"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Münazarat kitabını yayın, medyada gündem olsun

23 Ağustos 2019, Cuma
“Sınırlamalar kanunla yapılmalıdır. Hâlbuki mevcut anayasamızda, hak ve hürriyetleri belirten maddelerin içlerinde sürekli sınırlar var. Ne kamu düzeni, ne millî güvenlik… öyle bir sınırlama gerekçesi kullanılmamalıdır.”

(Anayasa Mahkemesi Emekli Üyesi ve Turgut Özal Ü. Hukuk Fak. Eski Dekanı Prof. Dr. Sacit Adalı ile yapılan mülâkat notları)

***

* Bediüzzaman’ın birçok eserinde hukukun üstünlüğünün vurgulandığını görüyoruz. Ayrıca imparatorluğun dağılma tehlikesine karşı da birleştirici fikirlerle Kur’ânî bir model tavsiye ediyor. Fakat laik cumhuriyet projesinde bu tavsiyeler dikkate alınmıyor. Bugün yaşadığımız temel problemleri de dikkate alarak, Cumhuriyet’in ulus devlet ve katı laiklik anlayışını ve uygulamalarını Türkiye’nin demokratikleşme süreci açısından nasıl değerlendirebilirsiniz?

Uzun yıllar Ulus-devlet tabiri kullanıldı ve tabu oldu. Hiç kimse onun aleyhinde hiçbir şey söyleyemezdi. Ulus-devlet erişilmesi güç bir mevki idi ve Türkiye ona ulaşmıştı. O zaman artık ideal bir noktadayız, bunu kimse geriye döndüremez, deniliyordu. Böyle bir şey çok saçmaydı. Ulus-devletin daha çok çeşitli yönetim tarzları var. Biz 72 buçuk milletin, tam bir mozaik olan milletin, belli bir coğrafyada yaşadığı toplumuz. Biz tek bir ırka, tek bir dine, tek bir mezhebe dayanan anayasa yapamayız. Çoğunluğun adına azınlığın haklarını gasp edemeyiz. Elbette çoğunluk olacaktır, bir yerde belli bir görüşün mensupları olacaktır; ama o görüş mensupları asla azınlıkta kalan bir kişi bile olsa, grupların, kişilerin hak ve hürriyetlerini ihlâl edemez, zedeleyemez ve inkâr edemez. Aynen kendisi gibi, çoğunluk azınlığın haklarını da hürriyetlerini de korumak mecburiyetindedir.

Bizdeki tatbikatta çoğunluk, azınlık denilen kişilerin değer yargılarını ve toplumsal kıymetlerini geçersiz saymıştır. Bu tatbikatta “Siz her halinizle bize uyacaksınız” demeye getirdi. Ve bu baskı oluşturdu. Ben Kürt’sem, Yahudi isem Hıristiyansam veya Yezidiysem… neysem, benim üzerimde bir maddî manevî bir baskı meydana getirdi. İlla Türk olacaksın. En çok itiraz da “Ben Kürd’üm, niye beni Türk olmaya mecbur kılıyorsun” şeklinde oldu. Türkiye, bütün farklılıkların olduğu, bir arada yaşadığı bir ülkedir. Bugüne kadar yaptığımız, Cumhuriyetin yaptığı, o farklılıkları gözden uzak tuttu ve tek bir torbada hepsini topladı. Tekleştirdi. Ulus devlet monoizm oluşturmaktır, plüralizm değil. 

Çoğulculuk değil, tekçiliği meydana getirmek demektir. Ama siz tek sayıyorsunuz. Sünnî Türk olacak. Sünnî de Hanefi Mezhebi’nden olacak. Bunun dışındakiler buna uymak zorunda. Hukuk devleti olarak, bir kişi bile kalsa ve “ben böyle değilim, benim haklarımı gasp edemezsiniz” dese, evet biz onun hakkını korumak mecburiyetindeyiz. Demokrasi parmak hesabına dayanan bir rejimdir. Çoğunluk ne diyorsa, o olur; ama çoğulcudur aynı zamanda, çoğunlukçudur. Parmak hesabıyla karar verir; fakat diğer bütün parçaların hak ve hürriyetlerini de hesaba katar. Diğerlerinin haklarını nazar-ı dikkate alır ve onları sayar.

Ulus-devlet, herkesin Türk olma mecburiyeti, herkesin Sünnî olma mecburiyeti, herkesin Hanefi olma mecburiyeti varmış intibaı uyandırdı ve “ben böyle değilim” diyenlere “hayır öylesin” diye baskı yapılmasa da öyle hissettirildi. Ben farklıyım, dememe baskısı altında olduğu hissettirildi. Ben farklıyım diyorsan, farklısındır. Sen ne diyorsan odur. Sen kendini Güney Afrika’daki kabileden sayıyorsan, sen osundur. Ben sana nasıl illa Türk’sün diye söyleyeyim. O zaman benim hakkımı da koru. Benim dinim şu taşa tapmak. O zaman tap, ben bir şey demiyorum. Ama ne ben sana zarar veririm, ne sen de benim görüşlerime, düşüncelerime sınır koy, ibadetime zarar ver. Laiklik işte budur, laikliğin manası da budur. Herkes kendi görüşünde serbesttir, kimse kimsenin görüşüne icbarda bulunmaz, zorluk engel çıkartmaz. Yanında da olmaz. Hem uzağında olmaz hem yanında olmaz. Bütün görüşlere eşit mesafededir. Devletin bütün dünya görüşlerine, dinî görüşlere ve bunların sahiplerine aynı uzaklıkta olması lâzım. Cumhuriyet bunu yapmadı.

Bunu demokrasi becerecek. Klâsik ve modern demokrasi... Bir klâsik demokrasi vardı, şimdi o daha çok gelişti. Artık modern demokrasiler var. Onun şartları dünya üzerinde uygulanıyor. Modern demokrasinin şartlarından biri, farklıların farklarına, farklılıkların farkında olmak. Klâsik demokraside bu yoktu. Adım adım sistem kendini yeniliyor, daha da geliştiriliyor. 

Demokrasiden söz ederken şöyle deniyordu: Eksik demokrasi, özürlü demokrasi, baskıcı demokrasi gibi tam olmayan demokrasiden söz ediliyordu. Şimdi tam demokrasi istiyoruz. Nedir o tam demokrasi? Bütün farklılıkların farkında olunduğu ve herkesin kimseye zarar vermemeye ahdettiği bir ülkede yaşamak. Kürt sorunu da buraya dayanıyor. Sen Rus’um diyorsan, öylesindir, ne yapalım? Bugün Hıristiyan’dın yarın Müslüman oldun, ne güzel! Yarın da yeni dininden caydın diyelim, ne yapalım, caydın, caymak serbest. Zaten akan bir kültür var. Bu coğrafyanın, bu tarihin insanı bu kültürün insanı zaten belli bir hamuleyi kabullenmiş. Belli değerler sahiplenilmiş. Serbest bırak, onlara güven. Cumhuriyetin eksiği, istibdatın eksiği, meşrûtiyetin de eksiği güven duygusunun kuvvetli olmayışıdır. Tam demokrasilerde, her insana kim olursa olsun sayma, sevme ve güvenme vardır. Öyle olması arzu edilir. Yoksa adına bunun istibdat da diyebilirsiniz, meşrûtiyet de diyebilirsiniz, ulus-devlet cumhuriyet de; ama tam demokrasi diyemezsiniz.

* Milliyetçi yaklaşımlardan arındırılmış, herkese hak ve hürriyetini temin eden bir anayasa yeni dönemde mümkün olabilecek mi?

Bunu arıyoruz. Ne milliyet söz konusu olsun, ne dinî görüş söz konusu olsun, ne dünya görüşü, ne de ekonomik görüş… Hiçbir görüş, hiçbir ideolojik yaklaşım olmasın. Halk ne istiyorsa o olsun. Kim, projelerini halka kabul ettirebiliyorsa… Ben ortaya çıktım, siyasî olarak kendimi takdim ettim, şu görüşlere de sahibim. Beğendirdiysem ve beni seçtilerse ne âlâ. Herkes kendini takdim ediyor, herkes kendini millete beğendirtmeye çalışıyor; malını satıyor yani. Alıcılar da bakıyorlar, hangisi hepimize daha iyi bunlardan, bunlardan hangisi daha faydalı olabilir? İşte hakem o, hakem millettir. Kendi menfaatini arıyor millet, toplum kütle. O kütlenin içinde herkes var. Biz ayrımcı olmayacağız. Ayrımcı olmadığımız zaman kendimizi kabul ettirmemiz daha kolaylaşmış olur. Ben Türkçüyüm dediğin zaman Kürtleri, Alevileri, Çerkezleri, Arnavutları, Abazaları, Gürcüleri, Bosnalıları, Kosovalıları ayırıyorsun demektir. “Ben dine dayanmıyorum, ırka da dayanmıyorum. Herhangi bir dünya görüşüne de dayanmıyorum. Ben sizin hayatınızı en güzel şekilde idame ettireceğiniz bir düzeni kurmak istiyorum. Sizi insanca yaşatmak, insan şeref ve haysiyetini tattırarak hayatınızı idame ettirmek istiyorum. Herhangi bir ekolün ya da ideolojinin, mezhebin mensubu değilim. Benim elbette tabiiyetim, dinî görüşüm var; ama o benle alâkalı, iç görüşümle ve dünyamla alâkalı” diyebilmeliyiz. Benim dış dünyam, kim olursa olsun, insanın haysiyetle ve şerefle yaşama hakkını gerçekleştirmesi gerekir. Tam demokrasi, cumhuriyetin, meşrûtiyetin, istibdadın sahip olmadığı özellikleri barındırdığı için biz demokrasinin bu kadar bahsini yapıyoruz.

* Sivil anayasa arayışlarını genel itibari ile nasıl değerlendiriyorsunuz? Münâzarât gibi eserlerin bu husustaki katkıları ne olabilir?

Lütfen bu Münâzarât kitabını yayın. Hakikaten çok ciddî bir eser. İnsanların anlayacağı tarzda kitaplar, broşürler ve yayınlarla bunun tartışılmasını sağlayın. Bunun radyoda, televizyonlarda, gazetelerde tartışılması mümkün kılınsın. Olduğu yerde bırakılmasın. İkincisi, bu konuda tabandan gelen bir heyecan var. Tabandan gelen bir heyecanı ilk defa görüyoruz. Ben 67 yaşında bir insanım, böyle bir heyecan daha görmedim Türkiye’de. Herkes kendine göre anayasa yapıyor, çok güzel bir şey bu. Niye? Benim ihtiyacım bu. Sen bana bunu yukarıdan veriyordun. Demin söyledik, tavandan tabana doğru giden bir işlem değil, tabandan isteğe göre, ihtiyaçlara uyan ve onları gideren bir anayasa yapılması gerekir. Biz hak ve hürriyetlerin sınırlandırılmasına da karşıyız anayasada. Hak ve hürriyetler, genel prensipler anayasada belirtildikten sonra, belki kanunlarda sınırlandırılabilir. Niye? Anayasaya sınırlamaları koyduğunuz zaman, Anayasa Mahkemesi onları kolayca değiştiremiyor. Ama esas vazifesi kanunları değiştirmek, iptal ettirmek olduğu için, sınırlamalar kanunlara konulursa ve o sınırlama anayasanın temel kanunları, ilkelerine, umdelerine uymuyorsa, çok daha rahat iptal eder. Bu, kişi hak ve hürriyetlerinin gelişmesine yol açar. 

Sınırlamalar kanunla yapılmalıdır. Hâlbuki mevcut anayasamızda, hak ve hürriyetleri belirten maddelerin içlerinde sürekli sınırlar var. İşte başlıyor dibaceden sonra, hemen şu hürriyetler vardır: Yaşama hürriyeti, konut hürriyeti, seyahat hürriyeti… her hürriyet var. “Ancak” lâfını çok kullanarak hemen sınırlıyor hürriyetleri her maddede. Şimdi 1999’da yapılan değişiklikle, 13’üncü madde değiştirildi, genel bir hüküm kondu. Kamu yararı, genel sağlık, genel ahlâk, kamu düzeni gibi kavramlar getirilerek, bunlarla sınırlama yapılabilir. Ayrıca özel sınırlamalar varsa, kendi maddesiyle ilgili madde de varsa, onlara da uyulur. Bunları tamamen kaldırmak gerekir. Ne kamu düzeni, ne millî güvenlik… öyle bir sınırlama gerekçesi kullanılmamalıdır. Çünkü bunlar o kadar izaha, yoruma muhtaç tabirler ki, herkes farklı düşünür ve yorumlar. 

Meselâ kamu yararı böyle. Kanunla yap, kanunla cezayı göster, suçu göster ve cezasını da ver. Ben hâkim olarak bileyim. Bu bana bir fiskeyle dokundu, suç değil. Ama bir tokat vurdu, suç. Ben bunu biliyorum; ama sen geniş ve yorumlamaya müsait bir şekilde yazar, bir fiske vurmayı ilerde suç teşkil edecek ve ceza alacak bir işlem haline sokarsan, bu gülünç olur. Somut olarak, müşahhas olarak her şeyi göster; ama nerde? Kanunlarla… Anayasada bunlar yazılmaz. Böylece insan hak ve hürriyetleri daha da korunmuş olur. Ben dünyaya bir defa geliyorum. Kimsenin ikinci defa gelme şansı yok. Beni rahat bırak, bir defa gelme şansım olan dünyayı huzurlu yaşayayım, kolay ve rahat yaşayayım. Niye beni taciz edip, dürtükleyip duruyorsun. Arzu ettiğimiz demokrasi, tacizlerin olmadığı, kimsenin kimseyi taciz etmediği, güçlünün güçsüzü taciz etmediği, haksızın değil haklının güçlü olduğu bir demokrasidir. 

Bir hadisi şerif vardır: “Boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan hakkını alacağı gün gelecektir” buyrulur. 

O kadar ince bir konu ki... Biz bu kadar ince görüşlerin, o kültürün ve medeniyetin insanıyken, niye birbirimizi gerdirme, korkutma, taciz etme durumunda bırakalım?

Okunma Sayısı: 3169
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı