Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 06 Ekim 2006

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Davut ŞAHİN

Arınç’ın sözleri



Cumhurbaşkanı Sezer, Genelkurmay Başkanı konuşur da Meclis Başkanı Bülent Arınç konuşmaz mı?

TBMM Başkanı Arınç, Nazlı Ilıcak’ın programına konuktu. Yahut Ilıcak da Meclis binasında Arınç’ın konuğuydu (Kanal 7).

Arınç laiklik, irtica ve Türkçe Ezan konularını konuştu.

Laikliğin tanımı:

“Yargıtay laiklik din değildir, laikliğe iman etmek gerekmez. Bir imamın kürsüde İslamda miras hukukunu savunuyor olması bazılarına göre laiklik karşıtı bir eylem olabilir ama Yargıtay’ın bu konuda çok değerli kararları vardır. Anayasa Mahkemesi Kararları bağlayıcıdır ama Yargıtay kararları da bağlayıcıdır.”

Özkök Paşanın vedası:

“O 4 yıl boyunca ülkede çok iyi bir hizmet verdi. Görevini alnı açık bir şekilde tamamladı. Veda töreninde eşinden çok ben ağladım.”

Org. Büyükanıt:

“Cumhurbaşkanı laiklik konusunda açıklama yapabilir bir şey diyemem çünkü sorumluluğu yoktur. Ancak Genelkurmay Başkanı laiklik tanımını devletin en üst düzeyinde sorgulayanlar var derken beni kastediyorsa bundan üzüntü duyarım.”

Türkçe ezan:

“Türkçe ezan konusunun karşı devrimcilere verilen ödün konusunu doğrulayacak kişi sayısı 100’ü bulmaz. Dünyanın her yerinde ezan ezandır. Ezan evrensel bir çağrıdır. Bunun Türkçe okunması Türkiye’de oldu. Allahu Ekber’den kimse zarar görmedi. Ey Değerli paşam her şey bitti de sıra ezana mı geldi diye vatandaş sorarsa yazık değil mi? Ordu yek pare yerinde durmalı ve herkesin güveninde olan yerini korumalıdır.”

“BİR” DURUŞ

Hilal TV bir yılını doldurdu.

Bir yıl içinde kendi seyircisini oluşturduğu gibi, gelişen ve gittikçe daha da büyüyen bir kanal... Dolu dolu programlarla kendini göstermesini bildi:

Basında Bugün, Beş Vakit Hayat, Benim Memleketim, Çay Saati, Danışma Zemini, Dünya ve İslam, Düşünce Gündemi, Hamermatik, A 4, Seyr-i Alem, Sürgün Yüreğim, Tarihin İçinden, İz Bırakanlar, Tefsir Saati, Kapılar ve Köprüler, Mozaik, Sözün Gücü, Medya Masal...

Ramazan programları da dolu:

İftar Saati, İrfan Sofrası ve Sahurdan Sehere...

Hilal TV, televizyon dünyasında “ben buyum” diyebiliyor.

Bu şunu gösteriyor:

Müslümanlar gündemin gerisinde değil. Tam tersine, bundan sonra iletişim vasıtalarıyla, “gündem belirleme” pozisyonuna geçmeli.

Yıllardır medyanın gücünü kullanıp bunu “baskı” unsuru olarak kullananlar, artık medyanın gerçek gücünü görecekler.

Daha nice yıllara! Tebrik ediyoruz.

06.10.2006

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Orucun kabulü ve fitre



Fıtır sadakası da denilen fitre, dinen zengin sayılan Müslümanların Ramazan ayı içerisinde fakirlere sabah akşam karınlarını doyuracak miktarda verdikleri sadakadır.

Hanefîlere göre ev, ev eşyası, binek, bir aylık yiyeceği gibi aslî ihtiyaçları dışında 80 gram, Şafiîlere göre ise 72 gram altın veya bunun değerinde para veya mala sahip olan kimse dinen zengin sayılır ve fitre vermesi vaciptir.

Fitre her ne kadar Ramazan bayramının ilk günü tan yerinin ağarmasıyla birlikte vacip olsa da bayramdan önce vermek daha sevaptır. Şâfiîlerde Ramazan’ın son günü güneş batınca vacip olur. İlk günü güneş battıktan sonraya bırakmak ise haramdır.

Ramazan orucunu nasıl zevkle şevkle tutsak da onun eksik kalan bir yanı vardır. O da fitreyle tamamlanır. Bu hayırlı, faziletli ayı oruçla değerlendirmek ve bunda muvaffak olabilmek bir müyesseriyettir, büyük bir mutluluktur; şükran gerektirir.

İşte fitre, Ramazan orucunu başarıyla ifa etmenin ve bayram sevincini yaşamanın şükründen ibarettir.

Demek bir aylık oruç tutmakla iş bitmiş olmuyor. Kabulü için zenginlik, sağlık, âfiyet gibi nimetlere kavuşturduğu için Rabbimize şükretmemiz; bu şükrün tamamlanması için fakirlerin de bayrama sevinç ve mutlulukla girmeleri gerekiyor. Bu da fitrelerin verilmesiyle gerçekleştirilmiş oluyor.

Ayrıca fitre orucun kabûlüne vesiledir. Bir hadis-i şerifte buyurulur ki: “Ramazan ayı orucu yer ile gök arasında asılı kalır, ancak fıtır sadakasının verilmesiyle göğe çıkar.”1

Orucu ne kadar mükemmel hâle getirmek istesek de kusurlarımız, hatalarımız eksik olmaz. Sadece mideye değil, dil, göz, akıl, fikir, el, ayak, kısacası bütün organ, duygu ve kabiliyetlerimize de oruç tutturmamız gerektirdiğini biliyoruz.

Bir hadis-i şeriften öğrendiğimize göre fitre, oruçluyken işlenen kusurlara keffaret olur; boş, çirkin ve ölçüsüz sözlerin sebep olduğu günahları temizler, fakirlere de azık olur.2

Ayrıca fitrenin ölüm ve kabir azabından kurtulmaya vesile olduğunu da yine rivayetlerden öğreniyoruz.

Kısacası fitre hem bir şükran ifadesi, hem orucun kabulüne vesile, hem de sıkıntılardan kurtuluş aracıdır.

Dipnotlar:

1. Et-Tergîb ve’t-Terhîb, 2:152.

2. İbni Mâce, Zekât: 21.

06.10.2006

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Ye’cüc ve Me’cüc’e karşı Sedd-i Zülkarneyn



“A” Rumuzlu okuyucumuz: “Zülkarneyn kimdir? Zülkarneyn’in Seddi bu gün mevcut mudur? Mevcutsa nerededir? Bazı kimseler Zülkarneyn’in uzaya çıktığını söylüyor; doğru mudur? Ye’cüc ve Me’cüc ne demektir? Ye’cüc ve Me’cücün kıyametin kopmasıyla alâkası nedir?”

Hazret-i Zülkarneyn (as), Kur’ân’da ismiyle zikredilen sâlihlerdendir. Kimliği konusunda açık bir âyet veya hadis olmadığı için nebî mi olduğu, velî mi olduğu, sâlih bir padişah mı olduğu hep tartışma konusu olmuştur. Bazı müfessirler, Kur’ân’da Allah’ın “Yâ Ze’l-karneyn”1 şeklinde hitap ettiğinin bildirilmesini nazara alarak nebî olduğunu; bazıları da velî olduğunu söylerler. Bu konudaki ihtilâfa Üstad Bedîüzzaman (ra) son noktayı koyar: Zülkarneyn, Allah’ın kendisini teyit ettiği, hususî güç ve kuvvet verdiği2, Yemen Padişahlarından bir şahıstır ki, Hazret-i İbrahim (as) zamanında yaşamış ve Hazret-i Hızır’dan ders almıştır.3

Zülkarneyn, “İskender” olarak da tanınmıştır. Her ne kadar Fahrüddin Râzî, tefsirinde Yunanlı İskender’in Zülkarneyn olduğunu söylemişse de; Milattan takriben üç yüz sene önce yaşamış ve Aristo’dan ders almış olan Yunanlı İskender’in tarihî bilgiler açısından Zülkarneyn olamayacağında müfessirlerin çoğunluğu birleşmişlerdir.4 Bedîüzzaman (ra) da Zülkarneyn’in, Yunanlı İskender olmadığını kaydetmiştir.5

Hazret-i Zülkarneyn’in, Ye’cüc ve Me’cüc denilen bozguncu, fitne ve fesatçı, mütecaviz, vahşî, saldırgan, yağmacı, yıkıcı ve zalim iki kabilenin şerrinden ve saldırılarından medenî ve mazlum kavimleri korumak için bir sed binâ ettiğini, yine Kur’ân bildiriyor.6 Kur’ân, bu seddin nerede inşâ edildiğinden ise açıkça bahsetmiyor. Dolayısıyla bu konu da bize kapalıdır. Kimi müfessirler bunun Çin Seddi olduğunu, kimileri Yemen’de bulunan Me’rib Seddi olduğunu, kimileri Ermenistan ile Azarbeycan’ın iki dağı arasında (Kafkasya’da) bulunan Derbent’teki demir kapı olduğunu, kimileri Buhârâ’nın ortasında yer alan Kokya dağı bitişiğinde bulunduğunu, kimileri de bu seddin zamanla höyük şeklinde örtülerek bir dağ şeklini alıp kaybolduğunu nakleder. Rivayetler muhteliftir. Tarihte bu isme lâyık birçok sedlerin yapıldığı da bir gerçektir. Burada açık olan, bu seddin demir ve bakır eritilip dökülerek müstesna bir inşâ tarzı ile yapılmış olduğudur.7 Bedîüzzaman (ra) bütün bu müfessir görüşlerini naklettikten sonra Çin Seddinin, Kur’ân’ın bahsettiği İlâhî takviye ile yapılmış sed olduğunu söylemenin “caiz” olduğunu kaydeder.8

Bu sed için Hz. Zülkarneyn’in; “Bu, Rabb’imden bir rahmet eseridir. Rabb’imin vaad ettiği vakit geldiğinde onu yerle bir eder; Rabb’imin vaadi haktır” sözü de Kur’ân’ın verdiği haberler arasındadır.9

Hazret-i Zülkarneyn’in uzaya çıktığı konusunda ise ne Kur’ân’da, ne de hadislerde hiçbir açık bilgi yoktur. Zülkarneyn’in uzaya çıkmış olabileceği meselesi tamamen delilsiz bir yorumdan başka bir şey değildir. Hatta zorlama bir yorum olduğu da söylenebilir. Allah dilerse elbette bir kulunu yalnız uzaya değil; dilediği her yüceliğe çıkarabilir; ama eğer Kur’ân’da veya sahih hadislerde böyle bir haber yoksa açık delilin bulunmadığı bir konuda susmak, yorum yapmaktan daha evlâdır diye düşünüyoruz.

Ye’cüc ve Me’cüc meselesine gelince; Ye’cüc ve Me’cüc’ün bozguncu, fesatçı, yıkıcı ve zalim iki kabile olduğunu yukarıda söylemiştik. Bu kabilelerin Hazret-i Nuh’un oğlu Yafes’in torunlarından iki kabile olduğunu söyleyenler olduğu gibi; Moğol ve Mançur taifeleri olduğunu söyleyenler, kuzey doğu kavimlerinden birer kavim olduğunu söyleyenler, insanoğlundan medeniyeti bozmaya ve yıkmaya vazifeli bir taife olduğunu söyleyenler ve nihayet Allah’ın mahlûkatından yerin üstünde veya içinde insan veya insan olmayan, ama insanoğlunun kıyametine sebep olan bir taife olduğunu söyleyenler de mevcuttur.

Bedîüzzaman hazretleri (ra) bu konudaki ihtilafı da şu hükmüyle gideriyor: Ye’cüc ve Me’cüc, bozguncu, yıkıcı, fesatçı, medeniyet ve huzur toplumlarının eceli hükmünde Allah’ın mahlûkatından iki taifedir.10

Bediüzzaman ayrıca, Kur’ân’ın Ye’cüc ve Me’cüc ismini verdiği Moğol ve Mançur kabilelerinin, eski zamanlarda yanına birkaç kavmi de alarak Avrupa ve Asya’yı birkaç defa yakıp yıktıkları gibi; gelecek zamanlarda da Ye’cüc ve Me’cüc vazifesini gören anarşi ve terör gruplarının dünyayı zîr ü zeber edeceklerini, ahirzaman hadislerinin işaretiyle belirtir.11

Dipnotlar:

1-Kehf Suresi, 18/86; 2- Muhakemat, S. 59; 3- Lem’alar, s. 112; 4- Tecrit Terc. IX/98; 5- Lem’alar, S. 112; 6- Kehf Suresi, 18/95; 7- Kehf Suresi, 18/96; 8- Muhâkemât, s. 60; 9- Kehf Sûresi, 18/98; 10- Muhâkemât, s. 60; 11- Şuâlar, s. 507

06.10.2006

E-Posta: [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Beslenme tecrübesi



Senelik izin dönüşü iki konu hakkında bahsini ettiğimiz "düşünce havuzu"nu teşkil etmek için sizlerin de katkısını istemiş ve bardak bardak da olsa, bu havuzları doldurmaya sizleri dâvet etmiştik. (İki konu: Sağlık ve eğitim.)

Sağolun, varolun. Bu dâvete icabet eden kıymetli arkadaşlarımız oldu. Biz de elimize ulaşan çalışmaları peyderpey yayına hazırlayarak sizlerin istifadesine sunuyoruz.

İşte, bugün için sizlere takdim edeceğimiz "sağlık"la ilgili yazı, değerli bir öğretmen arkadaşımızdan geldi.

Karamürsel'de öğretmenlik yapan Muzaffer Boruzan, bizlere daha çok tecrübeye dayalı beslenme bilgilerini aktarmış.

Şahsen kendim de aynı tecrübî bilgilerin hemen tamamını tasdik ederek, bunları sizlerle paylaşmak istedim.

Buyurun, "tecrübe ile sâbit" olan söz konusu beslenme bilgilerini birlikte okuyalım

* * *

Latif Bey,

Baki selâmlar eder, hizmetlerinizde muvaffakiyetler dilerim.

Gazetede "Düşünce havuzu" yazınızı okudum. Sağlıkla ilgili tavsiyeleri beklediğinizi ifade etmişsiniz. Küçüklüğümden beri az-çok ilgilendiğim bir sahaya girdiğiniz için, ben de size pas atmak ihtiyacı hissettim.

İstifade ettiğim ve tatbik etmeye çalıştıklarım, en başta Tıbb-ı Nebevî, Risâle-i Nur ve alternatif tıb kaynaklarına dayanmaktadır.

Özetle, düzensiz olarak fazladan yeme, katkı maddeleri bol olan gıdaları alma, şişmanlamaya ve sonuçta insanları hastalıklara götürmektedir.

Bildiğim kadarıyla, yaşadığım halimle şu tavsiyelerle katkıda bulunmak istiyorum.

* Az yemeğe çalışmak ve yemek aralarında birşeyler yememek. Yemeğin lezzeti, acıkma nisbetinde olduğu için, açlık hissedildiğinde yemek yemelidir. 'İştahsız yenilen aş, ya karın ağrıtır ya baş.'

* Oruç, mânevî ücreti yanında, mideye de perhizdir. Vücutta kullanılmayan yağların erimesini sağlar. Vücudu mukavemet ve sabra alıştırır. Oruca yakın tarzda bir yemek alışkanlığını kazanmak, başka zaman niye faydalı olmasın?

* Gerçekte biz hakikî açlık çekmiyoruz. Karnımız acıkmadan yemek yiyoruz. Yemeklerin tam lezzetini alamadığımız gibi, zamanla şişmanlama sürecine giriyoruz. İbn-i Sina'nın dediği gibi "Yediğin zaman az ye, yemek yedikten 4-5 saat geçmeden yeme."

* Çok çeşitli besin maddelerini bir arada yemek, mideyi yormaktadır. Farklı besinleri değişik zamanlarda, ayrım yapmadan yemeli. Bunun içindir ki—hasta olduklarında—az yiyen ve basit gıdaları tüketenlerin tedâvileri kolay, zengin çeşitleri sıklıkla yiyenlerin ise, tedâvileri nisbeten daha zordur.

* Et, tavuk v.b. gıdaları normal şekilde tüketmeli. En fazla tercih edilen ise, balık eti olmalı.

* Devamlı şekilde meyve sebze yenmelidir. Şahsen kahvaltıda bile meyve yemeden sofradan kalkmamaya çalışıyorum. Meyveleri yerken de, çeşitleri (üzüm, elma, karpuz, erik...) biraz ondan, biraz bundan diyerek aynı anda yememeli. Bir öğünde adamakıllı bir veya bir–iki çeşit, başka bir öğünde de başka çeşit meyve yemeli.

* Su içme konusunda ise, yemek esnasında az mikyarda su içilmeli. Yemekten sonra 2 saat geçmeden içilmemeli. (Sünnete uygun olan budur. Üstad Bediüzzaman, 2 saat dolmasına 10 dk. bile kalsa su içmezdi.) Bu süreden sonra bol miktarda su alınabilir.

* Her gün en az belirli bir süre yürümeli. Yediklerimizi eritmeye çalışmalı. Yürüyüş, yağların en hazımlı şekilde erimesine yardımcı olur. Kısa mesafeleri kesinlikle yürüyerek gitmeli.

* Tok karnına yatmamalı. Yatmadan 4 saat öncesine kadar yemeği bitirmeli. Yatmaya yakın yemek zorunda kalmışsak, yediklerimizi zikirle, ibadetle eritmeliyiz.

* Yediklerimiz az, öz olmalı. Çok ucuz, yani kalitesiz yiyeceklere kaçarak midemize eziyet etmemeliyiz. Kaliteli besin maddelerini—iktisat ederek—az miktarda da olsa tüketmeliyiz.

* Vücudun direncini sağlayan ve kansere karşı koruyan hurma, kuru incir, kuru üzüm, ceviz gibi gıdaları arada tüketmeliyiz.

Bu tavsiyelerin daha da ayrıntıları bulunmaktadır. Ancak, kısa tutmak için burada son veriyor ve birkaç atasözü ile noktalamak istiyorum.

"Çok yiyen belli bir zaman yer, az yiyen her zaman yer."

"Az yiyen tazı gibi, çok yiyen kuzu gibi olur."

"Şimdi çok yiyen, sonra az yemekten de mahrum kalır."

Günün Tarihi

İstanbul, beş yıl kan ağladı

6 Ekim 1923: İstanbul'un kurtuluşu. Tam beş yıl müddetle düşman işgaline uğrayan İstanbul, nihayet son işgalci birliklerin de şehri terk etmesiyle hürriyetine yeniden kavuşmuş oldu.

İstanbul'un işgaline sebebiyet veren ilk adım, 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşmasıyla atıldı. Osmanlı, Birinci Dünya Harbinden yenik çıkmıştı ve karşı tarafın hemen her isteğine boyun eğmek durumundaydı.

Aslında böylesine bir teslimiyete mecbur değildi. Ancak, kabinede o günkü şartlarda dirayet gösterebilecek bir devlet adamı yoktu.

Zayıf ve iradesiz diplomatlarla, ancak bu kadar olurdu.

Yapılan ateşkes (mütareke) antlaşmasına göre, düşman tarafı (sözde güvenlik gerekçesiyle) istediği yere asker çıkarabiliecek ve reaksiyonlara karşı istediği gibi müdahalede bulunabilecekti. Üstelik, Osmanlı emniyet birimleri de onlara gereken yardımı esirgemeyecekti.

Durum son derece vahimdi. Ama, en vahimi de, harp gemileriyle İstanbul'a ayak basan işgalci kuvvetlere karşı, kimi Osmanlı aydınlarının perestiş ederek onlara zillet içinde "muhabbet" göstermesiydi: İngiliz muhibbanları gibi...

* * *

İngiliz kumandasındaki İtilâf devletlerine ait kuvvetler, 1918 yılı Ekim ayından itibaren İstanbul'u adım adım işgale başladı. Bir yandan da, halkı ve aydınları dessas fikirlerle aldatarak kendisine bağlamaya...

Bu işgal hereketi, 16 Mart 1920'de doruk noktasına çıktı. İşgale kan bulaştı. İngilizler Şehzadebaşı'ndaki Mızıka Karakolunu alacakaranlıkta basarak, henüz uykuda olan askerlerimizi şehit etti.

İşgalciler, bu planlı saldırı gereği, karşı taraftan bir mukabele, en azından bir savunma hareketinin olmasını bekliyordu. Tâ ki, işgal ettiği şehrin insanlarını kırıp geçirmek için elinde bir gerekçe bulunsun.

Fakat, bekledikleri reaksiyon gerçekleşmedi. Buna rağmen, meclis, hükümet binası ile basın ve haberleşme merkezleri de işgale uğradı. İstanbul, tam anlamıyla "Bir Kara Gün"ü yaşadı.

* * *

İstanbul bu sûretle işgal olunurken, Anadolu toprakları da Yunan kuvvetleri tarafından adım adım istilâ ediliyordu.

Ancak, tehlikenin büyüğü yine İstanbul'daydı. Çünkü burası, hemen her yönüyle dünyanın en gözde şehirlerinden ve en stratejik merkezlerinden biriydi. Üstelik, burayı en güçlü devlet olan İngilizlerin öncülüğünde büyük bir koalisyon kuvveti işgal etmişti.

Dolayısıyla, İstanbul nefes almadan ve Anadolu'ya yardım etmeden, Anadolu'nun kurtulması da imkânsız gibiydi.

Nitekim, işgal kuvveti, tabandan istediği desteği bir türlü alamadı ve ümitsizcesine gerilemeye başladı.

İşte, bu gerileme safhasında, Anadolu'ya hem asker, hem mühimmat, hem de diplomat akını artarak devam etti.

Neticede, İstanbul Anadolu'nun, Anadolu da İstanbul'un kurtuluşuna yardım etti.

Evet, işgal altındaki İstanbul tam beş yıl müddetle kan ağladı, durdu.

Bugün ise, İstanbul bir başka sebepten dolayı melûl–mahzûn şekilde gözyaşları döküyor.

Ayasofya Camii hakikî hürriyetine kavuşuncaya kadar da, bu hazin gözyaşları akmaya devam edecek.

06.10.2006

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Kılıç kardeşliği



Dördüncü yüzyıldan, yani Hıristiyanlığın Roma ile musalâhası ve davet olmaktan çıkıp devlet olmasından itibaren kılıç ile haç kardeş olmuş ve daima yanyana gitmiştir. Bu durum, Avrupa’da Aydınlanma ve laiklik dönemine kadar sürgit böyle devam edegelmiştir. Bundan dolayı laik Avrupa’nın sömürge savaşları Haçlı Savaşları kapsamında değerlendirilmemiştir. Bununla birlikte, Hıristiyanlığın dördüncü yüzyıldan itibaren kılıçla anılması ve yayılması inkârı kabil olmayan bir gerçektir. Ve Hıristiyanlık o kadar kılıçla özdeşleşmiştir ki rahipler bile kılıçla veya savaşla anılır hale gelmiştir.

Sözgelimi Tampliyer şövalyeliği ve bunun türevleri böyle bir adlandırmaya açıktır. Tampliyer şövalyelerine Brothers of the sword (ihvetü’s seyf) denildiği gibi savaşçı din adamları ve rahiplere de The Monks of war denilmiştir. Evet, bunun İslâmda da kimi yansımalarının olduğu da bir gerçektir. Ama ikisi arasında umum ve husus farklar vardır. Sözgelimi, Ortaçağ’da İslâm dünyasında fütüvvet teşkilâtları ve fütüvvetnameler vardır. Ve bu isimlendirmenin kökleri de bir İslâm kahramanı olan Hazreti Ali’ye dayanmaktadır. Sözgelimi ‘La feta illa aliy veya seyfe illa zülfikar’ şeklinde bir ifade vardır. Buna göre Ali’den daha mert bir genç ve kılıcı Zülfikar’dan da keskin bir kılıç yoktur. “El cennetü tahta zilalissuyuf/Cennet kılıçların gölgesindedir” gibi hadisler de bu kapsamda zikredilebilir. Bununla birlikte Mısırlı İslâmî araştırmacılardan Mustafa Şak’a’nın da yerinde ifade ettiği gibi İslâmda savunma ve buna bağlı sakınma (difaiyye ve vikaiyye) savaşları vardır. Ama önleyici (istibakiyye-preempitive) savaşlar yoktur. Korunmacı anlamda önleyici savaşın tek meşru noktası, barış içinde olduğunuz bir gücün ihanet içinde ve size ansızın saldıracak olduğunu kesinkes ortaya çıkarmış olmanızdır. Bu da, saldırı pozisyonunda görünse bile esasında def’i şer kabilinden olarak savunma pozisyonundadır. Bu mânâda, İran’da Irak-İran Savaşı sırasında ve sonrasında sol eğilimli ulema-ı mübarizin yani savaşçı din adamları (The Monks of war) örgütünün olması Ortaçağ’daki ötekinin yansımalarından birisi olsa gerek.

***

Batı’nın galat-ı meşhurlarından birisi kendi tezleri olan bellum sanctum (kutsal savaş) kavramını cihada ve cihad anlayışına maletmeleridir. Bu bir kavram buharlaşması ve indirgemedir. Kavram bu şekliyle makus hale getirilmiştir. Latince bellum sanctum teriminin tam karşılığı olan ‘kutsal savaş,’ İslâmın tanımadığı bir anlayıştır. Bu kavram aksine Ortaçağ’da ‘Şarklılara’ karşı düzenlenen Haçlı Seferlerini tanımlamak için kullanılıyordu; dolayısıyla Müslümanlar tarihî vetirede kutsal savaşın tarafı değil mağdurudurlar.

Kutsal savaş takdim edilmeye çalışıldığı şeklin tam aksine asırlar boyunca Roma Katolik Kilisesinin öğretisinin bir parçası ve Şarka düzenlenen saldırıların motivasyon aracı olmuştur. Papa 16. Benedict, Regensburg Üniversitesinde yaptığı konuşmada, Hıristiyanlığı ve onun müessesesi Kiliseyi ‘akl’ın (logos) temsilcisi olarak sundu; buna mukabil, yaptığı atıflarla da İslâmı ‘savaş’(cihad kavramının saptırılmış bir tercemesi) ile özdeşleştirdi.

Papa’nın tanımı içerisinde ‘akıl’ ile ‘savaş’ birbirine zıt kavramlar olarak beliriyor. Buna göre, Hıristiyanlık ‘rasyonalite’yi simgelerken, diyalektik olarak onun zıddı olan savaşçı İslâm ‘irrasyonalite’yi temsil ediyordu. İnsan, Papanın bu şematik ve kategorik tanımlamasıyla karşılaşınca, onun—Ortaçağ tarihinden habersiz olmadığına göre—başka hesaplar güttüğü hissine kapılıyor (Anlayış dergisi, Ekim 2006, Cabiri’den Papa’ya: hangi ‘akıl’?, Cihat Arınç). Papa, konuşmasında akıl ile savaşın birbiriyle çeliştiğini söylüyor. Ama bunu yaparken iki şeyi görmezden geliyor. Güya, aklın temsilcisi olan Roma Katolik Kilisesi, Haçlı Seferlerini ‘kutsal savaş’ (bellum sanctum) öğretisi dahilinde gerçekleştirdi; aydınlanma sonrasında beliren Avrupalı araçsal akıl, savaşı rasyonalize etti ve iki dünya savaşına sepep oldu.

***

Yani Avrupa benmerkezli din anlayışı din savaşları, Haçlı Savaşları ve Engizisyonu doğururken Avrupa merkezli akıl veya felsefe de iki dünya savaşını tetikledi. Ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın iki şehrine atılan atom bombalarından birinin adının Hıristiyan dogması ‘Trinity’ yani Teslis olduğunu görmemiz de tarihî vetire ile kıyasen şaşırtıcı değildir. Ortaçağ’daki Kılıç kardeşliği Aydınlanma ile sömürgeciliğe dönüşmüştür. Bunun teorisyenliğini de kimi Batılı düşünürler yapmıştır. ‘Tabiat hali’ni bir savaş hali olarak açıklayan Hobbes, Leviathan (1651) adlı temel eserinde barışın pamuk ipliğine bağlı olduğunu, dolayısıyla sürekli olamayacağını öngörür. Ona göre, aslolan savaş halidir. Savaş hali esas, barış hali ise geçicidir. Vehbi Züheyli bazı fakihlerin (din bilginleri) de İslâmda savaş statüsünü temel saydıkların, ama bunun doğru olmadığını uluslararası ilişkilerde barış halinin daimî ve temel olması gerektiğini vurgular. Hegel’i göre savaş zorunludur ve devleti tazeleyerek onu ataletten uzak tutar. Bununla birlikte o, Kant’ın ‘Savaşın, insanlığın gelişmesini kolaylaştırdığı’ şeklindeki görüşünü benimsemekle beraber, onun ‘ebedî barış’ hakkındaki yaklaşımını eleştirir. Çünkü eğer ‘ebedî barış’ diye bir şey var olsaydı, bu tek kelimeyle devletin ölümü olurdu.

06.10.2006

E-Posta: [email protected]




Serdar MURAT

Onursuz olmasın aşk



“Sağduyu geldi, kapıyı vuruyor” dedik, ama aynı zamanda bazı kaygıları da beraberinde getirdi. Başbakan Erdoğan’ın, başta Cumhurbaşkanı ve askerler olmak üzere irtica kaygısını taşıyan kesimlerle diyalog teklifi yerindeydi.

Gerginliğin körüklendiği, Sezer’in ve komutanların uyarılarının üzerinden rejim sorununun üretilmeye çalışıldığı bir dönemde, Başbakan’ın kafasını kuma sokmak ya da karanlığa kurşun sıkmak yerine, sağduyu çağrısı yapması desteklenmesi gereken bir süreçti. Öyle ki, bu tavır Tayland’daki darbeden, Türkiye’de ara rejimler imal etmeye soyunan Ertuğrul Özkök’ün bile, ağzının açık kalmasına yol açmıştı.

Başbakan’ın diyalog eli havadayken, bir heyecanla kapıp, “Çok önemli şeyler söylediğinizin farkındasınız değil mi?” diye sorma gereği duymuştu. Başbakan bilinçli bir adım mı atmıştı, yoksa bir dalgınlık anında ya da zaman kazanmak üzere böyle bir teklifi mi getirmişti. Erdoğan da, Özkök’ü heyecanlandıran bu teklifi, “hayırlı olsun” diye tamamlamıştı. Sanki, “Hayırlı olsun, sattım gitti” dercesine…

Ne müşkülpesentliğimden, ne öküzün altında buzağı arama merakımdan dolayı bunları dile getiriyorum. Hatta karanlık ortasında çıra yakıp, bir ışık, bir diyalog imkânı arayan birisi olarak söylüyorum tüm bunları.

Hatta Özkök kadar olmasa da, “Sağduyu geldi ve kapımızı çalıyor” diyecek kadar heyecanlanarak. “Kör dövüşü ile bir yere gidilemeyeceğini sayısız örnekleri ile gördük. Bu yüzden bir birimizi dinlemek gerektiğini savunduk, uygar bir ülkenin yöneticileri olarak büyüklerimizden kavga ve gerginlik değil, diyalog ve uzlaşı istedik.”

Peki Başbakan Erdoğan ne söylüyor? Hatta birbirine tahammül söylemini dahi yetersiz bulup, “Hatta ben ‘birbirine tahammül’ ifadesini bile farklı görüyorum. Birbirimizi anlamamızın, birbirimize saygı göstermemizin gereğine inanıyorum” diyor.

Bu, desteklenmesi gereken bir tavır.

Osmanlı’dan beri irticayı tartışıyoruz. İrtica uğruna yıkmadığımız iktidarlar, gerçekleştirmediğimiz ara dönemler, içeri tıkmadığımız mütedeyyin insanlar kalmadı. Sonuç? İrticadan oluşturulan Tsunami dalgaları demokrasiyi yutarken, asıl tehdidin irticadan değil, irtica üzerinden üretilen darbeci zihniyetten geldiğini her nedense görmezlikten geldik.

Ya da bunu tartışmaya açanı, anasından doğduğuna pişman eden yaptırımlara uğrattık.

Birileri tam tamlar çalarak, bu gerginlikten siyasî sonuçlar çıkarmaya çalışırken, tüm bu aşamada Başbakan’ın sağduyu elini uzatması neden kaygılandırıyor.

Kaygılandıran sağduyu değil. Hatta Başbakan’ın bu açıdan bir zamanlama ustalığını yaptığını söylemek mümkün. Peki rahat mı battı? Hayır. Geçmişte bu tür süreçler hep sivil iktidarların aleyhine gelişti.

Erbakan’ın, Genelkurmay Başkanı Karadayı ile görüşmesini, “Atom bombası patlatıyorum” diye duyurmasının, Yüksek Askeri Şûra kararlarına tartışmasız imza atıp, en çok ihraçların Refahyol döneminde olmasının, 28 Şubat kararlarına iki elini kaldırarak katılmasının, kendisine hakaret eden Osman Özbek Paşa’nın emekliye sevk edilmesini önlemesinin, askere en çok zammı yapmasının, Halil İbrahim Çelik, Şevki Yılmaz, Bekir Yıldız, Hasan Hüseyin Ceylan gibi isimleri partisinden uzaklaştırmasının hiçbir işe yaramadığını belirtmek istemiyorum.

Bunlarla Erbakan’ı aynı safa koymak haksızlık olabilir. Ancak bu tür tavırlar asker cephesinde bir zaaf olarak telakkî ediliyor, ardından birbiri ardına yaptırım paketleri uygulamaya konuluyor. Asker bu konuda daha hazırlıklı.

İşte o zaman süreç demokratik alanı daraltan, mütedeyyin kesimlere sıkıntı veren ve ülkeyi post modern süreçlere sürükleyen bir dönemin kapısı aralanıyor. Kaygıları gidermek ve devlette diyaloğu temin etmek adına atılan adımlar, birileri tarafından bir zaaf olarak telâkkî edilip, o şekilde uygulanıyor.

Sultan Abdülhamit Han 33 yıllık iktidarı devrinde hiçbir zaman sadrazam azletmemiş. Bir gün askerler bir sebep uydurup kazan kaldırmışlar. Askerler yatıştırılmış, isyan atlatılmış. Tam bu sırada sadrazamı huzuruna girmiş ve görevden affını istemiş. Abdülhamit Han, “Seninle bir ilgisi yok. Hem sana itimatları tam” demiş. Sadrazam, “Benim onlara güvenim kalmadı” karşılığını vermiş.

Diyalog kapısının zorlanması, Erdoğan açısından başarılı bir liderlik. Bizim yaptığımız ise geçmişte yaşadığımız örnekler açısından kaygılarımızı dile getirmek. Diyalog, zaaf olarak algılanmamalı. Bu gemiyi yüzdürmek, bu uçağı yere çakmadan uçurmak başbakanın görevi.

Ancak bu, iki tarafı keskin bıçak gibi. Zaaf olarak algılanıp, askerle uzlaşma adına, “tak-şak” paşa gibi hareket edilirse, ülkemiz sıkıntılı bir döneme girerken, AKP iktidarının da sonu olur.

Ancak çerçevesi iyi oturtulur ve bu süreç Erdoğan ile Büyükanıt’ın yapıcı katkısı ve gösterecekleri liderlikle iyi yönetilirse, Türkiye yanlış geleneklerden kurtulup, demokrasi adına bir kazanıma da sahip olabilir.

Daha üç gün önce yani 3 Ekim tarihinde AB’den tam üyelik tarihini alan bir Türkiye var. İşbaşında 28 Şubat sürecinin hataları sebebiyle Erbakan’dan kopmuş bir iktidar mevcut. İçerideki ileri sürülen mazeretler inandırıcı değil, dış konjonktür ise darbe heveslilerinin aleyhine.

Ancak 30 Ağustos’ta görev süresi dolacak olan bazı kuvvet komutanlarının tavrı ile medyanın darbe kışkırtıcılığı kaygılandırıyor.

Aynen Sezen Aksu’nun söylediği gibi;

“Yeter ki onursuz olmasın aşk…”

06.10.2006

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Varsa vardır, yoksa yoktur



‘İsim’ ve ‘resim’lerin değişmesiyle ‘hakikat’in değişmeyeceğini bir türlü kabullenemiyoruz. Kabullenmiş olsak, hâlâ ‘irtica var mıdır, yok mudur’ tartışılır mıydı?

Bir haftalık yurt dışı seyahatinden dönünce, Türkiye’nin yeniden bir ‘irtica tartışması’na sürüklendiğine şahit olduk. Türkiye’yi ‘idare edenler’ bir asra yaklaşan ‘boş’ tartışmaları ısıtıp ısıtıp milletin önüne koyuyorlar.

Sözlük anlamı bir yana, ‘irtica var’ denildiğinde milletin anladığı; bazılarının ‘İslâma uygun yaşayış’tan rahatsız olduğu şeklindedir. ‘İrtica arttı, azaldı’ diyenlerin maksatları başka da olsa, milletin anladığı bundan farklı bir şey değildir. Çünkü, birileri Kur’ân kurslarının sayısının artmasını ‘irtica’ olarak görürken, diğeri Türkiye’deki cami sayısının artışından rahatsız olur. Bir başkası da ‘başörtülü kızların sayısının artışını’ irticaya delil sayar. Farklı sebepler ‘irtica’ için delil sayılmakla birlikte, bu ‘delil’lerin içinde hiçbir zaman ‘içki içmek, kumar oynamak ve hırsızlık yapmak’ yer almaz. Öyleyse milletin ‘irtica var, irtica arttı’ sözlerinden anladığı doğrudur. Yani hiç kimse, “Biz irtica var derken bunları kastetmiyoruz” dememelidir.

“Samîmî dindar”ları rahatsız eden bu beyanlardan eğer başka şeyler kastediliyorsa, bu açıkça beyan edilmelidir. “Böyle midir, değil midir?” diye merak eden varsa ‘millet’e sorabilir.

Bu mevhum suçlama tabiî ki bu günün meselesi değildir. Yarım asrı aşan bir geçmişte sürekli ‘irtica’ suçlamaları yapılmış ve bu uğurda pek çok masum mağdur edilmiştir. Bugün yapılan da çok farklı değildir.

Bu ‘irtica’ nasıl bir şeydir ki, daha doğru dürüst tarifi bile yapıl(a)mamaktadır? ‘Yetkili’ler, kanunlarda böyle bir ‘suç’ olmadığını beyan ediyor ve irticanın tarifini yap(a)mıyorlar, ama suçlamadan da geri kalmıyorlar. Meselâ, Sağlık-İş Başkanı Mustafa Başoğlu, pek çok devlet kurumuna ‘İrtica nedir?’ diye sorduğunu ve cevap alamadığını beyan etmiş. (Yeni Asya, 5 Ekim 2006) Öyleyse nedir bu havanda su dövmeler?

Aslında hükümetin yapması gereken şey çok basit: Bu yöndeki açıklamaları, soruları; bir zamanlar benzin sıkıntısıyla ilgili soruya verilen “Benzin vardı da biz mi içtik?” cevabına benzer şekilde, “İrtica varsa vardır, yoksa yoktur” demesi gerekir. ‘İrtica’ varsa ve bu ‘suç’ ise, bu ‘suç’u işleyenler kanun önünde hesap verir. Yoksa ya da olsa bile bu bir ‘suç’ değilse de yine mesele yok.

Bazıları Başbakan’ın “İrticayı beraber tarif edelim, oturalım, konuşalım. Ne gerekiyorsa yaparız” (Hürriyet, 5 Ekim 2006) anlamındaki beyanlarını “açılım” olarak yorumlamış (Yeni Şafak, 5 Ekim 2006) Ama dikkatli olmak lâzım, çünkü bu yol, tehlikeli ve ‘tuzak’lı olabilir. Bu beyandan sonra oturulsa, konuşulsa ve Başbakan’a yeni bir 28 Şubat örneğinde olduğu gibi ‘yapılacaklar listesi’ verilse iyi mi olur?

“İrtica” varsa da yoksa da Türkiye demokrasi ve hürriyet yolunda devam edecektir ve etmelidir inşallah.

06.10.2006

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Tutmadı, ama



Komutanlar, rektörler ve Sezer tarafından eşzamanlı olarak ve paslaşma suretiyle yürütülen “irtica taarruzu” bu kez tutmadı.

Org. Büyükanıt’ın günler öncesinden duyurulup merakların odağı haline getirilen ve çok sayıda TV kanalında canlı yayınlanan konuşması da arzu edilen etkiyi yapamadı.

Erdoğan’ın Bush’la yaptığı, bize göre içi pek dolu olmayan, üstelik bazı kaygıları da beraberinde getiren görüşme öne çıktı. Ardından o tuhaf uçak kaçırma olayı da gelince, irtica gündemi tamamen kaynayıp gitti.

Olağanüstü bir gelişme olmadığı müddetçe yakın bir gelecekte irtica meselesinin yeniden ısıtılıp ortaya sürülmesi zor görünüyor.

Ancak bu demek değil ki konu tamamen gündemden kalktı ve bitti.

Hadi, toplumda hiç karşılık bulamayan, aksine 12 Mart’ı çağrıştıran mesajlarıyla hiç umulmadık kesimlerden dahi tepki alan, dahası sekiz buçuk ay sonra Çankaya’dan ayrılacak olan Sezer’in konuşmasını es geçelim.

Ama komutanların konuşmaları için aynı şeyi söylemek doğru olmaz. İspanya’da olduğu gibi siyaset yapan komutanı görevden alma noktasına hâlâ çok uzak olan hükümet, şu ortamda kendisini onlarla birlikte çalışmayı sürdürmek durumunda görüyor..

Başbakan MGK’da ve ikili görüşmelerde Genelkurmay Başkanıyla yüz yüze gelecek.

Bu toplantı ve görüşmelerde, şimdiye kadar olduğu gibi terörle mücadele, iç ve dış güvenlik meseleleri müzakere edilirken, irticanın da gündeme gelmemesi hele son yapılan konuşmalardan sonra mümkün değil.

Çünkü bu konuşmalar irtica meselesindeki hassasiyeti öteden beri bilinen askerî cenahta yeni bir birikimin oluştuğunu gösteriyor.

Hükümet askerin rahatsızlığını gidermek için ne yapacak? Başbakanın ABD-İngiltere gezisinden dönerken gazetecilere verdiği sinyallere göre, hükümet öncelikle konunun böyle aleni konuşmalarla değil, MGK’nın kapalı kapıları ardında ele alınması için çaba sarf edecek.

Ve “irticaî kadrolaşma” iddialarının yoğunlaştığı adreslerin başında gelen Millî Eğitim Bakanlığındaki durum hakkında bilgi vermek üzere Bakan Hüseyin Çelik Genelkurmay’a gönderilecek. Yanı sıra, Devlet Bakanı Mehmet Aydın kanalıyla, Diyanet’e irticanın ne olup olmadığıyla ilgili bir araştırma yaptırılacak.

Yani konu kapanmış değil. Aksine farklı bir düzlemde yeni boyutlar kazanarak sürecek.

Çelik’in Büyükanıt’a onu ikna etmek için mi, yoksa aylardır konuşulan kabine revizyonunun yine öncelikli isimlerinden biri haline getirilmek için mi gönderileceği ve Diyanet’e yaptırılacak bir araştırmanın üniversiteler başta olmak üzere mâlûm cenahta kabul görüp görmeyeceği bu süreçte belli olacak.

Asıl önemlisi ise, konuyu kamuoyuna açık tartışma zemininden MGK’nın kapalı kapıları ardına çekmenin fayda mı getireceği, yoksa son derece ciddî sakıncalara mı yol açacağı.

Biz ikinci şıkkın geçerli olduğunu düşünüyoruz; bu yüzden kaygılarımız devam ediyor.

On yıldır hâlâ içinden çıkamadığımız 28 Şubat türbülansına da kapalı kapılar ardındaki bir MGK toplantısıyla girmemiş miydik?

06.10.2006

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habip FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahaddin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004