"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Tebliğ metodları ve farklılıkların yönetimi -1

20 Eylül 2019, Cuma
Bediüzzaman Said Nursî, “Medenilere galabe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir” derken günümüzde güzelce mücadele etmenin en doğru yolunu göstermiş ve bir nevi tebliğ ve irşad uygulamalarının doğru örneklerini sunmuştur. Bu bağlamda, Kur’Ânî tebliğ metodu her şeyde Allah’ı bulmayı, varlığını ve birliğini ispat etmeyi öngörmektedir.

Din, bilim ve felsefe gibi disiplin alanları insanlık tarihi kadar eskidir. Bu disiplinlerin insanlar üzerindeki etkileri farklı olsa da amaçları hep insanlığa hizmet etmek olmuştur. Din, insanları kendi vecibeleri doğrultusunda irşad etmeye çalışırken, bilim insanların refahını ve hayat standartları yükseltme gayretindedir. Felsefe ise kâinatın yaratılış gayesini ve özünü keşfetmeye çalışmaktadır.

Bu üç temel disiplin çelişkilerden ve çatışmalardan uzak kendi alanlarında faaliyet göstermeleri ve kısmen de olsa iş birliği yapmaları durumunda insanlığın dünyevî ve uhrevî mutluluğunu netice verebilirler. Ancak bu disiplinler temelde insanlığın huzur ve mutluluğunu esas almakla birlikte, zamana, şartlara ve bu işlerle ilgilenen insanlara bağlı olarak farklılıklara, çelişkilere hatta çatışmalara da yol açabilirler. Bu disiplin alanlarından özellikle “düşün bilim” olarak tanımlanan ve hayatımızdaki temel olgularla ilgili olan felsefenin; varlık, bilgi, gerçeklik, adâlet, güzellik, doğruluk, akıl ve dil gibi konularla ilgili genel ve temel sorun alanlarını kapsadığı bilinmektedir. 

Bu anlamda Bediüzzaman Said Nursî, felsefenin vahyi izlemesi ve onun kutsallığına karşı çıkmaması halinde, insanlık için faydalı olacağını, aksi durumda insanlığı dalâlete ve tabiat bataklığına sürükleyeceğini savunmaktadır. Nursî, vahye meydan okuyan felsefe ile vahiy ile barışık olan felsefe arasında ayrım yaparak müsbet felsefeyi desteklemiş ve menfi felsefe ile mücadele etmeyi tercih etmiştir.

DİN, BİLİM, FELSEFE

Bu yaklaşımın akıl yürütmenin doğru yollarını bulmak açısından önemli olduğu söylenebilir. Çünkü bu tercihinde Nursî, bir dâvânın, bir düşüncenin yaygınlaştırılması ve insanlara iletilmesi konusunda felsefeden yararlanılması gerektiğini belirtmiş ve tebliğ metodunu doğru felsefe üzerinden gerçekleştirme yolunu benimsemiştir. Bu durum bir anlamda akıl yürütmenin doğru yollarını gösterme ve kullanma olarak da algılanabilir. Böylece her bir disiplin, akım, yaklaşım ve kuram kendi felsefî dayanaklarını, doğrularını, özelliklerini ve insanlığa vaatlerini benimsedikleri tebliğ metodlarıyla insanlara iletmeye çalışmaktadırlar. Bu amaçla, sözkonusu disiplinler, farklı tebliğ metodları ve eğitsel faaliyetlerle insanları etkileme ve yönlendirme çabasına girmişlerdir. Bu bağlamda din, bilim, felsefe ve bu alanların alt boyutlarında ortaya çıkan farklı oluşumlar insanları etkilemek için baskı ve savaşlardan çok tebliğ ve irşad yollarını kullanmışlardır.

Kavram olarak taşımak, götürmek, ulaştırmak, bildirmek ve eriştirmek gibi anlamlara gelen tebliğ, hakikatleri bütün insanlığa anlatma ve yayma çabası olarak tanımlanmaktadır. Bu sebeple, İslâm dininde çok önemsenen tebliğ olgusu Peygamberlerde bulunması gereken vacip sıfatlardan biri olmuştur. Çünkü Peygamberlerin, vahiy yoluyla Allah’tan gelen İlâhî hükümlerin hiçbirini gizlemeden, eksiltmeden veya herhangi bir ekleme ve çıkarma yapmadan aynen insanlara aktarmaları gerekmektedir. İrşad kelimesi ise maddî anlamda, yol gösterme, rehberlik etme olarak bilinse de asıl kullanılış amacı, aklî ve manevî yolu göstermektir. 

Dolayısıyla bu kavram, dinî terminolojide insana da nispet edilerek hidayet kavramı ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. 

İnsanlara hak ve hakikatleri anlatma, bildirme ve doğruya dâvet etme çalışmalarında tebliğ ve irşad metodlarının birlikte kullanıldığı bilinmektedir.

Allah (cc) Nahl Sûresi’nde, “(Ey Muhammed!) Sen, Rabbin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et” (Nahl, 16/125) buyurmaktadır. Allah yoluna hikmet ve güzel öğütle çağırmayı ve en güzel şekilde mücadele etmeyi emreden bu âyet, İslâm’da tebliğ metodunun nasıl olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Böylece insanları, hakka dâvet ederken ve doğruya yönlendirirken tebliğ ve irşad metodunu doğru ve yerinde kullanmanın çok önemli olduğunu anlamış oluyoruz.

İKNAYA DAYALI TEBLİĞ YAKLAŞIMI

Yine önemli bir tebliğ metodu olarak bilinen en güzel şekilde mücadele; dinî eğitimden uzak, yabancı kültürün tesiri altında kalıp dine, dindara saygı duymayan, yıkıcı, bozucu faaliyetlerde bulunan inkârcı veya çok şüpheci inatçılara karşı yapılan, iknaya dayalı bir tebliğ yaklaşımıdır. Bu mücadele, günün şartlarını, sosyal yapının özelliklerini, muhatabın tutum ve davranışlarını dikkate alarak sistemli, seviyeli ve şuurlu bir şekilde yapılmalıdır. 

Bu bağlamda güzel şekilde mücadele etmenin kimlere karşı ve nasıl yapılacağı da açık ve anlaşılır şekilde tanımlanmıştır.

Bediüzzaman Said Nursî, “Medenilere galabe çalmak ikna iledir, söz anlamayan vahşiler gibi icbar ile değildir” derken günümüzde güzelce mücadele etmenin en doğru yolunu göstermiş ve bir nevi tebliğ ve irşad uygulamalarının doğru örneklerini sunmuştur. Bu bağlamda, Kur’ânî tebliğ metodu her şeyde Allah’ı bulmayı, varlığını ve birliğini ispat etmeyi öngörmektedir. Gerçekten de Kur’ân’ın anlamını göz önüne alan kimseler, onda enfüsî ve afakî delilleri serdettiğini görmektedirler. Bu açıdan bakıldığında Kelâmî metodun Kur’ânî metodu tam olarak ihtiva etmediği görülmektedir. Bu bağlamda kelâmcılar yalnızca aklî delillere istinad eden bir metod geliştirirken, mutasavvıflar ise aklı bir kenara bırakmışlar zevk ve keşif yoluyla manevî mertebeler kat etmeyi esas alan kalbî bir yol tutmuşlardır. 

Peygamber Efendimizin (asm), kendisine emrolunan hakikatleri insanlara tebliğ etmedeki başarısı, şüphesiz O’nun (asm) muamelelerinde, insanlara merhametli olmasına ve şefkatli davranmasına bağlanmaktadır. Kur’ân’ın tebliğ modelini doğru kavrayabilmek için bilinmesi ve üzerinde durulması gereken en önemli konulardan birisi muhatap alınan toplumun sosyal, kültürel, ekonomik ve inanç yapısının iyi incelenmesi konusu olduğu bilinmektedir. Peygamber Efendimiz (asm); Allah yoluna hikmetle çağırmak, Allah yoluna güzel öğütle çağırmak, en güzel bir biçimde mücadele etmek, şefkat ve merhametle dâvet etmek, yumuşak söz söylemek ve muhatabı güzellikle savmak, müjdeleyerek dâvet etmek ve uyararak dâvet etmek gibi son derece insancıl müsbet tebliğ yollarını kullanmayı tercih etmiştir.

Peygamber Efendimiz (asm) tebliğ uygulamalarında toplumların; sosyal, kültürel, politik, ekonomik ve inanç gibi özelliklerinin yanı sıra toplumu oluşturan fertlerin yaşama biçimleri, alışkanlıkları ve tercihleri gibi temel ferdî özelliklerini de dikkate almıştır. Öyle ki insanların, yaşadıkları zaman diliminden tutun, yaşadıkları coğrafî bölge ve iklim özelliklerine; fertlerin duyuşsal özelliklerinden tutun bilişsel özelliklerine kadar geniş ve ayrıntılı olarak çok çeşitli düzeylerde farklılıklar gösterdikleri bilinmektedir. Bu farklılıklar, doğuştan getirdiğimiz özelliklerden kaynaklananların yanı sıra, iklim özellikleri, coğrafî yapı, çevre, zaman dilimi ve verilen eğitimin biçim ve özelliğinden de kaynaklanmaktadır. Nihayetinde Boswell, insanlar arasında zihnî güçler bakımından doğuştan gelen bazı farkların bulunduğunu inkâr edemem, ancak bunlar eğitimin ürünü olarak sonradan meydana getirilmekte olanların yanında hemen hemen hiçtir, demektedir. Bu farklılıklar, insanların öğrenme ve öğretme biçim ve yaklaşımlarına da yansımakta ve böylece onlara yönelik tebliğ metodlarının da farklı olmasını zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda insanlar arası farklılıkların kaynağı ve bu kaynaklara uygun tebliğ metodlarını; yaşanılan zaman dilimi, iklim ve coğrafî yapı ve ferdî özellikler başlıkları altında açıklamak mümkündür.

Yaşanılan Zaman Diliminden Kaynaklanan Farklılıklar

İnsanlar yaşadıkları dönemin şartlarına uyum sağlamaya çalışırlar. Zamanın gerektirdiği şartlar ve insanların o zaman dilimindeki yaşama biçimleri, alışkanlıkları ve ürünleri onları diğer zaman dilimlerinde yaşayan insanlardan farklı kılmaktadır. Nursî bu durumu “Manen her bir zamanın bir hükmü ve hükümranı vardır” sözü ile ifade etmektedir. Böylece farklı zaman dilimlerinde yaşayan insanlar, farklı özelliklere, farklı yaşama biçimlerine, medeniyetlere bu durumun tabiî sonucu olarak da farklı hükümlere sahip olmuşlardır. Belli çağlarda kurulan medeniyetler, o çağda o medeniyette yaşayan insanların yaşama biçimini ve alışkanlıklarını da şekillendirmiştir.

Bu durum medeniyetlerin büyük oranda kendinden önceki ve sonraki çağ ve medeniyetlerden farklı özelliğe sahip olduğunu göstermektedir. 

Bediüzzaman Said Nursî, Sözler adlı eserinde bu konuyu şu veciz ifadesiyle dile getirmektedir: “Asırlara göre şeriatlar değişir, milletlerin istidadına göre ahkâm tahavvül eder. Çünkü Ahkâm-ı Şer’iyenin teferruat kısmı, ahvâl-i beşeriyeye bakar. Ona göre gelir, ilâç olur.” Bu bağlamda, tebliğ süreçlerinde insanların mevcut uğraş alanları, geçim kaynakları, temel değerleri ve benzeri yaşanılan döneme özgü özelliklerin itina ile dikkate alınması, incelenmesi ve belirlenen duruma uygun tebliğ metodlarının seçilip kullanılması gerekmektedir. Aksi halde tebliğ o insanlara hitap etmeyeceğinden tesirsiz kalacaktır. Yine Nursî, “Nasıl ki mevsimlerin değişmesiyle elbiseler değişir.” ve “Asırlara göre şeriatlar değişir.” ifadesiyle, değişimin fıtrî ve tabiîliğine dikkat çeker. 

Bu iki cümle, yaşanılan zaman dilimine göre değişim ve farklılıkların olduğunun ve bu duruma uygun farklı tebliğ metodlarının belirlemesi gereğinin en önemli iki dayanağını oluşturmaktadır.

Nursî, Enbiya-yı salife zamanından ahirzaman Peygamberi Hz. Muhammed (asm) zamanına kadar olan süreçteki tebliğ metodlarındaki farklılıkların gerekçesini şöyle açıklamaktadır: “Enbiya-yı salife zamanında, tabakat-ı beşeriye birbirinden çok uzak ve seciyeleri hem bir derece kaba, hem şiddetli ve efkârca iptidaî ve bedeviyete yakın olduğundan, o zamandaki şeriatlar, onların haline muvafık bir tarzda ayrı ayrı gelmiştir.” diyerek Peygamber Efendimizden (asm) önceki dönemlerde yaşayan insanların yaşama biçimleri, tavır ve mizaçlarını tanımlayarak, o zamanlar gönderilen Peygamber ve şeriatların farklı olmasının gerekçelerini açıklamaktadır. Sonra “Ahirzaman Peygamberinin (asm) gelmesiyle, insanlar güya ibtidaî derecesinden, idadiye derecesine terakki ettiğinden, çok inkılâbat ve ihtilâtat ile akvam-ı beşeriye bir tek ders alacak, bir tek muallimi dinleyecek, bir tek şeriatla amel edecek vaziyete geldiğinden, ayrı ayrı şeriata ihtiyaç kalmamıştır, ayrı ayrı muallime de lüzum görülmemiştir.” ifadesiyle de Peygamber Efendimiz (asm) zamanında insanlığın medeniyet seviyesini ve insanların özelliklerini tanımlamaktadır. 

İnsanlar, bu medeni seviyeye ulaşmış olmalarına rağmen, yaşadıkları, coğrafî bölge, iklim yapısı ve ferdî özellikler itibariyle yine farklılıklar gösterdikleri bilinmektedir. 

Okunma Sayısı: 1680
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı