20 Temmuz 2009 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Dergilerimiz

Ahmet ÖZDEMİR

Niçin bizim yaz okulumuz olmasın?


A+ | A-

Kültürümüze yaz kurslarından sonra yeni bir deyim daha eklendi: Yaz okulu. Aileler çocuklarını yaz okullarına göndermeye başladı. Eskiden yaz Kur’ân kursları vardı. Yani okullar tatil olunca çocuklar camilere gönderilirdi. Şimdi onun yerini Yaz Kur’ân okulları aldı. Bugünlerde camiler, Kur’ân kursları cıvıl cıvıl çocuklarla dolu. Rengârenk kıyafetli çocuklar her gün Yaz Kur’ân Okullarının yolunu tutuyorlar. Giderken ve gelirken aralarında geçen heyecanlı konuşmalara şahit oluyoruz. Şimdiki hocalarımız daha kültürlü, daha tecrübeli. Bazen güzel yarışmalara sahne oluyor. Çocuklar camiyi sevmeye başladı. Öğrenmenin yaşı yoktur. Belki her yaşta öğrenilecek çok şeyler vardır. Hadis-i şerifte belirtildiği gibi, “beşikten mezara” kadar devam eden bir öğrenme süreci içinde yaşıyoruz. Yani “yeter, her şeyi öğrendik!” diyecek durumda değiliz.

Günümüz tasnifine göre eğitim, örgün ve yaygın olarak iki kategoriye ayrılmaktadır. İlk okuldan başlayıp üniversiteye kadar devam eden bir örgün eğitimde kategoriler ve yaşlar söz konusudur. Değişik yaş gruplarının veya kabiliyetlerinin bir arada olduğu örgün eğitimin faydalı olduğu düşünülmez. Yine okulların eğitim takvimleri vardır. Yurdumuzda sonbaharda (Eylül –Ekim) başlayan eğitime ilkbahar sonunda (Mayıs-Haziran) ara verilir ve okullarda yaz tatili başlar. Bu tatil süresi yaklaşık üç ay devam eder. Ülkemizde yaz tatilleri değişik şekillerde değerlendirilir. Kimileri sahillere koşarken, kimileri aileye yardım ederler, kimileri de yaz okullarına giderler. Yaz mevsimiyle okullarda tatil başlarken tarım kesiminde faaliyetler yoğunlaşır. Aileler tatili fırsat bilip çocuklarından aile bütçesine katkı beklerler.

Eğitimin ikinci kategorisi yaygın eğitimdir. Bu eğitimde devam yoktur. Dersler vardır, sınavlar vardır. Bana göre üçüncü bir eğitim sistemi daha vardır ki, o da uzaktan eğitimdir. Bunun en güzel uygulamasını Bediüzzaman Said Nursî’nin hayatında görüyoruz. O yazdığı risâle ve mektuplarla değişik yaşta ve kabiliyette olan talebelerine iman ve Kur’ân eğitimi vermiştir. Bugüne kadar onun nur irfan mektebinde belki milyonlarca talebe okumuştur. Hâlâ da okumaya devam ediyorlar.

Bediüzzaman Said Nursî, talebelerine yazdığı bir mektupta yaz mevsimine dikkat çekerken, “gaflet zamanı ve derd-i maişet meşgalesi hengamı” olduğunu belirtir. Burada mevsimin insanları dünyaya çağıran ve gaflete sürükleyen yanına işaret eder. Hatıralarda Üstad, talebelerini bu tehlikeden kurtarmak için günlük okuma programı yapmalarını arzu eder. Hatta günlük okuyacakları sayfa miktarını belirlemeye çalışır. Talebeleri bahane olarak günlük işlerinin (özellikle tarla- bahçe işleri) çokluğunu ve okuyacak vakitlerinin olmadığını öne sürerler. Fakat Üstad her şeye rağmen günlük okumalarından taviz vermez. Asgarî okuma miktarını belirlemek ister. Bundan maksat nurlarla ve Nur Talebeleriyle irtibatı koparmamaktır. Talebeler arasında irtibata ağırlık vermekte ve “müfritane irtibat” diyerek konunun önemine dikkat çekmektedir. Araya bir fasıla girerse okumada gafleti netice verecek soğukluk gireceğinden endişe etmektedir.

Mektupta geçen “şuhur-u selasenin çok sevaplı ibadet vakti”1 ifadesinden şimdi olduğu gibi o tarihlerde de mübarek üç ayların yaşandığını anlıyoruz. Bilindiği gibi üç aylar çok sevapların kazanıldığı verimli bir mevsimdir. Yani manevî ticaretin bol bol yapıldığı dönemdir.

Geçtiğimiz günlerde Yeni Asya Gazetesi’nin Asyayla Sosyal Tesislerinde düzenlenen lise seviyesinde iki hafta süreli yaz okulunda bulunmak nasip oldu.

Program ağırlıklı olarak Üstadın İşaratü’l-İ’caz adlı eserinde belirttiği dört esasa göre, yani tevhid, nübüvvet, haşir, adalet ile ubudiyet2 olmak üzere hazırlanmış. Öğrencilerin 24 saati programlanmıştı.

Güne sabah namazı, tesbihatı ve namaz dersi ile başlanıyordu. Sabah kahvaltısının arkasından yukarıda isimlerini belirttiğimiz derslerle devam ediliyordu. Yaz mevsiminin harareti göz önünde bulundurularak öğle vakti iki saatliğine namaz ve yemek molasına ayrılmıştı. Günlük derslerin bitiminde sosyal aktivitelere yer veriliyordu. Akşam yemeği ve namazından sonra şahsî okuma ve arkasından etütlerle devam ediliyordu. Yatsı namazıyla günlük program sona eriyordu. Namazlar mümkün mertebe cemaatle kılınıyordu. Her namazın arkasından Risâle-i Nurlardan namaz dersleri yapılıyordu. Bazen bu dersler dinleyenlere müzakere kapısını açıyordu. Okuyanlara ve dinleyenlere istifadeli dakikalar yaşatıyordu.

Cuma namazları kasabanın camisinde eda edildi. Bu arada cami cemaati ve görevlileri ile tanışma ve konuşma fırsatı bulundu. Onların tesisler hakkında olumlu bilgi sahibi olduklarını öğrendik. Bu arada yakından uzaktan ziyaretçilerimiz de eksik olmadı. Onların ziyareti bizleri şevklendirdi.

Programa ağırlıklı olarak Ankara’da okuyan liseli öğrencilerin yanı sıra Mersin’den, Konya’dan, Çanakkale’den, Urfa’dan ve Trabzon’dan da öğrenciler katıldı.

Yaz okulu devam ederken çevrede bulunan yerler gezilip sosyal imkânlarından faydalanıldı. Değişik çevrelerden gelen öğrencilerin kaynaşmasına vesile olan yaz okulu Nur mekteb-i irfanının başlangıcı olan Barla gezisi ile taçlandırıldı.

Bir sonraki program İnşallah, ilköğretim ikinci kademeye (orta okul) yönelik yaz okulu olacak. Yaz okuluna katılan bütün öğrencileri ve görev yapan ağabeylerini tebrik ediyorum.

Ben bu programda yıllar öncesi lise yıllarıma gittim. O günleri hayalen hatırladım. O günkü zor şartlarda çektiğimiz sıkıntıları düşündüm. Bugünlere ulaştıran Rabbime okunan kitapların harfleri ve teneffüs ettiğimiz havanın zerreleri adedince şükrettim.

Demek bizim de yaz okulumuz oluyormuş. Bu deneme idi. İleride daha güzel yaz okulları olacağına inanıyorum.

Çocuklarımız için açılan yaz okullarını duyunca doğrusu çok seviniyorum. Peki ailelerin yukarıdaki mânâya uygun yaz okulları olamaz mı?

Niçin olmasın?

Annelerin, babaların bu tip okullara elbette ihtiyaçları var. Helâl dairesinde ailelerle birlikte yaz okulları yapılabilir. Aile yaz okullarına çocukların da katılması unutulmaz hatıralar bırakacaktır. Artık yaz okullarının yapılabileceği kendimize ait güzel tesislerimiz mevcut: Barla’da, Tekirdağ’da, Ayaş / Ankara’da. Öğrencileri, görevlileri ve tesislerin yapılmasında katkıda bulunanları duâlarınızdan eksik etmeyin. Olur mu?..

Dipnotlar:

1. Bediüzzaman Said Nursî, Emirdağ Lâhikası, s. 89.

2. Bediüzzaman Said Nursî, İşaratü’l-İ’caz, s. 28.

20.07.2009

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

İşârâtü’l-i'caz’da hidâyet kavramı


A+ | A-

Nuray Hanım: “İşârâtü’l-İ'caz’da işlenen “hidâyet” kavramını açar mısınız? Gafil bir Müslüman’ın hidâyeti nasıl oluyor?”

Bakara Sûresi, Kur’ân-ı Kerîm’in hem bir hidâyet rehberi, hem bir hidâyet kaynağı olduğunu beyân eden âyetle başlar. Âyet şöyledir: “Elif Lâm Mîm. Şu yüce kitap ki, onda aslâ şüphe yoktur. O Allah’ın emir ve yasaklarına karşı gelmekten sakınanlar için bir hidâyet rehberidir.” 1

Üstad Bedîüzzaman Hazretlerine göre bu âyet, Kur’ân’ın hem istikamet yolunu göstermekle görevli olduğunu, hem de kendisinin bizzat cisimleşmiş bir hidâyet nûru olduğunu îlân ediyor.2 Yani cisimleşen hidâyet nûrundan Kur’ân meydana gelmiştir. “Hidâyet-i Kur’ân öyle ince bir dereceye varmıştır ki, hakîkati idrak edilemez. Ve öyle geniş bir sâhayı işgal etmiştir ki, ihâtâsı ilmen kabil değildir.” 3

Bu ifâdeden anlaşılıyor ki, Kur’ân’ın hidâyeti kalbimizin en ince bir doğruluk arzûsundan, dünyanın İslâmiyet’e yakın olsun, uzak olsun, bütün bölgelerinde “iyi ve doğru” olarak kabul gören her değer yargısına kadar kuşatmıştır. Yani dünyanın neresinde olursa olsun, her iyi olan anlayış, her doğru olan kavrayış, her hak olan kabulleniş, her güzel olan değer yargısı ve her isâbetli olan (yanlış ve bâtıl olmayan) yaşayış Kur’ân’ın hidâyetine dâhildir. Kur’ân dünyayı hidâyetiyle kuşatmıştır. Meselâ Müslüman olsun olmasın, bir Japon’un çalışkanlığı ve özverisi, bir Alman’ın temizliği ve dürüstlüğü, bir Avrupalının insanın ve devletin hak ve hukuku ile ilgili anlayışı, bir yamyamın adâleti, bir Afrikalının sabrı ve metâneti ve sâir insanlarca kabul görmüş ve doğru olan ne kadar anlayış ve kavrayış varsa hepsi Kur’ân’ın öz malıdır. Bütün güzel kavramlar Kur’ân’dan akmıştır ve bütün dünyayı sarmıştır.

Nitekim Üstad Hazretleri Kur’ân hakikatlerinin bin üç yüz sene zarfında insan oğlunun kemiyeten beşte birini, keyfiyeten ve insaniyeten yarısını arkasına aldığını, yani inanış ve teslîmiyet itibariyle beşte birini, kavramlarını ve değerlerini kavrayış, kabulleniş ve uygulayış itibariyle de insanlığın yarısını etkilediğini beyan ederek Kur’ân hidâyetinin kuşattığı alanı nazara verir.4

Meyvesi iki dünyanın saadeti olan ve neticesi de kendisi gibi hidâyet olan “hidâyet”in büyük bir nimet, vicdânî bir lezzet ve rûhun Cenneti olduğunu beyan eden5 Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, Fâtiha Sûresindeki “iyyâke nesta’îyn” yani “yalnız senden yardım isteriz” ibâresinden hemen sonra gelen “ihdinâ’s-sırâta’l-müstakîm” yani “bize dosdoğru yol için hidâyet ver” talebinin yardımı hidâyet alanına tahsis ettiğini kaydeder. Bedîüzzaman’a göre, “İhdinâ” kelimesi dört masdardan türemiştir ve dört mânâya işârettir. 1- Mü’min hidâyet isterse “ihdinâ” dinde sebat ve devam mânâsını ifâde eder. 2- Zengin olan hidâyet isterse, malda ve şükürde ziyâde mânâsını ifâde eder. 3- Fakir olan hidâyet isterse, darlığın geçmesini ve genişliğe kavuşmayı ifâde eder. 4- Zayıf olan hidâyet isterse; yardım, başarı ve muvaffakiyet mânâsını ifâde eder. İç ve dış duygulara, âfâkî ve enfüsî delillerin ve burhanların gösterilmesi hidâyet halidir ki, bu, insanlık tarihi boyunca peygamberlerin gönderilmeleri ve kitapların indirilmeleri ile mümkün ve vâki olmuştur.6

En büyük hidâyetin, perdenin kaldırılması ile hakkı hak, bâtılı da bâtıl göstermek olduğunu kaydeden Bedîüzzaman Hazretleri, “İhdinâ” ile istenen “sırat-ı müstakîm”i özetle şöyle tefsîr eder:

Rûha üç büyük kuvvet verilmiştir. Bunlar:

1- Kuvve-i şeheviye: Faydalı şeyleri isteme ve cezb etme kuvveti.

2- Kuvve-i gadabiye: Zararlı şeyleri def etme kuvveti ve kabiliyeti.

3- Kuvve-i akliye: İyi ile kötüyü ayırma ve tanıma kabiliyeti ve gücü.

Bu kuvvetlere yaratılışça sınır konulmamış, şeriatça sınır konulmuştur. Şeriatın koyduğu sınırlara uyulmaz ise ortaya abartılı, canavarca ve insanlık dışı birçok bâtıl uygulama şekilleri çıkacaktır.

İşte hidâyet, bu kuvvetleri adâletli biçimde kullanmak demektir ki, şehvet kuvvetinde “iffet ve nâmûs”, gazap kuvvetinde “şecaat, yiğitlik ve kahramanlık”, akıl kuvvetinde ise, “ilim ve hikmet”tir.7

Dipnotlar:

1- Bakara Sûresi: 1,

2- İşârâtü’l-İ’câz, s. 42,

3- İşârâtü’l-İ’câz, s. 43,

4- Asâ-yı Mûsâ, s. 51,

5- İşârâtü’l-İ’câz, s. 62,

6- İşârâtü’l-İ’câz, s. 28,

7- a.g.e., s. 29.

20.07.2009

E-Posta: [email protected]



Şaban DÖĞEN

Hz. Ömer’in hayran kaldığı insan


A+ | A-

Bir hadis-i şerifte, “Bir kimse kendisi için istediğini diğer bir mü’min kardeşi için de istemedikçe tam inanmış olmaz” buyurulur.

İnsan kendisi için neler ister?

Bolluk ve bereket içinde sıkıntısız, huzur ve mutluluk dolu bir hayat! İyilik ve güzelliklere sahip olarak yaşamak!

İşte iman kendimiz için istediğimiz ne kadar güzellik varsa diğer bir mü’min kardeşimiz için de istememizi emreder.

Allah kalplerimize, kalplerdeki niyetlerimize baktığı için biz başkaları hakkında iyi ve güzel şeyler isteyince bize de iyi ve güzel şeyler ihsan eder.

Hz. Ömer’in emekli valisi Amr bin Sa’d’ın uygulaması gerçekten bu hadis-i şerifteki hakikatle tam örtüşüyor ve onun bu hâli Hz. Ömer’in tebrik ve takdirini celbediyor.

Emekli bir valiydi Amr bin Sa’d, fakat iktisâdî durumu iyi değildi. Yediği arpa ekmeği, içtiği suydu. Şikâyetçi miydi? Hayır. Her şeye rağmen halinden memnundu. Zâten halk da ondan farklı bir yaşayışın içinde değildi.

Hz. Ömer emekli valisini sorup soruşturmuş, Medine’nin iki mil güneyindeki Kuba’ya yerleştiğini öğrenmişti. İhtiyaç içinde olabileceğini düşünerek para gönderdi.

Görevli, parayı getirip teslim etti. Fakat Amr, “Muhtaç değilim” diyerek almak istemedi. Ancak karısının, “Al da bir yere koy, lâzım olur” demesi üzerine alıp bir kenara koydu.

İhtiyaçlar içinde yüzerken, para da tam zamanında gelmişken böyle davranmıştı.

Çünkü Amr bin Sa’d’ın aklı sorular yumağıyla dop doluydu. İdareciliği esnasında hep halkı düşünmemiş miydi? Kendi muhtaçtı, ama kendinden daha çok muhtaç olanlar vardı. Parayı aldığı gibi dışarı fırladı. Ne kadar şehit çocukları, harp malûlü gaziler, yetimler, yoksullar, dullar varsa hepsini onlara dağıttı. Beş kuruşsuzdu artık. Fakat neşeliydi, gülümsemekteydi. Fakirlerin sevindiğini gördükçe kendi ihtiyaçlarını bile unutmuştu.

Çok zaman geçmeden Hakkın rahmetine kavuştu Hz. Amr. Hz. Ömer vefatını duyduğu zaman çok üzüldü. Bunu büyük bir kayıp olarak gördü. Bir grup arkadaşıyla birlikte onun mezarı başına geldi duâ etti. Şu dileklerde bulundu: “Ya Rabbi! Merhum Sa’d’in oğlu Amr temiz, dindar, feragat sâhibi, iyi huylu birisidir. Kıyamet gününde onunla dost olmayı, Müslümanların ondan gereği gibi faydalanmalarını içtenlikle diliyorum. Dileğimizi kabul eyle!”

“Bir kimse kendisi için istediğini diğer bir mü’min kardeşi için de istemedikçe tam inanmış olmaz” hadisi şerifi gerçekten bir şablon. Amr bin Sa’d belki bir istisna. Ama biz ne ölçüde uyuyoruz?

20.07.2009

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

İslâmda kadın


A+ | A-

Kadınlar dahil, bütün insan hakları 1948’de değil, 610 yılında ilân edilmeye başlanmış, 632’de tamamlanmış, 650’lere kadar pratiğe geçirilerek kemale erdirilmiş. Ve bizatihi Kur’ân ve Hadislerle yazılı belgeler haline getirilmiştir.

İşte İslâmın temel kurallarından olan bu hak ve hürriyetler; kitaptan kitaba, beyinden beyine, toplumdan topluma, çağdan çağa yaşanarak aktarılmış ve bugünkü mütekâmil seviyesine ulaşmıştır.

İslâmın temel kurallarından olan haklar iki türlü hak vardır: Allah hakkı, kul hakkı. Allah hakkı, ibadet, zikir, şükür gibi şeylerdir. Allah, kendi hakkını affedebilir. Ama, kul hakkını asla! Tek bir şartı var: Hakkı ihkak. Yani, hak sahiplerine hakkını iade etmek… Gıybet dahil, yaptığı bütün haksızlıkları telâfi etmek, helâllik dilemek…

Tarihin şehâdetiyle sabittir ki, nâzik ve nâzenin kadının, gerek cehâlet döneminde, gerek tarihin muhtelif devirlerinde, gerekse günümüzde, bir “mal, bir metâ, bir köle, bir para kazanma vasıtası, bir cinsi obje” olarak görülmüş.

Hiç şüphesiz ki İslâm, insana, erkeğe, çocuğa, karı-kocaya, anne-babaya, hattâ “hayvan-canlı ve eşyaya”, lâyık oldukları değeri verdiği gibi, kadını da “lâyık” olduğu mevkiye çıkarmıştır. Kadına, anne olarak, eş olarak, kız çocuğu olarak, kız kardeş olarak, hala olarak, teyze olarak, akraba olarak ve kadın olarak değer vermiş ve haklarını bir bir sıralamıştır.

*İslâm, dindarlık ve ibâdet açısından, erkek gibi ehil görmüş, ona göre mükâfat veya cezâ verileceği beyan edilmiştir.

Peygamber Efendimiz’e (asm) ilk imân eden bir kadın olan ve hanımı Hz. Hatice’dir (ra). Hz. Aişe (ra) ise, âlim ve müftüdür, Sahabiler, bilmedikleri meseleleri ondan sorup öğrenirlerdi.

*İslâm, kız çocuklarının diri diri gömülmesini, horlanmasını, aşağılanmasını, kadının uğursuz sayılmasını yasaklamıştır.

*İslâmiyet, erkeklerin, kadınlara büyük şefkat ve nezâket göstermesini istemiştir. Kur’ân’da, kadın ismini taşıyan “Nisa, Meryem” sûreleri vardır.

*İslâm kadını, anne olarak yüceltmiş. Ayrıca, ana olarak, kız olarak, kız kardeş olarak, eş olarak, hala olarak, teyze olarak, anneanne ve babaanne olarak bütün haklarla donatmıştır.

*İslâm, kadının ilim öğrenmesi için büyük tahşidatlar, teşvikler yapmıştır.

*İslâm sınırsız evlenmeyi kaldırmış, zarûretler ve birçok ağır şartlar dahilinde dört ile sınırlandırmıştır.

*İslâm, boşanma sistemini erkeğin keyfine bağlı bırakmamış, kadının haksız ve keyfi boşanma ile, zulm ile terk edilmesini engellemiştir.

*İslâm kadına varis olma hakkını, anne, kız, eş, büyük, küçük, hatta anne karnında iken bile tanımıştır!

*İslâm karı-koca haklarını tanzim etmiş, kadını bir eşya, metâ, hizmetçi ve köle olmaktan kurtarmıştır.

*İslâm, kadını, küçük yaşta iken, yâni bülûğa ermeden önce, vesayetini velisine vermiştir. Himâye edilmesini temin etmiş. Kadının terbiye, eğitim, gözetme ve mallarına ihtimam edilmesini teminat altına almıştır.

*İslâm, ibâdet, kulluk mevzuunda eşit tuttuğu gibi, dünyevî hükümlerde hak ve eşitlik sağlamıştır.

Başka hangi kültürde, sistemde, hukukta, en ince teferruatına kadar, kadın hakları sıralanmış, eğitim ve terbiyesine önem verilmiştir?

Müslüman erkekler ve Müslüman kadınlar, mü’min erkekler ve mü’min kadınlar, Allah’ın emirlerine uymakta sebat gösteren erkekler ve kadınlar, sadaka sahibi erkekler ve kadınlar, sabreden erkekler ve kadınlar, Allah’tan korkan erkekler ve kadınlar, zekât ve sadakalarını veren erkekler ve kadınlar, oruç tutan erkekler ve kadınlar, nâmuslarını koruyan erkekler ve kadınlar, Allah’ı çok zikreden erkekler ve kadınlar için Allah, mağfiret ve büyük mükâfat hazırlamıştır.” (Ahzâb, 35.)

Bu âyetler, kadının imân, ibâdet, ticâret, muamelat açısından erkeklerle eşit oldukları ferman edilmektedir. Bir hadis-i şerifte de, “Kadın-erkek bütün insanlar, tarak dişleri gibi biribirine müsâvidirler” (Ö. Nasuhi Bilmen, Hukuk-u İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kamusu, II, 73-74.) buyrulmaktadır.

20.07.2009

E-Posta: [email protected] [email protected]



Cevher İLHAN

“Özerklik talebi” ve “iftirak projesi” (1)


A+ | A-

Son haftalarda garip olaylar oluyor. Bir yığın iç ve dış gündem arasında içte ve dışta yeniden “federasyon talepleri” seslendiriliyor; Türkiye’nin “iftirak projeleri”yle bölünüp parçalanmasının âdeta temrinleri yapılıyor.

PKK terör örgütünün Kandil Dağındaki “bir numarası” Karayılan’ın gazeteci Hasan Cemal’le yaptığı “kerpiçten köy evinde dört saatlik görüşme”de “paradigma değişti” diye mesaj göndermesinin ardından DTP’de de bu yönde rapor ve söylemler ortaya konulmakta.

Karayılan’ın, Bush döneminden beri “terör örgütünün silâh bırakması ve dağdan inmesi” önerisine, “eşitlik ve özgürlük” perdesinde koştuğu “demokratik özerk Kürdistan” şartı, sözkonusu “paradigma”yı açıkça ortaya koymakta. (Milliyet, 6 Mayıs. 2009)

Cemal’in, Karayılan’la Ankara arasında “gazetecilik görevi”yle mesaj taşıması tartışması bir yana. Terör örgütünün fiilî lideri, her ne kadar, bağımsız Kürt devleti kurmanın artık geçmişte kaldığını ve daha mâkul çizgide olduklarını iddia etse de; ve “bu özerklikten kasıt, federasyon değildir” dese de, neticede demokratikleşme ile sağlanacak temel hak ve hürriyetlerin ötesinde “özerklik”le ayrılığa ve bölünmeye zemin hazırladığı görülüyor.

Bu sürecin, önce 1993’te ve devamında 1999 ile İmralı’da başladığını, “Öcalan’ın tâlimatı”yla bu taktiğe başvurduklarını itiraf eden Karayılan’ın bu ifâdelerinin peşinden, DTP’nin hazırladığı raporda da açıkça “İskoç modeli” ile Türkiye’nin bayrakları ayrı ve ayrı ayrı parlamentoları bulunan 23 ayrı özerk bölgeye taksimi teklifi kayda değer.

Zira bu “teklif”te de İmralı’daki terörist başının “Kürtlerin yegâne temsilcisi” kabul edilip serbest bırakılması ve Ankara’nın kendisiyle diyalog kurması ve bölge meselelerinin siyasallaşan örgütün inisiyatif ve politikalarıyla şekillenmesi önerilmekte…

“FEDERASYON” TAKTİĞİ…

DTP’nin eş başkanı Ayna’nın, “Nevruz olayları”ndan bu yana her fırsatta Ankara’nın Öcalan’ı muhatap alması gerektiğini bildirmesi ve Öcalan’ın mesajını iletip “rapor istediği”ni aktarması, bunun ifâdesi.

Diğer eş başkan Türk’ün, partisinin milletvekili ve belediye başkanlarıyla toplantısında ve Marksist örgütün lideri Öcalan’ın resimleriyle dolu pankartları altında yapılan mitinginde, “PKK’nın eylemsizlik sürecinin 1 Eylül dünya barış gününe kadar uzattığını” ve bir nev'î “tek taraflı ateşkes ilân ettiklerini” duyurup sözkonusu teklifleri için âdeta şantajda bulunması dikkat çekici…

Kısacası İmralı, DTP ve Kandil’in son dönemde “federasyon taktiği”nde buluştuğu olayların arka plânında okunuyor. Ayna’nın, özgürlük ve demokrasi isteklerinin akabinde savurduğu, “terör örgütüne yönelik operasyonlar devam ederse daha kanlı bir süreçe başlar” tehdidinde açıkça anlaşılıyor.

Buna, geçtiğimiz hafta DTP’li belediye başkanlarının randevu bekledikleri Cumhurbaşkanı Gül’e sunacakları “öneri paketi”nde, “eyâlet sisteminin tartışılması ve İspanya’daki Bask modeli ile İskoçya modelinin birebir uygulanması isteği”nin tekrarlandığına bakıldığında, DTP’nin Kandil’deki Karayılan ile İmralı’daki Öcalan’ın taleplerini sıraladığı görülüyor. (a.g.g., 9.7.2009)

“TAVAİF-İ MÜLÛK” İKAZI…

Keza Öcalan’ın, Kürt sorununun çözümü konusunda Ağustos ayında bir yol haritası açıklayacağı ve güya bağımsızlıktan vazgeçip Ankara’dakilerin de hoşuna gidecek bir makyajla, “üniter devlet yapısı içinde çözüme inandığı”nın belirtilmesi, aynı amacı taşıyor.

Yine “proje” kapsamında petrol ve mâden gibi bölgedeki tabiî kaynaklardan belediyelere hak tanınmasının “öneri paketi”nde yer alması, “özerkliğin” gerisindeki maksadı deşifre ediyor.

Bazı demokratik hak ve özgürlük taleplerinin yer aldığı “demokratik özerklik projesi”nde demokrasiyi katleden 12 Eylül darbesi lideri Evren’in, “Türkiye yedi eyâlete ayrılabilir” sözüne atıfta bulunulması, kaderin bir başka garip cilvesi olarak raporlara yansıyor.

Ve bütün bunlar, Bediüzzaman’ın Prens Sabahattin Bey’e yazdığı cevapta, “adem-i merkeziyet fikriyle veyahut onun kardeşioğlu gayr-ı mahlut (tek ırktan oluşan) siyasî kulüpler (partiler) sirâyetinde” başvurulacak bir “muhtariyet”in, sonra “istiklâliyete (bağımsızlığa)” ve “tavaif- mülûk (memleketin küçük küçük devletlere parçalanması) suretini giyeceğini” ikazını hatırlatıyor.

Bunun ırkçılığı tahrik ederek “meyl-i iftirak (ayrılma ve bölünme meyli)”ni azdırıp bölünme ve parçalanmaya götüreceği yanlışının tekrarı olduğunu gösteriyor. (Eski Said Dönemi Eserleri, 183-184)

20.07.2009

E-Posta: [email protected]



Recep TAŞCI

Treni kaçırmadan


A+ | A-

Türkiye İstatistik Kurumunun her ay açıkladığı, enflasyon, ithalat, ihracat ve büyüme gibi verilerden hareketle ekonominin gidişatı hakkında yorum ve eleştirilerde bulunurken, dünyada da neler olup bittiğini yakından takip etmeliyiz.

Aksi takdirde medeniyet yarışında nal toplamak zorunda kalırız.

Bu bağlamda geçtiğimiz günlerde İtalya’nın L’Aquila şehrinde düzenlenen G-8 zirvesinden söz etmek istiyoruz.

G-8 nedir?

Petrol krizinin yaşandığı 1970’li yıllarda ekonomik sorunları çözmek amacıyla ABD, Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Japonya, Kanada tarafından kurulmuş zengin ve gelişmiş ülkeler topluluğu.

Gruba 1998 yılında Rusya da dahil olunca ülke sayısı sekize çıkıyor ve G-8 adını alıyor.

İşte bu ülkeler yolsuzluk, istihdam, enerji tasarrufu, karbon salınımı, kriz gibi konuları görüşmek üzere toplandılar.

Toplantıya daha sonra BRIC diye tanımlanan ve yükselen piyasaların ağır topları Çin, Hindistan, Brezilya’nın yanı sıra Meksika ve Güney Afrika da çağrıldı.

Bunlar da G-5 diye adlandırıldı.

Bir de G-20 var.

Türkiye’nin de dahil olduğu bu grupta G-8 ve G-5’teki 13 ülkeye ilâveten Arjantin, Suudi Arabistan, Avustralya, Endonezya, Güney Kore ve AB yer alıyor.

Bu ülkeler de zirvenin son gününde gıda güvenliği ile ilgili oturuma katıldılar.

Türkiye’yi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği toplantıda, yoksul ülkelere 3 yıl içinde 20 milyar dolar tutarında maddî yardım yapılması kararlaştırıldı. Bunun 5 milyar doları acil olarak tarım yatırımları ile açlıkla mücadelede kullanılacağı söyleniyor.

Söyleniyor diyoruz, çünkü verilen sözler ne kadar gerçekleşir bilemiyoruz. Zira, 2005’te Gleneagles’de yapılan G-8 zirvesinde, 2010’a kadar Afrika ülkelerine 50 milyar dolar yardım yapılması sözü yerine getirilmemiştir.

Bu kısa bilgilendirmeden sonra zirveyi değerlendirirsek manzara şu:

Dünyada güç dengeleri değişiyor, yeni merkezler doğuyor. İnsanlığın kaderini belirleyen kararların 8 ülke tarafından alınması tepki çekiyor, G-5 ülkeleri de zirveye dâvet ediliyor.

G-8 yerini G-13 alıyor. Çin, Hindistan, Brezilya yeni güç odakları oluşturuyor.

Kasası ABD dolarlarıyla dolu olan Çin, IMF’ye 50 milyar dolar verecek. Karşılığında yönetimde etkin bir konuma gelmek için pazarlık yapıyor.

Doların tahtı sallanıyor, yeni rezerv para birimi üzerine kafa yoruluyor.

Doları altına endekslemekten vazgeçen ABD, 1971’den beri karşılıksız para basmanın keyfini sürüyor.

Birleşmiş Milletler yapısında reform talepleriyle birlikte Güvenlik Konseyi’nde veto yetkisine sahip daimî üyelerin statüsü tartışılıyor.

Böylesine hareketli ve dünyanın yeniden şekillendiği bu dönemde Türkiye lüzumsuz ve verimsiz yapay sorunlarla enerjisini tüketmemeli, uluslar arası arenada söz sahibi olmak için aktif roller üstlenmeli ama her şeyden önce ekonomisini güçlendirecek köklü reformlara vakit geçirmeden girişmelidir.

Treni bari bu sefer kaçırmayalım.

20.07.2009

E-Posta: [email protected]



Yeni Asyadan Size

Ramazan kampanyası


A+ | A-

Geçen hafta köşemizin sonuna, Ramazan setiyle ilgili olarak Antalya’dan gelen bir not koymuştuk. Bu hafta yine oradan, Yönetim Kurulu üyemiz ve yazarımız Nejat Eren’in daha detaylı bir yazısını sizlerle paylaşıyoruz:

Mâlûm; “nur yoluna” ve büyük müceddid Hz. Bediüzzaman’ın dâvâsına gönül verip yaşatmayı gaye edinen dünyanın ve Türkiye’nin tek bir Nurcu gazetesi vardır. O da Yeni Asya’mızdır.

Bu gazete şahs-ı manevîyi temsil eden saff-ı evvellerden “sahip, vâris ve rükünlerin” meşveret kararıyla kırk yıl önce neşir hayatına başladı. Hiç istikametini kaybetmeden aynı doğrultuda bitmeyen bir aşk ve şevkle, hedefine yürüyor.

Bu kırk yılda istikamet, ihlâs, sadakat, sabır, muhabbet, irtibat, gayret, tecrübe ve metanetle çok yenilikler, hamleler, kampanyalar yaptık.

Şimdi yeni bir heyecan, aşk ve şevkle önümüzdeki “Ramazan kampanyasına” hazırlanıyoruz. Zorluklara rağmen bütün il, ilçe, belde, köy ve mahallelerde hummalı bir gayret ve hazırlık var. Haziran’daki Nevşehir Toplantısında hedeflenen rakamı iki katına çıkarmamız hayal olmasa gerek.

Bunu, aşağıdaki örnek uygulamaya güvenerek ve tatbikatını da sizinle paylaşarak bir ufuk açmak babında beyan etme cesareti buluyorum.

Antalya olarak geçen hafta gazetemizin bu köşesinde il ve ilçeler bazında hedefimizin 12 bin olduğu açıklanmıştı. Haftalık meşveretimizde bu konu gündeme alınarak tekrar değerlendirildi. Müzakerelerde bizzat meşveret üyelerinden başlayarak bu hedefin üstüne çıkma hususu dile getirildi. “Gazete sayısı” belirleme kampanyası ile “bire bir, adam adama” tebligat fikri öne çıktı. Bunun neticesinde o toplantıda sadece mahallî meşveret üyelerinden 2000’den fazla taahhüt geleceği ortaya çıktı. Daha sonra bunu derse gelen dâvâ arkadaşlarımıza duyurma kararı alındı. Onlardan da asgarî herkesten 50 gazeteden az olmamak üzere bir liste talebi fikri ağırlıklı olarak tavsiye edildi. İlk derste tatbikatı yapıldı. Daha sonra bu tatbikatın aile meclislerinde görüşülüp çocukların da bu kampanyaya katılımının sağlanması fikri çıktı. Bir ailedeki “aile meclisi” toplantısında bu kampanyaya 1000 sayıyla katılma müjdesi geldi.

Böylece hedef çıtamızı 15 bin ve daha sonra da 20 bine yükselttik. İnşaallah müşterek dualarla 20 bin hedefimize ulaşmayı umuyoruz.

Başka bir konu da bu gazetelerin dağıtımıyla ilgiliydi. 23 Mart günleri dağıttığımız gazeteler “psikolojik” duvarların aşılması açısından çok etkili oluyor, ama bize kalıcı olarak fazla bir geri dönüşüm getirmiyor. Bu konu da meşveretimizde görüşülerek kararlaştırdığımız üzere bu 15 veya 20 bin gazeteyi Ramazan ayı içinde her Cuma 4’er bin dağıtmak yerine, ilimize gelecek toplam gazete sayısını 30 güne bölmek, şehir içinde müsait olan sabit adresler tesbit edip oralara bir ay boyunca her gün 500 gazeteyi ulaştırmak.

Bu tür uygulama bize şöyle bir avantaj sağlayacak: İlk olarak, çok sıcak olan ve cemaatimizin büyük çoğunluğunun tatilde ve yaylalarda olduğu bu dönemde gazete dağıtımında eleman sıkıntısını giderecek. Ücret karşılığında dağıtıcı bu işi yapacak, bize sadece dağıtıcının maddî ücreti bir yük olarak geri dönecek. Onu da gazete vaad edenlerden tahsil ederek karşıladık. Böylece bir günde binlerce gazeteyi dağıtma külfetinden ve günü birlik dağıtımla çok sayıda gazeteyi telef etmekten ziyade devamlılığı sağlamak.

İkincisi: Bu geçici aboneleri bayramdan sonra ziyaret edip devamlı abone yapmaya çalışmak.

Üçüncü olarak da; bu şekildeki bir uygulama aynı zamanda her gazeteyle verilecek olan kitap sayısında da çok büyük bir tasarruf sağlayacak. Çünkü meselâ ilk Cuma 3000 gazetenin yanında 3000 de kitap vermemiz gerekiyordu. Ama şimdi bu şekilde biz her yeni geçici aboneye bir kitap verirsek toplam 500 veya 1000 kitapla işi bağlayacağız. Antalya olarak tirajımız 15 bin gazete olursa—ki in- şaallah olacak—toplam kitap sayımız en fazla 2000 olacak. (Her kitaptan 500 adet=toplam: 1500, ekstradan 500 veya 1000 adet olsa toplam 2500 adet.) Böylece 14 bin kitap dağıtmayarak ve talep etmeyerek bu kadar kâğıt ve baskı masrafından da tasarruf etmiş olacağız.

Bu hamlenin hepimize hayırlı olmasını, yeni bir aşk ve şevk getirmesini Cenâb-ı Haktan niyaz ediyor, her beldeden aşk ve şevk verici güzel haberler bekliyoruz.

20.07.2009

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Gerçekler buharlaşmaz


A+ | A-

Hemen her gün, birbirinden dikkat çekici yeni ‘haber’lerle karşılaşılıyor. Yıllardan beri ‘büyük gazete’lerin yalanlarıyla büyümüş olanlar bu haberleri görünce şok oluyor, ama hadiselerin iç yüzünü yaşandığı günlerde tahmin edenler için bu haberler hiç de sürpriz sayılmaz.

Dün bir gazete, “Fadime Şahin buhar oldu” manşetiyle çıkmıştı. Habere göre, Ergenekon’da ifadesi alınmak istenen Fadime Şahin, yeni tipi ve kimliğiyle sırra kadem basmış, adeta ortadan kaybolmuş. Devletin ‘tanık koruma programı’yla yeni bir kimliğe kavuşan Şahin, ikinci kez estetik ameliyat yaptırmış ve kayıplara karışmış. (Haber Turk, 19 Temmuz 2009)

Bu haberi duyanların bir kısmı, “Vah, vah” dese de; 28 Şubat’ın aslını ve astarını bilenler bu ‘numaralar’ın bayatladığını söyleyebilir. 28 Şubat sürecinde ‘vazife’sini yapan bütün figüranlar, daha sonra ortadan kayboldu. Tabiî ‘kayboldu’ mu yoksa birilerince ‘Kaybolun’ mu dendi o da ayrı bir mesele...

28 Şubat günleri hatırlanacak olursa, her taşın altından bir ‘irtica olayı’ çıkıyordu. O günlerde de imkânlar ölçüsünde bütün bunların birer ‘oyun ve tuzak’ olduğu anlatılmaya çalışıldı, ama maalesef dinleyen olmadı. Aynı şekilde terörle mücadele adına yapılan bazı yanlışlar da kamuoyundan itina ile gizlendi. Aylarca, belki de yıllarca boşa harcanan imkânlar sonucu Türkiye’nin beli doğrulmaz hale geldi. Bilhassa sınır ötesi operasyonlarda iddialı sözler sarf edildi. “Teröristlerin her anını izliyoruz, onlara firsat vermeyeceğiz” diyenler yok muydu? Peki, o iddialı sözlere o gün inanan ‘sessiz çoğunluk’ daha sonra terörün sona ermediğini görünce ne düşündü?

28 Şubat’ın figüranı ya da figüranları buharlaşmış olsa da gerçekler buharlaşmaz. O gerçek de şudur: 28 Şubat 1997 süreci öncesi ve sonrasında yapılan bütün icraatlar yeniden elden geçirilmelidir. Türkiye’yi bu sıkıntılı sürece sokanlar ne gibi menfaatler elde ettiler? O gün ‘figüran’ bulanlar, acaba aynı alışkanlıklarını bugün de sürdürüyor mu? 28 Şubat süreciyle kurulan tuzağa düşülmeseydi, Ergenekon şebekesi bu kadar dal budak salabilir miydi?

Elbette her hadisenin arkasında bir ‘komplo’ aramak doğru olmaz. Fakat Türkiye’nin bu konuda çok zengin olduğu bellidir. “Tek parti” devrinden başlayarak bu günde yaşanan yüzlerce hadisede bir ‘tuzak’ görmek mümkün. 27 Mayıs da, 12 Eylül de bu tuzakların sadece ara duraklarıdır.

Bu bakımdan önümüzdeki yıllarda yeni tuzakların kurulup, yeni figüranların ortaya çıkmasını istemiyorsak; çarenin hür, adil ve demokrat bir yönetimde olduğunu görmeliyiz. ‘Buharlaşan insanlar’ da istemiyorsak aynı yolu takip etmeliyiz. Türkiye’nin menfaati; daha hür, daha demokrat ve daha adil olmaktadır.

Bunu temin etmenin yolu da yeni ve gerçekten sivil bir anayasa hazırlayabilmektir.

Türkiye’yi idare edenler ‘vaadetme’yi bir yana bırakıp ‘icraat’larını ortaya koymaya başlasalar iyi olur. Sür’at asrındayız ve zaman; sel gibi akıp gidiyor.

“Figüran”ları buharlaştırmayı başarmış olsalar da, gerçekleri buharlaştırmayı başaramayacaklar İnşallah.

20.07.2009

E-Posta: [email protected]



Şükrü BULUT

Kurbağalar Darwin’i kuşattı...


A+ | A-

Bu başlık bana ait değil. Bir Avrupa dili bilen herkes, internet haberleri arasında, Avustralya’daki Darwin şehrinin kurbağaların muhasarasında olduğunu ve şehrin kale kapılarını tutan zehirli kurbağa ordusunca tutulduğunu öğrenecektir.

Yaratılışı sebeplere, tesadüfe ve tabiata vererek Allah'ı inkâr etmeye çalışanların bayraktarlarından Darwin'in ölümünün 150. sene-i devriyesini, Batılı saldırgan ateistler iyi kullanıyorlar. Bir taraftan bilimsellik, diğer taraftan tarihî vefa veya psikolojik ilgilerle Darwin'i hortlatmaya yeltenenlerin çalışmaları hakikaten göz dolduruyor. Köln'ün meşhur çiçek ve ağaç bahçesinde sergilenmiş levhalarda, evolusyon teorisinin o meşhur bildik resimleri alt bilgileriyle ziyaretçilere sunuluyor. Çeşitli bilimsel mahfillerde, müzelerde ve halka açık yerlerde Darwin üzerinden dinsizlik propagandaları gözle görülür halde yapılıyor.

Gerçi birkaç sene önce de yoldaşı Freud'un böyle bir sene-i devriyesi bahane edilerek, hayli agresif ateist saldırılara Müslüman ve Hıristiyanlar hedef olmuşlardı...

Karl Marx'ın, Darwin'in ve Freud'un bayraktarlığını yaptıkları inkâr-ı ulûhiyet, yani tevhid karşıtı düşmanlıkların günümüz Avrupa’sında aynen devam etmekte olduğunu şu vesile ile tekrarlamış olalım. Dinsizlerin arasındaki sıkı irtibatlar cemaat şeklini aldığından, Latin Amerika'dan Avustralya'ya kadar, dünyanın her yöresindeki dinsizler, en küçük bir hadisede ittifak ederek bize saldırıyorlar. Kitap, gazete, gözlü medya, internet ve diğer aletlere bu nazarla baktığımızda; semavî dinlere ve insanî değerlere sıra sıra dizilmiş müttefikleri taarruz halinde görüyoruz.

Tahrip çok kolay olduğundan, fikren galip ya da mağlûp olmak onları fazla kaygılandırmıyor. Hâlâ bilimsellik örtüsüne bürünerek patırtı gürültü çıkarmaya çalışıyorlar. Onların temelsiz gürültülerine karşı, hem İslâm âleminden, hem de Hıristiyanlardan çeşitli cevapların medyada yer aldığını da belirtmiş olalım.

Fakat bizim bu yazıdaki maksadımız iki asra varan, yaratılış teorisi üzerindeki mâlûm iman küfür çatışması değil. Dinsizliği ve sefaheti dünyaya pazarlayan İngiliz milletinin “Darwin” diye isimlendirdiği bir şehrin trajikomik hikâyesini vermek istedik. Kıt'anın kuzeyinde, tropikal çizgiye yakın sahillerdeki Darwin’i işgale yönelen meşhur zehirli kurbağaların hikâyesini bütün Batı dünyası ekranlardan gözleriyle takip etti.

Darwinlilerin evlerini, bahçelerini ve şehrin her cihetini kuşatan kurbağa muhasarasına karşı, şehrin politikacıları halkı seferberliğe çağırmış. Zehirli kurbağalara karşı nasıl savaşılacağına dair “harp eğitim merkezleri” kurulmuş. Korku ve endişe içinde akibetlerini bekleyen Darwinlilerin bu mücadeleden pek ümitli olmadıkları da gelen haberler arasında. Zira nereden, ne zaman ve nasıl hücuma geçecekleri pek tayin edilemeyen bu düşmanla nasıl başa çıkılacağını kimsecikler bilmiyormuş.

Dedelerinin üç yüz küsur sene önce James Cook kumandasında Aborjinleri modern silâhlarla avladıklarını bilen bir kısım İngilizler, bu musîbete sebep olarak cetlerini gösteriyorlar. Olayı zavallı Aborjinlerin intikamı olarak düşünenler olduğu gibi, Allah'a savaş açan dinsizlerin bir bayraktarının isminin bu şehre verilmesinin bu musîbete sebep olduğunu söyleyenlerin sayısı da az değil. Deneylerde en çok zulme uğrayan milletin bir kısım temsilcisinin, Allah'ın askerleri olarak, saldırgan ateistlerin biyolojik kumandanı Darwin'den intikam almaları tarzındaki değerlendirmeler de ilginç.

İnkârcıları bazen karınca, bazen sinek ve bazen çekirge ile cezalandıran Rabbimiz, görülüyor ki bu defa da kurbağa ile Darwinlileri, Darwinistleri ve İngilizleri ikaz ediyor. Dinsizliğin sembol isimlerinden birinin adının bu şehre verilmiş olması, belki de musîbetin önemli sebeplerinden birisini teşkil ediyor. Şu bilgilerden sonra, Darwinlilerin kurbağalarla nasıl bir anlaşmaya gidecekleri az çok tahmin edilebilir.

Şayet Darwinliler sulh u sükûnet içinde yaşamak istiyorlarsa, evvelâ Darwin ile alâkalarının olmadığını, onun sapık yalanlarına inanmadıklarını medya aracılığıyla ilân etmeleri gerekiyor. Sonra da cetlerinin işlediği cinayetle bir alâkalarının olmadığını ve bugünkü Aborjinlerle eşit şartlarda barış içinde yaşamak istediklerini evvelâ Londra'ya, sonra da Canberra'ya temsilcileri aracılığıyla bildirmeleri lâzım.

Musîbetzede Kuzey Avustralyalılara, her şeyden önce bu güzel sahil şehrinin ismini değiştirmekle işe başlanması gerektiğini de bilvesile hatırlatalım.

20.07.2009

E-Posta: [email protected]



Suna DURMAZ

İsrail’in temeli (1)


A+ | A-

Theodore Herzl’in öncülük ettiği Politik Siyonizm Hareketi, emperyalist güçlerle menfaat işbirliği yaparak Filistin toprakları üzerinde “Ulusal Yahudi Devleti” olarak vasıflandırdığı İsrail’i kurduğunda, uluslar arası kamuoyuna kuruluş bildirisini 14 Mayıs 1948’de şöyle açıklamıştır:

“Tarih sahnesinde ilk olarak İsrail toprakları (Filistin) üzerinde görülen Yahudi halkı, burada kendi kültürel, dinî ve siyasî özelliklerini belirlemiş; millî ve evrensel boyutlarda bir kültür değeri oluşturarak bağımsız bir hayat sürmüştür. Ezelî Tevrat’ı da buradan dünyaya tereke olarak bırakmıştır.

Kendi topraklarından zorla kovulduktan sonra, dağılmış oldukları bütün ülkelerde hatıralarına imanla sadık kalmış; vatana geri dönüp yeniden siyasî bağımsızlıklarını almak için duâ etmeyi asla bırakmamışlardır.

Bu kültürel ve tarihî bağların dışında; asırlar boyunca, her Yahudi nesli tarihî vatanlarına geri dönüp yerleşmeye çabalamıştır. Ve nihayet, bu son nesil büyük kitlelerle vatana dönmüştür. Gizlice hicret edenler; ilk öncüler ve koruyucular, çölü çiçekli bir bahçeye çevirmişlerdir. İbraniceyi canlandırmış, şehirler ve köyler inşa etmiş, gelişmekte olan bir toplum oluşturarak kendi ekonomi ve kültürlerinin patronu olmuşlardır.

1897 yılında toplanan ilk Siyonist Kongre, Thedore Herzl’in başlatmış olduğu ‘Yahudi Devleti’ vizyonundan esinlenerek Yahudilerin kendi millî vatanlarında yeniden varlık bulmaları hakkını açıklamıştır.

Bu hak; 2 Kasım 1917’de açıklanan Balfour Deklarasyonuyla tanınmış; Milletler Cemiyeti de, Yahudi halkı ve İsrail toprağı arasında tarihî bir bağ olmasına binaen, Yahudilerin kendi vatanlarına dönüp yeniden yapılanma hakkını onaylamıştır.

2. Dünya Harbi esnasında, Yahudi halkı barışı ve özgürlüğü seven milletlerle beraber şeytanî Nazi Kuvvetlerine karşı mücadele yürütmüş; savaşta sergilediği üstün çaba ve askerlerinin kanıyla Birleşmiş Milletler üyesi olmayı hak etmiştir.

29 Kasım 1947’de toplanan BM Genel Kurulu İsrail toprakları üzerinde bir Yahudi devletinin kurulmasını öngören kararı kabul etmiştir.

Birleşmiş Milletler’in Yahudilerin devlet kurma hakkını tanımış olması verilen yeni bir hak değildir. Yahudilerin diğer milletler gibi bağımsız ve egemen bir devlet sahibi olmaları tabiî haklarıdır.” (Benjamin Beit- Hallami, Original Sins, s. 51)

“Halksız olan topraklar, topraksız olan halka” (Arzun bila Şa’ab, li Şa’bin bila arz) diye kökünde zulüm yatan bir sloganla yola çıkan Siyonistler, Filistin’i ele geçirmek için adam öldürme, gasp, hırsızlık gibi vesilelere başvurmayı meşrû saymışlardır.

Bir ateist olan İsrail’in demir yumruklu kadın başbakanı Golda Meir, 1970 yılında bir grup Yahudi yazarla yaptığı sohbette, 1920 yılında Filistin’i ziyaret etmiş olan bir Polonyalı Yahudinin izlenimlerini “Gelin çok güzel (Filistin)! Ama ona sahip olan bir damat var” diye dile getirdiğini, kendisinin de bu söze karşılık olarak “Allah’a şükür olsun ki damat çok zayıf ve gelin kolayca kaçırılabilir” diye cevap verdiğini söyler. (Original Sins, s. 78)

Golda Meir daha sonraki yıllarda yaptığı bir açıklamada ise,

“Bu ülke, Tanrı tarafından yapılmış olan bir vaadin yerine gelişidir. Onun yasallığını tartışmak gülünç olur.” (Roger Garaudy, Siyonizm Dosyası, s., 81) diyerek kendisi ateist olmasına rağmen Filistin’in gaspla ele geçirilmesine din kisvesi giydirmekte sakınca görmemiştir.

İsrail’in kuruluş bildirisinden ve Golda Meir’in sözlerinden anladığımız kadarıyla Yahudi Devleti kurulurken iki şey esas olarak alınmıştır.

1- Dinî haklar.

2- Tarihî haklar.

Bilindiği gibi, Filistin’in ilk sahipleri Arap Yarımadasından buraya göç etmiş olan Kenanlılardır. Peygamberlerin babası sayılan Hz. İbrahim, bir müddet Filistin’de yaşadıktan sonra Mısır’a gitmiştir. İsrailoğullarının Peygamberi Hz. Musa ise, rivâyetlere göre Filistin’de hiç yaşamamıştır. Mısır’da yaşayan İsrailoğullarını Firavun’un zulmünden kurtarmak isteyen Hz. Musa, Allah’ın emriyle kavmiyle beraber Kızıl Deniz’i geçerek Filistin topraklarına doğru gelmiştir.

Cenâb-ı Hak, İsrailoğullarına Kudüs’e girmelerini emretmiş, onlar ise Amâlika dedikleri Filistin halkından korktuklarından, Rablerinin Kudüs’e girme emrine itaat etmemişlerdir. İşte bu itaatsizlikleri yüzünden, Cenâb-ı Hak tarafından cezalandırılmışlar; kırk yıl boyunca Sina Yarımadasında kaybolup gitmişlerdir. Hz. Musa bu kayboluş yıllarında Sina’da vefat etmiştir.

Tarih boyunca Asurlular, Babilliler, Persler, Makedonyalılar ve Romalıların hükmü altına giren Filistin toprakları; Hz. Ömer döneminde Müslümanların eline geçmiş, on üç asır boyunca da İslâm hakimiyeti altında kalmıştır.

60 yıldır Filistin toprakları üzerinde hüküm süren İsrail’in kuruluş temellerini inceleyip; Siyonistlerin Filistin toprakları üzerindeki dinî ve tarihî haklar iddiasının esasına inmeye ve önce dinî haklar iddiasına açıklık getirmeye çalışacağız.

Bu konuda www.christiananswers.net/turkish/bible-tr adresinden aldığımız Muharref Tevrat âyetlerine sıklıkla başvursak da, ana referans kaynağımız Natık-ı bil Hak sıfatıyla Kur’ân-ı Kerim olacaktır şüphesiz. Zira, İsrailoğulları tarihinin gerek akidevî, gerekse sosyal yönleri konusunda bizleri aydınlatan Kur’ân-ı Kerim, Yahudilerin iddialarına da cevap vermektedir.

KAYNAKLAR:

1- Benjamin Beit- Hallami, “ Orijinal Sins- Reflactions on the History of Zionism and İsrael,” Olive Branch Press, 1993., 2- a.g.e., 3- Roger Garaudy, “Siyonizm Dosyası,” Pınar Yayınları, 2000.

20.07.2009

E-Posta: [email protected]@hotmail.com



H. İbrahim CAN

Aliyev-Sarkisyan Görüşmesi: Rusya’sız barış olmaz!


A+ | A-

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ile Ermenistan Cumhurbaşkanı Serj Sarkisyan, Moskova’da Yukarı Karabağ sorununu müzakere için bir araya geldiler. OSCE Minsk grubunun öncülük ettiği görüşmeden sonra da iki lider Rusya Devlet Başkanı Medvedev’le buluştu.

İkili görüşmelerde ilk kez Yukarı Karabağ’ın yedi bölgesinden beşinin (Kubatlı, Zengilan, Agdam, Cebrail ve Fuzuli) Azerbaycan’a iadesinin görüşüldüğü, ancak buna karşın Ermenistan’ın Yukarı Karabağ’ın bağımsızlığı ve bölgeye Rus askerlerinin yerleştirilmesi şartlarını ileri sürdüğü anlaşılıyor. Azerbaycan ise önce bu beş bölgedeki işgalin sona ermesini ve bu bölgeden göç etmiş yaklaşık 800 bin kişinin güvenli bir şekilde evine dönmesini istiyor. Ayrıca bölgede oluşturulacak barış gücünün yalnızca Rus askerlerinden oluşmamasını, Türk askerlerinin de barış gücünde yer almasını şart koşuyor. Bir sonraki aşamada ise Kerbecer ve Laçin Koridoru’nun iadesi konusu gündeme gelecek.

Dünya kamuoyunda Ermenistan’ın Azerbaycan’a Yukarı Karabağ konusunda daha yapıcı bir yaklaşım sergilemesi yönünde baskılar var. OSCE Minsk Grubunun ABD’li eş başkanı Matthew Bryza görüşmelerin devam edeceğini açıkladı. 10 Temmuzda yapılan G-8 zirvesinde Rusya, ABD ve Fransa cumhurbaşkanlarının bu konudaki ortak açıklaması da baskıyı artıran bir unsur.

Ancak Sarkisyan Moskova’ya gelmeden önce bir belge imzalamayacağını açıklayarak, toplantıdan somut sonuçlar çıkmayacağını belli etmişti. Nitekim çıkan tek olumlu sonuç görüşmelerin devam edecek olması. Bir sonraki tur Ekim ayında.

Şurası bir gerçek ki; Rusya’nın onayı ve hatta baskısı olmaksızın, Yukarı Karabağ sorununda bir çözüme ulaşılması, Ermenistan-Azerbaycan arasında barış yapılması imkânsız. Zira çatışmayı başlatan ve bu noktaya getiren—daha önceki yazılarımızda belirttiğimiz gibi–Rusya’nın ta kendisi.

Obama ziyareti ile gündeme gelen Ermenistan sınır kapısının açılması konusunda atılacak adımlar da, Azerbaycan-Ermenistan arasındaki sorunların çözümüne bağlandı. Bu yüzden bu bölgede varılacak bir uzlaşma, bölgedeki diğer ülkeler gibi bizi de rahatlatacak. Ülkemizde kaçak olarak çalışmakta olan onbinlerce Ermeni, kaçak sınır ticareti ve turistik ziyaretlerle zaten kurulmuş olan iki ülke arasındaki bağın resmiyet kazanarak Alican sınır kapısının açılmasının yararlı olacağını düşünüyoruz.

Görüldüğü üzere Yukarı Karabağ meselesi aslında bir düğümler zinciri. Yukarıdan aşağı doğru her bir düğümün teker teker çözülmesi gerekiyor. En son düğüm ise Ermenistan sınır kapısının açılması olacak. Ama bunun için öncelikle Rusya’nın gözle görünmeyen, ama varlığı bilinen en büyük düğümü çözmesi ve bu bölgeye barış gelmesini istemesi gerekiyor.

Rusya’nın bölgedeki enerji kaynakları ve özellikle de Nabucco’ya bu bölgeden sağlanacak doğal gaz dolayısıyla çok hassas olduğu ve atacağı her adımı dikkatlice hesaplayacağı biliniyor. Rusya’nın tam bir satranç oyunu gibi neredeyse bütün hamlelerini baştan planlamadan herhangi bir kalıcı çözümü kabullenmesi imkânsız. Temennimiz işgalin bir an önce sona ermesi ve topraklarından edilmiş yüzbinlerce Azeri’nin evlerine geri dönebilmesi.

20.07.2009

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H. İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Gazetemiz İmtiyaz Sahibi Mehmet Kutlular’ın STV Haber’deki programını izlemek için tıklayın.
Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.