"Gerçekten" haber verir 09 Şubat 2009
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formuİletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi

adresine bekliyoruz.

 


Hakan YALMAN

Mutluluğun sağlam dayanağı



Hayatın dalgalanmaları ortasında insanın ayakta kalabilmesi için ihtiyaç duyduğu en önemli şey bir dayanak noktasıdır. Bu dayanak noktası tamamen varlık algısı ile ilgilidir. Varlığın bir başlangıç noktasından bu güne gelişi ya da her an yeniden vücuda getirilişi Âlemlerin Rabbi ile irtibatlandırıldığı ölçüde kendini güvende hisseder. Bütün tedirginliklerinin, korku ve endişelerin kaynağı bu algıdan uzaklıktadır.

Psikolojide temel kavramlardan olan güven duygusu bu temele dayandırılmadıkça fert hayatının bir döneminde kendini sahipsiz, çaresiz ve dayanaksız hissetmeye mahkûm olacaktır. Aslında değişmesi gereken hayatın kendisi değil, ferdin hayata bakış tarzı ya da yorumlama şeklidir. İman, özünde kişinin kendini ve varlıkları Rabbi ile irtibatlandırmasıdır. Bu irtibat varlığın genelini kuşatmış sonsuz rahmetin kalpte yansıması ve kalbin rahmetin ışığıyla aydınlanmış bir kâinata bakan göz konumunda olması anlamına gelir. Yani kalp gözü ile görmek, varlığın genelini kuşatan sonsuz sevgiyi algılamak demektir. Bu algı kişinin olumlu ya da olumsuz bütün hadiselerde geri plandaki kudret kalemini fark edip ondan geldiğini bilmekle rahmete olan irtibatını hissedebilmesidir.

Belki de imtihanın çetinleştiği nokta burasıdır. İnsan ve psikolojisinden de bahsedildiğinde bunun sağlam bir dayanak üzerinde devam ediyor olduğundan emin olmak için ferdin Rabbi ile irtibatını kurduğu bir yapı ile olaylar içinde yer aldığından emin olmak gerektir. Öyle ki fert hayatın koşuşturmaları içerisinde yaşarken ve farklı farklı ortamlarda değişik haller yaşarken kalbi bir radar gibi Rabbine bakan, enerjisini ondan alan ve onun rahmetini hep hisseden konumda olmalıdır.

Günlük koşuşturmaca ve varlığın katı yapısı ortasında insanın hayatı anlamlandırması zaman zaman zorlaşıyor. Bu durum benlik ve varlığın asıl bağlantı noktasından kopması ve gerçek anlamını yitirmesinden kaynaklanıyor olmalıdır. Varlığı yatay düzlemde tanımlamak ve sadece maddî yönü ile anlam yüklemek, ferdi âlemi çok sığlaştırıyor. Hatta her şey anlamını yitiriyor diyebiliriz.

Hayat anlamını yaratılış gayesi ile uyumlu şekilde ele alındığında buluyor. Fert çevresindeki her şeyi Rabbi ile irtibatlandırdığında varlığa yüklenen anlam o kadar farklı bir hal alıyor ki, yaşadığınız her halin ve her saniyenin anlamlı olmasının getirdiği güzellikle yaşanan bir hayat elbette çok daha anlamlı ve yaşanmaya değer bir anlam ifade ediyor. Varlığın temel yapı taşı olduğu düşünülen zerrelere yüklenen anlam ve onların anlaşılması gerek bilimin, gerekse insanlığın en önemli problemlerinden biri olagelmiş. Belki de zerre anlamlı hale geldiğinde bütün varlıkların da anlamlı olacağı düşüncesi ile bu problem insanlığın gündeminde çok farklı bir yerde ve farklı bir önemde gözleniyor.

Tahavvülat-ı Zerrat isimli eserinde Bediüzzaman, zerrelerin titreşimini kudret kaleminin kâinat kitabının yazılması esnasındaki hareketinde zerre anlamını ifade eden kaleminin ucu şeklinde muhteşem bir tanım yapıyor. Sırf bu tanım çerçevesinde algılanan varlık tablosunda çevrenizdeki her şeyin ‘kudret kalemi’ ile çiziliyor olduğunu bilmek şeklindeki varlık algısı ferdi her an kudret kalemi ile ve rabbi ile irtibatlı hale getiriyor. Bu sadece ferdin dünyasını oluşturduğu varlık algısı ve benlik tanımı açısından bakıldığında bile çok güçlü bir hakikat.

Diğer taraftan 24. Mektupta kâinatın Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) kabul edilmiş bir duâsı olduğunu ve kâinatın yaratılış maksadının ya da sebebinin bu güçlü duâ ve o duâya amin diyen mü’minler olduğunu ifade ediyor. Bu duâ sonsuz bir mutluluğun duâsı. Bu duâ Rabbi’nin güzel isimlerini hissetme duâsı. Bu anlamda ele alındığında hayatın gerçek güzelliği ve anlamı da bu arayışlarla ortaya çıkıyor olmalı.

Bu iki mânâyı kendi hayal dünyamda birleştirdiğimde varlık âleminin tanımı ile ilgili olarak beni çok etkileyen bir tanım ortaya çıktı. Bu bir hissedişin paylaşılması olduğundan bir delil ya da mantık, bilim zemininde bir isbat arayışının çok gerekli olmadığını düşünüyorum.

Şimdi Âlemlerin Rabbi ile Âlemlere Rahmet olarak gönderdiği Zatı (a.s.m.) Mi’rac’ta kab-ı kavseyn durumunda hissetmeye çalışalım. Bu iki kavis mânâsının ortasında kâinatı ve bütün varlıkları hayal edelim. Varlığın Hazret-i Muhammed (a.s.m.) tarafından Rabbi’ne yönelik algılanışında sanki zerrelerin titreşimi o mübarek ağızdan çıkan “saadet-i ebediye” ve Âlemlerin Rabbi’nin güzel isimlerine mazhariyet duâsının titreşimine dönüşüyor. Kâinat Sultanı’ndan bu âleme doğru yönelen boyutu ile yani melekût âleminden mülk âlemine yönelen şekli ile kâinat Hazret-i Muhammed (a.s.m.) ve onun duâsına çok gür bir sada ile amin diyenlerin duâsını kabul ettiğini kâinat şeklinde ya da kâinat sesi ile ifade edişinin titreşimine dönüşüyor. İşte zaman ve mekân sınırlılığının dışına çıkılabilme imkânı olsa ve varlık, Kâinat Sultanı’nın, en seçkin muhatabı (a.s.m.) ile görüşmesi esnasında karşılıklı muhabbetlerin dile getirilişindeki mukaddes mânâların maddî âlemde karşılığı olan seslerin titreşiminin zerrelerin titreşimi şeklinde algılanan bir kâinat tablosu müthiş bir varlık algısı oluşturuyor.

Bu durumda elinizde tuttuğunuz bir bardak Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) Rabbi’ne yönelttiği bir sevgi ifadesine dönüşüyor. Bedeniniz ve çevrenizdeki bütün varlıklar Rabbinizin bu muhabbet ifadesine mukabelesinin ve bunu kulların alanına mülk olanların seviyesine inmiş olarak ifade etmesi esnasında yani kevni olarak ifade esnasındaki titreşime dönüşüyor. Dokunduğunuz ve algıladığınız her şeyin gerisinde Hazret-i Muhammed’in duâsının sıcaklığını hissetmek ve Rabbiniz’in o duâya mukabelesinin kutsî sesi ile zerrelerin titreştiğini algılamak çok güçlü bir varlık algısı. Zerrelerin bu mânâda titreştiğini algılayan ve bunu ruhunda gerçekten hisseden ferdin dünyasında hayatın sıkıntılı ve anlamsız olabileceği herhangi bir an ya da varlıkla bağında olumsuz bir yön bulunabilir mi? Varlığı Rabbi’nin elçisi (a.s.m.) görüşmesine şahitlik olarak algılamak ruhları zerreler gibi titreten ve tarifi imkânsız hayat enerjisi veren bir hal olmalı.

Artık insanlık önemli bir dönüm noktasında. Duygusuz ve katı olarak algılanan hayat biraz daha sevginin yönüne ve her varlığın bir nebze ruh kazandığı boyuta geçmek durumundadır. Bu varlıkla ilişkilerinin ruhsuz ve yalnız faydalara yönelik bir anlayış yerine her şeyde rahmetin ve rahmete vesileliğin ön plana çıktığı duygu dolu ve sevgi dolu bir bakış açısını netice verecektir. Bu da ferdin dünyasında sevginin hakim olmasına ve sosyal düzende barışın hakim olmasına sebep olacaktır. Dünyanın geleceği bu duygunun hakim olmasına bağlıdır. Eğer bu gerçekleşirse muhtemelen savaşlar ortadan kalkacak, yeryüzü küresel bir köy ve huzur dolu bir mekâna dönüşecektir.

09.02.2009

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Cennette karşılama merasimi



Devlet büyüklerinin karşılanışlarının ne türlü merâsimlerle yapıldığını biliyoruz. Yeryüzünde Allah’ın halifesi, vekili olan, her şey emrine verilen ve üzerine düşen vazifeleri hakkıyla yapan mü’minlerin Cennette karşılanışları da bir harika olacaktır. Onları melekler karşılar, Cenâb-ı Hak bizzat iltifatta bulunur.

Kur’ân bu karşılamayı şöyle anlatıyor: “Rablerinin emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar, bölük bölük Cennete sevk edilirler. Oraya vardıklarında kapıları açılır ve Cennet bekçileri ‘Size selâm olsun,’ derler. ‘Buraya ter temiz geldiniz. Ebediyen kalmak üzere Cennete girin.’

“Onlar da ‘Bize verdiği sözü yerine getiren ve bizi bu yere vâris kılan Allah’a hamd olsun,’ derler. ‘Artık Cennetin dilediğimiz yerinde otururuz.’ Güzel işler yapanların mükâfatı ne güzeldir!”1

Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlara Allah “Ey kullarım! Bugün size bir korku yoktur; artık mahzun da olmazsınız. Siz ve hanımlarınız sevinç içinde Cennete girin!” diye seslenir. Etraflarında altından tepsiler ve kadehler dolaştırılır. Orada canların çekeceği, gözlerin zevk alacağı her şey vardır. Ve “Siz orada ebediyen kalacaksınız” buyurulur. Orada onların yiyeceği nice meyveler vardır.”2

“‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra da doğru yolda sebat edenlere melekler gelip derler ki: ‘Korkmayın ve üzülmeyin; size vaad olunan Cennetle sevinin. Dünya hayatında da, ahirette de biz sizin dostunuzuz. Orada canınızın çektiği ve istediğiniz her şey vardır.”

“Bu, çok bağışlayıcı ve çok merhamet edici olan Allah tarafından bir ziyafettir.”3

İşte Cennetteki karşılama!

Peki, Cennetliklere ne gibi ikramlar yapılacak?

Bunun üzerinde de bir sonraki makalemizde duralım İnşaallah.

Dipnotlar:

1- Zümer Sûresi: 73-74.

2- Zuhruf Sûresi: 67-73.

3- Fussılet Sûresi: 30-32.

09.02.2009

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Hürriyet aşkı ve demokratlık



Yer darlığı sebebiyle, Namık Kemâl'in "Hürriyet Kasidesi" ile Üstad Bediüzzaman'ın "Hürriyete Hitap" nutkunu bir gün arayla ve yorumsuz bir şekilde sizlere takdim ediyoruz.

Bu arada, aktüel bir meseleden dolayı karşımıza çıkan "Bediüzzaman yaşasaydı, hangi partiye oy verirdi?" şeklindeki suâle de, şimdilik yine kısaca bir cevap vermeye çalışalım.

Bediüzzaman yaşasaydı, kime oy vermezdi?

Bediüzzaman Said Nursî'nin hizmetini samimane bir şekilde takdir eden bir yazarın sanal medyada dolaşıma giren "Bediüzzaman yaşasaydı, kime oy verirdi?" başlıklı yazısı, Üstad Bediüzzaman'ın tâ ilk Meclis'ten vefatına kadar olan hayat seyri içindeki duruşunu yansıttıktan sonra, meseleyi oradan da alıp kendince günümüz tablosuna tatbik etmeye çalışıyor. Netice itibariyle de, "Yaşasaydı şayet, bugünkü iktidar partisini desteklerdi" deniliyor.

Bu yazının ilk bölümüne ekseriyetle katılmakla beraber (teknik bazı hatalar var), sonuç bölümüne katılmamız, sûret–i kat'îyyede mümkün değil. Zira, ortada—bilmeyerek de olsa—çok ciddî bir sapma ve saptırma gayreti var.

Yani, niyet iyi; fakat, her iyi niyetten iyi netice çıkmadığı gibi, burada da nihayet derecede tehlikeli ve sakıncalı bir mecraya doğru sürüklenme tehlikesi göze çarpıyor. Şimdilik, kısa bir izahla değinmeye çalışalım; genişçe izahât ise, "Ahrar–Demokrat" dizi yazısında...

Sayın yazar, söz konusu yazısında, Said Nursî'nin siyasî tercihini "meslek–meşrep" düstûrundan kopartarak, dahası yine o zâtın târif etmiş olduğu "Ahrar–Demokrat" çizgiden saptırarak ve maalesef şu bir tek gerekçeye indirgeterek izaha çalışmış: "Halk Partisi karşıtlığı..."

Şüphesiz, bu da geçerli gerekçelerden bir tanesidir. Lâkin, Üstad Bediüzzaman'ın siyasetteki muktesit mesleğini bu tek gerekçeye getirip dayandırmak hem yanlış olur, hem de onu hakkıyla tanımamak/tanıtmamak anlamına gelir.

Ayrıca, şu mühim noktanın özellikle bilinmesi gerekmektedir: Üstad Bediüzzaman'ın Emirdağ Lâhikasında yer alan "Bu vatandaki dört parti/dört temayül" meselesini izah eden iki–üç mektubunda, Halk Partisinin karşısında bir değil, tam üç siyasî temayülün olduğunu ifade eder.

Meselâ, bunlardan biri Demokrat iken, bir diğeri ise Millet Partisidir.

Gariptir ki, Bediüzzaman, Millet Partisini de iki şıkka ayırmakta olup, bunlardan birinin dinî, diğerinin ise, millî/ırkî duyguları ön plana çıkardığını nazara verir.

Aynı mektuplarda, ayrıca "vatan, millet ve İslâmiyet" nâmına desteklenen Demokrat Partinin iktidardan düşmesi halinde, "tek başına iktidara gelme şansı"na Halk Partisinin değil, Millet Partisinin sahip olduğunu açıkça ifade eder.

İşte, biz de burada açıkça iddia ediyor ve devam eden "Ahrar–Demokrat" seri yazısında da ispat etmeye çalışıyoruz ki, dindarlık yönü ağır basan ve Millî Görüşün gömlek değiştiren modern versiyonu mânâsındaki mevcut iktidar partisinin fikir ve siyaset telâkkisi, anahatlarıyla Millet Partisi orijinlidir. Kökü ve kökeni itibariyle gidip ona dayanıyor.

Dizi yazıyı takip edin, bunun böyle olduğunu âyân–beyân göreceksiniz.

Dolayısıyla, iktidar partisi yerine göre dindardır, yerine göre "Milletçi"dir, yerine göre Atatürkçüdür... Nitekim, Halkçılardan daha ziyade Atatürkçü olduklarını bizzat kendileri iddia etmektedirler.

Elhâsıl: Üstad Bediüzzaman yaşasaydı bugün, böyle bir partiyi destekler miydi? Kesinlikle hayır. Bu noktada zerre kadar olsun, bir tereddüt eseri dahi taşımamaktayım. Tıpkı, bugünküne benzer sıkıntılara (Baskıcı "Dindar çoğunluk şöyle–böyle" sıkıntısı) mâruz kaldığımız 1973/77'deki MSP'li dönemlerde, 1982'deki Anayasa Referandumunda, 1983/87'deki ANAP'lı dönemlerde, 1991/95'teki Refah'lı dönemlerde olduğu gibi...

Son birkaç not:

Bazı okuyucularımızın sorduğu hür ve serbest durumlar için geçerli olan "sevâd–ı âzam" ölçüsünün, yüzde elli ve yukarısına tekabül ettiğini ve bu ölçüyü siyaset âlemine tatbik ettiğimizde ise, karşımıza sadece ve sadece 1950'li yıllar ile 60'lı yıllarda hür ve serbestçe yapılan genel seçim sonuçlarıyla örtüştüğünü görebilmekteyiz.

Bu arada, siyasî partilerin son 2000'li yıllardaki oy oranlarını çokça önemse-yenlerin, şu noktayı düşünmelerini tavsiye ederiz: Gerek tek başına iktidarda olan partinin ve gerekse diğer partilerin bunca yıldır Üstad Bediüzzaman'a ve onun eserleri olan Risâle–i Nur'a yüzde kaç oranında değer verdikleri düşünülsün. Bunca zamandır Meclis'ten bir tek kişinin, evet bir tek mebusun çıkıp da memleketin bunca hayatî meselesinin görüşülüp konuşulduğu Meclis'te, bir kez, evet bir kez olsun "Bediüzzaman"dan, yahut "Risâle–i Nur"dan bahsedip etmediği düşünülsün.

Üstad Bediüzzaman'ı ve onun her bakımdan asrın reçetesi olan Nur dâvâsını unutan, yok sayan, adeta "ademe mahkûm" eden bir Meclis'ten ve Bediüzzaman'la dostluğunu deklare etmekten korkan bir hükûmetten benim ne gibi bir beklentim olabilir? Benim onlara nasıl bir nazarla bakmam istenebilir?

Hâsılı: Halkçılar gibi Milletçilere de asla yüz vermeyen ve fakat onlarla kavga da etmeyen aziz Üstadıma aynen biat edip kemâl–i sadâkatla tâbi oluyorum. Beni, başka da bir kayıt–kuyut bağlamaz.

Nâmık Kemâl'in Hürriyet Kasidesi

Görüp ahkâm–ı asrı münharif sıdk u selâmetten

Çekildik izzet ü ikbâl ile bâb–ı hükûmetten

Hakîr olduysa millet, şanına noksan gelir sanma

Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr û kıymetten

Muin–i zalimin dünyada erbâb–ı denâettir

Köpektir zevk alan sayyâd–ı bî–insafa hizmetten

Biz ol âl–ı himem erbâb–ı cidd ü ictihâdız kim

Cihangirâne bir devlet çıkardık bir aşiretten

Ne gam pür âteş–i hevl olsa da kavgâ–yı hürriyet

Kaçar mı merd olan bir cân için meydân–ı gayretten

Felek her türlü esbâb–ı cefasın toplasın gelsin

Dönersem kahbeyim millet yolunda bir azîmetten

Ne mümkün zulm ile bidâd ile imhâ–yı hürriyet

Çalış idrâki kaldır muktedirsen âdemiyetten

Ne efsunkâr imişsin ah ey didâr–i hürriyet

Esîr–i aşkın olduk gerçi, kurtulduk esâretten

Ne yâr–ı cân imişsin ah ey ümid–i istikbâl

Cihanı sensin azad eyleyen bin ye's ü mihnetten

Senindir devr–i devlet hükmünü dünyaya infâz et

Hüdâ ikbâlini hıfzeylesin her türlü âfetten

09.02.2009

E-Posta: [email protected]




Nimetullah AKAY

Yolların en güzeli



İNSANLIĞINI kaybetmek istemeyenler, Rabb-i Rahîme en güzel bir kul olabilmek için çaba gösterenler, tarih boyunca, hedeflerine kavuşabilmek için hep bir yol ve mürşid aramışlar. Bu gayeye matuf olarak zaman içerisinde tarikatlar de kurulmuş, Allah’ın sevgili kulları bu mevzuda insanlara yardımcı olabilmek için Kitap ve Sünnet’e dayalı Allah’a giden yollar ihdas etmişler.

Allah’ın rızasını esas alan tarikatlar, Hz. Peygamberin (asm) sünnetini tarikatının esas menbaı olarak kabul eden zatlar, birçok insanları irşad etmiş, onların Allah’ın sevgili bir kulu olmasına vesile olmuşlardır. Çünkü insanlar her zaman hemcinsleriyle birlikte doğru yolda ilerlemeye, cemaat oluşturmaya muhtaç olmuşlardır. Tek başlarına zamanlarının fitnelerine dayanamayacağını bilen iman ehli, hep aynı inancı paylaşanlarla Allah için bir araya gelindiği yerlere gitmiş, orada bulunanlarla birlikte imanlarını kuvvetlendirmeye çalışmışlardır.

İslâm’a lâyık doğrulukla Muhammedî (asm) yoldan yollarına devam edenler, bütün tarikat adaplarını Kur’ân’dan ve sünnet-i seniyeden alanlar hep muvaffak olmuş, İslâm’ın yeryüzünde yayılmasına sebep olmuşlardır.

Dünya bir imtihan yeri olduğu için ve biz insanlar imtihana tabi tutulduğumuz için elbette bazı yanlışlıklar da tarikat ismi altında yapılmıştır. Burada önemli olan ehl-i tahkikin, asıl kaynak olan Kur’ân ve Sünneti incelemesi ve gerçeği bu yollarla bulmasıdır. Elbette insanlar yanlış yapabilirdi. Elbette insanların tamamı günah işleyebilir, nefislerinin tuzağına düşebilirlerdi. Önemli olan işlenen günahlardan sonra tövbe ve istiğfar etmek ve günahların affı için Rabb-i Rahime yalvarmaktır.

Tarih boyunca İslâm âleminde büyük hizmetlere imza atan tarikatlar, daha çok kalbe hitap etmekteydi. Geçmiş asırlarda kalp cenahıyla maksada varmak mümkündü. Ancak bu durum zamanımızda bazı mahzurlar doğurmaya başladı. Artık aklın da devreye girmesi gerekirdi. Bütün hükümlerini akla kabul ettiren İslâm, rahat bir şekilde akıl yoluyla da anlatılabilirdi elbette. Artık ispatiyeciliğin hüküm sürdüğü bir zamanda yaşıyorduk çünkü. Bu sebeple zamanımızda mutlaka kalbin yanına aklın da tatmin edilmesi gerekirdi.

Mutlaka imanî meselelerin akılla da izah edilmesi gerektiği bir asırda yaşıyoruz. Zamanımızda zındıka komiteleri, tarikatleri etkisiz hale getirmek için önemli tuzaklar kurmakta, bilhassa şahıs endeksli hizmetleri akamete uğratmak için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bu sebeple zaman cemaat zamanıdır. Şahıslar yerine Kur’ân ve sünnetle beslenen cemaatlar ancak bu zamanın küfür komitelerine karşı durabilir. Çünkü şahıslar çürütülebilir, ama cemaatlar kolay kolay çürütülemez.

Bu sebepledir ki yirminci asrın küfür cereyanlarına karşı iman ve Kur’ân hakikatlerine sarılan Bediüzzaman Said Nursî, cemaat endeksli bir hizmet tarzını ortaya koymuş ve şahıs yerine meşveretle hayatiyetini devam ettirecek “şahs-ı mânevî”nin güçlendirilmesi gereğini ifade etmiştir. İşte zamanımızın Kur’ân ve sünnet yolunu insanlara gösteren Risâle-i Nur eserleri bu mânâya hizmet etmektedir. Risâle-i Nur vesilesiyle beslenilen asıl kaynak, Kur’ân ve Habib-i Rabbülâlemin olan Hz. Muhammed’in (asm) sünnet-i seniyesidir. Bu sağlam hakikatlerle başlatılan iman ve Kur’ân hizmeti, bugün küfrün bel kemiğini kırmıştır.

Cinnî şeytanların uşağı durumunda olan insî şeytanlar bütün çabalarına rağmen Kur’ân ve sünnete dayalı olan iman hizmetini engelleyemiyorlar. İman ve Kur’ân hizmeti artık sınır tanımamakta, dünyanın bütün insanlarına en güzel yolu tanıtmaktadır. Sultan-ı Kâinat olan Rabbin bütün emirlerini yerine getirmek, doğrulara uymak, yanlışlardan kaçınmak, Resûlullah’ın hayat tarzını hayata geçirmek en güzel ve etkili yoldur. Bu sebeple şahısların peşinden gitmek yerine cemaat halinde İman Hakikatlerini rehber edinmek, bu yolla Rıza-i İlâhî dahilinde hizmet etmek, zamanımızın en güzel yoludur.

09.02.2009

E-Posta: [email protected]




Murat ÇETİN

Ben buyum işte!



Ben ki, henüz keşfetmemişim kendimi. Henüz sorular sormaya bile başlamamışım. Henüz, kim olduğumu dert dahi etmiyorum. Bedenime dair bilmediklerimle bildiklerim arasında dağlar kadar fark var. Ruhum hakkında ise tam bir cahilim.

Ben ki, aramızda incecik bir duvar olan insanların isimlerini bile bilmiyorum. Yolda görsem tanımam, ama dip dibe yaşıyorum.

Ben ki, akrabalarımın arasında dahi isimlerini bilmediklerim var. Hatta bazen en yakınımdaki insan hakkında yanıldığımı, yıllar sonra anlıyorum.

Ben ki, her yıl gelen ve küçümsediğim hastalıklardan kendimi kurtarmayı henüz başaramadım.

Ben ki, kendi hayatımın yarını hakkında hep yanılıyorum. Yakınlarımın yarını benim için birer muamma. Girdiğim sınavdan kaç alacağım konusundaki tahminlerim çoğu zaman tutmuyor.

Ve yine ben, bütün bu cahilliklerimle, öngörüsüzlüklerimle, dünya hakkında fikir yürütebiliyorum.

Dünyada olup bitenleri çözmüşüm. Büyük devletlerin, büyük satranç tahtasındaki bir sonraki hamlesini bildiğimi iddia edebiliyorum.

Kim kimin atını alacak, kim piyonunu feda edip vezirini kurtaracak, kim kime şah çekecek, cevap verebiliyorum.

Kim şah, kim mat ben biliyorum.

Evimin çatısında ne olduğundan haberim yok, ama dünyanın çatısı konusunda bir uzmanım.

Kendi adımlarımı sayamıyorum, bir taşa tökezleyip düşebilirim; ama söz konusu dünyaysa, bütün ihtimalleri hesaplayabiliyorum.

Kendi ölümüm üzerine üstün körü düşünüyorum, dünyanın ölümünü en büyük meselem haline getiriyorum.

Kendimi kendi hatalarımdan hesaba çekmemek için her zaman bahanelerim var; ama büyük piyonların, kalelerin, atların, vezirlerin, şahların hata-sevap cetvellerini herkesten iyi ben biliyorum.

Saçımdaki tel sayısını bilmem, ama gerekirse dünyadaki ağaç sayısını bir çırpıda söyleyebilirim.

Ama yine ben, tek başıma kaldığımda, ellerimi açtığımda, gözyaşı döktüğümde, Allah’tan, o çok iyi bildiğim dünya için değil, henüz soru bile soramadığım kendim için birşeyler isterim. Yürekten istersem, kendim için isterim. Ben işte buyum. Biraz “ben”im, biraz “sen”im, biraz da “o”yum.

09.02.2009

E-Posta: [email protected]




Şükrü BULUT

New Otomans - Yeni Osmanlıcılık-



Başlığımızdan da anlaşıldığı üzere yerli olmayan bir yapımdan bahsetmek istiyoruz. Zaten yaklaşık iki yüz yıldan bu yana başımızdan zorla geçirilen gömleklerin çoğu yabancı idi. Bilhassa Avrupa ve Yeni Dünyaya ait şeylerdi. Mevzuyu müşahhaslaştıracak o kadar hadise var ki… Meselâ, 20. yüzyılın başında İngilizlerin zoruyla bize yutturulan “Türkçülük macunundan” yapılmış afyonun mahiyetini tahlil ettiğinizde, tamamının frengistanda hazırlandığını göreceksiniz. Cumhuriyet dönemi boyunca öğrencilere ezberletilen Türkçülük destanları, bozkurt masalları ve turan hikâyeleri; Paris, Londra ve bazı Amerikan şehirlerindeki sosyologlarca hazırlanmış. O dönemde vazife almış birçok tarih felsefecileri, Haim Naum gibi Türkçülük üzerine konferans veren hahamlar ve bizimle alâkalı eser hazırlayan şarkiyatçıların eserleri, Selânikli Türkçülerce, Anadolu’daki devlet ideolojisine malzeme yapılmış. Medyada yavaş yavaş yoğunlaşan haberlerden, yine bizden olmayanların garp diyarlarında bizim için yeni senaryolar yazmakta olduğunu hissediyoruz.

Brooking Enstitüsünün Türk asıllı Türkiye uzmanı Ömer Taşpınar bu yeni projeyi tanıtırken öyle mantıkî delillerle makulleştirmeye çalışıyor ki, şaşar kalırsınız. Hadise Avrupa´daki bizimle ilgilenen bütün enstitülerde servise konuluyor. Mağdur padişah ve ismi Filistin’le anılan Sultan Abdülhamid payesine uygun görülen Tayyip Erdoğan´ın posterlerinin bir anda Gazze sokaklarını doldurmasını bile hayretle karşılayamadık.

Amerikan İstihbaratı açısından önemli kabul edilen George Friedman´ın “Türkiye – Yeni Osmanlıcılık” başlıklı yazısından, bize tevdî edilen bu yeni rolün ehemmiyetini kavramak, daha kolay olacak. Ayrıca Claus Leggewi´nin AB münasebetlerimiz çerçevesinde kaleme aldığı “Priviligierte Partnerschaft, weniger Demokratie” isimli makalesinde de bu “Yeni Osmancılık” teması işlenmiş.

Dünya idaresinde etkili mihrakların bize tevdî ettikleri rol, hakikaten millî nefsimizin de hoşuna gidiyor. Balkanlar’dan Kafkaslar’a giden coğrafyalarda Osmanlı torunları kadar bu role lâyık kim olabilir ki… Hem Arap dünyasıyla ve diğer Ön Asya ülkeleriyle İslâmî kardeşliğimiz de var. Kahramanlık öyküleriyle yetişen, beş yaşından yetmiş beş yaşına kadar herkesin sevgiyle kabulleneceği bir başrol…

Fakat hakikati unutmamalıyız. 12 Eylül´ün kıskacından kurtulamamışken, 28 Şubat ve diğer ayarlarla tahkim edilen Kemalizmin “Osmanlı” ile hiçbir zaman barışamayacağını bilmeyenlere bu hamâsî hikâyeler makul gelebilir. Muhammedî Şeriatı ile Kemalizmi aynı çerçeveye toplamak, Said Nursî ile M. Kemal´i aynı yere oturtmak nasıl mümkün olacak?

Bin senelik İslâm bayraktarlığının beş yüz senesini kanını akıtıp, zahmetten zahmete koşturarak bizzat icra eden Osmanlıya ancak ırkçılar ve insaniyet karşıtları itiraz edebilir. Hata ve günahıyla birlikte dünyanın en büyük fazilet medeniyetlerinden birisini milyonlarca şahidiyle birlikte ortaya koymuş bir ecdada mensubiyet, bizim için ancak şereftir. Fakat biliriz ki, tarih yalnızca hikâye, tiyatro ve sinema ile yeniden yaşanır. Üstadın meşhur sözüdür: “Eski hal muhal…” Bir model olarak Osmanlıyı istikbale tatbik de muhaldir. Yaşadığımız coğrafyadaki halin üzerine “Yeni Osmanlıcılık” ipek örtüsünü kapatanlar, mantığımızı da örtmek istiyorlar.

İngiltere, çevresindekilerle birlikte tam seksen küsur senedir bizi ecdadımıza düşman etmeye çalıştı. Bu ani dönüşü fevkalâde hızlı olduğundan, istediği yerde dengeyi tutamayacak. Güney komşularımızla aramızdaki “mayın tarlaları” henüz temizlenmemişken, İran, Ermenistan, Yunanistan ve hatta Bulgaristan ile bırakınız komşu olarak, insan olarak bile tanışmamışken; bölgenin ağabeyi olmak! Ne büyük bir hayal değil mi? Tam da Necmeddin Hocanın peşine düşeceği hayallerden biri… Bize “Yeni Osmanlı” rolünü muvafık görenlerin marifetiyle doğu bölgemizde akan kanlar kurumamış, yakılmış hanümanların dumanı dağılmamış ve bir asra yakındır, yaptıkları “Arap düşmanlığının” akisleri toplumda capcanlı iken, birileri bizi duvara toslatmak mı istiyor acaba…

Amerika ve İngiltere´deki sosyal enstitülerin büyük masraf ve enerjilerle ortaya koyduğu “Yeni Osmanlılar Projesi” Türkiye´nin fıtrî akışını durdurmaya yönelik bir çalışmadır. Makulu imkânsız, muhali makul gösteren cerbezeci, mugalâtacı ve bâtılı hak gösterecek “dehaların” işi olan bu tür açılımların mahiyetini, hakperest araştırmacılar ortaya koyacaktır. Türkiye'nin dışa açılımdaki tercihleri yalnızca hayalî bir Rusya, Hint ve Çin taraftarlığı ile Atlantik ötesinin İngilizlerle birlikte sunmaya çalıştıkları BOP, Türk dünyası, Yeni Osmanlıcılık ve Atlantik işbirliği gibi faydamıza olmayan şeylerden ibaret değildir. Muasır medeniyete giden yol buralardan geçmez. Müslüman Türkiye´nin başta İslâm âlemi olmak üzere, Avrupa ve dünyaya katkısı insanî boyutta, demokratik eksende ve birey hürriyetlerini incitmeyecek çerçevede çok büyük olacaktır. Bu mevzuya daha birkaç yazıyla devam edeceğiz.

09.02.2009

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Gelin milleti kandıralım!



Cilâlı imaj devrini yaşadığımız günümüzde, öyle ürün ve hizmet reklâmlarına şahit oluyoruz ki, bu reklâmlar ‘milleti kandırma şampiyonu’ ilân edilseler yeridir. ‘Tüketici’yi korumak için faaliyet gösteren çeşitli dernek, vakıf ve ‘yetkililer’e rağmen bu tavır sürüp gidiyor.

Üretici firmalar, ‘milleti en iyi ben yanıltırım’ yarışına girmiş gibi insanların aklını çelmeye çalışıyor. “Şunu alırsan, yanında şu da bedava” kampanyaları ile hem aşırı tüketim tetikleniyor hem de insanlar yanıltılıyor. Bu reklâmlara örnek vermeye kalksak, sonu gelmez. İnsanlara doğru dürüst bilgi veren, insanları yanıltmayan reklâm neredeyse yok gibi.

Bir zamanlar büyük bir firma, fiyat kataloğunda iki ayrı rakam kullanıyordu. Biri KDV’li fiyat, diğeri de KDV’siz fiyat. İnsanlar ilk anda ‘KDV’siz fiyat’ı görüp; “Aaa, ne kadar da ucuz?” diyordu. Fakat, ‘kasa’ya gelip de toplam KDV’li fiyatı görünce şok oluyor, çeşitli tartışmalar yaşanıyordu. Çok fazla tepki alan bu uygulama sonradan kaldırıldı.

Son günlerde bu ‘yanıltma’ işini ne yazık ki cep telefonu firmaları yürütüyor. Firmalar hemen her gün yeni bir kampanya başlatıyor. Ama bu kampanyaların hangisinin daha avantajlı olduğunu anlamak için özel gayret göstermek gerek. İlân edilen fiyatlar da yanıltıcı. Çünkü fiyatlara ya KDV ya da ÖİV (Özel İletişim Vergisi) dahil olmuyor. Bu sebeple ilk bakışta, “çok ucuz” gibi görünen kampanya fiyatlarına KDV (yüzde 18) ve ÖİV (yüzde 25) dahil olunca toplam fiyat açıklanan fiyatın neredeyse iki katına çıkıyor. Peki apaçık yanıltıcı olduğu belli olan böyle kampanya olur mu? Olursa bu kampanyalardan hayır çıkar mı?

Firmaların reklâmlarında ‘her şey dahil’ olarak ilân edilen fiyatları biraz inceleyince, aslında ‘hiçbir şeyin dahil olmadığı’ anlaşılıyor. Bizim bildiğimiz ‘her şey dahil’ demek ‘başka bir ücret ödenmez’ anlamına gelir. Fakat firmalara göre ‘her şey dahil’ demek ‘başlangıç’ anlamına geliyor ki, nihaî fatura toplamı üzerine on farklı kalem daha ilâve ediliyor.

Açıklanan fiyatlara “şu vergi, bu vergi dahil değil” demenin anlamı var mı? O vergileri başkası mı ödeyecek ki, fiyatlara dahil edilmiyor? O halde otomotiv firmaları da kampanyalarında KDV’siz fiyatları açıklasınlar ve otomobillerin ne kadar da ‘ucuz’ olduğu görülsün! Hele hele, akaryakıt fiyatları vergisiz olarak ilân edilirse ne güzel olur? Öyle ya, akaryakıt fiyatının neredeyse yüzde 70’inin vergi olduğu düşünülürse ortalık iyice şenlenir...

Kelime oyunlarıyla milletin kandırılmasına imkân verilmemeli. Bunun için en başta tüketici dernekleri ve vakıflar gerekirse hukukî mücadele başlatmalıdır. Türkiye’yi idare edenler de bu ‘yanıltıcılar’a imkân vermemeli. Bütün vergileri nihayetinde ‘tüketici’ ödediğine göre, açıklanan fiyatlar vergiler dahil olmak üzere açıklanmalı... Aksi yöndeki bütün açıklamalar tüteticiyi yanıltıcı fiyatlar olarak değerlendirilmeli ve engellenmelidir.

Bütün ‘üreticiler’e sesleniyoruz: Lütfen ‘tüketici’leri yanıltıcı fiyatlar açıklayarak birbirinizle ‘haksız’ rekabet ettirmeyin!

09.02.2009

E-Posta: [email protected]




Vehbi HORASANLI

Şalcı Şöhret Ana'nın hikâyesi



Bizim Aile Dergisinde yayınlanan Şalcı Şöhret Ana’nın hikâyesi, eşim dâhil olmak üzere birçok insanı hüngür hüngür ağlattı. Erzurum’un bu şöhretli anası ile ilgili çok az şey yazıldı. Yakın tarihimizin bir sayfasına ışık tutması bakımından önemli gördüğüm bu konuda posta adresime gelen bazı bilgileri okuyucularımla paylaşmak istiyorum.

Şapka Kanunu’na muhalefet ettiği gerekçesiyle idama mahkûm olanlar arasında yer alan ve bohçacılık yaparak hayatını kazanan “Şalcı Bacı” diye tanınan bir kadından Gazeteci Nimet Arzık da bahsetmiştir. Bu olayı duyduğunda bir hikâye yazdığını ve adını “Şalcı Bacı Asılmaya Gidiyordu” koyduğunu söyleyen Nimet Arzık, Şalcı Bacı’nın “Şapka Kanunu’na Muhalefet suçundan asılacağı” kararına şaşırdığını, “candarmalar” onu iterek götürürlerken “Kadın şapka giye ki asıla?” diye sorarak geçtiği yollardaki “donuklaşmış” insanların içlerini kabarttığını da ifade eder.

Şalcı Bacı’nın “Kadın şapka giye ki asıla?” şeklindeki safça şaşkınlığı yansıtan sorusunu Nimet Arzık şöyle cevaplandırır:

Giyer, giymez, ama “icaplar” vardı... Görev icapları, ödev icapları, ibret icapları, gösteri icapları... Şalcı Bacı’yı iki metre boyuyla, “isli” yüzüyle, yılan yılan incelmiş örgüleriyle, siyah poşusuyla ve bütün sabır felsefesiyle darağacına vardırıyordu bu icaplar... Bildik evler arkasında kalıyordu, hükümet meydanına dek... Erkek adımlarla, bilmedik bir dünyaya doğru yürüyordu... Donuklaşmış halkın arasından, koşuşanlar vardı ağlayarak, onu o bilmedik dünyanın eşiğine kadar uğurlayan.

“Şapka Kanunu’na Muhalefet” suçundan Şalcı Bacı’yı idama gönderenlerden biri, gazeteci-yazar Çetin Altan’ın dedesi Kumandan Tatar Hasan Paşa’ydı. Altan bir kitabında bu olayın kendisini nasıl etkilediğini şöyle anlatmıştı:

Dedem Hasan Paşa çok sert bir askerdi. İsmet Paşa topçu okulunda öğrenci iken, Hasan Paşa okul müdürüydü. Sonrası ünlü komutanlar olan o dönemin öğrencileri, anlatıp dururlar Hasan Paşa’nın sertliğini. Bir şapka isyanını bastırmakla görevlendirildiği bir şehirde, hızını alamayıp bir de kadın asmıştı. Sanırsam siyasal suçtan ilk asılan kadın odur tarihimizde. Kadın sehpaya çıkmadan önce “Ben bir hatun kişiyim. Şapka ile ne derdim ola ki” demiş galiba. Ben o tarihte henüz doğmamıştım. Çok ama çok sonradan öğrendim bunları. Ve inanın ince sızı gibi tatsız bir burukluk kaldı içimde.

Erzurum’da halk içinde Şapka Kanunu’na gösterilen muhalefet üzerine Vali Paşa’yla Kumandan Tatar Hasan Paşa kafa kafaya vererek bu muhalefeti kırmak için “daha kestirmeden” bir çözüm arayışına düşmüşlerdi. İşte Şalcı Bacı’yı idama götüren gelişmeler böyle başlamıştı. Nimet Arzık’ın anlattığına göre Vali ve Kumandan Paşa şöyle demişlerdi:

Muhayyelelere dehşet salmak için kimse hükümetin emrinden dışarı çıkmasın diye n’apalım? Bir kadın asalım, inkılâplara karşı geldi diye.

Sonrası da şöyle: ...inkılâba karşı, gösterişli boyundan ötürü Şalcı Bacı’yı bulmuşlardı. Bohçacıydı yazık... Evden eve gezer, çarşaflar, yatak örtüleri, ‘poşu’lar satardı, dolaştıkça yassılaşan bohçasına sarılı...

Ve evlerinde rahat oturan kadınların şikâyetlerini dinlerdi, “izli” yüzünün huzuru bozulmadan bazen bir “kitaplık” lâf ederdi, yerini bulan... Şalcı Bacı’nın ne şapkadan, ne de inkılâptan haberi vardı... Ama “ihbar” diye bir müessese vardır, hâlâ acı acı işler Türkiye’de... İşte o müessese işlemişti.

Böylece Şalcı Bacı’nın yüzü inanmamazlık ve şaşkınlıkla kırışmıştı. İkide bir de duraklarken “Kadın şapka giye ki asıla?” diye sorarak direnmişti. Arzık hikâyesinde diyor ki:

Ve asıldı... Sarkmış vücudu ne kadar, ne kadar uzandı, Türkiye’nin her tarafına gölgeler salacak kadar uzun.

İşte Tatar Hasan Paşa’ların ve Vali Paşa’ların işine öyle geliyor diye, kendi halinde zavallı bir bohçacı kadın, şapka giymesi mümkün olmayan savunmasız Şalcı Bacı bir çırpıda Şapka Kanunu’na muhalefetten idam edilenler kervanına katılmıştı.

İşte Şalcı Bacının ibretli ve ibretli olduğu kadar da düşündürücü öyküsü. Yunanistan’da bir genç polis kurşunu ile öldürülen genç için ülke sokaklara döküldü. Gerçi Yunanlılar her yeri ateşe verip anarşi çıkardıkları için yapılanları tasvip etmiyorum. Lâkin bir hiç uğruna öldürülen insanlarımızın bir kısmının hiç olmaz ise iadeyi itibarlarını sağlamak için bu konuda halkımızı bilgilendirmek istiyorum.

“Bir Türk cihana bedeldir” diye konuşan insanların ne derece samimî oldukları Şalcı Ana’ya gösterdikleri saygı ölçüsünde anlam kazanacaktır. Aksi takdirde yalancı olduklarını ve Yunanlılar kadar dahi insanlarına değer vermediklerini göstereceklerdir. Bu arada “kadın hakları” adı altında canımız kızlarımızı en kutsal meslek olan annelikten soğutup yuvalarından çıkarıp aç kurtların arasına salan örgüt ve derneklerin de kulağını çınlatmak isterim. Eğer onlarda kadın hakları konusunda samimî iseler Şalcı Ananın itibarını iade etsinler. Fransızlar, Jean d’Arc’ı ateşte yaktıktan sonra bir millî kahraman olarak ilân ettiler. Biz ne yaptık? Şalcı Ana gibi zavallı kadınlarımızı bunca yıl geçtiği halde hatırlamak bile istemedik.

Bu konuları ibret almak için çok konuşmalı ve tartışmaya açmak zorundayız. Çünkü hâlâ gerçek kahramanlara hain, zalimlere ise kahraman adını veriyoruz. Böyle bir durumu kabul etmek 21. Yüzyıl insanı için en hafif bir ifade ile ayıptır. Bu ayıba bir son vermek gerektir vesselâm…

09.02.2009

E-Posta: [email protected]




Recep TAŞCI

İhracatçıya işkence -2



Peki bu kadar sesimizi yükselttiğimiz mesele nedir? Teknik bir konu olduğundan en anlaşılır ve en kestirme şekilde anlatmaya çalışalım. Efendim; ihracatçı yurtiçinden hammadde, mamul, madde ne satın alırsa alsın, sizler bizler gibi Katma Değer Vergisi öder. Bu satın aldıklarını ihraç ederse ödediği Katma Değer Vergisini, devlet kendisine iade etmekle yükümlüdür. Yasa böyle emreder. İade edilen para kendi parasıdır. Bir destek ve ya lütuf değildir. Öyleyse geri verin paralarını! Dur bakalım; kolay mı devletten para almak. Kendi paran bile olsa... Önce iadeye ilişkin hesaplama tabloları istenir. İstenilen bu tabloların hazırlanması iğneyle kuyu kazmaya benzer. Veya samanlıkta iğne aramak desek acaba daha mı iyi anlatırız.

Bunu vergi dairesi de bilir; amaç eziyet olsun. Mevzuat o kadar karmaşık hale getirilmiştir ki işin içinden kimse çıkamaz. Ortalık toz dumandır. Tabii bu toz dumanda göz gözü görmediğinden kimin ne yaptığını bilemezsiniz.

Olayın traji-komik bir boyutu ise şudur; İhracatçı bütün mevzuat engellerini aşıp idarenin istediği dökümanları sunsa, kendi üzerine düşen bütün görevlerini bilhakkın yerine getirse bile işlem sonuçlanmaz. İhracatçının iadesinin yapılmaması veya bekletilmesi için ihmal ve kusurunun veya hesaplarının hatalı olmamasının hiç bir önemi yoktur. Malı satın aldığı kişilerin de Maliye Bakanlığı nezdinde kusursuz olmaları şarttır. Bir kusurları var ise; iade yapılmaz. Sade bir vatandaş olarak olmaz böyle şey dediğinizi duyuyorum. Tepkiniz de haklısınız. Bir başkasının kusuru beni niye ilgilendirsin diyorsunuz? Siz öyle diyorsunuz da idare farklı düşünüyor. Şöyle basit bir örnekle anlatalım.

İhracatçı, A mükellefinden KDV’sini ödeyerek bir mal satın alsın ve ihraç etsin. İhracatçı bütün belge ve tablolarını hazırlayıp eksiksiz bir şekilde vergi idaresine verir ve iadesini talep eder. Belgeler tamam olabilir. Ama A mükellefinin durumu da araştırılmalıdır. A mükellefi vergi ödevlerini yerine getirmede bir kusur işlemiş ise iade yapılmaz. Kusuru işlenme zamanı önemli değildir. Vakti tarihte bile olsa yine iadeye engeldir. Başkasının hatasından dolayı ihracatçının cezalandırılması hangi hukuk anlayışına sığar, bilinmez. Şu vergi ödevlerini yerine getirmemek nasıl bir şeydir?

Mükellef; iş yerini kapatmış, defterlerini incelemeye ibraz etmemiş, adresinde bulunamamış, hakkında sahte fatura kullandığına dair ispatlanmamış olsa da bir iddia var ise ödevlerini yerine getirmemiş demektir. Bu mükellefler maliye tarafından fişlenir. Bu fişlemenin hiç bir yasal dayanağı yoktur. Bu tür fişlenenlerin sayısı çok mudur? Zaman zaman sayıları değişse de 100.000 civarındadır. Ey ihracatçılar! Sakın ola bu mükelleflerden mal satın almayın, alırsanız vergi iadesi falan hayal olur. Haberiniz olsun.

Fişlenen mükellefler, fişlendiklerini bilmezler. Fişlenirken kendilerine bilgi verilmez, savunmaları alınmaz. Ne zaman ki ihracatçıya mal satar, ihracatçı da iade ister, ancak o zaman sakıncalı oldukları ortaya çıkar.

Başka bir anormallik de bu sakıncalı, onbinlerce mükellef faaliyetini rahatlıkla sürdürür, haklarında hiçbir işlem yapılmaz. Madem sakıncalı, neden işlem yapılmaz, sorusu havada kalır.

Sakıncalı kişilerden mal satın aldı diye ihracatçıyı cezalandırıyorsunuz, ama esas sakıncalı kişiye herhangi bir müeyyide uygulamıyorsunuz? Birileri bunu izah etmeli!

Anormalliklerin sonu gelmiyor. İşte bir tane daha; örneğimize dönersek; İhracatçının mal satın aldığı A firması her bakımdan dört dörtlük, hatta idareden madalya almış olsun. Yani sakıncalı falan değil, fişlenmemiş bir firma olsun. Ama eğer bu A firması fişlenmiş B mükellefinden mal satın almış ise ihracatçının iadesi ne olucak? Böyle saçma bir soru olur mu demeyin. Evet, ihracatçı ile B’nin ne ilgisi var diye düşüneceksiniz. Siz düşünmeyeceksiniz ama idare sizin yerinize düşünür. Ve iade yerine getirilmez.

İşte yazımızın başında altını çizerek ifade ettiğimiz sistem, böyle ucube bir sistemdir. Destek mestek bir tarafa; ihracatçının hakkını teri soğumadan verelim.

09.02.2009

E-Posta: [email protected]




Yeni Asyadan Size

Kırk yıllık mücadele



Bu hafta köşemiz, eski Yeni Asya’larda Kırkpınarlı Hasan imzasıyla pehlivan tefrikaları da yazan kırk yıllık okur ve yazarlarımızdan muhterem Hasan Aktunç’un:

***

Dile kolay. Yarım asra yakındır inancından en ufak bir taviz vermeden yoluna şuurla devam eden bir cerîde: Yeni Asya.

Kur’ân’dan, Sünnetten, İslâmdan, Risale-i Nur’dan, Üstaddan bahseden tek bir gazete yok idi memleketimizde. Böyle bir gazeteye bütün Nur talebeleri hasretti. Bu özlemdir ki, Zübeyir Ağabeyi köprü üstünde gazete satmaya sevk etmişti. İşte bu ileri görüşlü muhteremin teşebbüsü ile, cerîdemizin kurulmasının talimatı verildi. Ama nasıl?

Ruhta zengin, ama maddede fakir bir cemaat böyle dev gibi bir tesisi nasıl kuracaktı?

Bütün yurda kardeş ve ağabeyler gönderildi. Maddî ve manevî destek istendi. Balıkesir’e de Hakkı Bozkurt tavzif edilmişti. O, durumu anlattıkça kalbimiz yerinden kopacak gibi oluyordu. Sanki bir rüya yaşıyorduk.

Ama bu cemaat nafakasından kesti; hanımlar bileziğini, küpesini sattı ve gayeye ulaşıldı.

Çıkan gazeteyi gözümüze, bağrımıza, kalbimize basa basa okumaya başlamıştık.

İyi, ama bu nasıl devam edecekti?

Teknik yönü vardı, yazar kadrosu lâzımdı, dağıtım problemi, mâlî yükümlülükleri, v.s.

Bu maddî engeller iman gücü ile aşıldı.

Rahmetli Mustafa Polat, memleketini, Erzurum’da münteşir baba yayını Hürsöz’ü terk edip Yeni Asya’ya adapte oldu. Teknik işleri de o deruhde ediyordu. Başmakale onun kaleminden çıkıyordu. Gelen yazıları o okuyor, o yayınlıyordu. Elhasıl, beş-altı elemanın işini, yatağına uzanmadan, sandalyede şekerlemeler ile deruhde ediyordu. Nur içinde yatsın, Rabbim onu 28 yaşında bizden yanına aldı.

Yazar kadrosuna gelince... Astronomik ücretler ile yazı yazan muharrirler yerine, amatör bir yazı kadromuz ânî ve def’î olarak kısa zamanda vücuda geldi.

Kendi matbaa tesislerimizde basılmaya başladığımız o günü de hiç unutmam. Edirne’den Van’a kadar yüzlerce ihvan gelmişti. Sungur Ağabey ilk düğmeye basmış ve rotatifler duâlarla dönmeye başlamıştı.

Allah’a şükür, Yeni Asya dev basın arasında sesini yükselterek devam ediyordu. Fakat daha işin başından itibaren muarız kuvvetler işlemeye başladı ve bugüne kadar devam etti.

Önce safdil mübarek bir zümre “Risale-i Nur varken gazete ne oluyor?” deyip muhalefet etti. Hattâ Zübeyir Ağabeye “Sen çocuk musun, gazetecilik yapıyorsun?” diyenler çıktı. Ardından, kendilerini sütten çıkmış ak kaşık gibi gösterip Yeni Asya’yı siyasetçilikle itham edenler oldu.

Böyleleri yüzde 90’ı Kur’ân ve Sünneti anlatan, Risale-i Nur kokan, Üstadı ve dâvâsını tanıtan Yeni Asya’nın nurundan kaçıp, ateş böceği misali ışıklardan medet arayan ve mantar gibi piyasaya çıkan matbuatın peşindeler.

Yeni Asya ki, defalarca, günlerce, haftalarca, aylarca, hattâ 12 Eylül sonrası bir yıldan fazla kapatıldı. Niçin? Hakikati neşretmekten bir milim taviz vermediği için.

Demek istiyorum ki, Yeni Asya bir ekoldür. Bâbıâli’nin imanlı ve muhafazakâr kalemlerinin yüzde 90’ı bu tedristen geçmiştir. Burada tegaddî edip başka yerlerde meyve veriyorlar.

Tirajımız az imiş. Kim dedi? Gayb perdesi bir açılsa, milyon, milyar kàrilerini bir görseler...

Allah’a şükür, kırk yıldır hiç aksatmadan Yeni Asya’yı okuyoruz ve son nefesimize kadar da okuyacağız.

Napolyon, hakaret olsun diye Keçecizade Fuat Paşaya sormuş:

“Dünyanın en kudretli devleti hangisidir?”

Paşa, “Biziz ekselans” demiş ve devam etmiş:

“Evet, biziz. Çünkü 600 senedir siz dışarıdan, biz içeriden bu devleti yıkamadık.”

Ben de diyorum ki:

En kavî biziz. Çünkü kırk senedir dostun düşmanın tehacümüne rağmen hâlâ ayaktayız.

09.02.2009

E-Posta: [email protected]




Rifat OKYAY

Türkiye bölgenin en güçlü ülkesi



Avrupa Birliği ve Ortadoğu kavşağında, köprüsünde, odağında Türkiye Cumhuriyeti. Diğer bir ifadeyle Avrupalılarla, Arap alemi arasında Müslüman Türk dünyası…

Kuveyt’te Kuveyt Devlet Meclisinde bazı zevata ve yetkililere Avrupa Birliğini ve Avrupa Birliği karşısında Türkiye’nin konumunu sorduk, tartıştık. Özellikle Avrupa Birliğinin ekonomik kucaklama ile Türkiye Cumhuriyetine yaklaşımları sebebiyle Kuveyt Maliye ve Ticaret Bakanı sayın Ahmet Bakır’la Kuveyt ekonomisini konuştuk…

Ahmet Bakır bize Kuveyt ekonomisyle iligli özetle şunları söyledi: “Kuveyt 2.274.000 kişi nüfusuna sahiptir. Birim olarak Dinarı kullanan Kuveyt’in Dış Ticaret Hacmi; 5.558.500.000 Kuveyt Dinarıdır.

Kuveyt ekonomisinde en önemli etken, petrol ve bunun getirmiş olduğu zenginliktir. Dünya petrol rezervlerinin %10’una sahip olmasının yanı sıra, Kuveyt’in ülke dışında bulunan ve yaklaşık 40 milyon dolar olduğu tahmin edilen yatırımları, bir refah devleti meydana getirmiştir. Petrol ve Petro-kimya sanayi dışında, başlıca sanayi kolları ise, gıda sanayi, tekstil sanayi, inşaat malzemeleri ve metal ürünleridir.

Ülke ekonomisinin petrol fiyatlarına bağımlı olması sebebiyle petrol fiyatlarının düşmesi ihtimali ve ayrıca nüfus artışının istihdamı meselesi, Kuveytlilerin ağırlıklı olarak kamu sektöründe çalışması ve bunun tabii bir sonucu olarak devlet gelirlerinin büyük bir bölümünün maaş ödemelerine gitmesi, devletin vermiş olduğu seçici değil de genel sübvansiyonlar sebebiyle, kamu harcamalarının devamlı artış göstermesi gibi çeşitli faktörler ülke ekonomisini etkilemektedir.

Öte yandan ABD’nin körfez ülkelerinin güvenliğini sağlamak amacı ile yaptığı harcamalara Kuveyt’in katkı payından oluşan giderler ve savunma sanayii amaçlı mal ithalatının artış göstermesini de bu olumsuz faktörlere eklemek mümkündür. (Kuveyt, güvenlik ve askeri harcamalar konusunda en fazla harcama yapan ülkeler arasında sıralamada 12. ülke olarak başlarda yer almaktadır).

Ancak bütün bu şartlara rağmen, ülke ekonomisinin ağırlıklı olarak ithalata dayanması ve ithalatın serbest olması, ayrıca gümrük vergilerinin düşük, petrolün getirmiş olduğu zenginlik sebebiyle satın alma gücünün de yüksek bir ülke olması, öte yandan gıda maddelerinde, aşırı israfla birlikte tüketim oranının çok yüksek boyutlara ulaşması, Kuveyt piyasasını; çok çeşitli malların piyasaya sürüldüğü, rekabetin yoğun olduğu ve yılda yaklaşık 8 milyar dolar civarında ithalatın yapıldığı bir Pazar konumuna getirmiştir. En çok ithalatın yapıldığı ülkeler genelde Japonya ve Batı ülkeleridir.”

Türkiye Cumhuriyeti ekonomisini nasıl görüyorsunuz?

Ahmet Bakır: Genel bir değerlendirme yapmak isterim. Türkiye ekonomik yönden şu anda bölgenin en güçlü ülkesidir. Gelişen ve büyüyen ekonomisini göz önüne aldığımızda dünya ülkeleri arasında da hatırı sayılır bir konuma sahiptir.

Kuveyt – Türkiye ekonomik ilişkileri hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Ahmet Bakır: Yukarıda da bahsettiğimiz gibi gelişen ve büyüyen Türkiye ekonomisine paralel olarak Kuveyt ekonomisi ve ticareti noktasında iki ülke arasında işlem hacmi hem ithalat hem ihracat noktasında artmaktadır. Son senelerdeki yapılan sağlık ve kültür anlaşmaları da iki ülke için sevindiricidir.

Kuveyt Maliye ve Ticaret Bakanı olarak Avrupa Birliği – Türkiye Cumhuriyeti ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ahmet Bakır: Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Avrupa Birliği ile olan ilişkilerine ve tercihine tamamen Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin kendi değerlendirmeleri ve kendi tercihleri noktasından bakılmalıdır. Bu konuda elbette ki sadece ekonomik ilişkiler göz önüne alınmamalıdır. Askeri, kültürel ve din noktasından da Avrupa Birliği nasıl kendi menfaatleri şartlara ve kurallara sahip Türkiye Cumhuriyeti hükümeti de elbette ki bu konularda dengeli ve uzun vadeli görüşlere sahiptir.

Türkiye kendisine yakışanı ve isabetli olanı

seçebilsin

Daha sonra Kuveyt devleti meclisinde görev yapan zatlarla görüşmelerimizden kısacası şu bilgileri aktarabiliriz:

Kuveyt Başbakanı Şeyh Nasır El Muhammed El-Sabah, ”Türkiye Cumhuriyeti Başbakanının Davos’taki dik duruşunu alkışlıyorum” diyor. Meclis Başkanı Casım el Harafi ise; “Türkiye hem İslam aleminde hem de Dünya’da güçlü bir ülke olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.” İfadelerini kullanıyor.

Hem Avrupa Birliği noktasından, hem de İslam alemindeki gerçekleştirilebilecek olan birlik noktasından Türkiye ve Müslüman Türk milletini önümüzdeki günlerde çok çetin bir çalışma ve karar verme ortamı beklemektedir. Dileğimiz odur ki; Türkiye kendisine yakışanı ve isabetli olanı seçebilsin.

09.02.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  H. Hüseyin KEMAL

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Sitemizle ilgili görüş ve önerileriniz için adresimiz:
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır