Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 07 Ekim 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Nejat EREN

Kur’ân’a hizmet yolunda ince nükteler



“Bu zamanda, Kur’ân hizmetindeki az bir çalışma dahi çok hükmündedir. Çünkü görülen vazife-i Kur’âniyenin hepsi mübarektir.”

Bunun için en önemli şart, gösterilecek olan intibah-ı ruhîdir. Yani ruh uyanıklığıdır.

Etrafımızdaki bir kısım insanların uyanmasına sebep olmak ve güzel örnek olmak, bir başka önemli konudur.

Bu dâvâ ile meşgul olup, bu eserleri okuyanların yorgunluğuna bedel Rabbimizin binlerce, milyonlarca ehl-i gazâ sevabı ihsan buyurması ve rızasına nail olunması, her ehl-i hizmetin duâsı olsa gerektir.

Bu konuda büyük rehber şöyle buyuruyor: “Barla’da ne vakit bana fütur gelmişse, yalnız kendimi düşünmek hatırası kuvvet bulmuşsa, bu ehl-i dünyanın yılanlarından, münafıklarından birisi bana musallat olmuş.”

“Ben şu vazife-i kudsiyede bilmeyerek istihdam olunurdum; siz bilerek hizmet ediyorsunuz, bahtiyarsınız” tesbiti ne kadar yerinde, ne kadar ağırlıklı ve önemli. Uyanlara müjdeler, tebrikler olsun!

Şu zamanda şu vazife-i imaniyenin çok mühim olduğunu anlamak, kavramak, idrak etmek ne kadar büyük bir nimettir.

Hata ve kusur yapmamaya çalışmak, kardeşlerinin hatalarını gördüğü zaman nazikçe ve açık yüreklilikle serbestçe onlara söylemek, söylendiği zaman bundan memnun ve mesrur olmak, ezberi bozmanın, nefsi yenmenin, hakikate âşinâ olmanın emareleri ve işaretleri olsa gerektir.

Her insanın ve inananın çok iyi bilip idrak etmesi gereken başka bir husus ise ‘ömrün kısa, lüzumlu işlerin pek çok olduğu’ gerçeğidir.

Tesanüd ve dayanışma için lâzım olan şu “Üç elif ittihad etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır” hakikati her türlü hayat için ne kadar gereklidir.

“Bu Nurların kıymetini zaman gösterecek ve dillerde destan olarak şark ve garbı gezecek itikadındayım” tesbitini yapan Hulusi Bey’in hissiyâtı, ne kadar isabetlidir!

Talebe ve dost arasındaki farkı anlatan şu ifadeler, bizde ne gibi düşünme farklılığı meydana getirmelidir: “Çünkü bir talebe, yüz dosta müreccahtır.”

“Fakat şimdi maddeten, mânen kıştır” tesbitindeki hissiyât derinliğini anlayabiliyor muyuz? Birbirimize yardımcı olmak hususunda: “Galip Beyin iki eli var; sağ elini bana vermiş, benim hesabıma yazıyor” tesbiti bizde ne gibi bir tesir meydana getiriyor?

Dünyanın tapusunu alacakmış gibi ona çalışmanın ne getirip ne götürdüğünü anlatan şu ifadeler, muhatabına ne gibi dersler veriyor: “Hâdisât-ı dünyeviye meşgalesi, şimdiye kadar başımdan geçmemiş bir tarzda beni yormuş.”

Külliyatı okuma alışkanlıklarımızı tazelememizi gerektirdiğine inandığım şu ifadelerin sizdeki etkisini merak ediyorum: “Hadsiz bir zevk-i mânevî ve nihayetsiz bir hazz-ı ruhî ile okuyorum.”

“Hayatı ihsan edene ve vesile olan uğruna, o hayatı ifnâ etmemek kâr-ı akıl değildir” hakikati karşısında nasıl bir gayret ve himmetin içerisinde olmalıyız?

Yaşadığı müstesna hayatla, herkesi, özellikle de etrafında pervane olan en yakın dostlarını müthiş derecede etkileyen o muazzez Üstad hakkındaki şu gerçek neyi anlatıyor: “Hayatımın her safhasından kıymetli ve o hayatı, pervâne-misâl, bir emrinin infâzına ateşte yakmaya her an hâzır olduğum kıymetli Üstadım! Evet, değil böyle hakikat uğrunda, hattâ bir kıymetli hediyeyi ihsan eden Pâdişâh-ı Zîşân için, o hediyeyi sarf etmekte tereddüt edilmez.”

“Hemen, Rabbim yorgunluğunuza bedel bin ehl-i gazâ sevabı ihsan buyursun” tesbitine ne kadar yakınız?

“Sen beni değil, ben seni düşünmeliyim” hasbîliği, hayatımızın hangi safhalarında ne kadar geçerlidir?

“Sen benimle ne kadar konuşmayı arzu ediyorsan, belki ondan ziyade ben arzu ediyorum” samimiyeti ve içtenliği aramızda tatbikat şansını ne kadar bulabiliyor?

“Sen mâdem fedakârsın; ben de o fedakârlığa mukabil, menfaatinizi menfaatime tercih ediyorum, gücenme” ifadelerindeki fedakârlığın şahikasını gösteren bu hal, bizde mevcut mu?

07.10.2006

E-Posta: [email protected]




S. Bahaddin YAŞAR

Gideceğin yere ‘ümit’ de götür



Davranış ve sözcükleriniz, kimlik gibi

Gittiğiniz eşe, dosta, akrabaya önce, imajınız, ‘değer’iniz gidiyor. Adınız anıldığında ilk akla gelen çağrışımdır, ilk giden. O güne kadar oluşturduğunuz ‘çağrışım’sınızdır siz.

Yani sizi insanlar en belirgin ne olarak tanıyorlar ise işte siz ‘o’sunuz.

Onun için gittiği yere müjde, neşe, ümit taşımalı insan.

Bu da, kişinin beslendiği kaynakla aâkalı tabiî. Zaten kimin ne ile, ne kadar, nasıl meşgul olduğu anlaşılmıyor değil.

İlk kez karşılaştığınız dost, dışa, yüze yansıyanlarıyla çok ciddî bir veri sunuyor size.

Kişi inançlıysa ya da değilse, bu hiç de gizli değil. Yüzlerde, davranışlarda, sözlerde apaçık okunuyor. Onun için konuştuğunuz kişinin davranışlarından, sözcüklerinden beslendiği kaynağı anlamakta gecikmezsiniz.

İlk kez tanıştığınız insan yüzünüzde bir tebessüm meydana getiriyorsa, bu ondan kaynaklanıyordur. Onun taşıdığı enerji sizi etkisi altına almıştır. Ona siz kaş çatamazsınız.

Gündemlere güzellik taşıyın

Siz siz olun, nereye giderseniz gidin, kiminle konuşursanız konuşun, ama lütfen kimsenin moralini bozacak malzeme taşımayın yanınızda. Zaten moral bozan çok şey var.

Siz farklı bir gündemle çıkın insanların karşısına. Ve gündeminize önceden çalışın.

Siz yeni bir pencere açın insanlara, ama o pencereden izleyen ve o pencerenin güzelliklerini, heyecanını yaşayan önce siz olun.

Gideceğiniz yere cebinizde, çantanızda mutlaka ‘düşünce ürünü’ bir şeyler götürün.

Ve paylaşın insanlarla… Götürdüğünüz şey de reddedilemeyecek cinsten olsun.

Kolaylaştırın zorlaştırmayın

Piyasada insanların morallerin alt-üst etmede oldukça mahir kişiler var.

Amcam tatile gelmiş. Yıl boyu biriktirdiği düşünce kirliliğini, siyasî ihtiraslarını, iş yeri problemlerini, çelişkilerini, iç çatışmalarını gariban vatandaşın üzerine boşaltıyor.

Vatandaş, anne babaya, vatana millete faydalı bir insan olsun diye okutmuş oğlunu. Öyle de olmuş, diplomayı almış. Ancak memleketine tatile gelen, okumuş yazmış beyefendi köy kahvesinde moralini bozmadık kimse bırakmıyor.

Nasıl bir maharetle buluyorsa, her konuşulan meselenin olumsuzluklarını bir bir ortaya döküyor. İnsanlar ondan bir çözüm beklerken, o çözümsüzlük üretmeye devam ediyor. Bütün meseleleri maharetle kilitliyor. Biraz sonra, kendisi de bir çıkış yolu bulamayıp, epey bir didişmelerden sonra; oradaki köylüler, eğitimli beyefendiden güzel bir didişme izlemiş oluyorlar. Mübarek, ‘kafaları karıştırma fakültesi’ni bitirmiş sanki.

Eve gidip annenin, bahçeye çıkıp babanın, esnafa uğrayıp esnafın, tarlada oynayan çocukların moralini bozabilme becerisi gösteren bir ‘eğitimli’nin okumuş olduğu okulun, almış olduğu eğitimin ne olduğunu biliyor musunuz?

Söyleyeyim: ‘Eğitim Fakültesi.’

Vatandaş böyle bir eğitimli didişme örneğinden sonra, ‘İyi ki de çocuğu zamanında ‘eğitim almaya göndermemişim’ demeyecek midir? Eğitim, büyüklerin sözünü kesmeyi öğretir mi?, vatandaşa kaba davranmayı öğretir mi?, insanları hor görmeyi öğretir mi? Negatif, agresif, ümitsiz, kapkara düşünceler serdetmeyi öğretir mi?

Biliyorum her bir soruya siz ‘Hayır’ diyorsunuz, ama aynı kanaati ‘eğitimli’lerimizin söylemesi gerekiyor.

Eğitim eğitmiyor mu yoksa? Sadece bilgi veren bir fakülte, ne kadar sosyal hayatın ihtiyacına cevap verebilecektir?

Eğitimden epeydir uçup giden bir şeyler var ki, ‘eğitimli dolandırıcı’, ‘eğitimli sahtekâr’, ‘eğitimli hırsız’, ‘eğitimli kapkaççı’, ‘eğitimli hortumcu’lar türüyor.

Bana, ‘Hayır efendim yanlış düşünüyorsunuz’ deyin de rahatlayayım.

Fakülteler sadece bilgi mi veriyor?

Eğitim fakültesi mezunu beyefendi, alınan onca bilgiyi, formasyonu, yeterliliği acaba nerede kullanacağını zannetmektedir?

Oysa ki vatandaşın o bilgilerden çok daha ötesinde birikimi, tecrübesi bulunmaktadır. Meselâ, ziraat fakültesi okumuş, diploma almış ‘eğitimli’, çiftçi vatandaşın sahip olduğu ziraî bilgilerin ve tecrübelerin çok gerisindedir.

Vatandaşın sosyal davranışları, eğitimlilerden çok geri değil. Yine vatandaşın teknik alanlardaki tecrübesi eğitimlilerden çok geri değil. ‘Eğitimli’lerimize, modern bilim donanımlarıyla donanırken, bu arif insanlar topluluğunun bilgi ve tecrübelerinden istifade etmesi de salık verilmelidir. Çünkü bir çok alanda bilgiyi hayata aktarmada tecrübeli insanlar onlardır. Dolayısıyla ulaşılmış sonuçlar da onlarda bulunmaktadır.

Böyle olursa, eğitimlilerimiz; ‘modern görünümlü cahil’, ‘okumuş ama adam olamamış’, ‘kendini beğenmiş, ukela’, ‘kitap yüklü merkep’, ‘oğlum ben sana vali olamazsın demedim…” hikâyelerine muhatap olmazlar.

Onun için eğitimlilerimiz, lütfen, insanlarımıza sevgi, nezaket, hoşgörü, edep, fedakârlık, saygı, insanseverlik, vatanseverlik, yaşama sevgisi, pozitif pencere örnekleri; en önemlisi de hayatın ışığı anlamındaki ‘ümit’ götürün.

İnsanlarımızın başka bir şeye ihtiyacı da yok zaten. Yani bunlar olunca, ötekiler zaten var olacaktır.

07.10.2006

E-Posta: [email protected]




Yasemin GÜLEÇYÜZ

İrtica hikâyeleri



İrtica: 1. Geriye yönelme, eskiyi isteme. 2. İslâmiyet’ten uzaklaşıp câhiliye devrine geri dönme.

Tabiî yaygın anlamda lügat mânâsı olarak birinci tercih ediliyor. İkinci anlamını ise lügat sayesinde yeni öğrendim.

Yıllardır malum çevrelerce, zamanı geldiğinde (!) ısıta ısıta gündeme getirmekten bıkılmayan kavramlardan bir tanesi de irtica.

İrtica hikâyeleriyle geçti ömrümüz desek, abartmış olur muyum?

İşte size birkaç irtica fotoğrafı…

Tarifi yok

Türkiye Sağlık İşçileri Sendikası Genel Başkanı Mustafa Başoğlu, 4982 Sayılı Bilgi Edinme Kanunu gereğince başta Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık, Genelkurmay Başkanlığı ve MGK olmak üzere ilgili tüm kurum ve kuruluşlara “İrtica nedir? Suç mudur? Suçsa yargılanan, ceza alan, hakkında işlem yapılan kişiler var mıdır?” sorusunu yönelterek bilgi istemiş. İlgili mercilerin verdikleri cevaplarda irtica ile ilgili herhangi bir açıklama, tarif ve açıklayıcı bilgiye ulaşamamış.

Kimileri cevap vermemiş, kimisi dosyayı rafa kaldırmış, kimisi “soyut ve genel” bulduğu için cevaplayamayacağını ifade etmiş, kimisi “Kanunda irtica suçu diye bir suç yoktur” cevabını vermiş, kimisi “Bizim makamımıza böyle bir soru sorulamaz” demiş, kimisi de “Onun konuşmaları kendi takdiridir. Bilgi edinme yasasına girmez” demiş…

Anlaşıldığı üzere Sayın Başoğlu, başvurduğu kurum ve kuruluş sayısınca farklı cevaplar almış…

Bu kadar yaygın kullanılan bir kavramın tarifinin yapılamaması garip mi, yoksa komik mi desem? Ama sanırım lastikli kavramların keyfî kullanımı tesbiti daha uygun…

Basın bildirisini okuduğumda gayr-i ihtiyarî aklıma geldi:

İslâm’da oruç ibadeti ile ilgili Ramazan hilâlini tesbitte “Gökte hilâl vardır” deyip göstererek ispatlayan cahil iki kişinin şahitliğinin, “Görmedik, çünkü…” ile başlayan farklı cümleler kuran binlerce âlim kişiye tercih edilmesinde muhteşem bir sır var. Öyle değil mi?

Mürteci misiniz?

Okul sezonu birkaç hafta önce başladı ya. Oğlum ve küçük hanımla beraber okul alış verişine çıktık. İstanbul’da yaşıyorsanız bu iş için en uygun alış veriş Mahmutpaşa’da yapılır. Çeşit boldur. Fiyat yelpazesi ve kalite de öyle. Hemen bütün büyük giyim firmalarının bir şubesi orada vardır. İşportacılar, zaten ayrı bir dünya… Oraya gittiğinizde Türkiye’nin, ya da İstanbul’un para piyasasının kalbinde bulunduğunuzu hissedersiniz. Esnafının cingözlüğünü başka bir yerde görmeniz zayıf bir ihtimaldir!

Küçük beyimiz artık standart çocuk kalıplarını aştığından, mağaza mağaza dolaşıp uygun beden kıyafet aradık. Nihayet dükkânların birinde birkaç denemeden sonra amacımıza ulaştık. Tabiî bu arada aynı zamanda tezgâhtarlık da yapan dükkân sahibi ile konuşmalar yapıldı:

“Delikanlı kaçıncı sınıftasın? Nerde okuyorsun?”

“İmam Hatip Lisesinde…” cevabını alan bey, bana yönelerek ciddî ciddî “Demek bunca gelişmeye rağmen oğlunuzu gerici yetiştiriyorsunuz hanımefendi?” dedi.

Zaten alışveriş telaşından yorulan ve bu sorudan çok bozulan ben, bir yandan “Koca çarşıda bula bula burayı bulduk” diye düşünürken, bir yandan da kızgınlıkla “İnşallah… Oğlumuzu gerici yetiştiriyoruz, kızımızı da öyle yetiştirme gayretindeyiz. Başka sorunuz?” cevabını verdim.

Şaşkın bakışlarla izlediğimiz, hiç beklenmeyen bir tepki vererek kahkahalarla güldü dükkân sahibi. “Ben de gericiyim hanımefendi, ben de. Halimden de çok memnunum. Hem de aynı okuldan mezun oldum” deyip, küçük beyle sohbete başladılar…

Gurbet kuşları göç hazırlıklarında…

1980 İhtilâlinin ve Netekim Paşanın ülkemize armağanı olan YÖK sayesinde, zaten mevcut olan beyin göçü daha da hızlandı. Eşit eğitim imkânından faydalanamayan on binlerce genç yürek, üniversite eğitimi için bazen dünyanın uzak köşelerine, bazen de komşu ülkelere gidiyorlar artık. Onların gurbetteki başarı öykülerini sevinçle, ama aynı zamanda da yüreğimiz buruk takip etmekteyiz…

Üniversiteler açılıyor. Ve şimdi göç zamanı…

Geride kalan gençler ve bizse yeni eğitim döneminin açılması dolayısıyla yapılan ve içinde sık sık “İslâm, irtica, bölücülük, izin vermeyeceğiz..” kelimelerinin geçtiği rektör konuşmalarını bilmem kaçıncı kez dinlemekteyiz. Çooook duyduk bunları… Türkiye üniversiteleri dünya sıralamasında sonlardaymış. Ne gam…

Hayalim yirmi yıl öncesine gidiyor. Üniversitenin son sınıfında arkadaşlarımla staj telâşesini yaşıyoruz. Staj yapacağımız yerlerin tercih listesini sunuyorlar bize. Herkes Dekan Yardımcısına tercihini bildiriyor ve stajyer öğretmen olarak vazife aldığı okula gidiyor. Sınıftakilerin hepsi evlerine yakın okulları tercih ediyorlar ve tercihleri kabul ediliyor. Hepsi pür neşe… Ben de tercihimi evime yakın bir okuldan yana yapıyor, Dekan Yardımcısına tercihimi bildirmek üzere odasına gidiyorum. “Hımm… Fatih.” Birkaç evrak karıştırıyor. “İstersen seni Fatih Kız Lisesine verelim zaten oradan mezunmuşsun” diyor sırıtarak. Ardından biraz düşünüyor ve “Notların da pek güzelmiş, ama sevinme. Seni o mürteci bölgeye vermeyeceğim”

Staj yapacağım bölgeyi şaşkınlıkla dinliyorum… Stajımı arkadaşlarımın tersine evimden çok uzak bir bölgede çileli bir şekilde tamamlıyorum…

İnşallah, hepimiz zahmette rahmeti bulanlardan oluruz…

07.10.2006

E-Posta: [email protected]




Hasan GÜNEŞ

Yok olacak canavarlar



Geçenlerde Oslo üniversitesinden bir grup ilim adamı, İskandinav sahillerinde yüz elli milyon yıl öncesine ait fosiller buldular. Deniz tabanındaki oksijen azlığından olsa gerek, fosil iskeletler fazla bozulmamış ve bütünlüğünü hâlâ koruyorlar. Nesilleri tükendiği için neye benzediklerini tam olarak kestirebilmek zor. Ancak ilim adamlarına göre balık ve sürüngen arası yırtıcı bir hayvan ihtimali en fazla kabul gören ihtimallerden.

İlim adamları, bazılarının sadece kafa tası bile üç metre olan bu dev canlılara “canavar” ismini verdiler. Malûmunuz nesilleri tükenmiş, sadece fosilleri kalmış benzeri dev hayvanlar ya da canavarlar son bulunanlarla sınırlı değil. Bir çok bilim-kurgu filmlerine de konu olan dinozorlar gibi bir çok türün iskeletleri hâlâ inceleme konusudur. Bu canlılarla ilgili en fazla merak edilen konu, neden yok oldukları, nesillerinin neden tükendikleridir. Bu kadar büyük ve güçlü hayvanlar neden tarih sahnesinden çekildiler? Dinozor gibi hayvanların nesli tükeniyor, onun bir kuyruk darbesiyle ellisi birden dünya değiştirecek hayvanların türleri ise çağlara meydan okuyorlar.

Şimdiye kadar bize öğretilerek hayat felsefesi haline getirilen “Büyük balık, küçük balığı yutar” anlayışına ters bir vakıa. Her ne kadar bir kısım insanlar bu hayvanların büyüklükleriyle birlikte hantal olduğunu ve beyinlerinin küçük olduğunu ileri sürerek iş dünyası için “Çevik balık diğerlerini yutar” anlayışının daha doğru olduğunu ileri sürseler de, bu fikri de zorlayan iskeletler bulundu. Uçma kabiliyeti olan bazı çevik canlıların da nesillerinin tükenmesi bunun misâllerindendir.

Yine çene ve diş yapıları, irilikleri ve yırtıcılıklarıyla daha çok aslan ve kaplana benzeyen, tarih öncesine ait köpek cinslerinin nesillerinin tükenerek sadece iskeletlerinin kalması, bu günkü uysal köpeklerin nesillerinin ise devam etmesi ilginç misallerdendir. Misalleri çoğaltmak mümkündür.

Bilindiği gibi evrim teorisini ortaya atanların en önemli iddialarından birisi de tabiî seleksiyondur. Onlara göre; hayat bir mücadeledir; hep güçlüler seçilir, ayakta kalır; zayıflar ise yok olur. Onları bu hataya düşüren o zamanlar paleontolojinin ve kazıların bu boyutlara ulaşmamış olması mıdır, yoksa hayat felsefelerinin kuvveti tek belirleyici unsur olarak görmesinden midir, bilemiyoruz. Ama bırakın kazıları, bu gün denizlere ve karalara bakanlar, küçük ve zayıf canlıların da büyüklerle birlikte aynı ortamda yaşayıp gittiklerini, nesillerini binlerce yıldır muhafaza ettiklerini hemen fark edecektir. Aralarında kısmî bir mücadele olsa da, zayıfları bütünüyle yok etme şeklinde bir hadiseyle karşılaşılmamıştır. Soykırım teşebbüsü sadece Kur’ân’ın tabiriyle “zâlim ve cahil” olan insana mahsustur. Bilindiği gibi kader ona da müsaade etmemektedir, zâlim beşer teşebbüsü ile kalmıştır.

Şüphesiz dünya kendi haline bırakılmamış, insana yeryüzünü güzel ve yaşanır bir mekân olarak hazırlayan kudret, kader kalemiyle her şeye bir had ve hudud çizmiş. Öyle ya, dev dinozorların yaşadığı, en az fil kadar büyük canlıların uçtuğu bir dünyada hayatın ne kadar tehlikeli olacağını tahmin etmek zor değil. Bu arada o canavarların, havada ve denizlerde insan yapısı dev filolardan daha az tehlikeli olacağını da bir kenara not etmek gerekiyor. Evet Arz’ı insanlar için tefriş edip emniyetli bir beşik haline getiren kader kalemi bütün dakikliği ile çalışmaktadır. Ancak hikmet dünyası olan bu dünyada mutlaka bunların maddî sebepleri de olmalıdır.

Araştırmacılara göre, yukarıda bahsedilen, beyinlerinin vücutlarına göre küçük olması ve hantal olması sebeplerden birisi… Bu hakikat aslında insanlar, insan toplulukları, şirketler ve devletler için de önemli. Akıl ve ilme önem vermeden sadece kas ve silâh gücünü artıranların gelecekleri tehlikede demektir. En başta o hantal vücudu dahi yönetmekten âciz kalacakları açıktır.

Diğer yandan beyinleri vücuduna oranlı, çevik ve yırtıcı hayvanların nesillerinin de tükenmesi ise en ilginç olanıdır. Çünkü bir çok insan ya da devlet kendisi için böyle bir hedef seçmektedir. Hayatı bir mücadele haline getirmeye çalışan ve medeniyetler çatışması tezini savunarak İslâm dünyasına karşı topyekûn bir mücadele başlatmaya çalışanların dayandığı fikirler Darwin ve Malthus’a kadar uzanmaktadır.

Araştırmalar gösteriyor ki, bu tür canlıların çoğaldığı mekânlarda, tüketimin ve israfın hızlandığı, av haline gelen diğer hayvanların sayısının ise hızla azaldığı görülmüştür. “Atmacanın serçeye tasallutu, serçenin kabiliyetlerini geliştirir” misâlinde olduğu gibi diğerleri hızlı bir değişime girmiştir. Avların azalmasıyla vahşî hayvanların yavrularının da birbirleri için av haline gelmesi nesillerinin tükenmesinin başlangıcı olmuştur.

Şimdi Mesnevî-i Nuriye’den konuyu kader ve İlâhî adalet açısından anlamamıza yardımcı olacak bir kısım aktaralım: “Dişi bir kaplan, öz evlâtlarına olan şiddet-i şefkat ve himâyeyi nazara almayarak, zavallı ceylânın yavrucuğunu parçalayarak yavrularına rızık yapar. Sonra, bir avcı tarafından öldürülür. İşte, hiss-i şefkat ve himâyeye muhalefet ettiğinden, ceylâna yaptığı aynı musibete mâruz kalır.” Yeri gelmişken aynı bahisteki ihtarı da aktaralım: “Kaplan gibi hayvanların helâl rızıkları, ölü hayvanlardır. Sağ hayvanları öldürüp rızık yapmak, şeriat-ı fıtriyece haramdır.”

Evet nesli tükenenlerden olmamak için: Hayatı bir “mücadele” değil “yardımlaşma” olarak kabul etmek gerekiyor.

07.10.2006

E-Posta: [email protected]




Zafer AKGÜL

Öyle değil mi?



Sayın Büyükanıt Paşa’nın ortalığı, özellikle piyasaları allak-bullak etmesi beklenen konuşmasını umulanın çok altında yumuşak üslûba kayan soru cümleleriyle kurgulayarak yapması her şeye rağmen bir incelik sayılır. Paşa, vereceği mesajı vermekten imtina etmedi. Ama bunu yaparken ismi belirsiz, adresi belli kişi ve kurumların reklâmını da yapmış oldu tabiî ki. Ayrıca cümlelerin mantığı, gerekçelerin yetersizliği veya belirsizliği yüzünden bir hayli bulanık ve muğlak kaldı. Bir-iki cümle üzerinde eskiz çalışması yapacak olursak:

Birisi bize fikirlerini söyleyip “Öyle değil mi?” diye soru sorsa. Bizden “Evet öyledir” cevabını beklediği anlaşılır. Ancak biz “Evet öyle değil” dersek ne olur? O görüşe katılmadığımızı sergilemiş oluruz. “Hayır, öyle değildir” versiyonunu da kullanabiliriz.

Her fırsatta “Laikliği yeniden tanımlayalım” diyenler yok mu? Bu cümlenin soru şeklinde olması cevap aramaktan dolayı değil tabiî ki. Cümlenin kuruluş biçimi “Evet vardır” şeklinde bir cevabın gelmesinin beklendiğini, hatta kaçınılmaz olduğunu vurguluyor.

Ancak “Evet vardır” deyince sözün sahibi hemen de haklı pozisyonuna geçmiyor. Çünkü, “laikliği yeniden tanımlayalım” diyen kişi, pek âlâ laikliğe karşı değil de taraftar olabilir. “Bu laikliğin ne olduğunu açık ve kesin bir şekilde belirtelim, tâ ki kafalar karışmasın, laikliğin ne olup ne olmadığını veya yeryüzünde uygulanan laiklik türlerinden hangisinin kastedildiğini belirlemek için yeniden tanımlayalım” diyebilir. Burası gayet normal ve olağan. Anormal olan anlam, laikliği yeniden tanımlayalım demenin suç olduğu imajını yüklemeye çalışmaktır.

“Böyleleri devletin en üst kademelerinde yer almıyor mu?” Bu cümle de önceki soru cümlesinin aynısı. “Eveet, yer alıyor” cevabını beklemekte. Hayır denince mantık yanlışlığı varsayılmaktadır. Oysa ki, devletin en üst kademesinde bulunan, dahası demokratik sistem içinde halkın oylarıyla en üst kademeye çıkarılan kişinin sözleri, teklifleri ve önerileri demokrasiyle idare edilen ülkelerde dikkatle incelenmeli ve irdelenmelidir. Hele bunu millet adına, yaşanan tecrübelerden yola çıkarak söylüyorsa ve hukukî yönden bir kavramın yanlış yorumlanıp yanlış icraatlara malzeme yapılması söz konusu olduğu için gündeme getirmişse bu da gayet normaldir. En üst tepeye kadar çıkarılmış kişi, oraya gizlice, terörist veya soyguncu gibi tırmanmamıştır ki? Anayasa ve kanunlar çerçevesinde, halkın desteğiyle, seçmenlerin oylarıyla gelmiştir. O konuşmayacak da kim konuşacak? Bu cümle de tuhaf kaçmakta, mantıkî boşluklar ihtiva etmektedir. Ama cümlenin düz anlamı en kısa yoldan şudur denilebilir: “Bu gibi kişiler, devletin en üst makamlarına kadar geldiler. Devleti ele geçirdiler. Tehlike büyük.” Bu durumda o makamdaki kişi kanun dışı ilân edilmiş olur.

“Cumhuriyetin temel nitelikleri ağır bir saldırı altında değil mi?” Bu da “Evet saldırı altında” şeklinde bir cevabı gerektirecekmiş gibi kurulmuştur. Ne var ki bu cümle de alîl ve mu’tell. Cumhuriyetin temel nitelikleri neler olabilir, mantıken düşünmek gerekir. Meselâ: 1- Halkın çoğunluğu ama azınlığın da kendine yer bulabilmesi. 2- Halkın iradesi-millî iradenin esas olması 3- Halkın kendini vekâleten yönetmesi. 4- Hukukun evrensel olması. Yargının bağımsızlığı. 5- Sınıfsız ve imtiyazsız oluş. Adalette eşitlik ve müsavat. 6- Devletin laikliği. Her dine ve her dinsizliğe eşit mesafede oluş. Din, fikir ve vicdan özgürlüğü anayasal teminat altındadır. 7- Atanmışlar seçilenlere değil, seçilenler, atanmışlara millet adına amir ve üst makamdadır. 8- Uzatmayalım kısaca “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir” felsefesinin uygulanmasıdır.

Şimdi bunlardan hangisine saldırı varsa, devletin emniyet ve kolluk güçleri bunlara kanunlar çerçevesinde müdahele edecektir. Bunu yaparken temel hak ve özgürlüklere ilişmek, demokrasiyi rafa kaldırmak demokrasiyle ilişkili değildir, olamaz da...

Yukarıdaki özelliklere uymayan uygulamaları ve uydurulan uygulamaları tenkit etmek ve eleştirmek demokrasiyle idare edilen hiçbir ülkede suç değildir, aksine bir görev sayılır.

“Bu listeyi uzatmak mümkündür” Paşa, iki veya üç maddeyi geçmeyen sıralamanın ardından bu cümleyi kullanmakla “Elinde daha çok malzeme var da kullanmaya gerek görmüyormuş gibi” bir imaj uyandırayım derken, elinde fazla malzeme olmadığından kalabalığa getirme taktiği yaptığı kanaatine yol açmıştır. Çünkü en az beş altı madde sayması lâzım gelen bir kişinin bir iki madde sayarak “Ve bunun gibi daha çook madde” veya “Daha bunlar gibi nice madde” diyerek geçiştirme yapması bilgi ve malzeme eksikliği kadar o konuda zorlanıldığını da akla getirir. Listenin kabarık olduğu konusu, bu cümle kuruluşundan dolayı tatmin edici olamamıştır.

Neticenin neticesi, cümleler önemlidir. Kişinin üslûbu ve beyanı, kişinin aynasıdır. Söz söylemek ve iş başarmak için muhataplardan sadece “Evet” cevabını alacak soru cümleleri yetmiyor. Hayır şeklindeki bir cevap her şeyi yeniden düşünmeyi ve kurgulamayı gerektirebilir. “Öyle değil mi?”

07.10.2006

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

“Kardeşlerimi arzuladım”



Allah Resûlü (asm), zamanında yaşamadıkları halde “Kardeşlerim” diye nitelendirdiği bir kısım kimseleri görmeyi, ikram ve iltifatta bulunmayı canla başla, iştiyakla arzu eder ve birgün buyururlar ki: “Kardeşlerime kavuşmayı arzuladım.”

Sahabe sorar: “Ya Resûlallah, biz senin kardeşlerin değil miyiz?”

“Hayır,” der Allah Resûlü (asm). “Sizler benim Ashabım (arkadaşlarım) ve kardeşlerimsiniz. Kardeşlerim ise benden sonra gelip beni görmedikleri halde bana inanan; sevimli, ünsiyet edilebilen, cana yakın; değeri yüksek, makamı büyük kimselerdir.”

Başka bir gün de Allah Resûlü (asm), onlardan bahsederek Hz. Ebû Bekir’e hitaben, “Ey Ebû Bekir, onlar senin beni sevdiğini öğrenmiş ve bundan dolayı da seni sevmektedirler. Böyle bir topluluğu sevmek istemez misin? Allah’ın sevdiği kimseleri sen de sev”1 buyurmuşlardır.

Allah’ın sevgisine mazhar olmuş bu insanlar hiç şüphesiz asırlar sonra gelecek de olsalar Allah Resûlünün iltifatlarına mazhar olacaklardı.

Aynı zamanda üstün özellikleri ve hizmetleri sebebiyle Kevser havuzunun başında karşılamak ister onları Allah Resûlü (asm). Buyururlar ki: “Havuza yönelip bana doğru gelen kardeşlerimi görsem de içi içecek dolu kâselerle onları karşılasam, Cennete girmeden önce onlara havuzumdan içirsem.”

Yine Sahabe sorar: “Ya Resulallah, biz senin kardeşlerin değil miyiz?”

Kâinatın Efendisi (asm) buyururlar: “Sizler benim arkadaşlarımsınız. Kardeşlerim ise beni görmedikleri halde bana inanan; sevimli, ünsiyet edilebilen, cana yakın; değeri yüksek, makamı büyük insanlardır.”

Sonra da şunu ekler Allah Resûlü (asm): “Ben Rabbimden sizinle ve beni görmeden iman eden o kardeşlerimle gözlerimin aydınlanmasını istedim.”2

Bir başka gün de Bâkî Kabristanını ziyaret etmişlerdi Kâinatın Efendisi (asm). Kabristandakileri selâmlayıp seslenirken yine kardeşlerinden söz etmiş, onları çok özlediğini, göresi geldiğini belirtmiş, yanındaki Sahabîlerinin soruları üzerine de, “Onlar henüz gelmiş değil, gelecekler” buyurmuşlardı.

Asırları kuşatan nazarıyla meziyetleri ve hizmetleri büyüklüğü sebebiyle bu nadide insanları hemen ferk eden Allah Resûlü (asm) onlardan bu derece önemle söz etmişti.

Peki, kimdir Allah Resûlünün (a.s.m.) göresi gelecek kadar özlediği, iştiyakla havuzunun başında beklediği, Allah’ın sevgisini kazanmış bu insanlar? Özellikleri nelerdir? Ne gibi vasıflara sahiplerdir ki Kâinatın Efendisi onlara bu derece ilgi ve sevgi duymaktadır?

Bir sonraki makalemizde de bunun üzerinde duralım.

Dipnotlar:

1. Ramuzü’l-Ehadis, s. 461 (H. no: 5719).

2. A.g.e., s. 361 (H. no: 4460).

07.10.2006

E-Posta: [email protected]




Abdil YILDIRIM

İnsan ve İslâm



Her insan hür olarak doğar. Tıpkı, İslâm fıtratı üzerine doğduğu gibi. Yani İslâmiyet de, hürriyet de doğuştan insanın sahip olduğu iki büyük nimettir. Bunları birbirinden ayrı düşünmek veya birbirine zıt olduğunu ileri sürmek gaflet ve cehaletten başka bir şey değildir.

Hür olarak doğan insan, hür olarak da yaşamayı arzu eder. Doğuştan sahip olduğu haklarını her zaman korumak, aklını ve iradesini serbestçe kullanarak istidatlarını geliştirmek ister. Zaten toplumların gelişmesi, huzuru, mutluluğu ve özgürlüğü de bireylerin hür ve mutlu olmasına bağlıdır. Arızalı parçalardan sağlam bir bütün oluşturmak mümkün değildir.

İslâmiyet, bir Müslümanın hayatının her noktasında var olan kuvvetli bir duygudur. Kişinin her türlü temel haklarını güvence altına aldığı gibi, özellikle hürriyetine çok büyük önem vermiştir. Öyle ki, inanç noktasında da insanı serbest bırakmış, “Dinde zorlama yoktur” diyerek kimseyi zorla Müslüman yapmaya kalkışmamıştır. Kişiye Cenneti de, Cehennemi de seçme hakkı tanımıştır. Sonuçlarına katlanmayı kabul ettikten sonra, dileyen dilediği yolu seçsin demiştir. Bu kadar özgürlüğü, hiçbir dünyevî idare sisteminde bulmak mümkün değildir. Onun için İslâmiyet, insana en geniş özgürlük alanı açan demokrasilerle dost ve müttefiktir. Hatta demokrasi ve meşrû cumhuriyetin çekirdeğinin İslâmiyet olduğunu söylemek, belki en doğru ifade olacaktır.

İslâmiyetin demokrasi ve cumhuriyete bakışı böyle olduğu halde, inatla ve ısrarla Müslümanların cumhuriyet karşıtı olduğunu söylemek, haksız bir ithamdan başka bir şey değildir. Belki doğrudan böyle ifade edilmiyor ama, bugün irticadan kastedilen mânâ İslâmî yaşayışı işaret ediyor.

İrticanın delili olarak başörtüsü ve Kur’ân kursları gösteriliyorsa, din eğitimi alanların kamuda görev yapması sakıncalı bulunuyorsa, dindarlara mürteci gözü ile bakılıyorsa, irticadan neyin kastedildiği belli oluyor demektir. Zaten başka da elle tutulur, gözle görülür bir irtica delili ortaya konulamıyor. Sağlık İş Başkanı Sayın Mustafa Başoğlu’nun çeşitli kurumlara sorduğu “İrtica nedir?” sorusuna verilen cevaplar da, böyle bir suç tanımının bulunmadığını göstermektedir.

Dinini yaşayan ve yaşatmaya çalışan insanların, devletin kuralları ve cumhuriyetin ilkeleri ile bir alıp veremediği yoktur. Belki cumhuriyet ve demokrasi, en çok dindarlara lâzım olan nimetlerdir. Devletin millet ile ana sözleşmesini teşkil eden anayasada din ve inanç özgürlüğü güvence altına alınmıştır. Din ile devlet işlerinin ayrılması olan laiklik ise, kişilerin özel hayatları ile değil, devlet yönetimi ile ilgili bir husustur. Devlet idaresi laik olur. Her din ve inanca eşit mesafede durur. Yasalarını dinî kurallara göre düzenlemek zorunda değildir. Ama bireylerin kamusal alanda inançlarını terk etmelerini istemek de laikliğin bir gereği değildir. Laik bir sistemde kamusal alan kabul edilen yerlerde dinî motif ve sembolleri ortadan kaldırmak gerekmediği gibi, bunu yapmak zaten mümkün de değildir.

Camiler, mezarlıklar, minareler ve oralardan yükselen ezan sesleri hep birer dinî motiftir. Laiklik adına bunları da mı kamusal alandan kaldıracağız? Meselâ şehidlik kavramı dinî bir kavramdır. Vatan için canını feda edenlere verilen yüksek bir makamdır. Dine göre mukaddes, devlete göre de vatan için yapılacak fedakârlığın zirve noktasıdır. Yani ikisi de şehidliği yücelten mânâlar taşımaktadır. Şehidlerimiz bayrağa sarılı olarak camilere taşınmakta, cenaze namazı kılınarak duâlarla defnedilmektedirler. Şimdi haydi gelin de şehidliği dinden soyutlayın bakalım.

Dinini özgürce yaşamak isteyen insanların devletten istediği, dinî kuralların yasalaşması değildir. Dindarların devletten beklediği, çağdaş demokrasinin bireye tanıdığı haklardan sonuna kadar istifade etmektir.

İnsanlar, doğuştan sahip oldukları haklarını yaşarken de kullanmak istiyorlar. Hepsi o kadar.

07.10.2006

E-Posta: [email protected]




Meryem TORTUK

Nostalji



Umutların bittiği yalnızlıklar bilirim. Acıyla kanayan yüreğimin, umut yolculuklarına çıktığı geceler ve yine seherlerin çiğ kokulu sabahlarına düşen yalnızlıklar… Sevgilere sünger çekilen acılarda kıvranır yüreğim. Susuzluktan çatlamış topraklar gibi, bir tebessümlük içten sevgiye hasret kurak iklimlerde dolanırım.

Her gün binlerce maske toplarım yüzlerden. Herkes için ayrı maskeler, bu A şahsına ait, bu B şahsına ait ve bu da sokak maskesi. Sonra fark ettirmeden bir bir indiririm yüzlerdeki maskeleri, görürüm yüzlerini. Güvensiz, tedirgin yürekler. 21. yy’ın çağdaş ve modern ruhlarının mağara aydınlığındaki rutubet kokulu korkularını. Soldurmuşlar umutlarını. Kim soldurmuş umutları? Neden soldurmuşlar? Her gün kaldırımlardan binlerce solgun umut devşiririm. Her bakışta bir maskenin rengini görürüm. Sanki sevinçlere ve katıksız sevgilere gölge düşürmüşler. Küçük kederlere boğulmuş insanlar yürür caddeler boyu.

Oysa ben, şakıyan kuş cıvıltılarının arasına salâvat-ı şerife terennümlerinin karıştığı evlerde büyüdüm. Kapılarını ve kalplerini ulvî sevgilerle açan insanların ikliminde yeşerdim. Toprak kokuları, ağaç kokuları, çimen kokuları, kır kokuları, çiçek kokuları, sevinçle sevgiyle coşan arılar ve kelebekler arasında katıksız sevmeyi öğrendim. Allah korkusundan yücelen başlar ve kalpler vardı. Onlar aydınlıklarıyla gittiler. Küçük kederlerde boğulmadılar, çünkü en büyüğü tanıdılar.

Mehtabın kuşattığı akşamlarda, sabaha dek, sıcak, koyu, içten dost sohbetleri için birkaç saatlik yoldan yaya gelen insanlar bilirim. Zihnimin bir köşesinde hasretle yad ettiğim koyu sohbetli, bol yıldızlı yaz akşamları…

Dışarının soğuk ve karlı havasına inat, içeride çıtır çıtır yanan sobaların ve sevgiyle gülümseyen kalplerin ısıttığı sıcacık kış günleri ve geceleri… Bütün çocukların birdir bir, köşe kapmaca oynadığı, büyüklerin ise dost meclisinde yüreklerini paylaştığı sımsıcak geceler. Dışarıda lapa lapa kar yağarken, sobaların üstünde patlayan mısırlar.

Çocukların ninelerinin veya dedelerinin kucağında masallar dinlediği yıllardan kalma eski bir hatıra işte.

Zaman zaman yüreğimi yoklar hatıralar. Kimi can yakar, kimileriyse yeni umutlar serpiştirir. Hayat gürül gürül akan bir nehir ve ben onun içinde bir su damlası. Hepimiz öyle değil miyiz?

07.10.2006

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Öğrenci muzırlıkları



İçinde bulunduğumuz şu mübarek Ramazan ayında, ülke genelinde suç oranının düştüğü ifade ediliyor.

Emniyet kayıtlarında ve haber kaynaklarında yer alan bilgiler, bu yönde ortak bir kanaat uyandırıyor.

Ancak, gelin görün ki, okullarda, özellikle liselerdeki durum bu genel tablodan çok farklı görünüyor. Meselâ, son bir hafta içinde medyaya yansıyan bilgi ve görüntüler, liselerde tüyler ürpertici bir fecâatin yaşandığını gösteriyor.

Bu bilgi ve görüntülerde, öğretmenine bıçakla saldıran, kafa atan, elbisesini çekiştiren, masasına zorla oturan, masasını önünden çekip başka yere götüren, sınıfta göstere göstere cep telefonunu kullanan, sigara tellendirip dumanını öğretmenin yüzüne savuran öğrencilerin haddi aşan muzırlıkları gözler önüne seriliyor.

Bu tür muameleyi öğretmenine yapan, aslında aynısını annesine, babasına yapmış demektir. Çünkü:

Öğretmen annedir, babadır.

Muallim pederdir, validedir.

Hoca ebeveyndir, hürmete lâyıktır.

Üstad Bediüzzaman'ın tabiriyle, "Hoca, pederden bile daha muhteremdir."

Hocasına karşı hürmeti kaybeden, öğretmenine karşı saygısız davranan bir öğrenci için, elbette ki yaramaz, haylaz, haşarı, hatta muzır tâbiri kullanılabilir.

Hocasına karşı el kaldıran, ona şiddet ile saldıran, sınıfın huzurunda öğretmenini açıkça küçük düşürücü söz ve davranışlarda bulunan bir öğrenci ise, sadece haylaz, yaramaz falan değil, o artık "insan bozması" bir yaratıktır.

Öğrencilerimizin ekseriyetini tenzih ediyoruz. Ama ne yazık ki, yukarıda sıraladığımız vukuat çeşitlerinin hemen tamamı, kameralı cep telefonu marifetiyle çekilmiş olarak medyaya yansıdı.

Bir sınıfta bu tür muzırlıkları yapanların sayısı (bir–iki, yahut üç–beş kişi) ne kadar az olursa olsun, durum, yine de bir fecâatin ifadesidir. Asla ve kat'a kabul ve hazmedilemez.

O halde, bunun önüne mutlak sûrette geçilmesi gerekir.

İyi de, nasıl olacak bu iş?

Bu iş, çocuklarımızın Kur'ân kurslarına gitmesini yasaklayan, imam hatip okullarına ifrat yahut tefrit zihniyetiyle yaklaşan fâsit anlayış sahipleriyle olmaz elbette... Bu noktada, sağduyu sahibi herkesin başını iki elinin arasına alıp düşünmesi ve şu suâllerin cevabını bulmaya çalışması lâzım:

* Çocuklarımıza ne oluyor? Neden bozuluyorlar? Niçin hadden aşarak taşkınlık yapıyorlar?

* Çocuklarımızı nasıl adam etmeli? Onları nasıl yetiştirmeliyiz?

* Hayırlı evlât nasıl yetiştirilir?

* İyi bir insan, ideal bir insan nasıl yetişir, nasıl yetiştirilir?

* Çocuklarımızı toplum hayatına nasıl kazandırabiliriz?

* Çocuklarımızı zararlı şeylerden, kötü alışkanlıklar edinmekten, kötü arkadaş çevresinden nasıl muhafaza edebiliriz?

* Onları zararlı yollardan caydırıp iyi yola nasıl sevk edebiliriz?

Evet, bunlar gibi soruların cevabı üzerinde adeta kafa patlatırcasına düşünmek durumundayız. Zira, hiçbir ebeveynin bundan daha mühim, daha öncelikli bir derdi, bir meselesi yoktur ve olamaz. Zaten, bu en mühim meselenin ihmal edilmesi sebebiyledir ki, aile hayatı da, bir aile birliği olan sınıf ve okul hayatı da zehir olup cehennemî bir halete dönüşüyor.

Hâsılı, bütün bunları düşünmek ve ciddî tedbirler almaktan başka bir çıkar yolumuz yoktur. Başka türlüsü, kendini avutmak, yahut aldatmaktan başka bir anlam taşımıyor.

Günün Tarihi

Avusturya'yı protesto gösterileri

7 Ekim 1908: İstanbul’da, iki gün evvel Bosna–Hersek’i topraklarına ilhak eden Avusturya’ya ve bu işgali desteklediğini ilân eden Yunanistan ile Bulgaristan aleyhine büyük gösteriler yapıldı.

Ayrıca, o dönemde Avusturya’dan ithal edilen mallara (başta fes ve fes imalatında kullanılan kumaşlara) karşı da büyük çapta boykot uygulandı. Ayrıca, İzmir’de de Avusturya mallarına karşı “harb-i iktisadî” heyeti kuruldu. Bu hadise tarihe “Osmanlı Fes Boykotu” ismiyle geçti.

***

TAHLİL: Yürüyüş, miting, grev, boykot, gösteri ve protesto gibi hareketler, Osmanlı toplumunda ilk kez yaşanıyordu. Zira, bugüne kadar hürriyet, demokrasi yoktu. Halk, herhangi bir konuda söz sahibi olmadığı gibi, haksızlığa karşı tavır koymak tarzında bir hakkı–hukuku da yoktu.

II. Meşrûtiyetin ilân edildiği 1908'e kadar, genelde padişah ne derse o olurdu. Gereken sözü o söylerdi, korunması gereken hukuku o korurdu. Bütün inisiyatif onun elindeydi. Dolayısıyla, kimsenin başkaca bir şey yapmasına gerek bulunmuyordu.

1908'den sonra ise, bu durumu büyük ölçüde değişti. Artık halk da kendi hissiyatını, kendi fikriyatını ifade edebiliyordu.

Nitekim, işte tam da bugünlerde başlayan Bosna–Hersek'in işgali karşısında galeyana gelen halk, meydanlara çıkmış ve iraesini bilfiil ortaya koymuştur.

Halk tabakası, tarihlerde Avusturya'dan ithal edilen fesler ile fes imalatında kullanılan kumaşlar başta olmak üzere, hemen bütün Avusturya mallarına karşı uygulanan boykot hareketine iştirak eder.

Bunun yanısıra, bir taraftan da protesto gösterileri yapılır. Savaşı göze alamayan hükümet de, bu eylemleri hem teşvik eder, hem de yönlendirmeye çalışır.

Ne var ki, bir kısım fırsatçı siyasiler, halkı, özellikle Kürt hamalları kendi siyasî maksatlarına alet etmeye teşebbüs eder. Böylelikle, iş mecraından çıkartılmak istenir.

İşte, tam da bu safhada devreye giren Üstad Bediüzzaman, boykotu desteklemekle (ve en geniş şekliyle nefsinde uygulamakla) beraber, siyasîlere âlet olmamaları hususunda gidip hamalları uyarır.

Bu hususu, bizzat kendisi Divân–ı Harb–i Örfî Mahkemesi'ndeki "Üçüncü Cinayet" maddesinde şöyle anlatır:

"İstanbul’da yirmi bine yakın hemşehrilerimi, hammal ve gafil ve safdil olduklarından, bazı particiler onları iğfal ile, vilayat-ı şarkiyeyi lekedar etmelerinden korktum. Ve hammalların umum yerlerini ve kahvelerini gezdim. Geçen sene, anlayacakları sûretle meşrûtiyeti onlara telkin ettim. ...İşte o hammalların, Avusturya’ya karşı, benim gibi bütün Avrupa’ya karşı (HAŞİYE) boykotları ve en müşevveş ve heyecanlı zamanlarda akılane hareketlerinde bu nasihatin tesiri olmuştur.

"Padişaha karşı irtibatlarını tadil etmeye ve boykotajlarla Avrupa’ya karşı harb-i iktisadî açmaya sebebiyet verdiğimden, demek cinayet ettim ki, bu belâya düştüm."

–––––––––––––––––––––––

(HAŞİYE) Bediüzzaman’a zürefâdan biri, birgün, irfanıyla mütenasip bir esvap giymesi lüzûmundan bahseder. Müşarünileyh (Bediüzzaman) de, 'Siz Avusturya’ya güya boykot yapıyorsunuz, hem onun gönderdiği kalpakları giyiyorsunuz. Ben ise, bütün Avrupa’ya boykot yapıyorum, onun için yalnız memleketimin maddî ve manevî mamülatını giyiyorum' buyurmuştur. (Tarihçe-i Hayat, s. 57)

Fes yerine kalpak

İşte bu tarihten ve bu hadiselerden sonradır ki, Osmanlı'da fesin yerini "Kafkas Kalpağı" almaya başlamıştır.

Gerek Yeni Osmanlılar ve gerekse Millî Mücadele saflarında yer alan önemli şahsiyetler, 1908'den itibaren fes yerine kalpak giymeyi tercih etmiş.

07.10.2006

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Bu tavırla nereye?



Son irtica atağı tutmadı. Bu tartışmayı “kakofoni” olarak niteleyen ve “Ufukta Türkiye’nin laik sistemini tehdit edecek bir tehlike görmüyorum” diyen ABD Büyükelçisinin sürpriz mesajı, pes etmeyip işin peşini bırakmamakta kararlı olan mahfillerin yeni girişimlerde bulunmalarını engeller mi, bunu zaman içinde birlikte göreceğiz.

Ancak hükümetin bazı önemli bakanlarının son gelişmeler üzerine sergiledikleri tavrın hiç de iç açıcı olmadığını ifade edelim.

Bu bakanlardan biri, Mehmet Ali Şahin.

Sezer’in “Laikliği korumak için özgürlükler kısıtlanabilir” mesajı verdiği konuşmasını “dikkatli ve dengeli bir metin” olarak niteleyen Şahin, Büyükanıt’ın tepki gösterdiği rapor için de “Okumadım, ama tepkiyi anlayışla karşılıyor, doğal ve haklı buluyorum” dedi.

Şahin’in “Sarık ve cübbeyle dolaşmak suçtur, böyleleri uyarılmalı ve haklarında işlem yapılmalı. Sorumluluk polisin ve İçişleri Bakanlığının üzerinde” sözü de dikkat çekiciydi.

Niyeti, kendisine yönelen tazyikleri “İrtica ile kast edilen bu ise çözümü kolay” tavrıyla savuşturmak olabilir.

“Böyle dolaşan vatandaşlar uyarılırsa zaten kendileri gereğini yaparlar” diyerek, bu meselenin de ılımlı bir tavırla çözülebileceği mesajını vermek suretiyle, daha sert tepkilerin önünü almayı düşünmüş de olabilir.

Ancak yine de beyanları yan yana konulduğunda ortaya çıkan nihaî görüntünün, “denge sağlama” mülâhazasıyla dayatmacı zihniyete zemin hazırladığı son derece açık.

Keza Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in beyanları da endişe verici. O da işi kılık-kıyafet meselesine getirip, “Bunu irticaî birşey olarak kabul ediyorsanız, hükümet neden muhatabı olsun?” (Akşam, 2.10.06) gibi tuhaf ve anlaşılmaz sözler söylerken, ardından konuyu çok tehlikeli bir mecraya kaydırıyor.

“Ceza kanunlarımızda irtica suçu diye bir suç yok. Ama irticaî faaliyet suçu var ve bu fiili işleyenler için öngörülen cezalar da var” şeklinde, şimdiye kadar hiç duyulmamış bir tarif geliştiren Çiçek, örnek vermeyi de ihmal etmiyor: “Devrim kanunlarına muhalefet etmek suçtur. Kılık kıyafet de dahil olmak üzere.” (Fikret Bila, Milliyet, 4.10.06)

İktidarda bir CHP hükümeti olsaydı bundan daha ilerisini söyleyebilir miydi acaba!

Peki, Sezer’in ve komutanların konuşmalarından sonra “Başta Sayın Cumhurbaşkanımız olmak üzere yetkililerin, devlet büyüklerinin bizim çalışma alanımızla ilgili yaptıkları bütün uyarıları, bütün tesbitleri önemsiyoruz. Her uyarı önemlidir, anlamlıdır” diyen Diyanet İşleri Başkanına ne demeli?

Bu tavır, Bardakoğlu’nun “Devletin diğer birimleri din alanında yönlendirme ve açıklama yapmasınlar” (Mustafa Balbay, Cumhuriyet, 13.3.06) çağrısıyla çelişmiyor mu?

Eğer Diyanet, Başbakanın sözünü ettiği irtica araştırmasını da “devlet büyüklerinin uyarı ve tesbitleri”ni esas alarak yapacaksa, o araştırmadan bir hayır beklenebilir mi?

“TESEV almanağıyla ilgimiz yok” diyen Emniyet'in, dosyaya katkı veren Polis Akademisi hocalarına soruşturma açması işin tuzu biberi.

07.10.2006

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

İrtica-1



Geçen haftanın en çok konuşulan konusu “irtica”ydı…

Herkesin kafasındaki “irtica” tanımı farklı. Herkes kendine göre irticadan farklı anlamlar çıkarıyor. Dolayısıyla “irtica tehlikesi var” diyenlerin nasıl bir tehlikeden bahsettikleri de meçhul…

İrticaın kelime anlamı “gericilik…” olarak tanımlanıyor. Peki geri giden nedir? Geriye götürenler, yani “irticacılar” yani “gericiler” kimlerdir? İrticacı denilerek kimler kastediliyor? Bu soruların cevabını verebilen kimse yok.

Bu kafa karışıklığı içerisinde, herkes bir şeyler söylüyor veya yazıyor. Yani, bir “irtica curcunasıdır” gidiyor.

Kimilerine göre irtica diyenler İslâmiyet diyemediği için kullanıyor. Bu insanlara göre başörtüsü de irtica... İmam hatipliler de. Peki, başörtüsü neyi geriye götürmüş, İHL’ler nereyi geri götürmüşler; bunu açıklamıyorlar.

İrticadan bahsedilince karşımıza laiklik çıkıyor. Geçen hafta sonu “büyük ses getirecek” diyerek ortalığı gereceği söylenen Cumhurbaşkanı Sezer, kendine has üslûbuyla bağdaşık, siyasa, gönenç, varsıl, bütüncül kelimelerle süslediği 45 sayfalık konuşmasında yaklaşık 6 sayfasını laiklik konusuna ayırırken, 39 kez “laiklik”, 7 kez irtica kelimesini kullandı. Laik cumhuriyeti korumak için temel hak ve özgürlüklerin sınırlandırılabileceğini söylerken, “İrticaî tehdide karşı savaşımın kilit taşı laikliktir” diyerek ölçüsünü koydu.

* * *

Bir taraftan başta Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Genelkurmay Başkanı Org. Yaşar Büyükanıt, Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ, Deniz Kuvvetleri Komutanı Yener Karahanoğlu, bazı üniversite rektörleri “irtica var” derken, diğer taraftan Başbakan Erdoğan, “irtica yok” diyor. Adalet Bakanı Cemil Çiçek, “kanunlarda ‘irtica’ diye bir suç yok” diye açıklama yapıyor.

Tabiî, bir de “havetçiler” var. Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay Başkanının “irtica”dan bahseden konuşmaları sırasında Başbakan Erdoğan ABD’de olduğu için Başbakan vekilliği yapan Mehmet Ali Şahin, “İrticaî tehdit yoktur’ demiyorum. Hassasiyet noktasında hepsine katılıyorum, ama endişe açısından katılmıyorum bazı noktalarına. O bakımdan öyle endişe boyutunda Türkiye’de bir tehdidin ve özellikle irticaî tehdidin var olduğu kanaatinde değilim” diyor. Şahin’in geçmişte, “Türkiye’de dinî anlamda irtica var mıdır, yok mudur? Tabiî ki vardır. Bu anlamda da irtica vardır” demesini de ilâve etmek lâzım.

Hatta, Devlet Bakanı Mehmet Aydın, Millî Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu, Diyanet İşleri eski Başkanı AKP İstanbul milletvekili Tayyar Altıkulaç, Ankara milletvekili Said Yazıcıoğlu ile bakanlık bürokratlarının katıldığı “irtica” gündemli bir toplantı bile yaptılar.

Hükümet şimdi 6 maddelik “irtica” plânı hazırlıyor.

* * *

Bugün tarifi dahi yapılamayan irtica ne menem bir şeymiş ki, bütün ihtilâllerin ve ara dönemlerin sebeplerinden birisi sayıldı. Ezanın aslına çevrilmesine irtica, çocukların dinini öğretmesi amacıyla kurulan fen ve din ilimlerinin okutulduğu imam hatiplerinin açılması irtica, başörtüsü ile okumak, çalışmak irtica…

Gizli siyaset belgelerinde irtica birinci tehdit olarak belirtildi. İrtica bahane edilerek başörtülü öğrenciler binbir meşakkatle kazandıkları okullarından uzaklaştırıldı. İnsanlar “irticacı” damgası ile memuriyetten atıldı.

* * *

İrtica gericilik, yani geriye dönüş olduğuna göre, Türkiye’yi kazanılmış demokratik hak ve hürriyetler konusunda 10-15 yıl geriye götüren 1960, 1980 ihtilâlleri, 1971 muhtırası ve 28 Şubat postmodern darbesi değil mi? Sun’î gündemler meydana getirip ekonomik krizler çıkarmak, ülkeyi geriye götürmek değil midir?

Yoksa, son günlerdeki “irtica” sözlerinin ardında başka bir şey olmasın…

Aman ha, “gericilik” falan yapmayın, durun durduğunuz yerde…

Bu konuya yarın “anlamlı bir araştırma” ile devam edelim…

NOT: Ben irtica konusunda böyle düşünüyorum. Ya siz? Düşüncelerinizi, yazının hemen altında yer alan e.mail adresine bekliyorum…

07.10.2006

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Buzağı arayanlar bitmez



Gerek irtica tartışmaları, gerek AB yolunu engellemek için yapılan bazı çıkışlar; ancak—afedersiniz—”Öküz altında buzağı aramak” şeklinde izah edilebilir. Suları bulandırmak isteyen bazıları, her vesile ile bu arayışlarını sürdürüyorlar.

Meselâ, Diyanet İşleri Başkanlığının yayınladığı ‘Diyanet Çocuk’ dergisinin kapağında ‘başörtülü çocuk çizimi/karikatürü’ kullanılması bazılarına göre ‘sürpriz’ ve ‘suç’ oluyor. “Türbanlı çocuk Diyanet’e kapak” başlıklı haberde şöyle denilmiş: “Diyanet İşleri’nin yayınladığı aylık çocuk dergisi şaşırttı: Kapakta türbanlı bir kız çocuğu, imamın elini öpüyor. Şeker Bayramı temasının işlendiği dergi, daha önceki sayılarında kız çocuklarının başını açık resmediyordu.” (Akşam, 5 Ekim 2006)

Bu ve benzeri haberleri, “İşte irtica hortladı, delilleri de bu!” anlayışıyla hazırlıyor olabilirler. Ancak bu tavır, ancak ‘buzağı arama’ olarak yorumlanabilir.

Bir defa, dergiyi hazırlayan ve yayınlayan Diyanet İşleri Başkanlığı olduğuna göre, burada şaşılması gereken şey; kızların ‘başı açık’ resmedilmesi olmalıdır. Tamam, ‘tesettür’ emri, ‘ergenlik’ yaşına gelenlere hitap eder. Öyle bile olsa, kız çocuklarının başlarının örtülü resmedilmesinde ne gibi ‘sakınca’lar olabilir? Hem konu Ramazan (‘şeker’ değil!) Bayramı olduğuna göre, çocuklara hitap eden bir derginin kapağında ‘başörtülü çocuk’ ve ‘cüppeli-sarıklı bir hoca’nın olmasından niçin rahatsız olunuyor?

Bu haberlere imza atanlar bir noktayı unutuyor: Türkiye’de yaşayan vatandaşlar böyle dergi kapakları sebebiyle rahatsız olmaz, aksine memnun olurlar. Rahatsız olan bir ‘azınlık’ vardır, ancak onların da bu şekildeki ‘dergi kapak’larına en azından tahammül etmeleri gerekir. Görmezden gelinse de, okullarda takılması yasaklansa da ‘tesettür’ Türkiye’nin gerçeğidir.

“Buzağı aramak” şeklinde yorumlanabilecek böyle haberler, olsa olsa yeni ‘süreç’lere su taşıma şeklinde değerlendirilebilir. Ki bu ‘tuzak’ların tutması mümkün değildir.

Bir noktada ‘buzağı arayanlar’ı takdir etmek lâzım: Çok sistemli ve ‘ekip ruhu’ ile çalışıyorlar. Birbirleriyle ‘pas’laşıp, sonradan ‘fos’ çıksa da yeni süreçlerin değirmenlerine su taşıyorlar.

Suları tersine akıtmayı hedefleyen bu gayretlerin, hüsranla neticelenmesi için duâ edelim.

*

Dünya ‘adam’ arıyor

Polonya’daki ‘Komünizm’ rejiminin sona ermesinde etkili olan “Dayanışma’nın efsanevî lideri” ve eski Polonya Devlet Başkanı Lech Walesa, dünyanın ‘adam’ aradığını söylemiş.

Küreselleşmenin ahlâkî değerleri erozyona uğrattığını belirten Walesa, “Bence, artık dünya üzerinde politik ve ahlâkî bir lider yok. Dünyanın böyle liderlere ihtiyacı var” şeklinde konuşmuş. (Cumhuriyet, 18 Eylül 2006)

Demek ki, ‘kaht-ı rical/ ‘adam yokluğu’ sadece Türkiye’nin değil, bütün dünyanın problemi...

Walesa haksız mı?

07.10.2006

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habip FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahaddin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004