Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 25 Aralık 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Davut ŞAHİN

Mizaha tahammül edebilmek



Tiyatrocu Erol Günaydın’ı Ata Demirer’in sunduğu Hokkabaz’da, daha sonra Beyaz’ın programında (Kanal D) izledik. Güleryüzlü, ama eskisi gibi dinamik değil. Yaşından dolayı sürekli yorgun görünüyor.

Anadolu Ajansı’na verdiği son demecinde, politik ve sosyal hiciv yapılamadığını söylüyor.

Diyor ki:

“Mizah bizde birinciydi ama şimdi herkes ‘mahkemeye veriyorlar’ diye korktu. Sen de mahkemelik yapma. Birini eleştirmek illa mahkemelik olmak demek değildir” diyor.

Günümüzde politik ve sosyal hiciv yapılamadığından dert yanıyor.

Ekliyor: “Politik ve sosyal hiciv yapamayanlara komedyen demem.”

Çünkü, “politik hicvin her dönemde olması gerektiğine” inananlardan… Aynı zamanda topluma bir fayda sağlayacağına da…

Günaydın:

“Mizah zekâ gerektirir. Komedyenler işin kolayına kaçıyor, magazin olayları ile insanları güldürmeye çalışıyor…”

Usta komedyen doğru söylüyor. Politik mizah ve taşlama neredeyse tarih oldu. Alay ile mizah birbirine karıştırıldı. Bu yüzden yerli yersiz hakaret dâvâları açılıyor olmalı. İşin daha da zoru, bu mizah gücüne artık kimsenin tahammül edememesi.

DALGALI KANALLAR

Özel kanallar dalgalı kur gibi. Son gelen bilgilere göre: Atv Genel Yayın Yönetmenliğine Adem Gürses getirilmiş. Atv Haber’in üst düzey takımı, istifalarını verdi ve bir başka kanala transfer atağına geçti. Ali Kırca ekibiyle birlikte külliyen Show TV’de işe başlayacak.

Ya Defne Samyeli? O da bu transferden sonra Fox TV’yle flörte başladı. Ancak olumsuz bir cevap geldiği söyleniyor. Bakalım kur ne zaman durulacak?

VAR MISIN, YOK MUSUN?

Acun Ilıcalı’ının hazırladığı yarışma programı “reytingleri sildi süpürdü” deniyor haberde.

Birkaç kez izleme imkânı buldum.

Sevinç ve üzüntü bir arada. Umut ve umutsuzluk, heyecan ve çöküş… Bu programı, ancak böyle tarif etmek mümkün.

İşin şansa kaldığı bir yarışma programından hayır gelir mi?

Gelmez… İnsanlar kendi kaderini bir sandığa gömülmüş rakamlara göre mi belirleyecek?

Benzer programlar hemen diğer kanallarda boy gösterdi. Meselâ Fox TV’de eski hakem ve spor yorumcusu Ahmet Çakar’ın sunduğu program Şansa Bak (Fox)… Bir diğeri de Şoray Uzun’un sunduğu bir yarışma programı (Star)… Hatta benzeri dense yeridir.

Bu tür yarışma programları insanları kolay para kazandırmaya yönlendiriyor. Hiç çalışmadan, kısa yoldan para kazanma hırsını körüklüyor.

Derler ya; ne kazandığınla övün, ne kaybettiğinle üzül… Bu yarışma programlarında neredeyse 500 bin YTL’yi bulan bedava para sunuluyor. Seviniyor. Gıdım gıdım kaybedince de perişan oluyor. İnsan izlerken onların adına sıkılıyor, üzülüyor. Bu ekran işkencesi değil de nedir?

25.12.2007

E-Posta: [email protected]




Cevat ÇAKIR

Bir kazakla 27 yıl



Günümüzde çok garip karşılanılacak bir uygulamayı TEMA Vakfı kurucusu ve Onursal Başkanı Hayrettin Karaca’da görüyoruz. Aşırı tüketimin hüküm sürdüğü günümüzde, imkânı olduğu halde istediğini satın almamak kolay bir şey değildir. O, üzerine giydiği kazağı yirmi yedi yıldır giydiğini açıklıyor. Hem de delik deşik olduğu halde.

Bir defasında da gazetelerde çıkan bir beyanatında şöyle demişti: “Param var, ama satın almaya hakkım yok.” Bu konularda ‘toprak dede’nin taklid edilmesi gerekir. Hele de giyim konusunda. Çünkü hepimizin en çok zaaf gösterdiği konudur bu. Günümüzde öyle kişiler vardır ki, her bayramda, her düğünde, yeniden elbiseler alır. Tüketmekten ciddî bir zevk alırlar. Kredi kartları ve taksit gibi değişik uygulamalar hepimizi gereğinden fazla tüketmeye zorlamaktadır. Bu sisteme direnmek çok zor.

Evlerimizde giyilmeden ‘yarı yaş’ bekleyen elbiseleri koyacak yer yok. Peygamberimiz, (asm) ‘elbiselerinizi yamamadan atmayın’ diye buyurmaktadır. Hiç olmazsa eskitmeden atmamamız gerekiyor. Bizim çocukluğumuzda ayakkabılarımız mutlaka yamatılırdı. İyice yırtılmadan yenisi alınmazdı. Böyle olunca yeni alınan elbise ve ayakkabının da bir zevki olurdu.

Aslında fazladan her tüketilen madde, dengenin bozulmasına sebep olmaktadır. Her tüketilen madde için enerji harcanmaktadır. Aşırı tüketim, ‘miri malı’ndan çalmak ve acıkmadan yemek yemek gibidir. Nasıl ki kötü bir fiil yapan, sizin de aynı fiili yapmanızı ister; taki rahatlasın. ‘Ben israf yapıyorum, ama herkes de benim gibi’ veyahut ‘ben de herkes gibiyim’ anlayışı yanlıştır. Aşırı israfta bulunanlar da sizi teşvik ederek kendileri gibi insanların çoğalmasıyla rahatlarlar. Hayatında iktisatlı yaşamayı kendisine düstur edinen Said Nursî Hazretleri, halkların hediyesini kabul etmektense “Bir parça kuru ekmek yemek ve yüz yamalı bir libas giymek bana daha hoş geliyor” diyor. (1) “Şu üstümdeki sakoyu, yedi sene evvel eski olarak almıştım. Beş senedir elbise, çamaşır, papuç, çorap için dört buçuk lira ile idare ettim. Bereket, iktisat ve rahmet-i İlâhiye bana kâfi geldi” demiştir. (2)

Her üretilen fazla bir düğme ve bir metre parça kumaş gelecek nesillerin bir derece hakkını gasp etmektir. Ayrıca bu kadar aç ve çıplak insanların yaşadığı bir dünyada giyime bugünkü gibi harcama yapılmamalı. Eğer insanlık bu israfından vazgeçmez de, devam ederse; küfranı nimetin bir cezası onu bekliyor demektir. Şimdiden korkup titremesi gerekir.

Dipnotlar:

1- Mektubat, 19

2- Mektubat-70

25.12.2007

E-Posta: [email protected]




Nimetullah AKAY

Mühür denilince



Yaratılanların en şereflisi ve insanlığın medar-ı iftiharı Peygamber Efendimizin (asm) yaşayış tarzı her Müslüman için çok önemli olmalıdır. Zira Rabbim o yüce insanı en güzel bir şekilde terbiye etmiş, ona insanlık için gerekli olan en güzel bir hayat şekli nasip etmiştir. Resûl-i Zîşân (asm) imtihana tâbî olan biz insanlar için en mükemmel bir nümûne-i imtisâldir. Rabb-i Rahîm, dünya mektebinde Kur’ân-ı Azîmüşşânı bizler için bir ders kitabı, Muhammed-i Arabî’yi de (asm) mükemmel bir muallim olarak tayin etmiştir.

Halık-ı Kerîm bizlere “Eğer benim rızam dahilinde yaşamak istiyorsanız, benim çok sevdiğim bu zâta uyacaksınız, onun gibi yaşayacaksınız” demektedir. Eğer yaratılmış olan bütün insanların en mükemmeli olan Muhammed Mustafa’yı (asm) kendimize rehber edinirsek Allah’ın rızasını kazanacağız. Eğer onun hayatının takipçisi olursak imtihanı başarı ile kazanacak ve ebedî saadeti yaşamayı hak etmiş olacağız.

İnsan gibi bir insan olabilmemiz, Muhammedî bir hayat yaşamamıza bağlıdır. Bu sebeple o yüce rehberi, iyi tanımamız gerekir. Onun yaşayış şeklini iyi araştırmalı, onun sünnet-i seniyyesine uymayı hayatımızın vazgeçilmez bir hedefi yapmalıyız.

Ebedî hayat ve saadeti kazanmanın yolunun Habîbullah olan Muhammed’i (asm) vazgeçilmez rehber olarak kabul etmekten geçtiğini bildiğim için, onun hadis-i şeriflerini sıkça okumaya çalışmaktayım. Her bir hadis, dünyama çok büyük değerler kazandırmakta, adeta kafamda şimşekler çakmaktadır. Böylece eğer yaşayışımda bu yüce Resûl’ün (asm) sünnetlerine aykırı bir durum varsa bunu düzeltmeye çalışmaktayım.

İnsanın Allah’ı hatırlayıp, rızasına uygun bir hayat yaşamasının kolay olmadığını düşündüğüm bir anda aklıma, Allah’ın insanın kalbini mühürlemesi hadisesi gelmişti. Zira biliyoruz ki, Kur’ân-ı Azîmüşşan’da, Bakara Sûresi’nin başlarında, “Allah onların kalblerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlemiştir” meâlinde bir âyet geçmektedir. Demek ki biz insanlar imtihanı kaybettiğimiz zaman, kalb mühürlenmesi tehlikesiyle karşı karşıya gelmekteyiz ki bu bizlerin ebedî hayatı için çok tehlikeli ve korkunç bir sonuçtur.

O halde çok dikkatli olmak zorundayız. Zira nefis ve şeytanlar kalblerimizin Rabbimiz tarafından mühürlenmesini gerçekleştirmek için büyük bir çaba içindedirler. Bu şeytânî çabalara karşı bizlerin de insanlık cevherimizi parlatmak ve Rabbimizin rızasını kazanmak için oldukça büyük bir gayret içinde olmamız gerekir.

Bu kalb mühürlenmesi gerçeğini Peygamber-i Zîşân (asm) da bir hadis-i şerifinde bize hatırlatmaktadır. Yüce Nebî (asm) şöyle buyurmaktadır: “Mühür, arşın ayaklarında asılı durmaktadır. Haramlar çiğnenince, günahlar işlenince ve Allah’a karşı cür’etkâr davranılınca, Allah o mührü gönderir, kişinin kalbini mühürler. Bundan sonra kişi, iyi şeyleri düşünemez.”

“Kalbim temiz” diyen bir çok insanın aslında kalbi mühürlenenlerden olması gerçeği ister istemez aklımıza gelmektedir. Ayrıca son nefesimize kadar imtihana tâbî olduğumuzu biliyoruz. Allah’ın emirlerini yerine getirmede başarılı olmayıp, nehiylerinden uzaklaşmayı becermediğimiz takdirde, bizlerin de kalbleri mühürlenenlerden olma ihtimalinin uzak olmadığını da unutmamamız gerekir.

Dünya değerlerine sımsıkı sarılmakla insanın kalbini günah kirlerinden uzak tutmasının mümkün olmadığı bir zamandayız. Fitneye götüren bütün dünyevî güzelliklerin oldukça çekici olması hadisesi işimizi zorlaştırmaktadır şüphesiz. Ama zaman, imtihanı kazanmak için büyük çaba gösterme zamanıdır. Gün nefisleri susturmak, şeytanları insanlık değerlerimizden uzak tutmak günüdür. Bunun en kestirme yolu da, Allah’ı oldukça fazla zikretmek, ibadetleri ihlâs ve samimiyetle yerine getirmek ve günahların karanlıklara mahkûm eden tesirinden uzak kalmaktır.

Ölümlü dünyada aklı başında olan insanın kurtuluş için gidebileceği, kendini kurtarabileceği ikinci bir yol yoktur. Tek yol, İslâm’ın yüce hakikatlerini hayatın rehberi yapmak; tek yol, Rabb-i Rahîmin rahmet hazinesinden faydalanma liyakatını kazanabilmektir.

25.12.2007

E-Posta: [email protected]




Abdil YILDIRIM

Sıra büyük kurbanları kesmeye geldi



Peygamber Efendimiz (asm), Uhud Savaşı dönüşünde “Küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” demişti. O zamana kadar Müslümanların yaptığı en büyük savaş olan ve yetmiş sahabenin şehit düştüğü bir mücadeleden “küçük cihad” olarak bahsedilmesi, Müslümanları hayrete düşürmüştü. Ama Allah’ın Resûlü (asm), büyük cihadın ne olduğunu izah edince, nefisle mücadelenin Uhud harbinden daha önemli olduğu anlaşılmıştı.

Onun gibi biz de küçük kurbanlarımızı kestik. Kendi kesemeyenler ehil olan birisine vekâlet vererek kurbanlarını kestirdiler. Koyundan deveye kadar, milyonlarca büyük ve küçükbaş hayvanın kanı akıtıldı. Böyle bir kurban kesiminden sonra “Sıra büyük kurbanları kesmeye geldi” demek, belki biraz garip karşılanabilir. Ama daha kesmemiz gereken öyle kurbanlıklarımız var ki, bunlar koyun sürülerinden daha kalabalık, keçilerden daha inat, azgın boğalardan daha hırçın, develerden daha büyüktür. Asıl bunları boğazlamak gerçek fedakârlık ve kahramanlık olacaktır.

Kurban kesmek, sadece hayvan boğazlayıp kan akıtmaktan ibaret değildir. Zaten Cenâb-ı Hak, “Kestiğiniz kurbanların ne eti, ne de kanı Allah’a ulaşacak değildir, sadece sizin takvanız O’na ulaşacaktır” diyor. (Hac Sûresi: 37) Takva sahibi olabilmek için de, içimizdeki muzır mânileri, zararlı unsurları kesip atmak lâzımdır. Takva, insanı Allah’a yaklaştıran bir yoldur. Bu yol üzerinde öyle büyük engeller var ki, onları ortadan kaldırmadan bu yolda ilerlemek mümkün değildir.

İnsan, kalbindeki iman, gönlündeki sevgi, ruhundaki yücelik ve fıtratındaki asil duygularla takva yolunda ilerleyebilir. Ama gaflet ve dalâletten kalbi kararmışsa, kin ve nefretten gönlü daralmışsa, haset ve husûmetten ruhu bunalmışsa, takva yolundan sapmış demektir. Kestiği kurbanlar onu Allah’a yaklaştırmaz. Onun için kurbanları kestikten sonra kalp ve gönül hânemizi, ruh ve vicdan meydanımızı şöyle bir dolaşalım. Sevgi makamı olan gönül hânemizi kin ve nefret dikenleri kaplamışsa, onları muhabbet makası ile kesip atalım. Ruhumuzu sıkan haset ve husûmeti ihlâs bıçağı ile boğazlayalım. Takva yolundaki engellerin en büyüklerinden olan gaflet ve dalâleti, imanın elmas kılıcı ile ortadan kaldıralım. Böylece büyük kurbanlarımızı da kesmiş, Rabbimize daha yakın makama yükselmiş oluruz.

Bayramların ruhunda sevgi, saygı, barış, kardeşlik, yardımlaşma, dayanışma gibi ulvî duygular vardır. Toplumu kaynaştıran, huzur ve mutluluğu sağlayan, bir arada yaşamanın lezzetini hissettiren bu duygulardır. Bir insan bayram günü dahi kalp kırmaya, gönül yıkmaya devam ediyorsa, küs olduğu birisi ile barışmak için adım atmıyorsa, bir öksüzün başını okşamak için elini uzatmıyorsa, hayat tarzını beğenmediği bir komşusuna hoşgörü ile bakmıyorsa, kendisinden farklı düşünenlere tahammül edemiyorsa, kesmesi gereken daha çok kurbanlar var demektir.

Kurbanlarımızı kestik, Rabbim, kendisi için kesilen bütün kurbanları kabul edip, sahiplerine de rahmet ve mağfiret eylesin. Kurbanın anlamı ve amacı, takva yolundan ilerleyip Allah’a yaklaşmaktır demiştik. Eğer içimizde, yukarıda saydığımız kötü huylardan bir kısmı varsa, bu yolda ilerlememiz mümkün değildir. Öyleyse, bıçakları kınına sokup baltaları duvara asmadan, onları da kesip atalım, içimizden söküp çıkartalım. Asıl büyük kurbanları o zaman kesmiş olacak, Rabbimize gerçekten yaklaşmanın yolunu bulacağız.

25.12.2007

E-Posta: [email protected]




Hüseyin EREN

Şehre ışık ekmek



Yaşadığım şehirden uzaklaşıp doğduğum köye koştum bayramda… Buluşmalar yaşadım, kavuşmalarla keyiflendim; insan yönümü hatırladım, hayatı kokladım… Arefe günü, vefat eden büyükleri ziyaretle başladı; hayatı hatırlamam, sevgiye dokunmam…

Çocukluk arkadaşlarımla gülüşler yaşadım, oyun oynadığım sokakları oğluma gösterdim… Büyük halalarımın, teyzelerimin kapanan evlerinden önünden hüzün adımlarla geçtim… Ayrılık ve kavuşma karışımı hisler doğdu battı içimde… Gündüzü kadar diriydi köyümün gecesi; yıldızlar daha yakın, ay daha parlaktı… Şehrin kirli ışıkları uzaktı; gök daha bir canlı duruyordu, koklayasım geldi yıldız çiçekleri…

Gecesi ayrı bir renk, gündüzü ayrı bir tattaydı doyulmaz bayramın; sevgisizliğe, ilgisizliğe kurban ettiğim günlerin acısını çıkartıyordum öpüp de başıma koyduğum ellerle… Elimi öpmek için uzanan elleri görünce yaşımın yerinde durmadığını gördüm, düşündüm; ölüm ömrümü ne zaman öpecek?

Büyüklerin kapısını çaldım, şekerden şeker sohbetlerle sevinçler yudumladım… Sevmeyi sevdim, saygıya sarıldım… Gözlerden gönüllere tebessümlerle güldüm… Genç yaşta vefat eden arkadaşımla oğlunun masum yüzüyle görüştüm, ayrılık ayıramamıştı bizi… Sevgili sevgi ne zaman tanır, ne de mekân; onun olduğu her yer bayramdır, o neye kurban edilir ki?

Evimizde eksik olmayan kedilerle birlikte bayram ettim; etle doyasıya doyurdum onları… Bir de baktım kaybolmuşlar, eyvallah deyip gitmişler; en çok da onun için seviyorum ya onları…

Vefasızlık değil yaptıkları izzetlerinden… Ondandır ki dört ayaküstüne düşerler… Parıltılı bakışlarla beraber miyavları çok şeyler söyler duyan kulaklara; sevgi ve vefa dengelerini çok iyi kur, her şeyi çok kurcalama…

Yeğenlerle çok şakalaştım, doyasıya güldüm; yaşadığım birkaç gün birkaç ömre bedeldi; bayramın birinci günü vefat eden biri defnedildi köyümün mezarlığına… İkinci günü yakında vefat eden akrabamız için hem taziye sunduk hem bayramınız mübarek olsun dedik; başınız sağ olsun demek bayramınız mübarek olsun demek kadar zordu… Zorluk ve kolaylık hayatın değişmez ikilisi; gülmek ve ağlamak gibi, doğmak ve ölmek gibi, gece ve gündüz gibi…

Otobüste giderken ve gelirken okuduğum kitap o kadar ufkumu açtı ki içimde coşkulu bayramlar yaşadım; düşünce duvarlarım yıkıldı yeni saray kurdum kendime, herkesi buyur ettim içine; gelin seven canlar kardeş olalım; doğusuyla batısıyla; geçmişiyle geleceğiyle; yeni bir medeniyetle insanlığa bayram yaşatalım… Kimse dışarıda kalmasın, kimse üşümesin sevgisizlikte; sinelerin sancısı son bulsun… Sınırları sildim, zamanı bir kenara ittim; dünya avuçlarımın içinde kayboldu, evren eridi yüreğimin içinde, külleri savruldu…

Doyduğum şehre döndüm akşam vakti; beni ilk karşılayan aydınlık ay oldu… Ümitle şehre girdim; şehirde kayboldum, şehir içimde kayboldu…

Kim demiş nerede o eski bayramlar? İçimin içinde buldum onları köyümde; ayla beraber şehre taşıdım, şehrin üzerine ektim ışık ışık, nefes nefes üfledim şehirlere…

Geçmiş ve gelecek bayramları bugün ve her gün yaşamanız dileklerimle...

25.12.2007

E-Posta: [email protected]




İsmail BERK

Tanışma ve yardımlaşma seferberliği



Milletçe huzurlu bir bayram geçirdik. Dinî bayramların kudsiyeti, bu günleri ciddî anlamda etkiliyor. Kurban Bayramı, hac mevsimi olduğundan, öncesi ve sonrasıyla en az bir ayı himayesinde tutmaktadır. Şimdi gözler yollarda. Kâbe’den gelecek özel insanlar beklenecek. Aileler Kurban Bayramının ardından, hacı karşılama ve hacı ziyareti ile manevî diyaloğu devam ettirecek. Şükür ki, bu anlamlı günlere yetiştik. Müslümanız. Bin yıllık bir tarihin izdüşümünü yaşıyoruz ve hissediyoruz. Bütün aksamalara rağmen, işleyen bir demokrasi, tabana yayılan bir yönetim süreci ve kalite arayışını sürdüren bir insanlık gelişimi içindeyiz. Bu bayramda, kardeşlik duyguları bölgeler arası köprülemeyi çok güzel ortaya koydu. Ege ve Marmara’ya sıkışmış zengin pasta, diğer bölgelere Kurban Bayramı ziyareti yaptı. Gönül paylaşımına girdi. Özellikle Doğu ve Güneydoğuda, istismarcı ve ırkçı terör dalgasına karşı, İslâm kardeşliğini öne çıkaran sevgi kanalları canlandırıldı. Yardım dernekleri, organize sivil kuruluş olmanın ve sevap hanesine fakir fukara duâsı almanın çok anlamlı örneklerini verdiler. Kimse Yok Mu Derneği ile Deniz Feneri Derneği’ni, bu anlamda özellikle kutlamak gerek. Ecdadın hayır ve hasenat teşkilâtlarına benzer bir ruhun bu şekilde dirilişi ve kamuoyuna mal olması takdire şayan bir inkişaftır. Cemaatlerin, kanaat önderlerinin ve insanî düşünen eğitim ve kültür elçilerinin, Türkiye içinde bölgeler arası muhabbet köprüleri kurmaları, inşaallah bayram sonrası da devam eder. Gelişmiş sanayi bölgelerindeki iş adamları, kendisini büyüten köyüne, ilçesine veya iline mutlaka bir geri dönüş yapmalı ve oralara bir yardım sandığı kurmalıdır. Sadece günlük bir nevale veya karın doyurmadan öte, sürdürülebilir girişimciliği destekleyen ve toplumun değerlerini, an’anelerini aşılayan bir teşvik ve organizasyonu da beraberinde getirmelidir. Sözgelimi, gelişmiş bölgelerdeki zenginler, doğdukları bölgelere yönelik yeni kalkınma senaryolarını beraberce düşünmeliler ve bir seferberlik ilan edercesine, bilhassa çocuk ve gençlere yönelik eğitim ve kariyer fırsatı için altyapı kurmalılar. Artık 72 ilimizde üniversite var. Bunların yarısına yakını, az gelişmiş iller. Bu illerin yetiştirdiği, bilim, kültür, san'at ve iş adamları, devletin ve hükümetin de teşvik edeceği moral programlarla kendi coğrafyalarına hizmet etmeye, bulundukları yerden desteklemeye özendirilmelidirler. Büyük illerdeki hemşehri dernekleri, belli zamanlarda toplanmak ve dernek başkanlarını siyasî nüfuz aracı olarak etkili kılmaktan öteye aktif oldukları söylenemez. Bu yüzden, ideolojik farklılıklar ve siyasî çekişmelerin dışında, insanî bir gelişmişlik düzeyi için “Memleketime nasıl katkı yapabilirim?” sorusunu akla getirecek geniş yelpazede il platformaları kurulmalıdır. İllerdeki kent konseyleri, hemşehri dernekleri, diğer sivil toplum kuruluşları, özellikle meslek odaları, valilik ve belediye ile il özel idarelerinin aktif rol alacağı, üniversitelerin de özgür beyni temsil edeceği geniş dayanışma ortamları tesis edilmelidir. Bütün bunlar, bir genelge, mevzuat düzenlemesi veya birkaç kişinin heyecanı ile gerçekleştirilebilecek organizasyonlar değil. Katılımı en geniş tutan, yardım öncelikli olup, insan merkezli duran şeffaf bir demokratik yapıyla ve fikrî heyecanla mümkündür. “Her ilin içerde ve dışarda bu potansiyeli var mı?” sorusu akla geliyor. Potansiyel fazlalığı olduğunu düşünüyorum. Bütün mesele, klasik tarifle helva yapacak uzlaştırıcı, vizyon sahibi ve gönül insanı fedakâr ve şeffaf lokomotiflerin bu hamleleri başlatmasıdır. Eğer her bölge insanı, kendi fakirine, akrabasına, organizeli sivil toplum kuruluşları üzerinden köprüler kurarsa, yani planlı ve disiplinli yardım hatlarını açarsa, sadece maddî yardım değil, evlerdeki kütüphanelerden tutun da ihtiyaç fazlası binlerce kalem malzeme ve kültür kaynağı transfer edilir. Bunları yapan başarılı kuruluşlar var. Ancak genel kalıyorlar ve sınırlı bir alana yetişebiliyorlar. Daha tanımlı ve odaklı yeni yardım seferberlikleri ile kardeşliğin hakkı olan tanışma ve yardımlaşma ile gönül kapıları gibi akıl pencereleri de birbirine açılır. Geliştirilen her diyalog, menfî zemini ıslâh ettiği gibi, zihnî iltihapları ve cehalet düşmanlarını da püskürtür. Bayramla yakalanan yardım seferberlikleri ve fakir semtlere uzanma heyecanı artarak sürmeli. O zaman milletin ruhundan, en alt kademeden yükselen duâ yüklü bulutlar, rahmet yağmuruna dönüşecek ve huzur tohumlarını filizlendirecektir.

25.12.2007

E-Posta: [email protected].




Faruk ÇAKIR

Gözler üzerimizde



Türkiye’nin Avrupa Birliği yolunda sarfettiği gayretler, hem içeriden, hem de dışarıdan kaynaklanan bazı engellere takılıyor. Ama gerek İslâm dünyasının ve gerekse diğer komşu ülkelerin gözü üzerimizde. Attığımız her adım, bu konuda alınan her karar en az bizim kadar onları da ilgilendiriyor, dikkatlerini çekiyor.

Ülkemizin, sıkıntılarla boğuştuğu doğru, ama bazı avantajlarımız da var. Üzücü olan, sahip olduğumuz avantajların farkına varamamış olmamız...

Meselâ, İslâm dünyası bir bütün olarak Türkiye hakkında müsbet görüşlere sahiptir. Bunun kaynağı da ceddimiz Osmanlı’nın herkese adaletle hükmetmesi ve yardımcı olması. Uzak-yakın bütün İslâm ülkelerinde “Türkiye’den geldim” dediğinizde saygı görüyorsunuz. Bunun tek sebebi, ceddimizden kalan müsbet imaj ve mirastır. Bunun şahidi de milyonlarca hacıdır.

Suudi Arabistan vatandaşı olan ve Irak Şeyhül Meşayihi Uceymi Sadun Paşa’nın yeğeni gazeteci Abdullah Al Sadun, İslâm dünyasının bakışını özetler şekilde; “Türkiye’den tarihî bir rol bekliyoruz” demiş.

“Türkiye’de yaşanan son dönemdeki gelişmeler onu bütün İslâm âleminin umudu haline getirdi” diyen gazeteci Sadun, şöyle konuşmuş: “Araplarda hiçbir zaman Osmanlı’ya karşı bir kırgınlık olmadı. 1900’lerin başında da olmadı, o gün kimi Araplar kandırılmışlardı Osmanlı’ya karşı… Araplar Türklere çok bağlıdır, çok severler, daima kardeş ve dostturlar. O İngiliz yalanları bitti gitti. (...) Batıda İslâm âlemine dair çıkan haber ve yorumların çoğu maksatlıdır.” (Yeni Şafak, 24 Aralık 2007)

‘İfsat şebekeleri’ diye tarif edebileceğimiz kişi ve kuruluşların “İslâm dünyasını hiçbir zaman kendi başına bırakmadıkları”na dikkat çeken Sadun, “Bizi birbirimize düşürmek için her zaman haince çalıştılar, içimize girdiler. İslâm dini muazzam bir din. Fakat Müslümanlar son dönemlerde bu dinin gereğini ve gücünü yeterince hayata geçiremediler. Dini ideolojiye indirgemek ve onu siyasete hapsetmek kimsenin hayrına olmadı. Sorunun temelinde bence dine siyasî bakış var. Batı, İslâmın siyaset penceresinden algılanması için sistematik bir şekilde propaganda yapıyor” diyor.

Sadun, Türkiye’nin Avrupa Birliği yolculuğunu da şöyle yorumlamış: “Türkiye’nin AB’ye girmesi biz Arapları çok memnun eder, bu İslâm âlemine kuvvet verir. Önümüzdeki dönemde İslâm âlemi Türkiye’nin eline elini uzatır ve problemleri beraber halletmenin yollarını açar. Çünkü Türkiye en kuvvetli ve en gelişmiş İslâm ülkesidir. Suudi Arabistan da kuvvetli bir devlettir ve Türkiye ile derin ilişkileri vardır. Türkiye’nin yanında Suudi Arabistan’ın da bölgede liderleri vardır ve bu güç Arap dünyasını dönüştürecektir. Araplar birbirinden ayrı düştüler, bu ayrılığın sona ermesi için Türkiye ve Suudilerin işbirliği önemlidir.”

Tabiî ki bu tesbitler ilk defa dile getirilmiyor. Geçmişte de onlarca, belki yüzlerce defa ifade edildi. “Doğru tesbitleri tekrarlamakta fayda var” kaidesince bir defa daha hatırlatmış olalım. Çünkü “Sahip olduğumuz değerlerin kıymetini bilmek”te menfaatimiz var...

25.12.2007

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

“Ameliyat”



“Sınırötesi hava harekâtı”nın peşinden nokta operasyonların ve “küçük çaplı kara harekâtları”nın yapıldığı bir sırada, şimdiye kadar hiçbir destek vermeyen Amerikan yönetiminin “istihbarat paylaşımı”nın “neyin karşılığı?” olduğu sorusu başşehirde gündemin baş konusu.

Marksist terör örgütünün işgalindeki Irak’ın kuzeyinde yuvalanıp kontrolünde terör eğitimini yaptıran ve Ankara’nın “savaş sebebi” saydığı bütün kırmızı çizgilerinin çiğnenmesine göz yuman ABD, nasıl oldu da birden bire Türkiye’nin yanında yer aldı?

Gerçi, Bush’un uzun yıllardan sonra ilk kez, “PKK terör örgütüdür ve düşmandır” cümlesini telâffuzla ABD’nin şimdiye kadar paylaşmaktan sakındığı “istihbarat”ın ne işe yaradığı, terör kampları ve terörist hareketlerin tespitinde ne denli yararlı olduğu tartışmalı.

Genelkurmay, son operasyonlarla “yüzlerce teröristin etkisiz hale getirildiğini” bildiriyor; lâkin hâlâ Kuzey Irak’ta binlerce silâhlı terörist faaliyet halinde. Hâlâ örgütün elinde dağıtılan Irak ordusundan gasbedilen silâhların yanı sıra, tanktan topa kadar binlerce irili ufaklı Amerikan silâhı bulunuyor.

Terör örgütü, Irak bankalarından arakladığı ve işgalcilerin hibe ettiği milyar dolarlarla füzeler, uçaksavarlar satın alıyor. Aylık iki bin dolar maaşla her uyruktan taşeron terörist kiralıyor; anti tank ve anti personel mayınları ABD ve İsrail’den temin ediyor.

Hâlâ canlı bombaları Türkiye’ye gönderiyor; büyük şehirlerde kanlı eylem stratejileri hazırlığı içinde…

* * *

Onca “destek” iddiasına rağmen, Pentagon sözcüleri hâlâ “sâdece istihbarat veriyoruz; verilen istihbarat ile vurulan hedefler arasında bir bağlantı kuramıyoruz” diyerek, çeyrek asrı aşkındır Bekaa Vadisinden Kuzey Irak’a kadar her safhada himaye ettiği teröre karşı açık tavır almaktan çekiniyor.

Keza, başta Türkiye olmak üzere, bütün Müslüman komşu ve bölge ülkelerinin açık itirazlarının aksine, Yugoslavya gibi etnik ve mezhebî ayrılıklarla parçalanması plânına göre, Irak’ı bölme projesi devrede. Amerikan Kongresinde Irak’ın üçe bölünüp parçalanması tasarısının kabulünün ardından, Senatoda 70 milyarlık Irak işgaline destek fonunun onaylanması bunun göstergesi…

Bütün bunların yanında, Washington’un yarım yamalak sözle de olsa “PKK’yı düşman olarak görüyoruz, Türkiye ile işbirliği yapıyoruz” mesajının anlamı nedir?

Hakikaten her meselede ağababaları ABD’nin ağzının içine bakan ve kaderlerini “Baba Bush”tan sonra “oğul Bush”a bağlayan Barzani ve Talabani’nin göstermelik bir iki itirazının dışında, Türkiye’nin sözkonusu operasyonlarına katlanmasının sebebi nedir?

Ne oldu da, ABD halen İran ve Suriye’ye karşı kullandığı ve yıllarca himaye ettiği PKK’ya son demde zahiren de olsa sırtını döndü ve Irak hava sahasını Türk uçaklarına açtı?

İşte şimdi, Ankara-Washington hattında, hararetle bu sorunun cevabı tartışılıyor…

Ve bütün bu istifhamların ortasına, Başbakan Erdoğan’ın Oval Ofis’te Bush’la başbaşa görüşmesinde bir “gizli anlaşma” yapıldığı iddiaları bomba gibi düşüyor.

Doğrusu, kaydı tutulmayan kapalı kapılar ardındaki bu tip görüşmelerin istismara açık bir kırılganlık taşıdığı bilindiği halde, neden bile bile buna gerek duyulduğu da anlaşılmış değil.

Zira “gizli anlaşmalar” olsa da, olmasa da bu tarz “gizli görüşmeler” her dönemde zihinleri bulandırır; en itibarlı güvenilir iktidarlar yapsa bile…

Bundandır ki, Başbakanlıktan “jet yalanlama” gelse de, Bush’la başbaşa “gizli görüşme”de sözü edilen “gizli anlaşma” hakkında yorumların ardı arkası kesilmiyor…

* * *

Tam da bu esnada, Başbakan’ın bayram konuşmasında, “Bizim vatanımız üzerinde kimse bir ameliyat düşünmesin” demesi dikkat çekici. Çünkü Başbakan’ın “stratejik ortak” dediği ABD’nin bölgemiz ve “vatanımız üzerinde ameliyat düşüncesi” âşikâr. Bizzat Amerikan Dışişleri Bakanı Rice’nin ikrarıyla, bunun için Türkiye’nin de içinde bulunduğu 22 İslâm ülkesini kapsayan “ılımlı İslâm” perdesi altındaki “ameliyat projesi” devrede...

Gerçekten, Başbakan kimden yakınıyor; “vatanımız üzerinde ameliyat yapmayı düşünenler” kimler? Başbakan halka karşı sorduğu bu sorunun cevabını açıklasın.

O zaman Oval Ofis’teki “gizli görüşme” ve işgalci ABD’ye verilen destek de meçhul kalmaz; “ameliyatı düşünenler” de açığa çıkar.

Başbakan “sorma” ve “şikâyet” değil, “açıklama” ve “icra makamındadır.

O halde “vatanımız üzerinde ameliyat yapmayı düşünenler”i neden açıklamıyor?..

25.12.2007

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Yeryüzünün pırlantaları



Âmir bin Rebia (ra), Mus’ab bin Umeyr’in (ra) Müslüman olduğu andan itibaren şehit edilinceye kadar dostu ve arkadaşı olduğunu; Habeşistan’a da, Medine’ye de birlikte hicret ettiklerini söyler. Ondan bahsederken şu cümleleri kullanır: “Onun kadar güzel ahlâklı, onun kadar güzel geçimli birini görmedim.”1 Onun bu sevimliliği, güzel ahlâkı ve faziletidir ki, nice Medinelinin İslâmla tanışmasına, şefkatli sinesine sığınmasına vesile olmuştu.

Bir gün Hz. Ali’nin (ra) yanında İbni Mes’ud’dan (ra) söz edildi. Oradakiler onun kadar güzel ahlâklı, daha yumuşak huylu bir öğretici, daha içten bir arkadaş, daha Allah’ın emirlerine bağlı bir kimse görmediklerini söylediler. Hz. Ali (ra), “Bu söylediklerinizde samîmi misiniz?” diye sormaktan kendini alamadı. “Tabiî” dediklerinde, “Allah’ım, Sen şahidim ol. Onun hakkında ben de aynısını, hatta daha fazlasını söylüyorum”2 dedi.

Hangi Sahabeye bakarsanız bakın, üç aşağı beş yukarı benzer ifadeleri söylemek mümkündür. Böylesi insaniyet-i kübrâ, yani en büyük insanlık olan İslâmiyetin faziletleri ve güzel ahlâkıyla donanan insanlar sayesindedir ki tarihte emsâli görülmemiş, bir Asr-ı Saadet, yani mutluluk çağı yaşanmıştı.

Bugün insanlık barış ve huzur aramıyor mu? Dostça, kardeşce, sevgi ve saygı içinde bir dünyanın özlemi içinde değil mi?

Barışı, dostluğu, sevgiyi, saygıyı, fazileti, insanı insan yapan güzel hasletleri insanlığa armağan eden böyle insanlar, İslâm bahçesinde yetişmiş güllerdi. İmam-ı Gazâlîler, Mevlânâlar, Yunus Emreler, İmam-ı Rabbanîler, Abdülkadir Geylânîler, Şâh-ı Nakşibendîler, Bediüzzamanlar hep bu bahçenin ürünüydü.

Ölümlerine sadece insanların değil, yer ve göklerin de ağladığı kimselerdi onlar.

Batılılar, “Haydi biz İslâma inanmıyoruz. Ama şu Abdülkadir Geylânî’yi nereye oturtacağız? İslâm bahçesinde yetişmiş bir meyvedir” demekten kendilerini alamamışlardır.

Hz. Ali (ra), “İnsanlarla öylesine geçin ki ölümüne düşmanların bile ağlasınlar” der. Max Tawain de, “Öyle yaşamalısın ki, öldüğün zaman tabutçu bile mâtem tutsun” derken aynı gerçeğe parmak basar.

İşte İslâm bunu gerçekleştirmişti. Ayak bastığı yerleri melek gibi insanlarla doldurmuş, çoğu insanın uğruna can baş koyduğu meseleleri bir çırpıda fedâ ediverecek insanlık yıldızları yetiştirmişti.

Böylesi yıldız insanlara insanlık İslâmla kavuştu, bundan böyle de kavuşacak.

Dipnotlar:

1- İbni Sa’d, 3: 82.

2- A.g.e., 3: 110.

25.12.2007

E-Posta: [email protected]




M. Ali KAYA

“Ilımlı İslâm”



İslâm, silm ve barış anlamını ifade eden bir kelimeden türemiştir. Başıboşluğu kabul etmez, hürriyet, barış ve medeniyetin adıdır. Bu da Allah’ın birliğini kabul ile beraber Allah’a teslimiyeti gerektirir. Ama ne var ki İslâmı böyle bilmeyen, vahşet ve bedeviyet olarak görenler, onu ehlîleştirmek ve medenîleştirmek gibi yanlış bir anlayışla “Ilımlı İslâm” tabirini kullanmaktadırlar.

Siz ne olursanız olun, muhatabınızın sizi tanıdığı kadar değerlisinizdir.

Medeniyeti İslâmdan öğrenenlerin dönerek Müslümanlara medeniyet dersi vermek istemeleri ne derece acı!

***

Gerçekte ise “İslâm”ın ne ılımlı olmaya ve ne de lâikliğe ihtiyacı yoktur. İslâm, barışın, medeniyetin, hoşgörünün, doğruluğun ve adaletin kendisidir. Peygamberimizin hayatı, Asr-ı Saadet’te sahabelerin uygulaması bunun en güzel delilidir. Ama bağcıyı dövmek isteyenlere üzüm yediremezsiniz ki… Niyet başka olunca uygulama da böyle oluyor…

***

İslâmı iyi bilmeyen veya sonradan yanlış öğrenen aydınların izahlarına ve ne doğuya ve ne de batıya dayanmalarına İslâmın ihtiyacı yoktur. İslâm Allah’ın nurudur ve doğrudan varlığı yaratan Allah’ın fıtrata uygun kanunlarıdır. “Ne doğudan ve ne de batıdan alınmış değildir. Ateş dokunmadan da yanar. Nur üstüne nurdur. Her ışığın kaynağı ve her ısının ocağı odur.” (Nur Sûresi: 24:35)

Gerçek bu olduğu için aydın geçinen ve karanlıklardan beslenen, bunun için de ne topluma ve ne de kendilerine ışık verecek bir nur kaynağını bulamayanların kör dövüşüne acıyarak bakmak durumundayız. Karanlık içinde bataklığa düşmüş olanların her şeyden önce kendilerine yol gösterecek aydınlığa ve nura ihtiyaçları vardır. Kur’ân-ı Kerim onların durumunu ne güzel tasvir eder: “Onların durumu, gece karanlığında ateş yakanların durumuna benzer. Ateş çevresini ışıtmaya başladığı anda Allah yağmur ve fırtına ile ateşlerini söndürüverir. Birden karanlık içinde kalıverirler. Artık onlar sağır, dilsiz ve kördürler. Hiçbir şey göremezler. Bazen çakan bir şimşeğin ortalığı aydınlatması ile etraflarını görür gibi olurlar. Karanlık çökünce de dikilip kalırlar.” (Bakara, 2:17–20)

***

Sözde aydınlar tartışarak gerçekleri ortaya çıkarmak için çabalayadursunlar, Allah vahiy güneşi ile dünyayı aydınlatmaya devam etmektedir. Vahiy güneşinden faydalanmak için evimizden gökyüzüne pencereler açmaya devam edeceğiz. Güneşten ışık almaya başlayanlar için ne muma, ne ateşe ve ne de elektrik ışığına ihtiyaç yoktur. Gündüzün güneşini bulamayanlardır ki, çevrelerini aydınlatmak için ışık ve ateş arama ihtiyacı duyarlar.

Onlar gündüzü ve güneşini inkâr ettikleri için de ateş böceği gibi kendi akıl ışıkçıkları ile çevrelerini görmek ve aydınlatmak durumundadırlar. Bunun için İslamı öğrenmek yerine “ılımlı İslâm” tezlerini öğretmeye çalışır dururlar.

Ne yapalım çalışsın dursunlar. Boş durmaktan iyidir…

25.12.2007

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Menemen salvoları



Menemen'de her yıl olduğu gibi bu yıl da aynı nakaratlar okundu, aynı teraneler tekrarlandı durdu: "Türkiye laiktir laik kalacak"; "İrticanın başı ezilecek"; "Yobazlara fırsat verilmeyecek"; vesaire...

Çağdaş yobazlara, modern zaman mürtecilerine yüksek sesle hatırlatmak gerekir ki, kanlı Menemen hadisesi 1930'da (23 Aralık) yaşandı ve Türkiye o tarihte resmî olarak laikliği henüz kabul etmiş falan değildi.

Laikliğin resmen kabul edilmesi ve anayasa metninde yer alması, o tarihten yaklaşık yedi sene sonradır.

Dolayısıyla, gerçek mahiyeti 77 yıldır hâlâ bilinmeyen ve arka plânı karanlıkta kalan Kubilay cinayetinin laiklikle herhangi bir bağlantısı bulunmuyor.

Tarih ilmi, bunca senedir yapılan zoraki tevillerle kasıtlı yönlendirmeleri usûl bakımından bozuyor, tekzip ediyor.

Gelelim esasa...

Gizli din ve İslâmiyet düşmanları, çok gaddarâne, vahşiyâne işlenmiş olan o cinayeti, kast–ı mahsus ile dindar Müslümanlara yamamaya ve faturayı da onlara çıkarmaya çalıştı.

Ne yazık ki, bu sinsi plânda önemli ölçüde başarı da sağlandı. Onlarca, hatta yüzlerce mâsumun canı yakıldı; yüz binlerce, hatta milyonlarcası da zan ve töhmet altında bırakıldı.

Arlanmaz, uslanmaz vicdansızlar, bugün bile aynı yönde at koşturma hevesinde.

Oysa, hakikat–i hal, onların bu cihetini de tekzip ediyor, sınır tanımaz yalancı olduklarını adeta haykırıyor.

Şöyle ki:

1) Mukaddes İslâmiyet dini, böylesi bir cinayetin işlenmesine asla müsaade etmiyor. Kesinlikle reddediyor.

2) Dinin emir ve yasaklarına göre, hiçkimse dahilde kendi başına hareketle bir başkasını kalkıp cezalandıramaz. Bir başka vatandaşın kanını dökemez. Dahası, böylesi bir cinayetin tarih boyunca kabul edilmiş, hatta hoş görülmüş herhangi bir misâli de yoktur.

3) Kubilay cinayeti, 77 yıldır "yobazlar, mürteciler" denilerek dindarlara mal edilmeye çalışıldığı halde, bunca zamandır bir tek dindar adam ortaya çıkıp da o cinayeti kabullenmiş, yahut benimsemiş değildir. Yani, şimdiye kadar hiç kimse çıkıp da cânilerle iftihar etmiş, ya da "Kubilay'a oh oldu" falan demiş değildir.

4) Dindarların Kubilay'ın aleyhinde veyahut canilerin lehinde, bugüne kadar bir açıklamada bulundukları, yahut bir makale neşrettikleri vaki olmuş değil. Hatta öyle ki, din düşmanları dahi bu yönde bir iddiada bulunamıyor. Hiç kimsenin elinde bu mânâda bir delil, ispata yarar bir belge bulunmuyor. Olsaydı şayet, bunu üstelik bağıra çağıra piyasaya süreceklerdi.

Madem öyle, o halde neden bu iflâh olmaz din düşmanlığı ve niçin bunca zamandır sürüp gelen vahşiyâne saldırganlık?

Evet, bu delilsiz, ispatsız saldırganlık açıkça gösteriyor ki, dinden rahatsız olan ve dindarlardan hiç hazzetmeyen gizli münafıklar var, ikiyüzlü gaddarlar var.

77 yıldır haksızcasına, vicdansızcasına attıkları salvoları, onlara iade etmekten başka elden ne gelir, doğrusu şimdilik bilemiyoruz.

GÜNÜN TARİHİ 25 Aralık 1683

Bozgun ile hatırlanan bir kahraman

İkinci Viyana Kuşatması esnasında, Osmanlı ordusunun uğramış olduğu bozgunun bedelini hayatıyla ödeyen Sadrâzam Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, Padişah IV. Mehmed'in fermanıyla Belgrad'ta idam edildi.

Paşa, bu tarihe kadar hem Başkomutan (Serdâr–ı Ekrem), hem de Sadrâzam, yani Başbakandır.

(Bazı kayıtlarda, idam tarihi olarak '15 Aralık 1683' şeklinde yazılsa da, doğru tarih 25 Aralık'tır. 15 Aralık, azil ve idam fermanının çıkarılmış olduğu tarihtir ki, idam ancak 10 gün sonra gerçekleşebilmiş.)

Belgrad'ta (Sırbistan) bulunan Kara Mustafa Paşaya önce padişahın azil (vazifeden alma) fermânı tebliğ edilir. Paşa ise, bunu hürmetle karşılar ve şu mukabelede bulunur: "Hakkımızda azilden başka bir emr û fermân var mıdır?"

Tebliğci, "Belî paşam, vardır" diyerek ölüm fermânını uzatır.

Merzifonlu, bunu da metanetle karşılar ve fermanları öperek başına koyar... Sıra infaza gelir. Cellatlar hazırda bekliyor.

Paşa, hemen oracıkta abdest tazeler, iki rekât namaz kılar ve "Gelin, ben hazırım" der.

Cellatlar gelirken de, halının kaldırılmasını ister. Tâ ki, kafası kesilirken akacak kandan halı kirlenmesin, kanı toprağa düşsün diye...

* * *

Merzifonlu, önce boğularak idam ediliyor. Ardından, kafası gövdesinden ayırt ediliyor. Gövdesi Belgrad'ta defnedilirken, kesik başı ise, tâ Edirne'ye kadar getirtilerek padişaha gösteriliyor.

Şehid paşanın kesik başı, Edirne'deki Sarıcapaşa Camii haziresinde medfun. Mezartaşında, bugünkü Türkçe ile şunlar yazılı: "Sadrâzam ve Serdârıekrem Kara Mustafa Paşa, çevresini ermişlerin sardığı bir makama gitti. Çok gayret gösterdiği gazalardan yaptıklarından ötürü, suçu yokken öldürüldü. Şimdi ebediyen kalacağı Cennetin Firdevs Bahçesinde, hem şehit, hem said olarak ikamet ediyor."

Tarihçilerin yorumu

Tarihe not düşen ve bu dönemi yorumlayan tarihçilerden hemen hiçbiri, Kara Mustafa Paşanın bu cezaya müstehak olduğunu iddia etmiyor.

Aksine, birçok kaynakta onun çok ağır bir bedelle cezalandırıldığı ifade ediliyor.

Ceza o kadar ağırdır ki, koca Osmanlı Devleti dahi, o günden sonra belini bir daha doğrultamıyor. Duraklama, yerini gerileme ve daha sonra da çöküş demlerine terk etti.

Bağdat'ın fethinde şehit düşmüş bir sipahî babanın oğlu olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, devlet ve millet hizmetinde pekçok yararlılıklar gösteren bir kahraman ve sayısız hayır eserleri inşa ettiren civanmert bir şahsiyet olduğu halde, onun sadece "Viyana Bozgunu" ile yâd ediliyor olması, feleğin acı ve hüzün veren bir cilvesi olsa gerektir.

25.12.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Kısa... Kısa...



İzmir’den okuyucumuz:

*“Kayıp bir eşyâ bulduğumuzda neler yapmalıyız? Kayıp eşya kullanılır mı? Kullanılırsa şartları nelerdir?”

İslâm hukukunda buluntu mallara, yani yolda veya umumî bir yerde bulunan ve sahibi bilinmeyen mallara “lukâta” denir.

Lukâtâyı almanın hükmü ikidir:

1- Eğer lukâtânın kaybolacağı, telef olacağı, zâyî olacağı, çalınacağı ve sâir olumsuzluklarla mal sahibine ulaşmayacağı anlaşılırsa, mal sahibine ulaştırmak amacıyla el koymak farzdır.

2- Eğer lukâtâ zayi olma, çalınma ve telef olma korkusu duyulmayan ve mal sahibine ulaşacağı bilinen emîn bir yerde bulunuyorsa onu oradan almak farz değildir.

Kayıp bir mal bulunduğunda, imkânlar ölçüsünde elde bulunan bütün duyuru araçları kullanılarak îlân edilir. Îlân edilirken malın cinsi, miktarı, modeli, markası, tipi… vs. mal sahibini keşfetmeye yarayan özellikleri açıklanmaz. Böylece malın, mal sahibi olmayan birisi tarafından alınmasına da engel olunmuş olur.

Sosyal iletişim araçlarıyla yeterli derece îlân edildikten sonra buluntu malın sahibi ortaya çıkmamışsa, bulan kimse serbesttir: Dilerse onu bir süre daha elinde tutar, dilerse bir fakîre geçici sadaka olarak verir. Dilerse ve kendisi de fakir ve muhtaç durumdaysa bu malı kendisi kullanır. Şayet bir süre sonra mal sahibi ortaya çıkarsa, mal tekrar mal sahibine iâde edilir veya bedeli ödenir.

Sahibinin lukâtâyı aramayacağını bilen kişi bundan faydalanabilir. Meselâ devşirilmiş bahçeden arta kalan veya yere dökülen meyveden sahibinin yararlanmayacağı kesin olarak biliniyorsa, toplanıp kullanılabilir.

Fakat sahibinin bunu kullanmayacağı bilinmiyorsa, bu mal kullanılamaz; mal sahibi haberdar edilir. Mal sahibi bilinmiyorsa ilân edilir.1

***

İstanbul’dan İbrahim Bey:

*“Yirmi Dokuzuncu Sözde bahsedilen zulmet bahsi, hava ve elektrikten yaratılan zîşuur mahlûklar kimlerdir?”

Üstad Bedîüzzaman Hazretleri meleklerin muhtelifü’l-cins olduğunu, yani cinslerinin muhtelif olduğunu beyan ediyor.2 Yirmi Dokuzuncu Sözün, bahsettiğiniz Mukaddime bölümünden sonra gelen Birinci Maksad’ında ve birinci maksadın “Esaslar”ında konuyla ilgili ayrıntılı açıklamalar bulmak mümkündür.

Meselâ Birinci Esasta, nurdan, zulmetten, esir maddesinden, mânâlardan, havadan, kelimelerden hayat ve şuur sahibi mahlûklar bulunduğunu beyan eden Bedîüzzaman Hazretleri, hayvanların pek çok muhtelif cinsleri bulunduğu gibi ruhânî mahlûkların da o lâtîf ve seyyâl maddelerden çok çeşitli cinslerde yaratılmış olduğunu, onların bir kısmının melekler, bir kısmının rûhânîler ve cin cinsleri bulunduğunu kaydeder.3

Yine aynı Esas’ın son bölümünde ise Üstad Hazretleri, daha açık biçimde nardan, nurdan, ışıktan, ateşten, zulmetten, havadan, seslerden, hoş kokulardan, kelimelerden, esir maddesinden, elektrikten ve sair lâtif maddelerden yaratılmış olan ruh ve şuur sahibi mahlûklar bulunduğunu; meleklerin cinslerinin maddelerin cinsleri gibi muhtelif bulunduğunu, bunlara Şeriatın “melâike, cinler ve ruhâniyât” dediğini beyan eder. Bedîüzzaman Hazretleri bir katre yağmurda görevli meleğin, güneşte görevli melek cinsinden olmadığını, cinlerin ve ruhanîlerin de aynı şekilde muhtelif cinsleri bulunduğunu belirtir.4

Dipnotlar:

1- Fetâvâ-yı Hindiye, 4/377

2- Sözler, s. 465

3- Sözler, s. 468

4- Sözler, s. 469

25.12.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri