"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Eğitimin asıl kaynağı tevhiddir

Caner KUTLU
24 Ocak 2019, Perşembe
Eğitimci ve politikacılar hayat boyu “eğitim” derler, ama yaygın uygulama hâlâ “okul merkezli” yani skolastiktir.

Eğitim zaten başlı başına birliği tesis edici bir kurumdur. Bunun telâhûk-u efkâr bağlamında “insaniyet”i kuracak temel kurum olduğu Bediüzzaman’ın da aslî bir yaklaşım biçimidir. “Medenîlere galebe çalmak ikna iledir” sözü eğitimin medeniyeti geliştirecek dinamizmini kabul ettiğini gösteriyor. Eğitimin usûlü olan “iknâ yeteneği” bütünlüğe (içte ittihad, dışta ittifak) dönüştürücü bir işlev katacaktır.

Medresetüzzehra’nın dışa dönük vizyonu bunun üzerine inşa edilecektir. Eğitim kurumsal olarak tekele alınamayacak belki de tek alandır. Eğitimi sınırlamak yasaklamak kaldırmak zaten imkân haricidir; bir şekilde ve bir yöntemle ortaya çıkar. Su gibi, gerektiğinde demiri parçalar, her ortamı kullanabilir; sızar, karışır, etkiler. Bu sebeple eğitimin engellenmesi konusunda şikâyete kimsenin hakkı yoktur, alan herkese açıktır. 

Burada şu da önemlidir: eğitim “lojistik”le birlikte teknik beceriye en çok ihtiyaç duyan bir alandır (eğitim başlı başına bağımsız parçalı tekniklerden birleşerek çıkarılan bir tekniktir aynı zamanda; Bediüzzaman bunu “talim ile tekemmül” zinciri olarak tanımlar); ayrıca şahıs sayısınca farklı pencereler, kapılar vardır. Bediüzzaman bunu da “insan binler parçalı bir saraydır” ile açıklar. Mühim olan sebeplerin müsebbibi olan parçaları birleştirerek cehaleti öldürüp ilmi doğuracak “ruh”tur. 

Bu açılım “eğitimin asıl kaynağı”nı en başında “tevhid”e bağlıyor:

“Herbir mevcud, bilhâssa ferd-i insan; birbiri içinde yerleştirilmiş binler kubbeli bir saray ve herbir kubbesi binler zerratın başbaşa vermesiyle teşekkül etmiş acib nakışlı garib bir san’at-ı hârika olduğu halde, “Bu masnuat bir Sâni’-i Vâhid’in eser-i san’atı değildir, kendi kendine teşekkül ediyor.” denilse, hadsiz ve hudud altına alınmayan zerrat-ı vücudiye adedince muhaller ortaya çıkar ki; bu mefkûre sahiblerini cehlin en müntehasında oturtarak, echeliyetle techil eder.” (Lem’alar)

Bundan sonra, eğitim, mümkün olan bozguncu “şüphe”lerin ayrıştırıcı etkilerine karşı “doğru birliktelikleri”nin keşfini ifade eder. 

Çünkü hakikat da bin kapılıdır:

“Şeytanın bu desisesine benzer diğer bir desise ile, insanın selâmet-i fikrini ifsad ediyor, hakaik-i imaniyeye karşı sıhhat-i muhakemeyi bozuyor ve istikamet-i fikriyeyi ihlâl ediyor.

Eğitim kurumu, bu bağlamları sistemleştirerek, tarih denilen zaman çizgisi üzerindeki olay ve olgu göstergeleri “iman” denilen soyut ve arı güzelliğinde bir ispat disiplini içerisinde yazmalıdır. Bu yüzden Bediüzzaman “Evet hak müstağnidir. Hakikat ise, zengindir. Tenvir-i kulûba ziyaları kâfidir. Müfessir-i Kur’ân olan ehadîs-i sahiha bize kifayet eder” derken “Ve mantığın mizanıyla tartılmış olan tevarih-i sahihaya kanaat ederiz”(Muhakemat) ile eğitim sisteminin aynı zamanda köklerini veren “tarih felsefesi”ni tanımlamış oluyordu. Bu konuda Hegel, meşhur “Tarih Felsefesi”nde Dünya Tarihi, yani Tabiat olarak, yani Ruh Fikrinin hayata geçirilmesinden sonra başlar; ki bu, gizli, üstelik de son derece esrarengiz, bilinçdışı bir insiyaktır, fikrindeydi. Ona göre “bütün bu Tarih süreci bu bilinçdışı insiyakı, bilinçli bir insiyaka dönüştürmeye yöneltilmiştir”. Bediüzzaman ise tarihi insan için: “Demek insan bu âleme ilim ve duâ vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidad itibariyle herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu; marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billahtır” (Sözler) diye tanımlıyordu.

Dolayısıyla, Hegel’e göre, yalnızca tabiî varoluş şeklinde görülen tabiî irade, fizikî çaba, insiyak, tutku, özel ilgi ve yanı sıra da kanaat ve subjektif kavrayış, bütün bunların hepsi kendilerini daha işin başındayken takdim ederler. “Bu geniş irade, ilgi ve aktiviteler, hedefine ulaşma sürecinde Dünya-Ruh’un araçlarını ve yöntemlerini oluştururlar, Dünya-Ruh’u bilince getirirler ve hayata geçirirler. Ve bu gâye, kendini bulmaktan -kendine gelmekten- ve kendisini müşahhas gerçeklikte gerçekleştirerek kendi üzerinde derin düşünceye dalmaktan başka bir şey değildir.” Bediüzzaman’ın “telâhûk-u efkâr” dediği “birikim” yöntemler ve fenomenler olarak şekil aldığında insaniyet olarak Dünya yüzünde görünüyor. Bediüzzaman’ın eğitim sürecine “insaniyeti istemek” olarak baktığını bunun içinde de görmek gerekir; “..hakikî medeniyet nev’-i insanın terakki ve tekemmülüne ve mahiyet-i nev’iyesinin kuvveden fiile çıkmasına hizmet ettiğinden, bu nokta-i nazardan medeniyeti istemek, insaniyeti istemektir.” (Divan-ı Örfi) Yanına gelen talebelere de bunu açıklıyordu. Yani, skolastik anlayışın eğitim kurumlarından bağımsız olarak: 

“Sizin okuduğunuz fenlerden her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.” (Asa-yı Musa)

Okunma Sayısı: 1621
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı