Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 12 Temmuz 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Faruk ÇAKIR

Ayasofya ibadete açılsın



Ayasofya, bütün dünyanın ilgi odağı olmaya devam ediyor. İstanbul’un fethiyle birlikte camiye çevrilen ve ‘fethi mübin’in sembolü olan Ayasofya, bilindiği üzere 1934 yılında ‘müze’ye çevrilmişti.

Osmanlı tarihi üzerinde yaptığı çalışmalarıyla tanınan hukuk tarihçisi Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, son dönemlerde Ayasofya üzerine yoğunlaşmış görünüyor. “Üç Devirde Bir Mabed Ayasofya” isimli geniş hacimli eserden (büyük boy, 894 sayfa) sonra, bu eserin öteti mahiyetinde “Kiliseden Camiye Ayasofya Camii” isimli eseri (dergi boyu, 528 sayfa) yayınlandı.

Doç. Dr. Said Öztürk ve Yaşar Baş ile birlikte hazırladığı eserin tanıtımı için düzenlenen toplantıda Akgündüz’ü dinleme imkânı bulduk. Topkapı Eresin Otel’de gerçekleştirilen tanitim toplantısı, “Ayasofya yeniden ibadete mi açılıyor?” şeklindeki yayınlara da bir bakına cevap teşkil etti.

Prof. Dr. Akgündüz, Rotterdan İslâm Üniversitesi Rektörlüğü görevi gereği 5 yıldır Avrupa’da (Hollanda) yaşıyor. Ayasofya ile ilgili tartışmaların Avrupa’da da devam ettiğini, hatta Ayasofya’yı yeniden kilisiye dönüştürüp, Ortodoksluğun merekezi yapma gayretleri olduğuna dikkat çekti. Ancak, Ayasofya’nın yeniden kilise olması gibi bir ihtimalin mümkün olmadığına işaret eden Akgündüz, aklı başında Avrupalı politikacıların da Ayasofya’nın ‘ibadete açılması’na karşı çıkmadığını hatırlattı. İsmini vermek istemediği bir Avrupalı politikacının, “Ben Sultanahmet Camiini gezdim. Çok güzel, bakımlı ve temiz. Ayasofya ‘Müze’si ise bakımsız, adeta çürüyor. Bu bakımdan Ayasofya’nın cami olmasını ve Sultanahmet Camii gibi temiz olması daha iyidir” dediğini aktardı. Palitikacının ismini vermemesini de, böyle bir durumda Avrupa’daki politikacının ciddî zarar görebileceği gerekçesiyle izah etti.

TBMM’de komisyonlarda kabul edilen ve Genel Kurul’a gelmesi beklenen ‘Vakıflar Kanunu’nda ciddî yanlışlar olduğuna da işaret eden Akgündüz, “Buna rağmen kanun kabul edilse bile Ayasofya açısından bir tehlike yoktur. Çünkü Ayasofya’nın ‘Müslüman/İslâm eseri’ olduğuna delil olan çok sayıda belge elimizderdir. Ayasofya’yı ‘eskiden kiliseydi gerekçesiyle yeniden kiliseye çevirmeye çalışmak; İstanbul eskiden Bizans’a aitti, yeniden Bizans’ın olsun’ demekten farksızdır. Böyle bir şeyin olması da mümkün değildir” şeklinde konuştu.

Gazetelerde çıkan bir haber (Sabah, 4 Temmuz 2006) sebebiyle, Ayasofya’nın ‘Hünkâr Mahfili’nin ibadete kapatılma kampanyası açılmasını da değerlendiren Akgündüz, “Bu haber üzerine oradaki ‘levha’ kaldırılmış ve geri adım atılmışsa çok büyük yanlışlık yapılmış demektir. Doğruları savunmaktan vazgeçmemek lazım” dedi.

Avrupa’da da Ayasofya ile ilgili sorularla karşılaştığını hatırlatan Akgündüz, “Her defasında doğruları dile gitiriyoruz. Katıldığımız bir TV programında sürekli ‘Ayasofya Camii’ tabirini kullanıyordum. Balkanlardan bir dinleyici telefonla programa katılarak, “Biz ‘Ayasofya Camii diye bir yer bilmiyoruz. Onun adı, Fethiye Camiidir’ dedi. Sonra araştırdım, gerçekten de bütün Balkanlarda Ayasofya’nın adı Fethiye Camii olarak biliniyor. Ayasofya fethin sembolüdür. Bu nokta da unutulmaması gerekir” şeklinde konuşdu.

Evet, Ayasofya ile ilgili olarak hazırlanan eser gerçekten bir emek mahsulü. Emeği geçenleri bu vesile ile tekrar tebrik ederken, fethin sembolünün ibadete açılmasının bir vecibe ve Fatih’e karşı bir borç olduğunu hatırlatmak isteriz.

Son olarak Arif Nihat Asya’ya kulak verelim:

Beş vakit loşluğunda saf saftık

Davetin vardı dün ezanlarda

Seni ey mabedim utansınlar

Kapayanlar da, açmayanlar da!

12.07.2006

E-Posta: [email protected]




Davut ŞAHİN

“Terörist Zidane”



Ne yalan söyleyeyim, Fransa’nın Dünya Kupasına çok yakın olduğunu düşünüyordum.

Ama Cezayir asıllı Müslüman futbolcu Zidane’nin, İtalyan futbolcu Materazzi’nin göğüs kafesine indirdiği kafa darbesi sonucu kırmızı kart görüp, saha dışına atılmasının öyle sıradan bir olay olmadığını biliyordum.

Çünkü, dünyanın sayılı futbolcuları arasında yerini alan bir futbolcunun, belki de Fransa’yı şampiyonluğa taşıyacak final karşılaşmasında bu denli şaşırtıcı hareket etmesi sonucu, “ağır bir tahrik”in olabileceği varsayımını pekiştiriyordu.

Nitekim antenlerimi dört açtığım halde, o anı değerlendiren ne bir yorum, ne de yazı görebildim. Yazılanlar “Zidane’nin bu hareketi yapmaması gerektiği” yönündeydi.

Ne zaman ki:

“Fransa’da faaliyet gösteren Irkçılıkla Mücadele Derneği (SOS), Dünya Kupası finalinde kırmızı kart görerek oyundan atılan Zidane’ın atılma sebebi konusunda FIFA’nın soruşturma başlatmasını istediği” yönünde bir haber gördüm, işte o zaman “Hah, tamam işte detaylar geliyor” diyebildim.

Çünkü, SOS tarafından yapılan açıklamada:

“İtalyan futbolcu Zidane’a ‘pis terörist’ diyerek tahrik etti” denilmiş. (Basın)

Açıklamada, “Bu iddia doğruysa, İtalyan futbolcu ağır ırkçılık suçu işlemiş ve Dünya Kupası’nın ruhuna aykırı hareket etmiştir” ifadesi kullanılıyor.

Haber doğruysa, Zidane’nin tepkisi yerinde...

Hatta sıkı durun, İtalya’nin eski cumhurbaşkanı senatör Francesco Cossiga, Zidane için:

”Zidane’a gösterilen kırmızı karta bir itirazım yok. Ancak Zidane’nin o tepkiyi hangi lâfa istinaden gösterdiğini de bilmek isterim. Bence ağır bir küfre maruz kaldığı kesin. Materazzi’nin, Zidane’a ‘pis zenci’ ya da ‘sen teröristsin’ türünden lâflar söylediği ortaya çıkarsa, buna hiç şaşırmam” demesi hayli ilginç.

İtalyan takımlarından Udinese’nin teknik direktörü Giovanni Galeone de, Zidane’nin tavrını değerlendirenlerden:

”Zidane, her 4-5 yılda bir kendini kaybeder. Kafa atması yeni birşey değil. Ama dün (önceki gün) Materazzi’nin ona birşeyler demiş olduğu da kesin. Bir insan provokasyona maruz kalmadığı sürece, Fransız yıldızın yaptığı gibi, geri dönüp orta alandaki rakip oyuncuya durduk yere kafa atması imkânsız.”

İngiliz basınından The Guardian’ın ise Materazzi’nin, Zidane’a, ‘terörist’ diye hakaret ettiğini ileri sürdüğü bilgisine de yer verildi. (Basın)

Toparlayalım.

Zidane’a ağır hakarette bulunan İtalyan futbolcunun aslında “Bush doktrininin bir ürünü” olduğu düşüncesi uyandırdı bende.

Sebebine gelince. ABD’nin Bush doktrini insanları birbirine düşürdü. Bu doktrinin felsefesi şuydu: “Teröristler saldırmadan, sen onları yok et!” Güya, dünya, yeni bir saldırı, silâhlanma ve işgaller dönemine girmiş... ABD ise jandarmalığa soyunmuştu. Yani, “öcü geliyor öcü” masalının başka bir ifadesiydi bu.

“Bush doktrini” diyordu ki:

*”ABD, kendisine yönelik bir saldırı gerçekleşmeden saldırıya geçebilecektir”.

Bu tehdit, bütün dünyanın askerî tehdit altında olduğunu gösteriyordu. 11 Eylül’den sonraki yıllarda da, Çeçen saldırılarını gerekçe gösteren Rusya da, aynı yönde bir açıklama yaparak “Dünyanın herhangi bir yerine, herhangi bir zamanda saldırabileceğini” açıklamış... Ne yazık ki, ABD’nin attığı adım, rakipleri tarafından da takip edilerek, uluslar arası gerilim yükseltildi.

*ABD, rakiplerinin veya diğer devletlerin silahlanma çabalarını “gerekirse zor yoluyla” önleyecek...

*ABD’nin ilk hedefleri “haydut devletler” olacak... Amerikalı yetkililer, bu devletlerin sayısını daha önce “50 civarında” olarak ifade etmişti. Haydut devletler, İran, Irak, Suriye ve işgaldeki Afganistan... Yani “İslâm” kimliği taşıyan ülkeler.

*”ABD’nin çıkarlarına uygun davranan, ekonomisini Batılı şirketlere açan rejimlere malî yardım yapılacaktır.”

Bu şu demekti: “Büyük Ortadoğu Projesi” çerçevesinde bütün Ortadoğu’ya yönelik yeni bir tehdit olacaktı.

Bush doktrini bununla sınırlı kalmadı:

*ABD, İslâm dünyası içinde din temelli iç tartışma ve çatışmaları teşvik etti... ABD’nin hakimiyet saldırıları böylelikle din savaşları kisvesine büründü... “İslâm ülkelerinden gazetecilerin dinlerini tartışmaya başladığı” yönünde, Türk basınında çıkan haberler bu açıdan özellikle dikkat çekici oldu.

Hollywood film piyasası ve TV dizilerinde “Müslümanlar”ın terörist gibi gösterilmesi de bu “doktrin”in bir parçası...

Hülâsa: Zidane aslında İtalyan futbolcuya değil, Müslümanları “terörist” gibi gösteren Bush doktrinine kafa attı.

12.07.2006

E-Posta: [email protected]




İsmail BERK

İttihad veya ittihad



İttihad, aynı özelliklerin kabul edildiği aynı hammaddenin ürününüdür. Fikirlerin kaynama noktasını beraberce yaşayıp, kendi özelliklerini ortaklaştırdıkları müttehid bir haldir. Birbirine geçmiş, ayrıldıkları zaman eski özelliklerini kaybettikleri gibi, yeni vasıf da kazanamayacakları özel bir kimyadır. Reaksiyondan geçmiş maddenin yeni sonuçlarıdır.

İttihad; bir ruh iki beden halidir. Birbirinin lezzetiyle mütelezziz, elemiyle müteellim olmaktır. Yek diğerine kardeş ve müzahirliktir. Birbirinin aklıyla düşünme, kalbiyle hissetme, gözüyle görme ve aynı adeseden bakmanın idrak ve izan derecesindeki ortak kavrayıştır.

İttihad; birbirini anlama zahmetinden çıkar. Birbirini dinleme niyetinden sudur eder. Farklılığı ve sonuçları kabullenme ufkundan doğar. Halefin selefi geçme fıtrîliğine razı olmaktan geçer. Tekâmülün sınır tanımayan çoklu zekâsına, ortak aklın meşveretine sonuna kadar açılmış akıl ve kalbin tahammül ve yükseltme kapasitesinden çıkar.

İttihad; süreç değil, sürecin hizmet ettiği maksatla bütünleşen bir yüksek irade ve hazım etme kapasitesidir. Beşerî hissiyatın emanet edileceği şûrâ kuvvetinde beraber yaşama arzusunun takatini aşan noktada ötekine şans tanıma tercihidir. İlkelerin yaşatılma esnekliğidir. Toleransın amaca katacağı vasat zemini bulma duasıdır.

Yeteneklerin aykırılığını ilke çerçevesine en geniş dairede, temel prensiplerin hoşgörü sınırında fıtratımıza mugayir varlığını kabullenmenin ötesinde destekleme, tezahürlerini sistemleşen irade ile değerlendirme ve takdir etme motivasyonudur.

Herkesin büyüklüğüne şahitlik yapma zeminidir. Her sanat bir büyüklük disiplini, her meslek bir uzmanlık otoritesi içinde birbirini ortak maksada tevcih etme cesaret ve sorumluluğudur. Farklı tonların aynı potada erime ve aynı yolun farklı noktalarında yol alma ameliyesi içinde yürüyüştür. Ahenktir. İç barışın birleşen ve kaynaşan bütünlüğüdür.

İttihad, birlik şuurunun en üst kalitesidir. Vicdanî muhasebe, aklî muhakeme ve dinî muamelenin ortak kabul aralığıdır. Birbirine açılan ruh pencerelerinin aynı âlemi temaşa etme ve aynı zevke beraberce hissedar olma ve yaşatma ısrarıdır.

Birliğin sırrı, kopmaz bağların sürekliliğidir. Fikrî insicamın aynı desendeki ortak dokusudur. Fedakârlığın her türlüsüne, yüksek seciyelerin hatırına ve himmetin millet olma arzusuna tercüman olma halidir.

İttihad, davası sevdası olanın ruhî inşirahıdır. Meşakkatin gölgeleyemeyeceği, imkânsızlıkların engelleyemeyeceği, zorlukların atalet veremeyeceği bir iradî yapının tuğlası olma şerefidir. Bir binanın parçası olma isteğinin, bir vücudun organı olma arzusunun, bir mekanizmanın dişlisi olma basiretinin kurumsal tekliğidir.

Sistemleşen dünyaya, kâinat sisteminde organizma ve organizasyon entegrasyonunu hayata geçirme projeksiyonudur. Kendini aşma fedakârlığıdır. Bir başkasında yaşama fanîliğidir. Duygudaşlığın şahs-ı manevî çerçevesidir. Gönüldaşlığın ortak havuzudur.

İttihad, geleceği bugüne getirme endişesidir. Yarına sağlam emanet bırakma fikriyatıdır. İstikbali etüt etme, ona göre tedbir alma, ortak iradenin genişleme ve ilkeli büyüme kuvvetidir. Birleşen su damlalarının, toprağı hizmetkâr yapma beraberliğidir.

Parmakların birleştiği bilek, cesedin odaklandığı yürek, zihnî fonksiyonların duygulu ve titrek çalıştıkları gelecekteki dava azametini yansıtma başlangıcıdır. Kopmaz bağların kenetleşmiş urganlarıdır. Sarılmış iplerin yükü taşıyan ağırlık merkezidir.

İttihad, gücün maksada, imkanın şefkate, becerinin ortaklığa, yetkinin sisteme, emanetin sahibine, inisiyatifin meşverete ve maksat birliğine, nimetin şükre, imtiyazın hizmete, bilginin hikmete, maddenin manaya teslim edildiği ve itimat kalelerinin örüldüğü karargahtır.

Tatminsizliğin dermanlaştığı, yetersizliğin çözüldüğü, bölüşümün adilleştiği, kısmetin paylaşıldığı, heyecanın doruklaştığı ve gayretin taçlandığı kutsi varlıktır.

“İhtilafa düşmeyiniz” emrine itaat zaruretidir. Kuvvetin hakkını ilahi sırra ait bilme şuurudur. Neticesi bizden sonraya sarksa da, ittihat rüyasını gerçekleştirme hülyası ile gaye-i hayale yürüme sabrı, sadakati ve sebatıdır.

İttihad, dağyar olmaktan kurtaran ilaçtır. Bu ilaç içimizde mevcuttur ve çaresi biziz.

12.07.2006

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

ABD’nin ikiyüzü



Bush Erdoğan’a, istediği âcil randevuyu vermedi, ama Gül, kendisine “Abdullah” diye hitap ettiğini söylediği ve “Ben de bazan ona Condi diye seslenirim” dediği Rice’in davetlisi olarak ABD’ye gidip geldi.

Böylece, en azından güze kadar Erdoğan’a kapalı görünen Washington kapıları Gül’e açıldı ve ABD-Türkiye diyalogunun onun üzerinden devam ettiği görüntüsü verildi.

Tabi ki, dışişleri bakanlarının diyalogu, liderler düzeyindeki temasın yerini tutamaz.

Protokol açısından da, sembolik olarak da, ilişkilerin öze ilişkin boyutunun bundan sonraki seyri bakımından da arada önemli farklar var.

ABD yönetiminin Erdoğan’a mesafe koyup ilişkileri şu an için Gül kanalıyla yürütmesinin gerek Türk iç politikasında, gerekse bölgesel gelişmelerde ne gibi sonuçlara yol açacağını herhalde yakın bir zamanda hep beraber görürüz.

Hatırlanacağı gibi, 3 Kasım seçiminden sonra Başbakanlık mâlûm sebeple Gül’de olduğu halde Beyaz Saray Erdoğan’ı ağırlamayı tercih etmişti. Şimdi ise tersi bir durum yaşanıyor. Erdoğan'ın randevu talebi cevapsız bırakılıp askıda bekletilirken, Gül hemen çağrılıyor.

Acaba bu durum, Türkiye’de yapılacak seçimlerle ilgili bazı ön mesajlar da içeriyor mu?

Öte yandan, “daha düşük profil”de gerçekleşen Gül-Rice görüşmelerini takiben açıklanan ortak vizyon belgesi ABD açısından bağlayıcı değil. Ama Türkiye’yi Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya, Karadeniz ve Avrupa’da Amerikan politikalarının ortağı haline getirerek ağır yüklerin altına sokulduğu gibi bir izlenim doğuyor.

Ve netice olarak, Rice-Gül diyalogu, ABD yönetimindeki neocon kanadın çoktan gözden çıkardığı AKP iktidarına “son bir can simidi” olarak yorumlanırken, karşılığında gayet çetin görev ve sorumluluklar yüklendiği görülüyor.

İran ve Suriye’yi ABD’nin istediği çizgiye çekmek bunların en sıcak ve aktüel olanları.

Filistin’de patlak veren “kaçırılan İsrailli asker” krizi dahi, Ankara’yı Şam nezdinde girişimde bulunmaya yöneltirken, çok ilginç bir şekilde Rice bu çabayı övüyor ve teşvik ediyor.

Aynı şekilde Bush, randevu vermediği Erdoğan’ın, İsrail’i şikâyet etmek için kendisine açtığı telefona çıkma “tenezzülünde” bulunurken, İsrail’e baskı yapmasını talep eden Türkiye Başbakanına şu telkin ve tavsiyeyi yöneltiyor:

“Nüfuzunuz çok büyük. İsrail ve Filistin’e telkin ve temaslarda bulunmanız etkili olur.”

Yani, topu Türkiye’ye atıyor. Bir anlamda “Madem bölgesel güç olmaya bu kadar heveslisiniz, buyurun, bu işi siz kendiniz halledin” diyerek zımnî istiskal kokan bir tavır sergiliyor.

Ve bu görüşmenin hemen ardından İsrail, Erdoğan’ın kısa süre önce Filistin’de hizmete açtığı ve büyük önem verdiği Erez Sanayi Sitesini yerle bir ederek bu mesajı tamamlıyor.

Tam da ortak vizyon belgesinin açıklandığı günlerde ABD Silâhlı Kuvvetler dergisinde yayınlanan ve bütün bölgeyle birlikte Türkiye’nin sınırlarının da değiştirilmesini öngören bir yazı ve haritanın gündeme getirilmesi ise, hem Rice-Gül diyalogunu “dengeleme”yi amaçlayan, hem de “ABD’nin iki yüzü”nü sergileyen yeni bir neocon atraksiyon olsa gerek...

12.07.2006

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Hamza Yusuf



Bu da başka bir Yusuf. Yusuf İslâm’ın ötekisi. O da Yusuf İslâm gibi Rum ve Ortodoks kökenli bir aileye mensup. O da bir kaza sonrası aynen Yusuf İslâm gibi Müslüman olmuş. Ama biraz daha erken yaşlarında. Tam onyedisinde. Bununla birlikte bu Yusuf başka bir Yusuf. Yusuf İslâm ile beraber olduğu noktalar burada bitiyor. Problemli bir usluba ve söyleme sahip. Batı Müslümanları arasında tefritçi bir çizgiyi temsil ediyor. İfratçı Hizbu’t-tahrir veya Muhacirun hareketinin tam tersi tefritçi bir çizgi.

Sözgelimi Amerika’daki siyahların bir zamanlar özlemleri olan Afrika’ya dönüş gibi Ömer Bekri de Batı’daki Müslümanların İslâm dünyasına dönmesi gerektiğini vazediyordu. Hamza Yusuf ise ona bir tepki olarak ‘Batı’dan nefret ediyorsan bir İslâm ülkesine göç’ diyor. Hamza Yusuf, Ömer Bekri’nin tam zıddı bir kişilik. Biri ifrat diğeri tefrit. Onunkisi de başka bir problemli yaklaşım.

Şeyh Ubayyad gibi gelenekçi bir çizgiyi temsil ediyor ve bütün Müslümanları bu çizgiye davet ediyor. Aslında İslâmî anlayışı gelenekçi veya modernist diye ayırmak veya kalıba sokmak özünde yanlış bir tutum ve yaklaşımdır. Hem gelenekçiler hem de modernistler hatadan masun değil. Hepsinin kendisine göre yanlışları var. Dolayısıyla modern çizgiye karşı gelenekçi bir çizgiye çağırmak da aynı oranda yanıltıcı ve illetli bir tutumdur. Hakikat kalıplara sığmaz ve onun tabiatı dinamik ve esnektir. Burada belki de daha fazla vurgulanması gereken gelenekçi çizgi değil bilakis İslâmin özünü temsil eden maneviyatı öne çıkarmak olmalıdır.

İslâmın gücü manevi özünde. Bunda şüphe yok. Bununla birlikte Şeyh Nazım veya damadı Hişam Kabbani gibi ‘Pentagon’da radikallerin panzehiri biziz’ şeklinde efelenmeler veya böbürlenmeler İslâmın hiçbir şeyini temsil etmiyor. Şeyh Nazım ve Hişam Kabbani’nin İslâm Kerimov’la yanyana çekilmiş fotoğrafları da öyle. Hamza Yusuf da Bush’un akıl hocalığı yapmış. Kendisini kadimci olarak takdim etmesine rağmen ben onda bambaşka bir hava sezdim.

***

Avrupa Müslümanları toplantısının en renkli siması oydu. Kıpır kıpırdı ve yerinde duramıyordu. Ama uzaktan baktığınızda portre olarak biraz Lenin’i biraz da nefret ettiği çizginin en uç temsilcilerinden Musa Carullah’ı andırıyordu. Aslında Hamza Yusuf’un kadimciliği ile Musa Carullah’ın ceditciliği arasında söylem farkı olsa da tavır farkı yok. Dön dolaş aynı potada buluşuyorlar.

Muhammed Abduh ile Lord Cromer ilişkisi bugün bir örneğini Bush ve Hamza Yusuf ilişkisinde yaşıyor. Ama Hamza Yusuf’a bakarsanız o bir gelenekçi? Peki nasıl oluyor? Dolayısıyla söylemde bir problem var. Ayinesi iştir kişinin, sözüne bakılmaz. Gelenekçilik Bush’a ram olmak mıdır? Sonra bugünden kopuk bir gelenek olmayacağı gibi gelenekten kopuk bir modernlik de olamaz.

Burada seçici olmak lazım. Her kadim kıdeminden dolayı değil, zamanüstü doğruluğundan ve kalıcılığından dolayı benimsenir. Her cedit veya yeni de yeniliğinden dolayı değil doğruluğundan veya faydalı olmasından dolayı ihtiyar edilir. Hakikat ne yenilikçilerin ne de kadimcilerin tekelindedir ve bu tartışma beyhude bir tartışmadır. Bunun tarafı olmak da peşinen hatalı bir yola girmektir. Ve Hamza Yusuf da bunu yapmaktadır.

***

Bu itibarla, Hamza Yusuf problemli bir söyleme sahip bulunuyor. Bu yönünü ortaya koyan noktalardan birisi de aynen neoconların sözlerini benimsemesidir. Bir defasında onların kavramlarıyla ‘The worst enemies of Islâm are from within’ demiştir. Yani, “İslâmın en kötü düşmanları kendi içindedir...”

Bu söz doğru olmakla birlikte konjonktürel yanlışlardan birisidir. Amerikalıların deyimiyle bu siyaseten yanlıştır. Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek’in Saadet Partisi’nin Çağlayan’daki Filistin mitingini eleştirmesi gibi. Bu eleştiri özünde doğru olmakla birlikte konjonktürel olarak yanlıştır. Zamansız kullanılan bir doğrudur. Bu da maksada zarar verir. Hazreti Ali’nin ‘Allah’dan başka hakem yoktur’ sözünü ‘batıl için kullanılan hak bir söz’ olarak nitelendirmesi gibi.

Hamza Yusuf, neoconların sözünü yine onlara karşı kullansa ve ‘Batı’nın en büyük düşmanları yine Batı içinde gizlidir’ deseydi bu hem hakikaten hem de siyaseten ve konjonktürel olarak da doğru olacaktı. Doğru olsa bile kimin söylediği, ne zaman ve niçin söylediği de önemlidir ve bunlar doğrunun manipülatif veya doğru bir şekilde kullanılıp kullanılmadığının kriterleridir.

Yeri geldikçe bir fenomen olarak Hamza Yusuf’u değerlendirmeye devam edelim.

12.07.2006

E-Posta: [email protected]




Serdar MURAT

Baykal’dan uzlaşım teklifi



Bir gün önce Başbakan Erdoğan’ı misafir etmişti CHP lideri Baykal.

Dün de gazetelerin Ankara temsilcileriyle kahvaltıda bir araya geldi.

CHP Genel Merkezi’nden çıktıktan sonra, AK Partili bakanlardan ulaşabildiklerimiz, Baykal’ın ev sahipliğinden memnunlardı. Baykal da, “ağırlıklı bir grupla geldiler” diyerek, memnuniyetini ifade etti.

Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in anlattığı, ağa ve azap fıkrası ile Baykal’ın Kırkpınar imaları sebebiyle bir hayli renkli ve keyifli bir ortamda geçtiği anlaşılan görüşmenin, sadece AKP ile CHP arasında kalmaması, benzer temasların DYP ve MHP başta olmak üzere, sulandırılmadan bir disiplin içinde gerçekleştirilmesi gerekiyor.

12 Mart muhtırasını verenler, Meclis kulislerinde milletvekillerine omuz atarak, Meclis’in üzerinden jetleri uçurarak Faruk Gürler’i cumhurbaşkanı seçtirmek istiyordu. Birçok küslüklerine rağmen, Demirel ve Ecevit’in yaptığı işbirliği ve gösterdikleri demokratik direnç sayesinde, demokrasi tarihimizin şeref levhalarına geçecek olan bir sınav verildi. İhtilâlcilerin değil, Meclis’in istediği oldu. Cumhurbaşkanı seçilemeyen Faruk Gürler, zaten bir süre sonra kahrından hayata veda etti.

Ancak bu tür örnekler bir elin parmakları kadar az. Tansu Çiller ile Mesut Yılmaz’ın bağrışmalarını toplantının yapıldığı salonun kapısından duymuşluğumuz çoktur. “Hanımefendi siz ne diyorsunuz?” diye bağırırdı Mesut Bey. Merkez sağı, işte o kavgalar çökertti.

Tecrübeli bir politikacı olan Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in, “Siyaset hep kavga olarak anlaşılmamalı. Demokrasi biraz da gelenekler rejimidir. Bizim de siyasî geleneğe iyi miraslar bırakmamız lâzım” şeklindeki tesbiti yerinde.

Görüşmede Baykal’ın, “Portakal suyu mu, erik suyu, üzüm suyu mu içersiniz?” şeklindeki sözleri üzerine Cemil Çiçek, “Hep ne içeceksiniz diye soruyorsunuz da, şuralarda bir Konyalı olması lâzım. Bizi oraya neden davet etmiyorsunuz?” şeklindeki esprisi Baykal’ın, “Hay hay buyurun” şeklindeki karşılığı, Başbakan’ın, acıbademleri çok beğendiğini belirtip, nereden aldırabileceğini sorması, Baykal’ın da bunun üzerine pastanenin yerini tarif etmesi güzel jestler. Konukları siyasî konulara girmeyince, kendi deyimi ile işin etrafında dolaşan Baykal’ın, “Biraz magazin oldu. Ama kendimle ilgili olmadığı sürece, şikâyetim yok” demesi bunun içindi.

Baykal, sohbet sırasında Spordan Sorumlu Başbakan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’e dönerek, “Kırkpınar’da birlikteydik. Beyefendi ve Ağar’la birlikte izliyorduk. Onlar çok iyi biliyorlar ya, bizim Antalyalı Osman’a hiç şans tanımıyorlardı. Bizim Osman yenince, döndüm ikisine de, ‘ne oldu?’ dedim. Spor bu, olur dediler. Ben de seçimlerde de böyle olacak dedim” diye anlatınca, kahkahalar yükselmiş.

“Kırkpınar’da Başpehlivan Antalyalı Osman ise, siyasette de Başpehlivan Baykal.” CHP liderinin umudu bu.

Ancak unutmamak lâzım ki, Antalyalı Osman, sadece Kırkpınar’da değil, katıldığı birçok festivalde başarılar elde etmiş bir pehlivan. Baykal’ın ise, siyaset minderinde her zaman göbeği güneşi gördü.

Bu notları, biraz da ortama hakim olan havayı yansıtmak için verdim.

Peki, dünkü gazetecilerle kahvaltıda neler vardı? Baykal yine keyifliydi. Cumhurbaşkanlığı seçimi ve 30 Ağustos’ta TSK’nın tepesindeki değişime ilişkin önemli açıklamalar yaptı.

30 Ağustos’taki tehlikenin kendilerinin de çabaları sonucunda atlatıldığını savundu. 30 Ağustos’ta Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök ve Jandarma Genel Komutanı Fevzi Türkeri emekli oluyor. Kimlerin gittiği değil, elbette ki kimin geleceği önemli. Şemdinli olayları sebebiyle Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Yaşar Büyükanıt’ın Genelkurmay Başkanlığı konusunda bazı spekülasyonlar oluşmuştu. Bu sebeple, Baykal bu kez 30 Ağustos’taki nöbet değişimine özel bir önem verdi. İki grup konuşmasını bu konuya ayırdı ve iktidarı, “Sakın ha 30 Ağustos’a yönelik bir tertip içerisinde olmayın” diye uyardı. Anlaşılan gerekli teminatı almış olmalı ki, dün, “Bizim de çabalarımızla tehlike atlatılmıştır” dedi.

CHP lideri cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda ise, yeni bir açılım daha yaptı. “Cumhurbaşkanını uzlaşmayla seçelim” dedi. Nasıl bir uzlaşma? Baykal, öncelikle Meclis içinden birinin seçilmesini istiyor. Ama “Meclis dışı da olabilir” görüşünde.

“Uzlaşalım. Bu isim AKP içinden biri de olabilir” diyor. Daha önce de Abdüllatif Şener’in ismini ortaya atmıştı. Yaz sıcağında bir süre de bunu tartışacağız anlaşılan.

12.07.2006

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Kurtuluşa erenler



Maddî felâketlerden sakınmaktan çok daha önemli bir husus manevî tehlikelerden korunmaktır. Çünkü bunlar insanın manevî hayatını mahveder.

Ebedî hayatı mahveden hiçbir kazanç, kazanç değildir. Küfrün karanlığında kalben bir insan isterse dünyanın sultanı olsun hiçbir önemi yoktur.

Kâinatın Efendisi (a.s.m), bir gün sohbetinde insanları manen tehlikelere atan felâketlere maruz kalmamak için Ashabını uyarmışlar, “Küfürden kurtulup İslâmla kalplerini süsleyenler kurtuluşa ermişlerdir” buyurmuşlardı.

İnsanın dününü, bugününü, geleceğini aydınlatan İslâm ve iman kadar büyük bir nimet düşünülemez, insan her türlü maddî manevî tehlikeden bu sayede kurtulur.

“Allah’ı bütün kalbinizle seviniz. O’nu unutarak kalplerinizi karartmayınız.”

Demek kalbin aydınlığı, canlılığı, O’nu hatırlamak, O’nu sevmekle mümkün. Her tarafın zifiri karanlıkla kaplandığı, mum ışığı daha başka hiçbir ışığın bulunmadığı bir dünyanın dehşetini bir an için düşündüğümüzde Allah’ı anma ve O’nu sevmeden yoksun kalan bir kalbin sıkıntı ve ıztırap karanlıkları içinde kaldığını, streslerden streslere düştüğünü anlamakta gecikmiyoruz.

“Güzel şeyleri konuşmakla yetinmeyip onları hayata geçirerek, Allah’a karşı yalancı çıkmayınız.”

İğne sökük diker, ama kendisine faydası yoktur. Mum ışık verir, ama yanıp tükenir, kendisi faydalanmaz. “Faydasız ilimden Allah’a sığınma” duâsı içerisine herhalde söylenip de yaşanmayan güzel şeyler de girmiş olmalı. Teybe de çok güzel şeyleri kaydetme mümkündür, dinleyenler de ondan istifade ederler, ama papağan gibi tekrarlamaktan öte bir işe yaramaz. Havayla, ışıkla, suyla, topraktan aldığı minerallerle güzel güzel çiçekler açıp kokular neşreden, meyveler veren ağaçlar misali öğrendiklerini uygulayanlar her zaman kazançlıdırlar.

“Dengeli ve merhametli davranışlarınızla birbirinizi seviniz. Sevdiğinizi gösteriniz.”1

Evet, mü’min kardeşini sever ve sevmeli! Tabiî ki adaletli, dengeli ve merhametli davranışlarıyla.

İşte kâinatın Efendisinin (a.s.m) hayat verici hakikatlerinden bir kaç cümle...

Dipnot:

1. Bidaye, 3:2/4

12.07.2006

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Ledün, Ebced/Cifir ilminin sırları



Ledün ilmi ve sahasına giren meselelerin sırrını/gizemini kavrayabilmek için şu noktalara yoğunlaşmak gerekir:

* Yüce Yaratıcı, Mukaddir isminin gereği atomaltı parçacıklardan kâinatın bütününe kadar her şeyi takdir etmiş, her şeye bir ölçü getirmiş, her şeye bir prensip, kanun koymuştur. Bu kanunlar kâinatın bir ucunden diğer ucuna dek geçerlidir ve aynıdır. Bu aynı zamanda Onun Ehadiyet ve Vahidiyet isimlerinin yansımalarıdır.

* Kâinat denen tabiattaki bütün hâdiseler bu kanunlar çerçevesinde, hikmet ve sebepler dâiresinde cereyan eder.

* İnsan küçük bir kâinat, kâinat büyük bir insandır. Kâinatta ne kadar biyo-elektro-manyetik enerji boyutları, element ve unsurlar varsa; insanda da mevcuttur. Hattâ, insanda melekî, cinnî, şeytânî, nebâtî (bitkisel), madenî, unsûrî bütün özellikler mevcuttur. Hangisini isterse, o cephesini geliştirir.

* Kainat tek bir vücuttur, bir canlıdır. Tıpkı insan gibi. Hayatı var, ruhu var, hisseder, tepki verir. Rûhunu tekâmül, duygularını konntrol edebilen makro düzeydeki bu enerji boyutları ve âlemlerle irtibata geçip istifâde edebilir. İnsan bu yönüyle de keşfedilmeyi bekleyen gayblar âlemidir. Kendisini bilen, öğrenmeye çalışan, bu sistem hakkında bilgi sahibi olur.

* Allah’ın koyduğu kanunlar araştırıldığı, incelendiği, öğrenildiği ve onlara uyulduğu nisbette tekâmül edilir, mutlu ve huzûr yakalanır.

* Tabiat kanunlarının iç boyutu, batını, hâdiselerin metafizik bağlantıları gaybtır. Ledün ilmi, bu âlemlerin sırlarına, inceliklerine, derinliklerine ait mânevî, özel bir bilgidir ve vehbîdir. Doğuştan, çalışmakla kazanılmayıp Allah’ın (cc) lütfuyla dilediğine hibe etmesidir. Gayet tabiî ki, vehbî ilmine istihkak kesbedecek ve kaldıracak rûhî bir tekâmül/olgunluk gereklidir.

* İlm-i cifir (ilm-i ledün’ün hesap/matematik bölümü), meraklı ve zevkli bir meşgale olduğundan, vazife-i hakikiyeden alıkoyup meşgul ediyor.

Bediüzzaman, ilm-i ledünün cifir bölümü hakkında şu mütalâada bulunur: Hattâ, kaç defadır Kur’ân’ın sırlarına dair o anahtar ile bazı sırlar açılıyordu; kemâl-i iştiyak ve zevk ile müteveccih olduğum vakit kapanıyordu. Bunda iki hikmet buldum:

1- Yasağa karşı edebe aykırı hareket etme ihtimâli var.

2- Kur’ân ve imân esaslarının hakikatlerini kesin delillerle ümmete ders vermek hizmeti ise, ilm-i cifir gibi gizli ilmin yüz derece daha üstünde bir meziyet ve kıymeti vardır. O vazife-i kudsiyede kesin muhkem deliller sûiistimâle meydan vermiyorlar.

Fakat cifir gibi, muhkem kaidelere bağlı olmayan gizli ilimlerde sûiistimâl girip şarlatanların istifade etmeleri ihtimâli vardır. Zaten hakikatlerin hizmetine ne vakit ihtiyaç görülse, ihtiyâca göre bir nebze ihsân edilir. İşte, ilm-i cifrin anahtarları içinde en kolayı, en sâfisi (yanlışlardan ve hurafelerden arınmış olanı) ve belki en güzeli, Yaratıcımızın Bedi’ isminden gelen ve Kur’ân’da Lâfza-i Celâlde cilvesini gösteren Risâle-i Nur Külliyatını ziynetlendiren tevâfukun (uygun düşen, örtüşen, kesişen isimler, rakamlar, hakikatlerin) türüdür.1

Dipnot: 1-Lem’alar, s. 364

12.07.2006

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Beşer gaddar, kader âdil



Temmuzun 12'si, yakın tarihte son derece elemli, hüzünlü ve ıztırap verici hadiselere sahne olmuş önemli bir gündür.

Bu hazin olaylardan biri, 1960'ta Urfa–Isparta hattında vuku buldu. 12 Temmuz gecesi Urfa'dan uçakla alınan Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin naaşı, Isparta'ya götürülerek bir meçhûl mezara nakledildi.

Diğer elem verici hadise ise, Bosna'nın Serebrenika şehrinde yaşandı. BM'ye bağlı kuvvetlerinin gevşekliğinden istifade eden vahşi Sırp birlikleri, birkaç gün zarfında burada yaşayan sekiz bin kadar Müslüman ahaliyi gaddarca katletti.

Her iki hadisede de insanlar muhakkak ki zulmetti; ancak, netice itibariyle kader tam adâlet etti: Bu suretle Üstad Bediüzzaman Hazretlerinin "Mezarım gizli kalsın" vasiyeti bir şekilde yerine getirilmiş olurken, savaştan evvel nesilleri bozulup dejenere olmaya başlayan Boşnaklar ise, mâruz kaldıkları zulüm ve gaddarlık karşısında kendilerine geldiler, vargüçleriyle mukaddes değerlerine sarıldılar.

Katliâmın yıldönümü vesilesiyle, duâlarla, hatimlerle ve dinî merasimlerle yâdedilen Serebrenika'lı şehit kardeşlerimize, bir kez daha rahmet ve mağfiret diliyoruz.

Tabutu taşıyan pilot konuşuyor

Bildiğiniz gibi, Bediüzzaman Hazretlerinin 12 Temmuz 1960'ta Urfa'dan nakledilen naaşı ve tabutu hakkında değişik söylentiler dolaşıyor.

Kimileri tarafından "Tabutu üzerine benzin dökülerek yakılmak istendi" derken, kimileri de "Tabutu Kıbrıs açıklarında Akdeniz'e atıldı" şeklinde şâyialar yaydı.

Ancak, asıl söz sahibi olan hadisenin birinci derecedeki şahitleri ise, başka türlü konuşuyor, hadisenin iç yüzünü başka türlü anlatıyordu.

Gerek Üstad Bediüzzaman'ın öz kardeşi Abdulmecid Ünlükul, gerekse naaşın nakil ve defin işinde bizzat görev almış askerler ve gerekse tabutu taşıyan pilotların anlattıkları—ki, doğru olan ve itibar edilmesi gereken bilgilerdir bunlar—ise, daha evvel de muhtelif vesilelerle temas ettiğimiz gibi hülâseten şöyledir: 23 Mart 1960'ta Urfa'da vefat eden Üstad Bediüzzaman'ın naaşı, ihtilâl cuntası tarafından 12 Temmuz gecesi tabuta konularak uçakla Afyon askerî havaalanına nakledildi. Buradan da karayolu ile Isparta'daki şehir mezarlığına götürülüp meçhûl bir mezara defnedildi. (Hadisenin bundan sonraki ikinci bir meçhûliyet boyutu var ki, o da ayrı bir mesele.)

Bu vesileyle, daha önce (17 Temmuz 2005) gazetemizde neşrolan konuyla ilgili bir röportajdan bazı bilgileri yeniden hatırlatmış olalım.

Arkadaşımız Nejat Eren, Üstad Bediüzzaman'ın naaşını uçakla taşıyan ve halen Bursa'da yaşayan ikinci pilot Kadir Özkartal'ı buldu, görüştü ve ondan son derece ayrıntılı bilgileri alarak bizlere sundu.

Pilot Özkartal'ın anlattıkları, yukarıda kısaca aktardığımız bilgilerle birebir örtüşüyor. Dolayısıyla, bu konuyla ilgili yayılan sansasyonel maksatlı haberlere hiç itibar etmemek gerekir.

Günün Tarihi

Latife Hanımın sır vasiyeti

12 Temmuz 1996: Mustafa Kemal ile kısa süreli (iki buçuk yıl) bir evlilik yapan Latife Uşaklıgil Hanım, 77 yaşında İstanbul'da öldü.

Latife Hanımın ölümüyle birlikte, yakın geçmişe tanıklık eden birçok bilgi, belge ve hatıra notları da tarihe gömülmüş oldu.

Bunlar, ileriki dönemlerde yeniden gün ışığına çıkar mı, çıkartılır mı bilinmez. Ancak, bilinen acı bir gerçek şu ki: Latife Hanımın vasiyeti, bile bile ve göz göre göre yerine getirilmedi, bir bakıma vasiyeti çiğnenmiş oldu.

Elinde kasalar dolusu bilgi, belge ve hatıra notları bulunan Latife Hanımın vasiyeti "Bana ait arşiv bilgileri, ölümümden 25 yıl sonra açıklansın" şeklindeydi.

Ama ne yazık ki, bu vasiyete uyulmadığı gibi, çok basit birtakım gerekçelerle, TTK tarafından "Konunun kapandığı ve Latife Hanıma ait arşivin hiç açılmayacağı" yönünde açıklama yapıldı.

Söz konusu arşivin açılmasını istemeyenlar, "en Atatürkçü" diye geçinen kişi ve çevreler oldu.

Halbuki, M. Kemal'i şu dâr–ı dünyada en iyi ve en yakından tanıyacak bir kimse varsa, o da ilk ve son resmî nikâhlı eşi Latife Hanımdır.

Siz şu tuhaflığa bakın ki, M. Kemal'e ait en ufak bir hatıranın, en basit bir eşyanın, en dolaylı bir bilgi kırıntısının dahi peşine düşen ve bunları en çarpıcı şekilde ilân eden bu kimseler, Latife Hanıma ait arşivin açılmasını istemiyor, buna şiddetle, hatta kimileri hiddetle karşı geliyor. Acaba neden?

Siz bu meselenin püf noktalarını düşünedurun, biz Latife Hanımla ilgili diğer bazı konuları satır başlarıyla sıralamaya çalışalım.

* Latife Hanım, 1898 İzmir doğumludur. Uşşakizadelerdendir.

* M. Kemal ile tanışmaları Eylül 1922’de İzmir'de gerçekleşir: M. Kemal, 20 gün kadar süreyle Uşaklıgil'in köşkünde misafir edilir.

* Evlilik tarihi, bu tarihten beş ay kadar sonradır: 29 Ocak 1923.

* M. Kemal'in annesi Zübeyde Hanımın ölüm tarihi ise, aynı yılın 14 Ocak günüdür. Buna göre, düğün tarihi Zübeyde Hanımın ölümünden iki hafta sonra olmuş demektir.

* Nikâh esnasında, en üst rütbeli paşalar da hazır bulunur: Fevzi Çakmak ile Kâzım Karabekir Paşalar Mustafa Kemal’in, Abdülhalik Renda ile Salih Bozok ise Latife Hanımın nikâh şahitleri olur

* İki buçuk yıl kadar sürer bu evlilik dönemi, 5 Ağustos 1925 günü son bulur. Hükümet tarafından boşandıklarına dair hazırlanan bir bildiri, radyodan da ilân edilir.

* Ankara'dan ayrılan Latife Hanım, önce İzmir ardından da İstanbul'a gidip yerleşir.

* Latife Hanım, ölüm tarihi olan 1975'e kadar evinde adeta mahsur kalır. Rahatça dışarı çıkıp gezmez, gezemez. Sözlü veya yazılı hiçbir açıklamada bulunmaz, bulunamaz. Derleyip topladığı bilgileri, belgeleri de açıklamaz, yayınlamaz veya yayınlayamaz; bunların açıklanmasını ölümünden 25 yıl sonrası için vasiyet eder. Ancak, bu vasiyeti yerine getirilmez.

* Latife Hanımın mezarı, İstanbul Edirnekapı Şehitliği’ndeki aile mezarlığında bulunuyor.

12.07.2006

E-Posta: [email protected]




Sami CEBECİ

Mesih kavramı



Lügat anlamı, bir şey üzerinde eli yürütmek, sıvazlamak ve var olan bir eser ve hastalığı gidermek demektir.

Hazret-i İsa’nın (a.s.) bir unvanı ve sıfatıdır. Elini sürdüğü hastaları Allah’ın izniyle iyileştirmesi ona verilen mûcizelerdendir. Âyetlerin verdiği haberlere göre, Hz. İsa (a.s.) anadan doğma körleri, ebras denilen alaca tenlilik hastalığını tedavi ediyor, hattâ Allah’ın izniyle ölmüş insanları bile diriltiyordu. Eliyle temas ettiği her hasta şifâ buluyordu. Zamanında tıp ilmi ilerde olduğu için mûcizelerinin çoğu o neviden verilmişti. Alaca tenlilik hastalığı karşısında bugün bile tıp ilmi çâresiz kaldığı halde, Hazret-i İsa (a.s.) asırlarca önce onu tedavi ediyordu.

Hazret-i İsa (a.s.), kendisine kitap verilen büyük peygamberlerden biridir. Ona indirilen kitap İncil’dir. Hazret-i Musa’ya (a.s.) indirilen kitap ise, Tevrat’tır. Farklı zamanlarda gelen değişik peygamberlere indirilen semâvî kitaplardaki kanunların, emir ve yasakların tek sahibi de Allah’tır. Allah’ın emir ve yasakları insanları tecrübe ve imtihana sebeptir. İnanıp itaat eden kurtulur, aksini yapanlar azâba muhatap olur Allah bir şeyi emrederse iyi ve güzel, yasaklarsa şer ve çirkin hükmünü alır. Yani, emir ile güzellik, yasak ile de çirkinlik gerçekleşir. Eşyanın güzel ve çirkin olması Allah’ın emrine tâbidir. Yoksa, eşya zâtında iyi olduğu için emredilmemiş ve çirkin olduğu için de yasak edilmemiştir. İşte, Hazret-i İsa (a.s.) Allah’ın emri ile, Hazret-i Musa’nın (a.s.) şeriatındaki bazı ağır hükümleri kaldırıp şarap gibi bazı keyif verici şeyleri helâl kılmış. ona, İsa Mesih denmesinin diğer bir sebebi de budur.

Âhirzamanda, hadis-i şeriflerle geleceği haber verilen Hz. İsa (a.s.), peygamber kimliği ile gelmeyecek, Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) ümmetinden bir fert olacaktır. Gelme sebebi ise, tahrif edilerek teslis denilen üçlü tanrı inancına inkilâp eden Hıristiyanlık dinini, aslı olan tevhit inancına döndürmek ve bütün dinlere savaş açan deccalın temsil ettiği inkâr-ı Ulûhiyet fikrini öldürmektir. Bu vazifeyi, Müslüman İsevileri ünvanına lâyık ve tevhit inancına sahip samîmi dindarların cemiyetini temsil ederek gerçekleştirir. Bu hususta, Süfyan komitesinin tahribini tamirle meşgul olan Hazret-i Mehdinin desteğini de alır.“Hazret-i İsa (as) gelir, namazda Hazret-i Mehdi’ye tâbi olur.” hadis-i şerifi bu mânâya işâret eder. Bu hakikate binâen, Hıristiyanlık tâbi, Müslümanlık tâbi olunan makamında olur. Hem, imtihan sırrının gereği olarak Hazret-i İsa’yı (as) gerçek kimliği ile herkes tanıyamaz. Ancak, en yakınındaki çok az bir grup onu iman nûruyla tanır. Yoksa, radyo ve televizyonlarla bütün dünyanın duyup tanıması söz konusu değildir.

Hazret-i İsa’ya (as) Mesih denildiği gibi, âhirzamanın her iki deccalına da Mesih lâkabı verilmiş. Hazret-i Peygamber (asm) tarafından onların şerlerinden Allah’a sığınılması istenmiş. Bunun sır ve hikmetini izah eden Bediüzzaman şu ilginç yorumu yapar: “Büyük deccal, şeytanın iğvası ve hükmüyle şeriat-ı İseviyenin ahkâmını kaldırıp Hıristiyanların hayat-ı içtimaiyelerini idâre eden râbıtalarını bozarak anarşistliğe ve “Ye’cüc ve Me’cüc’e zemin hazır eder. Ve İslâm deccalı olan dahi, şeriat-ı Muhammediye’nin (asm) ebedî ve bir kısım ahkâmını nefis ve şeytanın desiseleriyle kaldırmaya çalışarak hayat-ı beşeriyenin maddî ve mânevî râbıtalarını bozarak serkeş ve serhoş ve sersem nefisleri başıboş bırakarak hürmet ve merhamet gibi nûrâni zincirleri çözer, hevesat-ı müteaffine bataklığında birbirine saldırmak için cebrî bir serbestiyet ve ayn-ı istibdat bir hürriyet vermek ile dehşetli bir anarşistliğe meydan açar ki, o vakit o insanlar gayet şiddetli bir istibdattan başka zabt altına alınamaz.” (5. Şuâ)

Bu ifadeler, 20. yüzyılda yaşanan olayları bir sinema gibi gözler önüne seriyor. Ve âhirzamanda meydana geleceği haber verilen dehşetli olayların gerçekleştiğini belgeliyor. “Deccalın bir gözü kördür.”hadis-i şerifi, büyük deccalın bir gözü kör ve diğerinin bir gözü öteki göze nispeten kör hükmünde olduğunu belirterek, onların yalnız münhasıran bu dünyayı görecek bir tek gözü olduğunu ve âkibeti ve âhireti görebilecek gözleri olmadığını beliğâne bir teşbihle ifâde eder. Bu inkâr-ı mutlaktan gelen bir cüretle bütün semâvi dinlere saldırır ve büyük tahribat yaparlar.

Ancak, her geceden sonra sabahı ve her kıştan sonra baharı yaratan Cenâb-ı Hak, onların tahribâtını tâmir ettiriyor. İnsanlığın gecesini gündüze, kışın bahara döndürüyor. Evet, 21. yüzyıl, 20. yüzyılda başlatılan hizmet ve tâmir asrının şahs-ı mâneviler tarafından sürdürülen devamıdır.

12.07.2006

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Ailemize namaz kıldırmak



İsmini belirtmeyen bir okuyucumuz: “İnsanın, eşi ve çocuklarına vakit namazı kıldırmasını değerlendirir misiniz? Ben eşime ve kızıma imamlık yaparak namaz kıldırabilir miyim? Bu durumda müezzin kim olacak?”

Yüce dinimizde fertlere farz olan her bir ibadet, aynı zamanda toplumsal birer değer de taşımaktadır. Nitekim oruç, zekât ve hac doğrudan sosyal muhtevalı birer ibadet oldukları gibi; namaz da evimizde olsun, camilerimizde olsun cemaatle kılınmaya teşvik edilmiştir. Böylece hemen her ibadette “insan” unsurunun mümkün olan en ileri düzeyde bir araya gelmesi ve kaynaşması hedeflenmiştir.

Her ne kadar namazı tek başına kılmakla zimmetten kurtulmuş oluyorsak da, mümkün olan her yerde cemaatle kılmak, tek başına kılmaktan daha faziletlidir. Peygamber Efendimiz (asm) namaz hususunda ümmetini sürekli cemaate yönlendirmiştir.

*Ebû Zer (ra) bildirmiştir: Peygamber Efendimiz (asm) buyurdu ki: “İki kişi bir kişiden, üç kişi iki kişiden, dört kişi de üç kişiden daha hayırlıdır. O halde cemaate sarılınız. Çünkü Allah ümmetimi ancak hidayet üzere bir araya toplar. (Ümmetimin bir araya toplanmasında ancak hayır ve hidayet vardır.)”1

*Ebû Hüreyre (ra) bildirmiştir: Resûl-i Ekrem Efendimiz (asm) buyurdu ki: “Cemaatle kılınan namaz, kişinin tek başına kıldığı namazdan yirmi beş derece daha üstündür. Gecenin ve gündüzün melekleri sabah namazında bir araya gelirler.”2

*İbn-i Abbas (ra) bildirmiştir: Peygamber Efendimiz (asm) buyurmuştur ki: “Allah’ın himayesi ve şefkati cemaatin üzerindedir.”3

Namaz için en kâmil olanı, mümkünse camiye, mescide veya ibadet mahalline gitmektir. Çünkü Müslüman’ları ibadet niyetiyle Allah için bir araya toplayan en geniş kapsamlı yerler mabedler veya mabed hükmündeki yerlerdir. Camiye veya ibadet mahalline gitmek mümkün olmadığında bulunduğumuz yerde (meselâ, evimizde veya iş yerimizde) namaz mükellefi olarak kimler varsa bir araya gelip cemaat teşkil edebilir ve vakit namazını birlikte cemaatle kılabiliriz. Bu durumda yine namazın yirmi beş derece üstün feyiz ve sevabından inşaallah hissedar oluruz.

Bir dinlenme ve sığınma yeri gördüğümüz evlerimizi, çoluk çocuğumuzla birlikte mescid kılmamız mümkün. Çünkü çoluk çocuğumuzun ibadet sevgisini zihnine yerleştireceği ve kulluğunun bilincine varacağı en etkin birimlerin başında, hiç şüphesiz, kendini içinde bulduğu ve içinde kimliğini kazandığı yuvası ve ana ocağı gelir. Bu ocakta yaptığı ve tattığı ibadetlerin zevkini ve lezzetini ömrü boyunca unutmaz, etkisi ileri yaşlarda da kendisini ibadete yönlendirecek derecede inşallah silinmez, ruhunda hep o mutlu namazdan etkin izler kalır. Bu izler, onu Cennete kadar götürebilecek bir istikametin ilk adımlarını da teşkil edebilir.

Evlerimizde cemaat teşkil ettiğimiz zamanlarda içimizden seçeceğimiz imamın erkek olması, okuyuşunun düzgün olması ve namaz bilgisine sahip olması yeterlidir. Bu, evin reisi olabilir, evin rüşt çağındaki oğlu olabilir, baba veya dede olabilir veya yakın ve mahrem bir akraba olabilir. Cemaat sünnet-i seniyye üzere saf düzeni alır. Yani imamın arkasında erkekler, sonraki safta ise hanımlar ibadet için el bağlarlar. Çocuklar diledikleri yerde durabilirler. Namazların cemaatle kılınması için imamdan sonra, erkek veya kadın, bir kişinin cemaat olması yeterlidir. Müezzinliği cemaatten birisi, erkek olsun, hanım olsun fark etmez, yapabilir. Eğer cemaat içinde müezzinlik yapacak birisi yoksa, imam kendisi de yapabilir.

Allah kabul etsin.

Dipnotlar:

1 -Câmiü’s-Sağîr, 1/95

2- Buhârî, Ezan, 31; Salât, 87

3- Tirmizî, Fiten, 7; Nesâî, Tahrîm, 6

12.07.2006

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahaddin YAŞAR

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004