"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Said Nursî’nin Demokrasi Düşüncesine Katkıları - 1

08 Şubat 2019, Cuma
Demokrasi düşüncesinin ya da sisteminin düşünce olarak ortaya çıktığı ve uygulandığı yer, bilindiği gibi Eski Yunan site devletleridir.

Sonraki asırlarda ise demokrasi, tiranlıklar ve imparatorlukların etkisi altında olarak, uzun asırlar sadece teorik bir bilgi durumunda kalmıştır. Bu tarihî durum sebebiyle de “demokrasi” olgusu, siyasî bir sistem olarak sadece Batı toplumlarına aitmiş gibi algılanmıştır. Demokrasinin alternatifi olarak, oryantalistlerin bilgileri ışığında üretilen “Şark despotizmi” terimi ise, genelde bütün Doğu’yu ve daha özelde Müslüman Doğu’yu niteleyen bir kavram olarak dayatılmıştır. Bu düşüncenin tarihî bir tecrübeye dayandığı ve olgusal olarak doğruluğu, belirli bir sınırlılık çerçevesinde kabul edilebilir.

Ancak söz konusu düşüncenin temelinde yatan daha başka bir argüman vardır. O da Doğu’da hâkim olan dinselliğin egemen bir hayat felsefesi ve dinde var olan hiyerarşi inancının bir tezahürü olduğu inancı. Bu ön kabullerden dolayı, genelde Doğu toplumlarının daha özelde ise Müslüman toplumların demokrasiyi içselleştirmeleri ve pratiğe dönüştürmeleri imkânı çok zayıf bir beklenti olarak kabul edilmektedir. 

Bazı toplulukların modernleşme sürecinden geçerek göreli de olsa, bu sürece katılmaya çalıştıkları; ancak bunların da sürekli Batı ile kendi değerleri arasında çelişkili bir durumdan kurtulamadıkları görülmektedir.

Bu noktada en önemli problemin, aslında demokrasinin ortaya varoluş biçimi ve hatta onun hakkındaki bilgi sistemiyle ilişkili olduğu görülememektedir. Başka bir ifadeyle, demokrasinin ontolojik ve epistemolojik anlamda bir çözümlemesinin yapılması gerekmektedir. Bu hem dünya üzerindeki fizikî ve hem de toplumsal çevreyle birlikte, demokrasinin de çağlara ve toplumlara göre nasıl bir anlam kazanması gerektiğini de ortaya koymaya yarayabilir. İşte bu bakımdan, Batı ve Doğu düşünce sistemlerini hiçbir bağnazlık ve peşin yargının etkisi altında kalmadan; “insanlık” ortak paydasında yorumlamak gerekir. Bu yaklaşım biçiminin bir örneği olarak, Said Nursî’nin meşrûtiyet, cumhuriyet ve demokrasi sistemleri hakkındaki düşünceleri çözümlenmeye çalışılacaktır.

Ne var ki böyle bir çalışma, aşılması gereken çok ciddî engelleri de barındırmaktadır. Her şeyden önce, bu kavramlar Batı düşünce ve toplumsal çevrelerinde ortaya çıktığı için evvel emirde, Müslüman düşünürler ve halk tarafından genellikle soğuk karşılanmıştır. Bu durum Türkiye gerçeğinde böyledir; diğer Müslüman ülkelerde ise, bu kavramlar ile olan mesafe daha da uzundur. Kavram olarak başka bir çevrede doğmuş olmalarından ötürü, bu sistemlerin tamamıyla İslâm prensipleriyle uyumlu olduğu iddiası, kabul edilmesi çok zor bir söylemdir. Bu sebeple Türkiye’deki dine yakın duran düşünce adamlarınca demokrasiye yakın söylemler, daha çok geçici bir aşamada başvurulan “araç” niteliğinde olmuştur.

Bu yaklaşımı belli bir oranda normal karşılamak gerekir. Çünkü özellikle demokrasi söz konusu olduğunda, İslâm prensiplerinden ve tarihinden destekleyici deliller getirmek mümkündür. Ancak, tarihî ve kültürel pratiklerden dolayı, Batı toplumlarından farklı bir geçmişi olan toplumların bu benzerlikleri ve ortaklıkları algılaması ve özümsemesi çok zor görülmektedir. Meselâ, Türkiye’deki çok geniş bir kitle ve bunlara öncülük eden “Siyasal İslâm” söyleminin savunucuları, “28 Şubat sürecinin baskısı” ile demokrasi retoriğini benimsemek zorunda kaldılar. Bu bir nevi pragmatik yaklaşım biçimi ile Said Nursî’nin demokrasi düşüncesini kesinlikle ayırmak gerekir.

I- Demokrasi Düşüncesi ve Kozmolojik Bir Perspektif

Öncelikle bu konudaki yanlış veya eksik bir bakış açısını ortaya koymak gerekirse; Said Nursî’nin demokrasi anlayışı, dönemin politik ve sosyal ortamından etkilenerek oluşmuş, yüzeysel ve konumsal bir tavır olarak yorumlanır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde, Meşrûtiyet, Türkiye Cumhuriyeti döneminde Cumhuriyet ve Türkiye Cumhuriyeti’nin çok partili döneminde Demokrasi terimini savunuşu bu düşüncenin haklı olduğuna bir işaret olarak kabul edilir. Oysa onun kozmolojik ve sosyolojik anlayışı ile kozmos ve toplum içindeki insanın yerine verdiği anlam, çok daha derindir. Yani insanın sadece yerküre içindeki yerini değil, aynı zamanda kozmos içindeki yerini doğru olarak belirlemek gerekir. Bu yaklaşımı anlamadan yapılan yorumlar, sınırlı bir peşin hüküm olarak kalmaktan öteye gidememiştir. Bu problemin çözümüne bir katkı olması amacıyla, şu önermeler geliştirilebilir:

1- Allah-Kâinat-İnsan İlişkisi:

Said Nursî’nin çok etkileyici bir ifadesi vardır: “Hakikî imanı elde eden adam, kâinata bile meydan okuyabilir.”1 Bu cümlede Allah, insan ve kâinat ilişkisi yer bulmaktadır. Yani Allah hakkındaki hakikî iman, insanın yaratılmış olan her şeyin üzerine çıkmasını sağlamaktadır. Kâinat, Allahın yaradılış kanunlarına tabidir; buradaki düzen ve ahenk doğrudan bu kanunlara göre işlemektedir. İnsanı ise anlam ve fonksiyon bakımından kâinatın en önemli yerlerinden olan dünyanın düzeninin koruyucusu ve kendi halifesi olarak yaratmıştır. İnsanın yaratılış hikmeti, esma ve sıfatı İlâhinin tecellisine vesile olmaktır.

İşte, Allah’ın koyduğu kanunları en iyi şekilde anlayıp hayatına yansıtabilen insan, Allahın halifesi olarak önemli bir mevkiye sahiptir. Bunu yaparken ise kendi nevi ile arasında kuracağı ilişkide tabi olacağı sistem, önem kazanmaktadır. Bu sistem İslâm hukukunda “şeriat” olarak belirlenmiştir. Ancak, şeriatın da kendisi ve çevresindeki kişiler Müslüman olmakla birlikte, farklı şekillerde anlaşıldığı ve yorumlandığı unutulmamalıdır. Bu bakımdan, daha imparatorluk döneminde bu problemi gören Bediüzzaman, meşrûtiyeti savunurken, ona “meşrûtiyet-i meşrûa” demiştir. Cumhuriyet döneminde ise, sözkonusu kavramın yerine demokrasi kullanıldığından; “demokrasiyi milletin hakkının ve hukukunun korunması” olarak savunmuştur.

İşte bir sistem olarak, yeryüzünde düzeni sağlama fonksiyonu bakımından demokrasi önemli bir fonksiyona sahip olabilir. Çünkü Allah’ın kanunlarına bağlı olan bir insan, hukuken onun eşit olarak yarattığı insanlar arasındaki eşit hakların korunmasında dikkatli olmak zorundadır. Bu düzeni bozmaya çalışanlara karşı ise dürüst, korkusuz, kesin bir tavır gösterecektir. İşte Said Nursî’ye her tür istibdada karşı tavır koyarak: “Hakikî imanı elde eden adam kâinata bile meydan okuyabilir.” sözünü söyleten de bu inançtır.

2- Birlik ve Çokluk İlişkisi Bakımından İnsan:

Said Nursî, tevhidin farklı tecellileri ve eşya ile olan ilişkisi bakımından insanların farklı düşünmeleri, farklı fikirlere, farklı reylere, kanaatlere sahip olmalarını temel bir ilke olarak kabul etmektedir. Allah her bir insanı apayrı birer âlem olarak yaratmıştır. Ve bu âlemlerin içinde ise her bir duygusu ve organları da ayrı bir anlam ve özelliğe sahiptir. Bu farklılıklar ile insan Allah’ın farklı farklı sıfat ve isimlerinin birer tecellisi ve açıklayıcısı olup, hepsi de bir tek noktaya işaret etmektedir. Buna “vahidiyet içinde ehadiyetin tecellisi” veya“çoklukta birlik ilkesi” denilmektedir. 

Meselâ Mesnevî’de şunları söylemektedir: “Bizim ifadelerimiz pek çeşitlidir. Senin güzelliğin birdir. Hepsi de o güzelliğe işaret etmektedir.” 2

3- İdeal ve Reel Bir Varlık Olarak İnsan:

İnsan bir yönüyle ideale doğru yöneliktir. Bu yönüyle, kendisine verilen ideal potansiyelleri geliştirmek üzere reel dünyaya gönderilmiştir. Ancak bu süreç tek başına değil, toplumsal bir varlık olarak geliştirilebilir. Bu bakımdan insan tabiatı gereği, sosyal bir varlıktır. Yani, insan toplumsal bir varlık olarak kendini kemale doğru geliştirebilir. Fakat hem insan hem de onlardan oluşan toplum, aynı zamanda bazı zaaflara da sahiptir. Bu zaafların aşılarak geliştirilmesi için, meşverete ve fikir alış verişine ihtiyacı vardır. İşte demos-cumhur-halk için “demokrasi” sadece soyut biçimde dışarıdan filozoflar tarafından üretilmiş bir siyasal sistem değil, gerçek bir yaşama biçimi olmaktadır. Şahsî zaafların aşılması için toplumsal düzen ne kadar önemli ise, toplumsal hastalıkların önüne geçebilmek için de şahısların şuurlu olması o kadar önemlidir.

4- Ferdî ve Toplumsal Bir Varlık Olarak İnsan:

Said Nursî’ye göre, bu anlamda Müslümanların daha da fazla demokrasiye sahip çıkması gerekir. Çünkü Allah insanı bir fert olarak yaratmış ve her bir insana ayrı ayrı sorumluluk yüklemiştir. Yani sorumluluğunu bir başkasına -ana-babasına bile- yükleyemez. Hesaba çekildiği gün yaptıklarının hesabını verirken, sadece kendisi ve Allah vardır. Bu anlamda, hem şahsî hem de toplumsal sorumluluklarını daha ideal ve daha doğru yerine getirebilmesi için, diğer insanlarla ortak paydayı bulması gerekir. Yani diğerleriyle, meşveret etmesi gerekir. Meşveretin bu günkü en geniş anlamda yapıldığı ortam ise, bütün toplumun temsilcilerinin toplandığı “meclis”tir. Çünkü tek tek fertlerin eksikliğinin tamamlanmasının en iyi yolu, aralarında fikir alış verişi ve meşveret yapmalarıdır. Çağımızda, meşveretin en geniş anlamda tecelli ettiği yer veya kurum ise demokratik bir seçim ile oluşan meclis ve onun yaptığı kanunlar olabilir. Bu önermeler gibi daha birçok argümanı Risale-i Nurlar’dan çıkarmak mümkündür. Meselâ aşağıdaki paragraflar meşrûtiyet ve demokrasi düşüncesinin meşrû kaynağının, Kur’ân olduğunu açıkça ortaya koymaktadır:

“İşte, meşrûtiyet; ‘Ve işlerde onlarla istişare et.’ (Al-i İmran Sûresi:159) ‘Onların aralarındaki işleri istişare iledir.’ (Şurâ Sûresi: 38) âyet-i kerîmelerinin tecellîsidir ve meşveret-i şer’iyedir. O vücud-u nûrânînin kuvvete bedel, hayatı haktır, kalbi mârifettir, lisânı muhabbettir, aklı kânundur, şahıs değildir.” 3

“Meşrûtiyetin zenbereği, rûhu, kuvveti, hâkimi, ağası haktır, akıldır, mârifettir, kânundur, efkâr-ı âmmedir; kimin aklı keskin, kalbi parlak olursa, yalnız o yükselecektir. İlim yaşını aldıkça tezâyüd, kuvvet ihtiyarlandıkça tenâkus ettiklerinden, kuvvete istinad eden kurûn-u vustâ hükümetleri inkırâza mahkûm olup, asr-ı hâzır hükümetleri ilme istinad ettiklerinden, Hızırvârî bir ömre mazhardırlar…” 4

“Meşrûtiyetin sırrı, kuvvet kanundadır, şahıs hiçtir. İstibdâdın esâsı, kuvvet şahısta olur, kânunu kendi keyfine tâbî edebilir, hak kuvvetin mağlûbu. Fakat bu iki ruh her zamanda birer şekle girer, birer libas giyer. Bu zamanın modası böyle giydiriyor. Zannolunmasın, istibdat galebe ettiği zaman tamamen hükmünü icrâ etmiş, meşrûtiyet mağlûp olduğu vakit mahvolmuş. Kellâ! Kâinatta gâlib-i mutlak hayır olduğundan, pekçok envâ ve şuubât-ı heyet-i içtimâiyede meşrûtiyet hükümfermâ olmuştur...” 5

Dipnotlar:

1. Nursî, Said, Sözler, Yeni Asya Neş., İstanbul, 1995, s. 285.

2. Nursî, Said, Mesnevî-i Nuriye, Yeni Asya Neş. İstanbul, 1995, s.105.

3. Nursî, Said, Münâzarât, Yeni Asya Neş. İstanbul, 1995, s. 23.

4. Nursî, Said, Münâzarât, Yeni Asya Neş. İstanbul, 1995, s. 34.

5. Nursî, Said, Münâzarât, Yeni Asya Neş. İstanbul, 1995, s. 38.

-DEVAMI VAR-

Okunma Sayısı: 1821
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı