’ye tam gaz devam etmek zorundayız. Otoban bu. Her istediğiniz noktada “U” dönüşü yapamazsınız. Üstelik dönmek için “U” noktasına kadar gizli niyetle gitseniz bile, vardığınız nokta geri gelmenizi imkânsız kılacak kadar yeni sonuçları ve açılan mesafeyi düşündürecektir.

Doğrusu bürokrasimizin, siyasetimizin, ticaretimizin ve en önemlisi “etkin ve yetkin tanımsızlar”ın bu iç gerginliği ve tereddütlü yolculukları ile yola devam etmeleri hoşuma gidiyor. Hoşuma giden onların mutsuzluğu değil, isteseler bile bu yoldan dönememeleri, milletin Avrupa yolunu ve demokrasi güzergâhını tıkayamamalarıdır.

Bugüne kadar demokrasi ve kalkınma yolculuğuna inanarak ciddî katkı yapan herkese takdirlerimizi sunarken, onları kastetmediğimizi ve külliyen hüküm vermediğimizi de belirtelim.

AB öylesine hoş bir yolculuk ki, basınımız için bir hayli magazin malzemesi de çıkıyor. Hani ilkokul çocuklarının büyük resimli ve yazılı öğretme sayfaları var ya, aynen onun gibi basınımız da tane tane ve dikkat çekici noktaları büyük puntolarla hem öğreniyor, hem de öğretiyor.

Mesel⠓Lahmacunlar otobüslere veda edecek” haberi. Habere göre, “şehirlerarası yolculuklarda otobüslere soğan ve yumurta gibi başkasını rahatsız edecek yiyecekler alınmayacak.” Koskoca ticaret yasasının içinde bunun bulunması ve bu kadarının anlaşılması bile basınımız için güzel bir gelişme.

Demek ki yavaş yavaş okuma yazmamız gelişecek, yeni sözcükler öğreneceğiz. Ezberimiz bozulacak. Durumdan vazife çıkaramayacağız. Kanunlar ve kurallar, liderlerin iki dudağı arasına mahkûm olmayacak. Taraflar sinir krizi geçirecek kadar uzlaşmanın peşinde koşacaklar. Tek yönlü ve “istediğimi yaparım” gibi bize has alışkanlıklar tarihe karışacak.

Çoklu hafıza, çoklu taraf ve çoklu kültür olacak. Haliyle bazen ensemizi kaşıyacağız. Bazen “hain” arama devriyesine çıkacağız. İç hazımsızlıkla “irtica ve bölücü” senaryolardan medet umacağız. Sonra başarılı olamayan çeteleşmelerden hareketle, “post” darbe yapmakta zorlandığımızı fark edeceğiz.

Derken, sindirim sistemimiz yeni yemeklere alışacak. “Post” da yok, “muhtıra” da yok, “darbe” de yok artık.

“Peki, ne ile geçineceğiz?” diyenlere, elbette yardımcı olacağız.

Mescidi olan markete, başörtüsü satan sosyete mağazaya, değişik müziklerin sırayla çalındığı ortak mekânlara, farklı dillerin konuşulduğu televizyon programlarına, sivil toplum haberlerinin “üst düzey” rumuzu yerine kullanıldığı haberlere, herkesin her yere isteği ve hayat biçimiyle kabul edildiği ortamlara alışın ve buna göre tutum geliştirin.

“Ben bunlarla geçinemem” diyenlere bir seçenek daha: Acilen bir demokrasi okulu açın. Devletin yeni bütçe kaleminde bu eğitimi verenlere ve alanlara “Bolca para verileceği” haberini duymadınız mı? Neyse bizden duymuş olmayın. Zaten ben de duymadım.

Aslında son cümleyi belki espri gibi algıladınız. Doğru. Yalnız maliyeden böyle bir ödenek bekliyoruz.

O zaman görün bakalım. İnsanların yeni geçim alanlarını ve nasıl da büyük bir heyecanla demokrat olduklarını.

21.06.2006

E-Posta: [email protected]




Sami CEBECİ

Ahirzamanda benzeri bilinmedik günahlar



İnsan, yaratılıştan günah işlemeye meyilli bir fıtratta halk edilmiştir.

Devamlı itaat halindeki melekler ile isyan ve inkâr içindeki şeytanlar ortasında, hem sevap yapmaya, hem de günah işlemeye müsait olan insanın yaratılışında elbette Allah’ın nihayetsiz hikmetleri vardır.

İnsan bedeninde iskân edilen rûhun, hayatiyetini devam ettirebilmesi için verilen kuvve-i şeheviye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i akliye denilen bu üç kuvvenin ifrât ve tefritinden meydana gelen haksızlık, zulüm, adâletsizlik ve günahlar; insanlık tarihinde kara sayfalar olarak görülüyor. Ancak, bu üç kuvvenin vasat mertebesinde iş görmesini sağlayan peygamberler ve onların varislerinin yaptığı irşâd ve tebliğ hizmetlerinin sonuçları da nur gibi parlıyor.

İsmet sıfatından dolayı günahsız olmak sadece peygamberlere mahsus bir haldir. Onların dışındaki insanların az veya çok günahları vardır. Önemli olan günaha girmek değil, bilâkis günahta ısrar etmemek ve çabucak tövbe etmektir. Zira, âyetlere göre, Allah temiz olanları ve çokça tövbe edenleri sever. Cenâb-ı Hakkın, Gaffar, Settar, Tevvab gibi isimleri günahların vücudunu ister. Eğer, yeryüzünde günah işleyen kimse kalmayacak olsaydı, Allah yeni insanlar yaratır ve onların günahlarını bağışlardı.

İnsanlık tarihinin en dehşetli zamanı olan âhirzamanın, günahlar bakımından çok tehlikeli bir durumu vardır. Sevgili Peygamberimizin (asm) âhirzamanla ilgili öyle haberleri ve ikazları vardır ki, onun dehşetinden bütün sahabeler ve geçmiş ümmet-i Muhammed (asm) dehşete kapılmış ve onun şerrinden hep Allah’a sığınmışlardır. Hadis-i şeriflerin verdiği bilgiye göre, âhirzamanda bir şahsın hatîat ve günahları dehşetli bir yekûn teşkil eder. Bu mânâ birden kalbine ihtar edilen Bediüzzaman “‘Acaba âdi bir adam, binler adam kadar günah işleyebilir mi? Ve o âhirzamanda, bildiğimiz günahlardan başka hangi günahlardır ki; kâinatın hey’et-i mecmûasına dokunur, kıyametin kopmasına ve dünyaları başlarına yıkılmasına sebebiyet verir?’ diye eskiden düşünürdüm. Şimdi bu zamanda müteaddit esbabını gördük. Ezcümle: Müteaddit vücûhundan radyomla anlaşıldı ki; o bir tek adam bir tek kelime ile, bir milyon kebâiri birden işler. Ve milyonlarla insanı, dinlettirmekle günahlara sokar” der. (Kastamonu Lâhikası, s. 46)

Bu mektubun yazıldığı tarihten sonra yaygınlaşan ve 1968’de ilk defa ülkemize gelen televizyon ve şimdiki internet meselesiyle, âhirzamandaki günahlara nelerin sebep olduğu ve bir adamın bir milyon günahı bir anda nasıl işleyebileceği gözle görüldü. Radyo, televizyon ve internet Allah’ın ihsanı ve büyük bir nimeti olduğu halde, onların haram keyif ve eğlencelere âlet edilmesi ve porno film gibi insan ruhunu alçaltan, hattâ insanın mânevîyatını tahrip ederek insanlıktan çıkarıp âdi hayvanlardan aşağı düşürmesi, hadis-i şeriflerin nelere işâret ettiğini belgeliyor.

Ehl-i dünyanın battığı bu çukura, ehl-i imanın çok dikkat etmesi lâzımdır. Boyalı basın ve görsel medyanın bu müstehcen neşriyatına göz atanlar veya onlara tiryâki olanlar, mâneviyatının bozulduğunu, ibâdetlerinin ruhsuzlaştığını ve Nur Risâlelerindeki hakikatlara yabancılaştıklarını göreceklerdir.

Bu âhirzamanın geçmişte emsâli görülmemiş dehşetli günahlarına karşı yapılabilecek en önemli vazife, takvâ zırhına bürünerek her türlü günahlardan uzak durmaya çalışmak, Nur Risâlelerini her gün düzenli bir şekilde bolca okumak, Cevşen gibi sâir evrad ve ezkârlarla meşgul olmak, oksijen çadırı hükmündeki Nurların okunduğu hizmet merkezlerine devam etmek ve cemaat şahs-ı mânevîsinin ortak duâ ve istiğfarlarına dahil olmak gibi gayretlerdir.

Cenâb-ı Hak, hepimizi âhirzamanın dehşetli günahlarından muhafaza etsin ve bizlere hayatımızı en güzel bir şekilde noktalamayı nasip etsin, inşaallah.

21.06.2006

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Kardeşliğin gereği



Gözünüz, dişiniz ağrısa, eliniz yaralansa hemen o ağrıyı, sızıyı dindirmeye çalışırsınız. Gözü ağrıyanın gözünü çıkarıp attığı görülmemiştir. Parmağı yaralanan parmağını kesmez.

Tam tersi bütün organlar o ağrıyı, acıyı, sızıyı dindirmek için canhıraş bir gayrete girerler.

Ya mü’min kardeşimizin ağrısı, sızısı, derdi konusundaki tavrımız nasıl? Onu da kendi uzvumuzun acısını dindirmeye çalıştığımız gibi dindirmeye çalışıyor muyuz?

Eğer İslâmı esas alsak öyle yapmamız gerekir. Çünkü Peygamberimiz (a.s.m.) mü’minleri bir vücudun azalarına benzetir. Buyururlar ki: “Mü’minler birbirini sevmek, birbirine şefkat etmek ve iyilik yapmakta bir vücut gibidirler. Vücuttan herhangi bir organ hastalanırsa, diğer uzuvlar onun acısını duyar, uykusuzluk ve ateşe katılırlar.”1

“Mü’min mü’mine karşı bir binanın kenetlenmiş taşları gibidir.”2

“Sizlerden biri kendisi için istediğini diğer bir mü’min kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olmaz.”3

Sevgi, şefkat ve iyilik yapma, bir binanın birbirine destek veren taşları gibi kenetleşme, kendi için istediğini diğer bir mü’min kardeşi için de isteyebilme… Bu duyguların hükmettiği yerde problem olmaz. Olursa uzun süre sürmez, sona erer. Nerede problem, sıkıntı, acı ve ıztırap varsa orada bencillik, nemelâzımcılık ve kötülükler vardır. İman güçlü olursa orada kotülüklere yer olmaz, güzellikler hükmeder.

Bu hakikat Asr-ı Saadette bütünüyle hükmetmiş, yaşanmıştı. Sonraki dönemlerde yaşandığı ölçüde de İslâm gücünü, etkisini korudu.

Onların nazarında vücudun organlarının birbirlerinin yardımlarına koşmaları gibi herkes birbirinin yardımına koşuyordu.

Ya bizim İslâm dünyası olarak perişan hâlimize ne demeli? Gerek dar dairede, gerek geniş dairede iman ve İslâmın gereği olan kardeşliği gösterebiliyor muyuz? Kendi vücudumuzu, organlarımızı düşündüğümüz, dertlerine, problemlerine eğildiğimiz, tedavisine çalıştığımız kadar kardeşlerimizin yardımlarına da koşuyor muyuz? Hani mü’minler birbirlerine destek veren bir binanın taşları gibi idiler? Hani, kişi kendi nefsi için istediğini diğer mü’min kardeşi için de istemedikçe tam iman etmiş olamazdı? Niye kardeşlerimize gereken desteği veremiyor, seyirci kalıyoruz?

Dün ABD, Afganistan’a vurdu, ne yaptık? Bugün Irak için, dünya sulhu ve barışı için ne yapıyoruz? İran veya Suriye’ye saldırmaması noktasında bir gayretimiz var mı? Yarın, öbür gün derken sıra bize gelmez mi?

Dipnotlar:

1. Buharî, Edeb: 37; Müslim, Birr: 66.

2. Buharî, Salât: 88; Müslim, Birr: 65.

3. Buharî, iman: 13; Müslim, İman: 71; Neseî, iman: 33.

21.06.2006

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Duâ ile ilim arasındaki esrarlı bağlantılar



Duâ ve ilim vasıtasıyla mükemmelleşmek için bu dünyaya gönderildiğimize; mahiyet ve potansiyel yetenek itibariyle de her şey ilme bağlı olduğuna göre; duâ ile ilim arasında derin, esaslı, esrarlı bağlar olmalı. Acaba ne gibi bağlantılar var? Bunları tahlil etmeden önce bir iki noktayı vurgulayalım:

Sonlu olan, sonsuzu kapsayamaz, anlayamaz. Sonsuz Kudret Sahibi, gizli hazinelerinin ve bazı sırlı hakikatlerin ve sonsuz olan isim ile sıfatlarının tecellîlerini anlayabilmemiz için bize bir ölçü, bir kıyas olması için isimlerini, sıfatlarını hissettiriyor. Yâni, Allah (c.c.) Alîm-i Mutlaktır, Kadir-i Mutlaktır, Semi’-i Mutlaktır, Basir-ı Mutlaktır, Habib-i Mutlaktır ve hakezâ… Dolayısıyla insana cüz’î bir ilim, güç verdiği gibi, işiten ve gören sıfatlarını idrak edebilmemiz için de cüz’î bir işitme, görme duyusu, sevgi ile sâir duyguları vermiştir.

İlmin verilmesinin sebeplerinden birisi, insanın Cenâb-ı Hakk’ın arzında halife olması ve O’nun hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi içindir. Bu ise tam bir ilme bağlıdır.1

İlim ile duâ arasındaki gizemli bağlara geçersek;

* Rabbimizin sıfatlarından birisi Alîm’dir. Alîm; olmuş, olacak her şeyi bilmesi, ilminin haricinde hiçbir şeyin bulunmamasıdır. Her şeyi kuşatan “Alim” sıfatının bir hakikati olduğu gibi; her mükemmelliğin, her ilmin, her fennin de yüksek bir hakikati olmalı. O hakikat de bir İlâhî isme dayanır. Herbir fen ve sanat; pek çok perdeler ve çeşitli yansımalarla muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla olgunlaşır; hakikat olur.

Meselâ geometri bir fendir. Hakikatı ve son noktası, Cenâb-ı Hakkın Adl (her şeyi yerli yerine koyan) ve Mukaddir (her şeye bir ölçü, denge getiren) isminin aynasında o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşâhede etmek, gözlemlemektir. Tıp bir fendir, hem bir sanattır. Son noktası ve hakikati; Hakim-i Mutlak’ın (Her şeye hükmeden, her şeyi hikmetle yapan) Şâfî ismine dayanıp büyük eczanesi olan yeryüzünde Rahîmane cilvelerini, şefkatli yansımalarını, ilâçlarda görmekle, tıp olgunlaşır, hakikat olur.2

İşte bunun gibi bütün fenler, “istidat (potansiyel yetenek), hal, kal/söz, zihin” diliyle yapılan duâ, istek ve arzuların; dolayısıyla her ilim disiplini, her branş, Esmâ-i Hüsnâ’nın cilvelerini/yansımalarını yakalamanın bir sonucudur.

* Allah’ın sonsuz olan isim ve sıfatları her tarafa nüfuz etmiştir. İstek, arzu ve meylimizle onlara mazhar oluruz. Marifetullah ile Allah’ın isim ve sıfatlarını anlar, öğrenir; duâ ile Cenâb-ı Hakk’ın başta Rab, Rahman, Rahim olan ve istimdat istenilen isim ile sıfatlarının kapsam alanına gireriz.

* Hâlık-ı Rahîm olan sonsuz merhamet sahibi Yaratıcı, bir kuşun tüylü elbisesini hangi kanunla değiştiriyor, tazelendiriyorsa, aynı kanunla, her sene dünyanın elbisesini yeniler. Hem o aynı kanunla, her asırda dünyanın şeklini değiştirir. Hem hangi kanunla atomu tahrik ederse, aynı kanunla dünyayı döndürüyor. Ve o kanunla âlemleri böyle çeviriyor ve güneş sistemini gezdiriyor.3

Bu dehşetli bir sırrı daha açıklıyor: Kâinat, bütün parçalarıyla tek bir vücuttur. Unsurlar, yıldızlar, dünyamız ve biz, bu vücudun bir hücresi veya bir organı gibiyiz. Dolayısıyla kâinatın bir ucunda neler var ve neler dönüyorsa öbür ucunda ve uzvunda, organında da aynı faaliyetler hüküm sürüyor.

Kâinatın her sayfası bir kitap ve her satırı bir sayfa kadar mânâları ifâde ettiği gibi; her âyet-i tekviniyesi (oluşsal âlemle ilgili delili, güneş, ay, hava, su gibi bütün unsurları) ve herbir kelimesi, hattâ herbir noktası, hattâ herbir harfi birer mu’cize hükmünde cismânî bir Kur’ân, bir kitaptır.4

Ve kâinat; bin birlik perdeleri içinde bir gül goncası gibidir. Belki O’nun isimleri ve genel fiilleri sayısınca birlik elbiseleri giymiş bir tek insan-ı ekber diye tabir edilen büyük bir insandır. Belki yaratılmış varlıklar sayısınca dallarına tevhid (birlik) mühürleri asılmış; her şeyi en uygun biçimde dizayn edilmiş tubâ ağacıdır.5

Dipnotlar: 1- İşâratü’l-İ’câz, s. 240-241; 2- Sözler, s. 273; 3- Mektûbât, s. 281; 4- Şuâlar, s. 238; 5- A.e.g., s. 31.

21.06.2006

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Derdimiz kaygımız namaz olsun



İzmir Pınarbaşı’ndan bayan okuyucumuz: “38 yaşındayım. Namaza ve oruca yeni başladım. Geçmiş namaz ve oruç borçlarımı kaza etmek istiyorum. İş yerinde bazı arkadaşlar özürsüz geçirilen namazların kazası olmaz. Boşuna kılarsın dediler. Bu doğru mudur?”

Erbil Ak: “1981 doğumluyum. Kısa bir dönem namaz kıldım. Benim şimdiki en büyük sıkıntım namaz borcumu nasıl ödeyebilirim? Birçok yerden araştırdım, ama doyurucu bir bilgi elde edemedim. Ben kaç yıl, hangi vakitlerde ve de en önemlisi nasıl kaza namazı kılacağım? Lütfen ayrıntılı bir şekilde sorumu cevaplar mısınız? Şimdiden teşekkür ederim.”

Hazret-i Enes (ra) anlatıyor: Bir adam geldi ve: “Ya Resulallah! Bir günah işledim” dedi. O sırada namaz kılınacaktı. Cemaat hazırdı. Kamet getirildi ve namaz kılındı. Adam Resûlullah (asm) ile birlikte namaz kıldı. Namazın ardından adam tekrar:

“Ya Resulallah! Bir günah işledim” dedi.

Peygamber Efendimiz (asm):

“Sen bizimle beraber namaz kılmadın mı?” buyurdu. Adam:

“Evet, kıldım ya Resûlallah” dedi. Peygamber Efendimiz (asm):

“O halde senin günahın bağışlandı” buyurdu.1

Ebu Firas Rabia bin Ka’b el-Eslemi (ra) anlatmıştır: Resûlullah (asm) ile birlikte onun evinin kapısında geceler, ona abdest suyunu ve sair ihtiyaçlarını getirirdim. Bir gün bana:

“Dile benden!” buyurdu. Ben:

“Cennette seninle beraber olmak istiyorum ya Resulallah!” dedim.

Allah Resulü (asm):

“Başka?” buyurdu. Ben:

“Tek isteğim budur” dedim. Allah Resulü (asm):

“O halde çok secde etmek sûretiyle nefsine karşı bana yardımcı ol” buyurdu.2

Günahlarımızdan bağışlanmanın en kestirme yolu namazdır. Allah’ın rızasına ulaşmanın en hızlı yolu namazdır. Allah’ı çok zikretmenin en makbul yolu namazdır. Nitekim Cenâb-ı Allah: “Beni zikretmek için namaz kıl”3 buyuruyor. Cenâb-ı Allah’ı çok zikretmek önemlidir. Çünkü O’nu bizim zikretmemiz, O’nun da bizi makbuliyetle anması demektir. İşte âyet: “Beni zikredin. Ben de sizi rahmetimle anayım.”4 Cenâb-ı Allah’ın bizi rahmetiyle anması bizden razı olması demektir ki, bu dünyaya da, ahirete de bedel bir sonuçtur. Bu mutlu sonuca ulaşmanın yolu namazdır.

O halde, bırakınız, derdimiz, kaygımız namazdan olsun. Bu bize önce O’nun rızasını kazandırır. Sonra Cennetini. Bütün mezheplere göre, özürsüz de olsa, mü’min olarak, vaktinde kılınmayan namazların kazası olur. Boşuna kılınmış olmaz. Hiç namaz boşuna olur mu, secde boşuna olur mu, oruç boşuna olur mu, Allah için atılan bir adım boşuna olur mu, Allah için akıtılan bir damla gözyaşı boşuna olur mu?

Bilâkis: Kaza namazı, günlük farzlardan sonra, Allah’a yaklaşmamız ve O’nun rızasını kazanmamız için en makbul namaz cinsidir. Bu en makbul namaz formatına girerken, birilerinin ‘Boşuna kılarsın’ sözlerine kulağımızı kapayalım.

Kaza namazı borcumuzun ne kadar olduğunu hesaplarken: Eğer mükellef olduğumuz yaşı biliyorsak o yaşı, bilmiyorsak on beş yaşını esas alalım. On beş yaşından bu güne kadar yaklaşık ne kadar namaz kıldığımızı hesap edip çıkaralım. Bu noktada galip zannımıza göre hareket edebiliriz. Vaktinde kılamadığımız namazları, her vakit namazının ardından veya önünden o vaktin kazasını da kılmak gibi kolay bir prensiple, inşallah kılabiliriz.

Namazın sadece farzı kaza edilir. Kaç rekâtlı farz ise, aynı rekâtlı kaza kılmakla o vaktin zimmetinden inşallah kurtuluruz. Kaza namazı gece, gündüz, sabah, akşam; her vakit kılınır. Vakit namazlarının ardından veya önünden kılma imkânı bulamadığımız zamanlarda, o gün günün her hangi bir vaktinde, meselâ akşam veya geceleyin topluca kılmak da mümkündür.

Esas olan bizim başlama niyetimizdir. Gerisi kolaydır. İnşallah Cenâb-ı Allah yardım edecek ve kolaylık lütfedecektir. Bundan emin olalım. Allah kabul etsin. Âmin.

Dipnotlar:

1- Rıyazu’s-Salihin, 434. 2- Rıyazu’s-Salihin, 106. 3- Taha Sûresi: 14. 4- Bakara Sûresi: 152.

21.06.2006

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

İçkide tehlike alarmı



Kànunî boşluklardan yararlanarak gazete ve dergi sayfalarında çarşaf çarşaf "içki reklâmı" yapan üretici firmalar, öyle anlaşılıyor ki hükümetin duyarsızlığından da büyük cesaret alıyorlar.

Aksi halde, böyle "gemi azıya alırcasına" ileri gitmeleri mümkün olmazdı.

Ekseriyeti muhafazakâr görünümlü hükümet kanadı, neden çekiniyor, bu tehlikeli gidişin önüne niçin geçmeye çalışmıyor, bilemiyoruz.

Bildiğimiz bir şey varsa, o da hemen bütün medya organlarında "alkollu içki yasağı"na dair kànunî sınırların alabildiğine zorlandığı, hatta yer yer çiğnendiği gerçeğidir.

Yazılı basında yapılanlar, zaten açıkça göz önünde duruyor.

Televizyon kanallarında ise, üstelik "aile dizisi" diye lanse edilen dizi filmlerde, alkollü içecekler öylesine tanıtılıyor ve hatta öylesine özendiriliyor ki, gördükçe tiksinmemek elde değil.

Bu içeceklerin tv'lerde reklâm edilmesi gûyâ yasak...

İyi de, reklâm kuşağında değil de, bu mamüllerin film, sinema veya daha başka programlarda göstere göstere tanıtılması, sunulması, hatta çocuklu sahnelerde bile servis edilmesi karşısında ne demeli ve ne yapmalı?

Evet, bu gibi durumlarda yapılması gereken birşey, yani uygulanması gereken bir müeyyide yok mu? Yoksa şayet, konulması gerekmiyor mu?

Ve, son bir soru da şu: Bu konuda en ciddî adımı atması gerekenlerin başında gelen, sorumluluk mevkiindeki iktidar mensupları değil midir?

İşte, görüyorsunuz ki Yeşilay da feryad ediyor ve bu tehlikeli gidişat karşısında etkili hizmetlerde bulunabilmek için herkesin ve her kesimin yardımını, desteğini bekliyor. Beklemekte, elbette ki yerden göğe kadar haklıdır.

Zira, söz konusu zararlı, tehlikeli içeceklere mâruz kalan toplumun alarm zilleri zangır zangır çalmaya başladı.

Bu durum karşısında hamiyet sahibi kim bigâne kalabilir ki...

Cumhurbaşkanı tarifleri

Herkesin kendine göre bir cumhurbaşkanı tarifi var.

Şimdiye kadar bu konuda söz söyleyen iktidar ve anamuhalefet partisi genel başkanları da, adeta kendilerini tarif eder tarzda ifadeler kullandılar.

Erdoğan'a göre, yeni seçilecek cumhurbaşkanı "barışa, birliğe, beraberliğe, sevgiye önem verecek" ve tabiî ki "liderlik vasfı"na da haiz olacak biri olmalı.

Erdoğan'dan sonra aynı konuda görüşünü Star tv'de açıklayan Baykal da, gariptir ki yeni cumhurbaşkanı için kendini tarif eder gibi konuştu.

Ona göre de, Çankaya'ya çıkacak kişinin "Anayasanın öngördüğü bir mutabakat çerçevesinde, kurumlar üstü, hükümetin gördüğü şeylerin ötesini görebilecek, hukuku görecek, kànunları görecek, bugünü ve yarını görecek..." özelliklere sahip olması gerekir.

Yani, "Herşeyi görüp bilip hiçbir şey yapamaz" biri olsa bile, Baykal için yeterli özelliklere sahip görünüyor.

Özetle, Erdoğan'a göre yeni adayın "liderlik" vasfı olmalı; Baykal'a göre ise, yeni adayın lider olması şart değil, "dünü, bugünü, yarını görebildiği öngörülen" biri olması yeterli.

* * *

Bakalım bundan sonra aynı konuda kim veya kimler konuşup da kendini tarif edecek...

Hani, zaman da çok kalmış sayılmaz. Bu meselenin en geç 2007’nin Nisan ayına kadar hallolması gerekiyor.

Bu arada zihinlere takılan bir noktayı da burada hatırlatalım.

Sade vatandaş soruyor: Yeni seçilecek cumhurbaşkanı, acaba "karizmatik" mi olacak, yoksa "krizmatik" mi?

İnsanlık dersi

Eksiği var; inandırıcı değil

Bir televizyon kanalında ağırlıklı olarak "belden aşağı" şovlar yapan M. Ali Erbil, işlediği son rezaletten sonraki tenkitler karşısında kendini şöyle savundu: "Bana karşı bu yapılanlar, hiç insanî değil."

Bu savunmacı ifade hem eksik, hem de inandırıcı görünmüyor.

Savunmasının tam ve inandırıcı olabilmesi için, Erbil'in şunu da sözlerine eklemesi gerekirdi: "...Tıpkı, benim yaptığım şeyin de insanî olmadığı gibi."

Günün Tarihi

İkinci "Estergon Fatihi" Lala Paşa

21 Haziran 1606: On yıl kadar Avusturya'nın elinde kalan Estergon Kalesini ikinci kez fetheden Boşnak Asıllı Lala Mehmet Paşa, sefer dönüşü hastalandı ve bir müddet sonra da vefat etti..

Sokollu Mehmet Paşanın ailesinden olan Lala Paşa, Osmanlı devletine pek büyük hizmetlerde bulundu. Bu hizmetlerinden biri de, Tuna Nehri üzerindeki en önemli stratejik noktalarından birini teşkil eden Estergon Kalesini büyük bir ustalıkla yeniden fethetmesi oldu.

Boğaz'a nâzır Topkapı Sarayı gibi

Zaman zaman "başkent" olma özelliği de taşıyan Estergon şehrinin kale bölgesi, tıpkı Topkapı Sarayı mevkii gibi harikulâde bir fizikî güzelliğe sahip.

Topkapı Sarayı, nasıl Boğaz'a hakim bir mevkide kurulduysa, Estergon Kalesi de koca Tuna Nehrine yukarıdan bakan sâhildeki bir tepecikte kurulmuş.

Bu müstahkem mevki, Osmanlıların eline ilk kez 27 Eylül 1529'daki I.Viyana kuşatması esnasında geçti. Kesin fetih ise, 1543 yılında gerçekleşti.

Yaklaşık 50 yıl Osmanlı idaresinde kalan Estergon, 1595'te tekrar Avusturyalıların eline geçti.

İşte bu tarihten tam on yıl sonra (1605) ikinci kez fethedilen Estergon, tâ 1683 yılına kadar Osmanlı hakimiyetinde kaldı. Bu ikinci büyük fetih hareketinin başında bulunduğu için, Serdar–ı Ekrem Lala Mehmet Paşaya "İkinci Estergon Fatihi" ünvanı verilmiş.

Bu müstahkem kale şehir, 12 Eylül 1683'teki Viyana Bozgunundan sonra yeniden Avusturyalıların eline geçti.

Estergon'un kaybedilmesi üzerine yakılan bir şiir, asırlardır mehter marşı havasında acıklı acıklı söylenir durur:

Estergon Kalesi

Estergon kalesi su başı durak,

Kemirir içimi bir sinsi firak,

Gönül yar peşinde, yar ondan ırak.

Akma Tuna akma, ben bir dertliyim,

Yar peşinde koşar kara bahtlıyım.

Estergon kalesi su başı kaya,

Kemirir gönlümü aşk denen bela,

Çektiğimi hoş gör, gel etme cefa.

(Nakarat)

Estergon kalesi su başı hisar,

Baykuşlar çağrışır, bülbüller susar,

Kâfir bayrağını burcuna asar.

(Nakarat)

Estergon kalesi su başı kale,

Göklere ser çekmiş burçları hele,

Biz böyle kaleyi vermezdik ele.

(Nakarat)

21.06.2006

E-Posta: [email protected]




Serdar MURAT

Şemdinli, Susurluk’tan farklı oldu...



“Garibanları yaktılar.”

Şemdinli’de, Yüksekova’da görev yapan özel kuvvetler mensuplarının Şemdinli olaylarıyla ilgili olarak astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz hakkında verilen hapis cezasına ilişkin ilk sözleri bunlardı.

“Biz burada üç-beş soysuzun devleti bölmemesi için hayatımızı ortaya koyarken, devletimiz bölücüyü değil, bizi cezalandırıyor” diyenlerin de az olmadığını sanıyorum.

Mehmet Ali Ağca, Abdi İpekçi suikastinden sonra kaçıp Abdullah Çatlı’nın çatı katındaki evine sığındığı zaman da Çatlı, “Garibanı yaktılar” demişti.

Bölgede görev yapan güvenlik güçlerinin psikolojisini yansıtması açısından aşağıdaki satırları yansıtmak istiyorum.

“Mayına basan aracın içinden, tam on dört metre uzağa fırlayan bir arkadaşınız oldu mu sizin? “Yenge vallahi az önce yanımda oturuyordu, şimdi dışarı çıktı” diye yalan söylediniz mi karısına?

Gomane tepesinin zirvesinden, içinde eşinizin, çocuğunuzun bulunduğu lojmana doğru yanarak gidip evinizin duvarında patlayan RPG-7’leri izlediniz mi siz?

Ama yine de bulunduğunuz görev yerini terk etmeden, acaba öldüler mi, yaralandılar mı, diye sabaha kadar hiçbir haber alamadan beklediniz mi?

“Ben bu insanlar rahat uyusun diye buradayım, ama neden benim aileme saldırıyorlar” diye düşündünüz mü hiç.

Tabancanızı evinizde bırakıp “Bir şey olursa, eve girmeye çalışırlarsa gerekeni yap, son iki mermiyi de kendinize ayırın, ellerine sağ geçme” diyerek her defasında eşinizle helâlleşip çıktınız mı evden, ya da böyle bir tanıdığınız oldu mu?

Bu duygu yüklü satırlarda anlatılan hayatı yaşayanlar elbette ki, vatan hainleri ile aynı safa konulduklarını, hatta vatanı satan üç-beş şerefsiz ödüllendirilirken, kendilerinin cezalandırıldığını düşünebilirler. O psikolojinin içinde olduklarından şüphem yoktur. Ancak görev yerini terk etmediği için buzlu sularda ayakları sakat kalıp, malûlen emekli olma durumunda kalan, dağları aşarken mayından kopan bacağıyla yerinden kalkamaz hale gelen gerçek kahramanların sırtından devlet içinde devlet olmaya soyunanlar, ellerindeki gücü yargısız infazlar, uyuşturucu ve kumarhaneler için kullanan Susurluk tipi yapılanmalar asıl bu kahramanlarımıza zarar veriyor. Onların şerefli mücadelelerine, leke bulaştırıyorlar. Olayı hamasetin dışına çıkarıp, bir de bu gözle bakmakta fayda var. Hukukun dışına çıkanlar asıl zararı, Şemdinli’nin Efkar Tepesinde, Gomane’de yetinmeyip, Kuzey Irak’ı, Kandili mekân belleyenlere veriyorlar.

Susurluk’ta üç-beş yıl hapis cezaları verilmiş, bir kaç Özel harekâtçı cezaevine girip, çıktıklarında ise Türk bayrakları ile kahramanlar gibi karşılanmıştı. Susurlukçuları “Türkiye sizinle gurur duyuyor” sloganları ile cezaevlerinin kapısında karşılayıp, kollarına girenlerin daha sonra başka çetelerin içinde çıktığına şahit olduk.

Dün Şemdinli meydanında insanlar, “Ferhat Sarıkaya ihraç edildiğinde bu iş de Susurluk’a dönecek diye düşünüyorduk, ama adalete olan güvenimiz geldi” diyorlardı. Devletine, adaletine güvenmeyen insanlar, bölgeler oluşturup, daha sonra genç fidanları ölüme göndermek çare olsaydı şimdiye kadar olurdu. O insanların dağlarını beklemek değil, kalplerinde adalete olan güveni temin edip, yüreklerini kazanmak önemli.

Evet çok önemli bir nokta. Şemdinli dâvâsında, Susurluk’un bir benzeri yaşanmadı. Önce Savcı Sarıkaya çok net bir fotoğraf koydu Türkiye’nin önüne. Ardından yıllara yayılmayan, zaman aşımına sokulmayan ciddî bir yargılama gerçekleştirildi.

Elbette ki Şemdinli, Susurluk gibi olmamalıydı.

Elbette ki 3 Ekim’de AB’den tam üyelik sözü alan 12 Haziran’da AB ile tam üyelik müzakereleri başlatan, AİHM’in kararlarını iç hukukunun üstünde tutan Türkiye’de Şemdinli cezalandırılmalıydı.

Peki Savcı Sarıkaya’nın hazırladığı iddianameye göre bu kararlar alındığına göre, savcı hakkında jet hızıyla ihraç kararı veren Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu üyeleri ne düşünüyorlar acaba? Mahkeme heyeti hakkında da bir ihraç gündemlerinde var mı?

Son bir nokta daha. Eğer Başbakan Erdoğan’ın baskıları olmasa, Orgeneral Yaşar Büyükanıt hakkında da dâvâ açılıp, rütbe ilerlemesi durdurulsa, 30 Ağustos’daki Genelkurmay Başkanlığının önü kesilse ne olurdu? Şimdi bazı bakanlar kararname imzalamayacak, Büyükanıt’ın önü kesilecek diye zarf atarken, bir yandan da yaşadıkları endişe ve paniği dışa vuruyorlar, ama bu durumda Büyükanıt’a en büyük ikbal kapısını açan kişinin Erdoğan olduğu dikkatinizi çekti mi?

“İyi çocuklar” dediği kişilerin 39 yıl ağır hapis cezasına çarptırılması karşısında Büyükanıt Paşa neler hissetti acaba?

21.06.2006

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Zaman ötesine yolculuk



Tarih dışına ve zaman dışına yolculuk yaşanabilir, ama anlatılamaz türde bir yolculuktur. Zamanın bir fiziği var, bir de metafiziği. Zamanın metafiziği izafidir. Hissetmenize bağlıdır. Ne hissettiğinizdir. Biz de Bangladeş’e tarihten 8 gün düştüğümüz bir yolculuk yaptık. Bu biraz gecikmiş bir yolculuktu. Sefer öncesi, orada nasıl bir manzara ile karşılaşacağımı bilmediğim için biraz tedirgindim. Oysa binbir geceden sekiz gece yaşayacağımı nereden bilebilirdim!

Sanki ortaçağdan ve binbir gece masallarının yazıldığı dönemden kalma bir ülke. Zaman ve mekân. Veya binbir gecenin asrımızda klonlanmış ve kopyalanmış hali. Bu tesbit daha doğru olsa gerek. Masalımsı bir ülkeye gitmiştim. İsimleri, şehirleri, meyveleri hepsi masalımsı ve hepsi binbir geceden renkler taşıyor. Ayrı bir dünya. Pakistan ve Bangladeş isimleri daima bana biraz tuhafımsı ve biraz da şiirsel gelmiştir. Kameruzzaman, Anberuzzaman, bunlar daha önce Kahire’de öğrencilik yıllarımda harıl harıl Elf Leyle ve Leyle’yi okuduğum günlerden hafızama takılan isimlere benziyorlardı. Binbir gece masallarındaki kahramanlardan birisi Sinbad veya Sindebad. O biraz Sidarte’ye de benziyor. Basralı, ama sanki o günkü Basra’yı ve Bağdat’ı bugün Dakka, Saidpur vesaire şehirler temsil ediyor. Sinbad’ın ülkesi her gün ve her gece yeni bir sürprize gebedir. Şüphesiz Bangladeş’te yollarda yürürken her an yeni bir tehlike veya şansla karşı karşıya gelebilirsiniz.

Şarkı garptan ayıran zaman mefhumu ve zamanı kullanma mefhumudur. Zamanla ve mekânla ilişki tarzıdır. Garplı fizikî zamanda yaşar. Şarklı ise metafizikî zamanda. Dolayısıyla şarklıların yaşadıkları ülke veya diyar fiziken zamanötesidir. Metafizikî zaman eksikliği yüzünden Garplı Şarka meftundur. Tersi itibarıyle de şarklı da garba. Beyaz siyaha, siyah beyaza. İşte biz de binbir gecenin sekiz gecesinde metafiziki zamanda yani fiziki zamanın ötesinde yaşadık. Sufilerin dediği gibi bu ancak yaşanır. Anlatılamaz. Anlatılması mahremdir, hissedilmesi değil. Anlatmakla değil, hissetmekle bilinir.

***

Gittiğimiz o diyarda ne rüya, ne zaman ve ne mekân vardı adeta. Bu defa zaman ve mekân ötesine tayyeden insan değil bizzat zamanın ve mekânın kendisi. O diyarlara veya yakınlarına kadar Büyük İskender’in gittiği söylenir. Aynı şekilde Faslı İbni Batuta da oralara kadar uzanmış. Bazen Sindebad, bazen İbni Batuta ve bazen de İskender’in izlerini gördük ve sürdük oralarda. Tarih aynasında zamanın durduğu mekânlarda tarihin içine doğru bir yolculuk yaptık. O diyarların insanları akıllarıyla değil hisleriyle yaşıyor. Maradona’nın Bangladeş’in nerede olduğunu bilmediği söylenir. Ama bir bakıyorsunuz Bangladeşli fan clup mensubu biri Maradona için kendisini feda ediyor ve intihar ediyor. Romantizm ve arabeskin karışımı, acı ile tatlının karması olan bir dünya burası. Bundan dolayı binbir gecenin kayıp ülkesi. Buda veya Sidarte sihirli eliyle buraları dolaşmış. Om’a ve hakikate ulaşmak için iz sürmüş bu coğrafyalarda. Sonra onun yerini Beyazıd almış ve Beyazıd-ı Bestami ete kemiğe bürünerek bir şehir olmuş burada. Cemil Meriç ondan önce de Asaf Halet Çelebi derinlemesine Hind tarih ve coğrafyasında bir keşfe çıkmışlardı.

Onlara fatih diyemesek bile keşşaf-ı Hind’dirler. Veya Birunî’nin günümüzdeki halefleri. Hind kültürünün hâlâ egemenliği ve zenginliği sürüyor buralarda. Elbette bütün ihtişam, bütün zaaf ve gücüyle. Zafiyeti ve egzotikliği ve gücü içiçe.

***

Kalbimizi tarihin ve zamanın donduğu ülkede bırakarak geldik. Romantik solcu Ecevit’i gerçeklerden koparan da yine aynı coğrafya. Yine aynı coğrafyanın bir ferdi. Bengalli Tagore. Zagor ile Tagore arasında kaldı tekerlemesine muhatap olan Ecevit’in meftun olduğu Hindli filozof Rabindranath Tagore aslında bir Bengalli. Daha doğrusu batı Bengalli. Dolayısıyla Bengal veya Bangladeş yani Bengallerin ülkesi bizim için hem hazır, hem de gaip bir kıta. O ülkeyi keşfe çıktığımızda gerçek dünyadan veya dünyanın gerçeklerinden kopmuştuk. Ama bu, bir rüya da değildi. Bu yakaza halinde bir rüyaydı.

Bu seyahat, IHH’dan Murat Yılmaz’la hız duvarının aşılması gibi rüya duvarının da ötesine geçen bir yolculuktu. Yolculuğumuz Rikşa ile başladı motorsiklet ve jeeplerle sürdü ve uçaklarla devam etti. Hep yollardaydık.

21.06.2006

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahaddin YAŞAR

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004