"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İstikbâle doğru ilerlemek için yapılacak şey, İslâmiyet’in safvetine dönmektir

Caner KUTLU
25 Ekim 2018, Perşembe
Öğretmeni yenen “talebe!”: -26-

Gazeteci Ahmet Mithat Efendi 20. yüzyıla girerken toplumu ve eğitimin geleceğini şöyle görüyordu: 

“Oğlum! Yalnız bir şeyi öğrenmeli, fakat mükemmel olarak! Yahut her şeyi öğrenmeli, bittabi nâkıs olarak. Osmanlılığımızın bugünkü haline nisbetle şu iki şıktan bence ikincisi müreccahtır. Ben sana onu tavsiye ederim. Fakat bundan sonra birincisi müreccah olacaktır. Sen de evlâdına onu tavsiye eyle!”

Bediüzzaman, pek çoğu gibi, eğitimde “inkılâp” peşindedir. Onun inkılâp isteyişleri, 31 Mart hadisesindeki gibi hiçbir zaman “ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil”dir. Mehmet Âkif: “İnkılâp istiyorum, ben de, fakat Abduh gibi” diyerek Mısırlı âlim Muhammed Abduh’un reformist görüşlerini benimserdi. 

Abduh, Bediüzzaman’ın da eski döneminin bir kısım “fikrî seleflerinden” biridir. Osmanlı eğitim sistemi hakkındaki görüşlerini, zamanın şeyhülislâmına arz etmek üzere bir lâyiha hazırlar, Abduh, Müslümanların içinde bulundukları geriliğin sebeplerini, İslâm âleminin ihyasına yönelik detaylı bir eğitim/öğretim reformunun planını verir. 

Tarık Zafer Tunaya’nın Meşrûtiyet dönemini anlatırken beyan ettiği gibi Âkif, Said Halim Paşa, Şeyhülislâm Musa Kâzım, Mehmet Şemseddin (Günaltay), Ahmet Hamdi (Akseki), İzmirli İsmail Hakkı, Ahmet Naim, Abdürreşid İbrâhim, Mustafa Sabri, Manastırlı İsmail Hakkı ve Bediüzzaman Said Nursî şu gayede birleşirler: İslâm âleminde mevcut olan bütün kötülükler, gerilikler İslâmın “terbiye-i fazıla”sından uzaklaşmakla başlamıştır. Şu hâlde, istikbâle doğru ilerlemek için yapılacak şey, İslâmiyet’in safvetine dönmek, yani İslâm Rönesansını gerçekleştirmektir.

Osman Kafadar, Türk Eğitim Düşüncesinde Batılılaşma adlı kitabında, Bediüzzaman’a ayrıca dikkat çeker: “Gerçekten de çağdaşları arasında her ne kadar din ilimleri ile müsbet ilimlerin mektep ve özellikle medreselerin -ıslâhı amacıyla- programlarına konulması gerektiğine dair görüş ve teklifler ileri sürenler varsa da, bir taraftan bu görüşleri gerek oldukça özlü bir şekilde açıklaması gerekse bizzat eserleriyle buna örnekler vermesi, diğer taraftan da bu amaçla bir takım faaliyetlere girişmesi, onu diğerlerinden ayırır.”

Meşrûtiyetten önce, medreselerin ıslâhı teşebbüsü amacıyla şeyh Ali Efendizâde Muhyiddin 1898 yılında küçük bir kitapçık yayınlamıştır. Hüseyin Atay’a göre, medrese programlarına yeni müsbet ilimlerin konmasını ilk defa olarak savunan bu zât, “Eğer ulemâ, yeni fenleri de okuyacak olsa bir eline fenni diğer eline dinî alarak birer dahi olacaklar...” görüşündedir. Fakat, Bediüzzaman’ın savunduğu görüş, özellikle II. Meşrûtiyet döneminde başlayan medreselerin ıslâhı yönündeki faaliyetlerde, dikkati çeken mevcut programlara müsbet ilim derslerinin ilâvesi teşebbüs ve görüşlerinden ayrılmaktadır. 

Kafadar’ın da dikkat çektiği gibi “Çünkü onun teklifi, daha çok muhtevaların din ve ilmin birleştirilerek hazırlanması yönündedir”. Bediüzzaman fennin din ilimlerine ya da din ilimlerinin fenne “eklemlenmesini” değil “mezcini” esas alıyordu.

1982 yılında, Prof. İsmail Râci Fârukî’nin, Milletlerarası İslâm Düşüncesi Enstitüsü”nün Pakistan’ın İslamabad şehrinde yapılan “Birinci Bilginin İslâmileştirilmesi” seminerindeki görevlendirme kapsamında hazırladığı eserde Bediüzzaman’ın yaklaşımı şöyle ifade edilmektedir: ”Hicretin on beşinci yüzyılında ümmetin karşı karşıya bulunduğu en ciddî görev, eğitim sorununu çözmektir. Eğitim sistemi ters yüz edilip hataları düzeltilmedikçe, ümmetin gerçekten ihyası için umutlanmamalıdır. Yapılması gereken, sistemin yeni baştan biçimlendirilmesidir. Müslümanların eğitilmesindeki mevcut ikiliğe, sistemin İslâmî ve Batılı eğitim olarak iki değişik tarzda düzenlenmesine kesinlikle bir son verilmelidir. İki tarz birleştirilip kaynaştırılmalıdır...”

Cemal Kafadar, Said Nursî’nin ileri sürdüğü yeni medrese projesinin esaslarını da sıralar:

Medresenin tarihî itibarı olduğundan “medrese” ismi muhafaza edilmeli,

Medreseler merkezî, tek bir teşkilât hâlinde düzenlenmeli,

Yeni müsbet ilimleri, medrese ilimleri ile kaynaştırmalı,

Medreseleri iş bölümü prensibi doğrultusunda, Darülfünun gibi şubelere ayırmalı; ancak her şube birbirine medhâl ve mahreç olmalı ve mütehassıs yetiştirilebilmeli;

 Medreselere mahreç olacak mektepler açılmalı ve aynı zamanda diğer yüksek mekteplerle eşit tutulmalıdır;

 Medreselerin malî kaynaklarını temin etmek için de vakıflar düzene sokulmalı ve diğer kaynaklara yönelinmeli.

Kafadar, ek olarak, Bediüzzaman’ın yüzyılların biriktirdiği temelli bir eğitim problemini aşma yönünde, toplumda sosyal bir birlik meydana getirecek çok önemli bir nokta üzerinde özellikle durduğunu hatırlatıyor: “Şu terakki asrında, hakikî medeniyeti teşkil eden İslâmiyet, bugünkü medeniyete nisbetle terakki etmemiş. Bunun da en büyük sebebi üç büyük şubelerin ki, “Cümlenin maksadı bir amma, rivayet muhtelif” tabirine uygun, medrese, mektep ve tekke ehlinin fikirlerindeki ayrılık ve metodlardaki ihtilâftır.

Medrese ehli, mekteplileri dış görünüşe ait meselelerden dolayı, iman zaafı ile suçluyor. Mektepliler ise onları yeni fenleri bilmediklerinden noksan ve cahil addediyorlar. Bu fikirlerdeki ayrılık ve metodlardaki farklar, İslâm ahlâkını sarsmış ve medenî terakkiden geri bırakmıştır.

Bunun yegâne çaresi; mekteplerde, dinî ilimleri hakkıyle okutmak, medreselerde ise artık lüzumsuz kalan eski Yunan felsefesine bedel, yeni müsbet ilimleri okutmak, tekkelerde de mütebahhirin ulemâsı bulundurmaktır.”

Ancak yeni eğitim anlayışını medreselere sokarken dikkat etmeli, tekke ve medreselerin nefret etmeyeceği doğru bir ilim yolu açmalıdır. Böylece maarifin üç müessesesi olan mektep, medrese ve tekke karşılıklı anlaşarak, iş bölümü içerisinde her biri diğerinin noksanını tamamlayacak ve hedefte birleşeceklerdir. 

Kafadar, şu hatırlatmada da bulunuyor:” Fakat unutulmamalıdır ki, Said Nursî’nin idealinde olan din ve müsbet ilimlerin beraber okutulacağı bir İslâm Darülfünunu anlamında yüksek bir medrese olan “Medresetü’z-Zehra” ile Mustafa Kemal’in kurulması için direktif verdiği Doğu Üniversitesi fikri arasında büyük fark vardır. Çünkü, M. Kemal’in kurmayı tasarladığı Doğu Üniversitesi, Batılılaşmayı çağdaşlaşma olarak idealize eden bir “kültür politikasının Doğu’daki üssü olacaktı”.

Son olarak, “Said Nursî, müşahhas bir müessese olarak gerçekleştiremediği söz konusu üniversite idealini, “Risale-i Nur” adını verdiği eserlerden ilham alan talebeler yetiştirerek, fiilen fakat âdeta yaygın bir halk üniversitesi şeklinde gerçekleştirdiğini ifade eder” diyor.

Dolayısıyla Risale-i Nur’un “talebe”si Cumhuriyet’in “öğretmeni”ni de kapsayan bir birleşme ve kaynaşmayı gerçekleştirecek “ideal” ve “pratikler”e sahip olsa gerektir.

Okunma Sayısı: 1267
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı