"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Said Nursî’nin Demokrasi Düşüncesine Katkıları - 3

01 Mart 2019, Cuma
Demokratik bir toplumun yerleşmesinin en önemli şartlarından birisi, bireyselliğin-ferdiyetin gelişmesidir. Her bir fert kendi hakkını ve sorumluluklarını bilirse, ne kendini başkasına ezdirir, ne de başkasının hakkını ve hukukunu çiğner.

IV- Said Nursî’nin Türk Demokrasisine Katkıları

Said Nursî, yukarıda ifade edildiği gibi çocuk yaşlarda medreselerde ilmî despotizmi-istibdadı görmüş, genç yaşlarında geldiği İstanbul’da en yüksek siyasî otoritenin istibdadına maruz kalmıştır. Orta yaşlarında da hem ilmî, hem de siyasî istibdat altında yaşamış; kendisi ve yazdığı eserleri hem hocalar, hem de yöneticiler tarafından sürekli subjektif suçlamalarla baskı altında tutulmuştur. O ise bu yaşadıklarına rağmen, insanın hür bir varlık olabilmesi için çalışmaktan vazgeçmemiştir. O yaşamış olduğu bu pratiklerden genel bir sonuç çıkarmıştır; “siyasî istibdadın-baskı kaynağı da ilmî istibdattır.” Bu sebeple özellikle olgunluk dönemi olan orta yaşlarından sonra, siyasetle ilgisini tamamen kesmiş ve “şeytandan ve siyasetten Allaha sığınırım” diyerek, siyasetin fertlerin hak ve hürriyetlerinden çok siyasî tarafların bir demagoji alanı haline gelişini kökten protesto etmiştir.

Buradan hareketle o, insanın hür ve aydınlanmış bir zihin ve kalbe sahip olabilmesi için ne yapabileceği hakkında da kendisine bir görev tanımlamıştır. Bu misyon çerçevesinde ulemanın aydınlatma görevini, halka ve yöneticilere açık bir şekilde yapmaya çalışmıştır. Bu anlamda, görevi adaletli bir yönetimle toplumun huzur ve mutluluğunu temin etmek olan Halife-Sultanın bu görevini yerine getirmeyerek halka zulmetmesi halinde, resmî statüsü halife bile olsa, hakikatte bir haydut olacaklarını savunmuştur.

Kendi ifadesiyle; “Meşrûtiyeti onlara telkin ettim. İstibdat, zulüm ve tahakkümdür. Meşrûtiyet, adâlet ve Şeriattır. Padişah, Peygamberimizin (asm) emrine itaat etse ve yoluna gitse halîfedir. Biz de ona itaat edeceğiz. Yoksa Peygambere tâbi olmayıp zulüm edenler, padişah da olsalar haydutturlar.” 12

Daha sonra, demokrasi anlamında kabul ettiği meşrûtiyeti; “Cumhuriyet ve demokrat mânâsındaki meşrûtiyet ve kanun-u esasî denilen adalet ve meşveret ve kanunda cem-i kuvvet…” 13 ifadeleriyle desteklemiştir. Meşrûtiyeti ayrıca İslâm dininin kabul edip onayladığını savunmuştur. Bunu savunurken, hem Avrupalı hem Müslüman düşünürlerin bir yanlış anlayışlarını da düzeltmek istemiştir: “Avrupa, bizdeki cehâlet ve taassup müsaâdesiyle, Şeriatı hâşâ ve kellâ-istibdata müsait zannettiklerinden, nihâyet derecede kalben üzülmüştüm. Onların zannını tekzip etmek için, Meşrûtiyet’i herkesten ziyade Şeriat nâmına alkışladım. Lâkin yine korktum ki, başka bir istibdat tekrar o zannı tasdik eder, diye ne kadar kuvvetim varsa Ayasofya Camii’nde meb’usana hitaben feryat ettim. Ve söyledim ki: Meşrûtiyet’i, meşrûtiyet ünvanı ile telâkki ve telkin ediniz.” 14

Cumhuriyet döneminde ise, İstiklâl Savaşı’nın bir nevi farklı bir yorumunu yaparak; milletin manevî şahsiyetini ön plana çıkarmıştır. Bu anlamda bütün başarıların bir veya birkaç şahsa verilerek, milletin baskı ve zulme maruz bırakılmasını eleştirmiş, yöneticilerin, millete tahakküm eden değil bir hizmetçi olmaları gerektiğini savunmuştur. Şahsın egemenliğine karşı, herkesin hakkını eşit olarak kabul eden kanuna atıfta bulunmaktadır: “…İslâmiyet’in bir kanun-u esasîsi olan hadîs-i şerîfte; yani memuriyet, emirlik ise, reislik değil, millete bir hizmetkârlıktır. Demokratlık, hürriyet-i vicdan, İslâmiyet’in bu kanun-u esasîsine dayanabilir. Çünkü kuvvet kanunda olmazsa, şahsa geçer. İstibdad, mutlak keyfî olur…” 15

Aydınlanma felsefesinin en önemli temsilcilerinden olan ünlü Alman filozofu İmmanuel Kant’a göre; “Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır.” Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. Oysa aydınlanma için hürriyetten başka bir şey gerekmez. Ve bunun için gerekli olan hürriyet de, hürriyetlerin en zararsız olanıdır: Aklı her yönüyle ve her bakımdan kitlenin önünde apaçık olarak kullanmak hürriyetidir. Aydınlanmanın bu temel ilkesi, ferdi devletin mekanik bir parçası olarak görmeyen, tam tersine onu bilinçli ve akıllı bir varlık olarak gören bir anlayışa dayanmaktadır.

Said Nursî, Münâzarât adlı eserinde, halkın kendi sorumluluğunu bilmesi ve aklını başkalarının cebine koymamasını tavsiye etmektedir. Halkın bu tavrının yetersiz ve fırsatçı şeyhlerin ya da hocaların tahakkümüne bir zemin hazırlama olarak algılanması gerektiğini savunmaktadır. Bu anlamda fertlerin bilgilenmesi ve bilinçlenmesinin önemine vurgu yapmakta ve “…sizin dîvâneliğinizden korkmuş, gelememiş. Zulüm, meşrûtiyetin hatâsı değil, belki kafanızdaki cehâletin zulmetindendir. Siz dîvânelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz. Küdân ve Mâmehurân aşîretleri, daha asker gelmeden, alâküllihâl vermeye mecbur olan emvâl-i emîriyeyi hazır etse idiler, şu kadar zulüm olmayacaktı” demektedir. Şu sözleriyle ise, bir sistemin yerleşmesi için, sadece toplumun öncülerinin ve sistemi yürütenlerin değil, toplumun bütün fertlerinin rolüne işaret etmektedir: “…Evet, bir millet cehâletle hukukunu bilmezse, ehl-i hamiyeti dahi müstebit eder…”

“Tarif ettiğin meşrûtiyetin ne miktarı bize gelmiş ve niçin bütün gelmiyor?” diyenlere de şöyle cevap veriyor: Ancak on kısımdan bir kısmı size gelebilmiş. Zîrâ sizin şu vahşetengiz, cehâletperver husûmetefzâ olan sarp dağ ve derelerinizdeki vahşet ayılarından, cehâlet ejderhasından, husûmet kurtlarından bîçare meşrûtiyet korkar, kolaylıkla gelmeye cesâret edemez. Eğer siz tenbel kalıp da onun yolunu yapmazsanız, tenbellik etseniz, yüz sene sonra tamamen cemâlini göreceksiniz. Zîrâ sizinle İstanbul arasındaki mesâfe bir aylıktır; fakat sizinle ehl-i meşrûtiyet arasındaki mesâfe bin aydan fazladır. Zîrâ eski zamanın adamlarına benzersiniz. O nâzik meşrûtiyet, İstanbul havâlisindeki yılanlardan kurtulsa, şu uzun mesâfeden geçmekle, cehâlet gibi müthiş bataklığı, fakr gibi mütevahhiş kıraçları, husûmet gibi gâyet keyşer dağları katetmekle beraber, eşkiyaya rast geçecektir. Ezcümle, bâzı cezâ-i sezâsını hazmetmeyen, bir kısım da başkasının etini yemekten dişi çıkarılan ve bâzı bir meşhur bektâşi gibi mânâ verenler, yol üzerine çıkıp, gasp ve gâret ediyorlar. Daha onların öte tarafında da bir kısım gevezeler vardır; bâzı bahane ile parça parça etmek istiyorlar. Öyle ise, ona bir yol veyahut bir balon yapınız.” 16

Said Nursî, yine “Münâzarât”ta koyunlarını kurda kaptırmak istemeyen doğu aşiretleri mensuplarına, nasihat ederken; “herkesin kendi koyununa sahip çıkmasını” önerir. Aslında bu düşünceyi, “temsili demokrasi” yerine “katılımcı demokrasi” düşüncesinin savunulması olarak yorumlamak hiç de zorlama olmayacaktır. Nitekim bugün de Türkiye’deki demokrasinin zayıflığının en önemli sebeplerinden birisi, demokrasinin sadece doğru bir tercih ile gerçekleşebileceğine olan inançtır. Oysa, tercih doğru bile olsa, hem onu dışarıdan gelen eleştirilerden korumak için ayakta ve uyanık olmak, hem de tercih edilen siyasî grubun hatalarını göstermek ve başarısına katkı yapmak için “katılım” şarttır. 

Said Nursî’nin Kur’ân ve hadisleri yorumlarken ortaya koyduğu yöntemin ise, toplumsal ve siyasal alanda “çoğulcu” anlayışın gelişmesine çok önemli bir dayanak ve katkı yapması beklenebilir. Şöyle ki, meselâ 25. Söz’deki âlemin yaratılışıyla ilgili bir âyeti yorumlarken, “yedi tabaka insanın anlayış seviyesine göre yedi farklı anlam çıkarılabileceğini ve bunların hepsinin de doğru olduğunu” savunur. Yine İslâm tarihinde önemli tartışmalara sebep olan; “dünyanın balık ve öküz üzerinde durduğu” hadisini yüzeysel bir bilgiye sahip bir kişi ile coğrafi ve astronomik bilgilere sahip bir kişinin anlayışlarının tamamen farklı olacağını savunur.

Diğer yandan İhlâs Risalesi’nde; “…mesleğim haktır demeye hakkın var, fakat hak yalnız benim mesleğimdir demeye hakkın yok” derken “bir kişinin kendi grubuna olan bağlılığının ve sevgisinin, diğer gruplara karşı düşmanca ve karşı bir tutum takınmasına sebep olmaması gerektiğini” vurgular. Bu düşünce de farklı fikirlerin ve yorumların bir arada bulunmasının mümkün ve doğru bir tutum olduğunu yani “çoğulcu” bir yaklaşım içinde bulunduğunu göstermektedir. 

Said Nursî’nin demokrasi düşüncesine en önemli katkılarından birisi de “bireyselliğe” yaptığı vurgudur. Ona göre, “Risale-i Nur Talebeleri Ferid ismine mazhardırlar” yani her bir talebe Allahın Ferd isminin tecelligâhıdır. Demokratik bir toplumun yerleşmesinin en önemli şartlarından birisi, bireyselliğin-ferdiyetin gelişmesidir. Her bir fert kendi hakkını ve sorumluluklarını bilirse, ne kendini başkasına ezdirir, ne de başkasının hakkını ve hukukunu çiğner.

Burada ortaya koymaya çalıştığımız düşünceler, bir deneme niteliğindedir. Bu sebeple yorumlarımızın amacı, Risale-i Nur’un yorumlanmasına bir katkı niyetini taşımaktadır. Düşünce ve demokrasi dünyamıza da bir katkı yapması temennisiyle…

Dipnotlar:

12. Nursî, Said, Divan-ı Harb-i Örfi, Yeni Asya Neş. İstanbul 1995, s. 24.

13. Nursî, Said, Divan-ı Harb-i Örfi, Yeni Asya Neş. İstanbul 1995, s. 69.

14. Nursî, Said, Divan-ı Harb-i Örfi, Yeni Asya Neş. İstanbul 1995, s. 24.

15. Nursî, Said, Beyanat ve Tenvirler, Yeni Asya Neş. İstanbul, 1998, s. 232.

16. Nursî, Said, Münâzarât, Yeni Asya Neş., İstanbul, 1995, s. 28-29.

-DEVAMI VAR-

Etiketler: bediüzzaman, demokrasi
Okunma Sayısı: 907
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı