Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 18 Şubat 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


İslam YAŞAR

Bir kış seyahati



Seyahat, gezi ve tatil...

Bu kelimeler söylendiği zaman zihinlerde birbirine benzer tedailer husule gelse de aynı mânâ ifade edilmiş olmaz. Çünkü hepsinin yapılış maksadı ve gerçekleşme şartları farklıdır.

Bunların üçü de insanların yaşadıkları mekândan ayrılıp başka yerlere giderek bir süre kalmalarını anlatır. Fakat umumiyetle seyahat tanımak, gezi görmek, tatil dinlenmek için yapıldığından maksadın hâsıl olması için her birine en uygun zamanda gidilmesi gerekir.

Tatil için uygun zaman ve yer kışın dağlardaki kayak merkezleri, yazın deniz sahilleri, göl kıyılarıdır. Gezi umumiyetle baharda veya hazanda mevsimin özelliklerinin yaşanabileceği yerlere yapılır. Seyahatin zamanı ise gidilecek yerin şartlarına göre değişir.

Meselâ kış aylarında mevsimin çok soğuk geçtiği yerlere yapılacak seyahat beklenen neticeyi vermeyeceği gibi yazın boğucu sıcakların yaşandığı şehirlere yapılacak seyahatler de istenen neticeyi vermez.

Gerçi seyahat denince hep yaz mevsimi akla geldiği, yaz gelince de seyahat hissi hareketlendiği için yaz mevsimi genellikle gezme zamanı olarak telâkki edilir fakat bu telâkki her zaman her yerde geçerli değildir.

Bilhassa sıcak ve kurak iklimlerin hüküm sürdüğü bölgelerde denizden uzak; göllerden, nehirlerden, ırmaklardan, derelerden mahrum; dağları çıplak, ovaları çorak yerlere yapılacak seyahat tam bir meşakkat hâline gelir.

Bu itibarla öyle yerlere genellikle baharda, hazanda veya kış aylarında gitmek gerekir. Eğer seyahatten maksat münhasıran mahallin hususiyetlerini yaşayıp insanlarla hemhâl olmaksa en münasip zaman kış mevsimidir.

Tabiî o yer tarihî, coğrafî ve içtimâî yönden her tehlikeyi göze alıp bütün zorluklara, zaruretlere katlanmaya değecek kadar mühim bir mânâ ifade ediyorsa.

Tıpkı Nur Talebelerinin nazarında Urfa’nın ifade ettiği mânâ gibi.

***

Bizim için Urfa behemehal gidilip gezilerek görülmesi gereken bir yerdi. Zîra orada ziyaret edilecek mânevî değeri hâiz pek çok makam, gezilecek menzil, görülecek yer ve tanışılıp konuşulacak insan vardı.

Şehrin hususî kimliğine bürünüp kendi değerleri ile tezyin edildiği en müstesna zaman kış ayları olduğu, mevsim de çok soğuk geçmediği için tercihimizi kıştan yana kullanarak harekete geçtik.

Hazret-i İbrahim, Hazret-i Eyüb, Hazret-i Şuayb gibi ululazm peygamberlerin de aralarında bulunduğu onlarca enbiyaya, yüzlerce evliyaya, binlerce ulemaya, üdebaya ve meşayihe menzil olması hasebiyle zaten uhrevî bir mâneviyât merkeziydi Urfa.

Bu mânevî iklimin yanı sıra Sümerlerin, Asurların, Arapların, Türklerin ve daha pek çok millet özelliği taşıyan kavmin kültür mirasını taşıdığı için oraya medeniyetlerin imtizaç ettiği yer nazarıyla da bakılabilirdi.

Bediüzzaman Said Nursî, Orta Asya’nın, Arabistan’ın ve Anadolu’nun bir nevî merkezi olarak görüp çok ehemmiyet verdiği ve orada ahirete irtihal ettiği için Urfa zaten mühim bir Nur Menzili idi.

Üstadın, “Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum” şeklinde ifade ettiği duâsına mazhar olmak için biz de kendimizi ‘ezelden Urfalı’ sayıyorduk.

Fakat böyle bir mensubiyet hissi duymayanların nazarında Urfa’nın hangi özelliklerinin muteber olduğunu merak ettik ve yol boyunca rastladığımız insanlara bu şehir hakkındaki kanaatlerini sorduk.

Kimi patlıcan kebabından söz etti, kimi çiğköftesinden. Lahmacun kokulu türküleriyle, isot acılı âdetleriyle, yanık ezgili ağıtlarıyla ve Hazret-i İbrahim, Nemrut mücadelesiyle ilgili söz edenler de oldu. Fakat kimse, oranın en mühim vasfının ‘Peygamberler şehri’ olduğunu hatırlayamadı.

Doğup büyüdüğü şehirde yaşamadığı için Urfalılığın sadece bunlardan ibaret olduğunu sanan ve hep onları nazara veren Urfalı san’atçıların, mahallin medar-ı iftiharı olan bu mukaddes sıfatı unutturduklarını görünce üzüldük.

Bir sis tabakası hâlinde his ve hayal dünyamızı saran bu teessür örtüsünden kurtulmak için ‘Urfalıyım ezelden’ türküsünü mırıldanarak uzun süre yol aldıktan sonra müsait bir yerde mola verdik.

Yolun içinden geçtiği merada sürü otlatan çoban, aramızda bir hayli mesafe olmasına rağmen durduğumuzu görünce koşarak yanımıza geldi ve bir ihtiyacımızın olup olmadığını sordu.

Issız bir ovanın ortasında muhatap olduğumuz bu yakın alâkaya teşekkür ettik ve içinde bulunduğumuz muhitin neresi olduğunu merak ettiğimizi söyledik. Suruç yakınlarında olduğumuzu öğrenince Üstadın yaşadığı bir hadiseyi hatırladık.

Bediüzzaman geçen asrın başlarında Urfa’ya giderken takriben buralarda bir yerde rastladığı köylüye çiftçilikle ilgili bazı sorular sormuş. Onun her soruya ‘Ağam bilir’ diye cevap vermesi karşısında taaccüp etmiş.

“Ben de senin ağanın cebindeki aklına konuşacağım” demiş ve ona yaptığının yanlış olduğunu, aklını kullanıp kendi iradesiyle kararlar vererek bazı işler yapabilmesi gerektiğini hatırlatmış.

Bediüzzaman’dan bir asır kadar sonra aynı yerden geçerken onun gibi yapıp çobana mesleğiyle ilgili sorular sormak istediysek de artık şartların çok değiştiğini düşünerek vazgeçtik.

Onun yerine, çobanın ilgisine konuşarak mukabele etmek için arazinin münbit, zamanın da ağaç dikme zamanı olduğunu hatırlatarak koca ovada neden hiç ağacın olmadığını sorduk.

“Bir zamanlar şu tarlanın kenarında bir ağaç vardı” dedi umursamaz tavırlarla.

“Ne oldu peki?” dedi arkadaşlardan biri.

“Biraz büyüyünce sahibi kesti” dedi.

Koca ovadaki tek ağacın bizzat diken insan tarafından kesilmesine bir mânâ veremeyip merakımızı ‘Neden?’ diye seslendirirken fakirliği, yoksulluğu, zarureti hatırlatan sözler duymayı beklerken verdiği cevap hepimizi hayretler içinde bıraktı.

“Yazın yoldan gelip geçen insanlar gölgesinde oturduğu için.”

İzah edilmeye muhtaç bir cevaptı bu. Muhtemelen çoban da izaha hazırlanıyordu ama o sırada sürüsünün dağıldığını görüp müsaade isteyerek ayrılınca muammayı çözmek bize kaldı.

Yola devam ederken yaptığımız mütalâalarda bazı arkadaşlar, adamın yaptığı hareketi cehaletin tezahürü olarak değerlendirdiler ve bir kişinin hatasını bütün bölge halkına teşmil ederek verip veriştirdiler.

Bu tavrı tasvip etmeyenler, yazın çevredeki tarlalarda kadınların da çalıştığını, gölgelenmek maksadıyla oraya oturanların bakışlarıyla kadınları rahatsız etme ihtimalini ortadan kaldırmak için böyle bir yola başvurmuş olabileceğini anlattılar.

İnsanın zaaflarını ve hassasiyetlerini nazara alanlar, ağacın gölgesinde oturanların, ölçüsüz hâl ve hareketleriyle buna sebebiyet vermiş olabileceklerini söyleyerek onların yaptıklarını da cahilliğin neticesi sayınca bütün kanaatler cehalette birleşti.

O zaman anladık ki, devlet eliyle yapılan onca ihmale ve iğfale rağmen bölgede insanlık hâlâ hayattaydı ama memleket cehaletin, zaruretin, ihtilâfın tahakkümünden kurtulamadığı için inkişaf edemiyordu.

Bediüzzaman’ın, geçen asrın başlarında bölgeyi gezdikten sonra söylediği “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet ve ittifak silâhlarıyla cihad edeceğiz” sözlerinin ne kadar isabetli olduğunu bizzat yerinde müşahede ettik.

Yol boyu hep Üstadın o zaman söylediği sözleri mütalâa ettik. Urfa’ya girince de onun yaptığını yaptık ve medreseye gittik. Tabiî medreseler, tekkeler, zaviyeler kapatıldığı için ahalinin, fiilen onların boşluğunu doldurduğunu düşünerek ‘medrese’ dediği Nur dershanelerinden birine.

Urfalıların misafirperverliği sayesinde bazı mahallî lezzetleri tadıp biraz istirahat ettikten sonra umumî derse katılınca Üstadın “Şam’a ve Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i nuriye teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz” diyerek dile getirdiği ümidinin gerçekleştiğini görüp mesrur olduk.

İkinci gün, tabanı taş döşeli, çevresi kesme taştan yapılan bahçe ve ev duvarlarıyla çevrili, Şarka has sokakları adımlayarak başladık şehri gezmeye. Hepsi dar, eğri büğrü ve bakımsızdı ama ince işlemeli köşeleri, zarif kemerli kabartıları ve şirin şırıltılı çeşmeleri ile san’at ve hayat doluydu.

Bize göre bütün sokaklar birbirine benziyordu. Birini iyice gezdiğimiz takdirde hepsini görmüş gibi olacağımızı zannediyorduk. Emektar mihmandarımız her sokağın, adını insandan aldığını ve kendine has bir hikâyesinin olduğunu söyleyince yolumuz üzerindeki bütün sokakları gezmeye karar verdik.

Gerçekten de sokakların, ekseriyeti acı ve hüzünden ibaret nice hayat maceraları vardı. Lâkin acılar, köftelerdeki isot lezzetinden, hüzünler de türkülerdeki hazin ezgilerden farksız olduğu için gezdikçe dimağımızda hissî hazlar bırakıyordu.

Bütün sokakların hikâyesini dinlemeye kalktığımız takdirde, sahili olmayan bir hüzünlü hazlar denizine dalıp şehre geliş maksadımızdan uzaklaşacağımızı hissederek adımlarımızı hızlandırdık.

Buna rağmen, yaşanarak taşlara işlenen o hayat tablolarına büsbütün de yabancı kalmadık. Zîra omuz omuza vermiş taş duvarlara, iç içe geçmiş ahşap kafeslere, işlemeli eyvan pervazlarına, cumba çıkıntılarına, dökme kapı tokmaklarına ve şehrin aksesuarı sayılan sair aksamına baktıkça hep onları yapan mahir ellerin heyecanını hissettik.

Biz Bediüzzaman’ın, ‘Meşhur Molla Said’ ismiyle iştihar ettiği yıllarda bu sokakları gezerken taşıdığı hâlleri ve yaşadığı hadiseleri tahayyül etmeye çalışırken mihmandarımız büyük bir binanın önünde durdu.

“Bir zamanlar Üstad Hazretleri üzerinde aşiret reisi kıyafeti, elinde gümüş saplı kamçısı, belinde rovalveri ve kaması ile bu sokaklarda çok gidip gelmiş” diye başladı söze.

Ardından, “Bir gün zaptiyeler Üstadı bu binanın önünde durdurup silâhına ve kamasına el koymak istemişler. O vermeyince aralarında çıkan arbedede zaptiyelerden birinin dişi kırılmış. Bunun üzerine Üstadı emniyet müdürlüğüne götürmüşler. Bediüzzaman’ı İstanbul’dan tanıyan Siverek Mebusu meseleden haberdar olunca müdürlüğe gelip hürmetle ellerine sarılmış. Bunu gören zaptiyeler de Üstadı tanıyamadıklarını söyleyerek elini öpüp özür dilemişler ve hadise tatlıya bağlanmış” diye devam etti.

Bu hatıra sayesinde, kendimizi Urfa’yı müstesna bir Nur Menzili hâline getiren hadiselerin akışına kaptırınca o nuranî hattan bir daha çıkmak istemedik ve Yusufpaşa Camii’ne doğru gittik.

Urfa’nın, şahsına münhasır özellikleri olan eserlerinden biriydi bu cami. Görünüşü itibariyle Arap mimarîsini tahattur ettirse de on yedinci yüzyılda yapılan bir Osmanlı eseriydi.

Eserin bunlardan başka özellikleri de vardı ama bizi buraya çeken sebep onlar değil, Üstadın Urfa’ya ilk geldiği zaman bu caminin avlusunda toplanan halka hitaben uzun bir konuşma yapmasıydı.

Bediüzzaman o gün caminin avlusunu, eyvanlarını ve çevresindeki binaların damlarını dolduran insanlara; İslâm dinini öğrenip dünyadaki gelişmeleri takip etmeleri gerektiğini anlatmış; Suruç taraflarında çiftçi ile aralarında geçen konuşmayı örnek göstererek nemelâzımcılığın ve havaleciliğin tehlikelerine dikkat çekmişti.

O tarihî konuşmayı, yüzyıl kadar sonra yapıldığı yerde hayalen de olsa hatırlamaya çalışırken, öyle müessir ikazlara milletçe ne kadar çok muhtaç olduğumuzu bir kere daha müşahede ettik.

18.02.2007

E-Posta: [email protected]




Hüseyin GÜLTEKİN

Tenkitten kaçınmak ve tenkitlere açık olmak



Tenkit hem kolay, hem de nefsimizin hoşuna gittiği için, ekseriyetimiz çoğu zaman bu yola baş vurur; birilerinin hata ve kusurlarını gördüğümüzde en kestirme, en ucuz olan bu yolu deneriz.

Tenkit oklarımızın hedefinde bazan yakın bir dostumuz, bazan yakın bir akrabamız, bazan da bir dâvâ arkadaşımız olur.

Bu tenkitleri bazan hiçbir ard niyet olmadan, samimiyetle, ihlâsla yapmaya çalışırız. Çoğu zaman da nefis ve şeytanımızın telkiniyle karşımızdaki insanın kusur ve hatalarını abartarak, onu rencide ederek söyler, hatta deşifre ederek teşhir ederiz.

Halbuki niyetimizde ve gayemizde o sevdiğimiz insanın kusurlarını ve yanlışlarını teşhir değil, tashih olmalıydı; başkalarına duyurma değil, yalnız kendisine söyleme olmalıydı; onu incitme değil, tamir olmalıydı; aksü’l-amel ihtimali söz konusu ise tenkit hiç olmamalıydı.

Hele bir de muhatabımız ulvî bir hizmetin mensubu olan bir dâvâ arkadaşımız ise, bu durumda çok daha müsamahakâr, çok daha toleranslı bir tavır içerisinde bulunmamız lâzım. Bu durumda bizimle aynı safta yer alan bu dostumuza ille de bir ikazda, bir uyarıda bulunmak gerekiyorsa, her türlü kırıcılıktan uzak, gayet nazik ve okşayıcı bir dil ile yumuşaklıkla söyleyebilme hünerini mutlaka göstermemiz lâzım.

Aslında çok önemli olmayan, hizmetin kudsiyetine zarar vermeyen ve her insanda bulunması kaçınılmaz olan basit hatalardan, küçük kusurlardan dolayı hizmet-i Kur’âniyede bulunan hadimleri tenkide kalkışmamalı. Tam tersine böyle kudsî bir hizmeti bu zamanda dâvâ edinmiş, himmetini, gayretini bu yola vakfetmiş hizmet erlerini devamlı tebrik, sürekli taltif ederek, şevk ve heyecanlarına katkıda bulunmalıyız.

Böyle yapmayıp, bazan huy ve meşreplerden kaynaklanan, bazan da zaaf ve mizaçlardan beslenen bazı basit hata ve kusurları serrişte ederek bu hizmetteki insanlara ha bire tenkitlerde bulunmak, maksadı aşan bir halin husûlüne sebep olur ki, zarardan başka hiçbir getirisi olamaz.

Bundandır ki hizmet-i Kur’âniyenin can damarı hükmünde bulunan “İhlâs Risâlesinin” ikinci düsturunda Bediüzzaman; “Bu hizmet-i Kur’âniye’de bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfüruşluk nev’înden gıpta damarını tahrik etmemektir” diyerek hizmet ehlini ikaz ediyor.

Bu ifadelere dikkat edilirse, Bediüzzaman, talebelerine “Bu kudsî hizmette bulunanları tenkit etmeyin” ikazını yaptıktan hemen sonra, belki de kıskançlığa ve hasede kapı aralayacak bir davranışın önünü almak açısından “Gıpta damarlarını da tahrik etmeyin” diyor. Böyle hizmetimize uygun olmayan durumlara sebebiyet vermemek için de ‘faziletfüruşluk’ mânâsına gelen, “‘Kendini faziletli göstermeye çalışma’ pozisyonlarına girmeyin” anlamında uyarıda bulunuyor Bediüzzaman.

Demek oluyor ki kudsî hizmette bulunan dâvâ arkaşlarımıza karşı üstünlük taslama anlamına gelecek veya o gibi halleri çağrıştıracak her türlü söz ve davranışlardan kaçınmak da, her hizmet ehlinin göz önünde bulundurması gereken bir husustur.

Demek ki her halükârda, başta Kur’ân hizmetini vazife bilen nur hadimleri olmak üzere, sonra dost veya akrabalık bağlarımız bulunan insanları, hatta hiç münasebetimiz veya dostluğumuz olmayan sâir insanları da şu veya bu şekilde tenkit etmekten kaçınmalıyız.

Bu meyanda kendimiz her türlü tenkide açık olmalıyız diye düşünüyorum. İnsaflı ve hak namına olmak ve dozajını da iyi ayarlamak kaydıyla dostların bize ait kusur ve hatalarımızı söylemelerine izin vermeli ve bu konudaki ikaz ve ihtarlardan adeta zevk almasına nefsimizi ikna etmeliyiz. Çünkü ancak bu şekilde, samîmî dostlardan gelen garazsız, art niyetsiz, Allah için olan tenkit, ikaz ve uyarılar sayesinde kusur ve hatalarımızı görebilir ve onlardan kurtulabilme fırsatını yakalayabiliriz. Bu sayede kendimizi hatasız, kusursuz, günahsız, çok mükemmel, çok faziletli görme handikaplarına girmekten kurtulabiliriz.

Bediüzzaman’ın “Bizler, kusurumuzu görene ve bize bildirene—fakat hakikat olmak şartıyla—minnettar oluyoruz. ‘Allah razı olsun’ deriz. Boynumuzda bir akrep bulunsa, ısırmadan atılsa, nasıl memnun oluruz; kusurumuzu—fakat garaz ve inat olmamak şartıyla ve bid’alara ve dalâlete yardım etmemek kaydıyla—kabul edip minnettar oluyoruz” beyanı, bu konuda en doğru yolu gösteriyor.

Bu ifadelerden anlaşılacağı gibi, garaz, inat ve dalâlete kapı açmamak şartıyla bize yönelik tenkitlere, ikaz ve uyarılara açık olmamız gerekir.

18.02.2007

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

Duâdan duâya fark var



“Bir dervişi gördüm, başını Kâbe’nin eşiğine koymuş: ‘Ey yargılayan, ey esirgeyen Allah’ım, pek zalim, pek cahil olan bir insandan Sana lâyık ne beklenir ki’ diye inliyor ve diyordu ki: ‘Kulluğumdaki eksikler için özür dilemeye geldim. Çünkü ibadetime güvenim yok. Arifler, ibadetlerindeki kusurlar için istiğfar ederler. Âsilerse günahları için tövbe ederler. Âbitler ibadetlerinin mükâfatını, tâcirler mallarının pahasını isterler. Ben kulun da, ibadetimi değil, ümidimi getirdim; bir alış veriş için değil, dilenmek için geldim. Benim hakkımda Sana yakışanı yap, bana lâyık olanı değil! Öldürsen de, bağışlasan da yüzüm gözüm Senin eşiğindedir. Kölenin hükmü olmaz. Sen ne buyurursan ben onu yaparım.”

Sadi Gülistan’ında anlatıyor bu örneği. Ne kadar müthiş bir duâ değil mi? Yapılan ibadetler ne kadar çok olursa olsun zaten geçmişte aldığımız nimetlerin karşılığı. Onların bile hakkını ödeyemezken nerde kaldı ki, ibadetlerimizi yâd ederek Allah’tan birşeyler isteyelim. Ümitle gitmek, acz ve fakrımızı dile getirmek, hata ve kusurlarımız sebebiyle utancımızı dile getirmek, affa lâyık bir amelimiz olmadığı halde Onun sonsuz rahmet ve bağışına bel bağlamak, hakkımızda lâyık olduğumuz değil, Onun şanına yakışanı istemek ne kadar güzel!

Sadi devam ediyor: “Kâbe’nin kapısında bir dilenci gördüm. Yana yakıla ağlıyor, şöyle diyordu: ‘Allah’ım, ibadetimi kabul eyle, demiyorum ben; affının kalemiyle günahımı sil!’ diyorum”1

“Geylanlı Abdülkadir’i Kâbe avlusunda görmüştüm. Çakıl taşlarına yüzünü koymuş: ‘Allah’ım,’ diyordu, ‘Affet! Eğer mutlak cezalanacaksam beni kıyamette kör dirilt ki iyilerin karşısında utanmayayım!”2

Yetmişi aşkın Sa’dî de, yaşlılığını affı için bir şefaatçi olarak kullanır:

“Âdettir, kul sahipleri ihtiyar köleyi âzat ederler. Sen de ihtiyar kulunu esirge, ey dünyaları bezeyen Allah’ım!

“Rızâ Kâbesinin yolunu tut, Sadi! Ey Allah adamı, Allah yolunu tut! Yazık bu kapıdan yüz döndürene! Bir başka kapı bulamaz çünkü.”3

Hz. Üstadın şu duâsı da oldukça ilginç değil mi? “Senin Said ismindeki mahlukun ve masnuun ve abdin, hem asi, hem aciz, hem gafil, hem alil, hem zelil, hem müsi, hem müsin, hem şakî, hem Seyyidinden kaçmış bir köle olduğu halde kırk sene sonra nedamet edip Senin dergâhına avdet etmek istiyor. Senin rahmetine iltica ediyor. Hadsiz günah ve hatiatlarını itiraf ediyor. Evham ve türlü türlü illetlerle mübtela olmuş, Sana tazarru ve niyaz eder. Eğer kemal-i rahmetinle onu kabul etsen, mağfiret edip rahmet etsen, zaten o Senin şanındır; çünkü Erhamürrâhiminsin. Eğer kabul etmezsen, Senin kapından başka hangi kapıya gideyim? Hangi kapı var? Senden başka Rab yok ki dergâhına gidilsin. Senden başka hak Mabud yoktur ki ona iltica edilsin.”4

Böyle duâlara ne kadar muhtacız değil mi?

Dipnotlar:

1- Gülistan, s. 80. 2- A.g.e. s. 80-81. 3- A.g.e., s. 126. 4- Mesnevî-i Nuriye, s. 143.

18.02.2007

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Dünya bizi sıkıyor



Emine Hanım: “On Yedinci Lem’a’nın 14. Notasının 3. Remzinin son paragrafında bahsedilen, ‘Madem böyledir; hazer et. Dikkatle bas. Batmaktan kork. Bir lokma, bir kelime, bir dane, bir lem’a, bir işarette, bir öpmekte batma’ cümlesinde ne anlatılmak istenmektedir?”

On Yedinci Lem’a’nın On Dördüncü Notasının Üçüncü Remzi, insanın çok ince, çok derin, ulaşılamayan, tanımlanamayan, elle tutulamayan bir yanına ulaşıyor, elle tutuyor, nazara veriyor ve insanın, dikkat etmediğinde, o tanıyamadığı garip halinde ve keşfedemediği acip duygusunda boğularak batabileceğine dikkat çekiyor; insanı uyarıyor.

İnsan kendisini tanısın, tanımasın; her yönüyle derinliği olan bir varlıktır. Yaşadığı hiçbir hatırayı gerçekte unutmaz. Tattığı hiçbir acının, kederin ve elemin izini hafıza arşivinden silemez. Tattığı hiçbir lezzetin hatırasını dimağından çıkaramaz. İnsan ne geçmişini ve mazisini unutabilir; ne geleceğe dayalı ümit ve emellerinden vazgeçebilir. Bazen laf olsun diye söylenmiş bir tek kelime, ona, geçmişinde iz bırakan bir hatıra sayfasını açar ve öyle bir manyetik alan meydana getirir ki, insan âdeta aynı olayı tekrar yaşar. Bir elemse yaşadığı; bakarsınız adam, o elemi ta yüreğinde duyar, burnunda bir kez daha acı hisseder, derin etkisinde bir kez daha sarsılır. Ve hemen arkasından, o elemin geçmiş olmasından–eğer şükredebiliyorsa—şükreder. Bir lezzetse geride kalan; bir tek kelime, bir tek işaret, bir tek pırıltı, bir tek tanecik, bir tek hareket, onun zihin ekranına öyle net bir görüntü düşürür ki, onu, tekrar mazinin efsunlu ve büyülü keyiflerine alır götürür. Eğer şükürsüz bir nimetse dimağına tadı vuran, derinden bir “ah!” çekmekten kendini kurtaramaz, “of!” demekten kendini alamaz. Çünkü şükürsüz olduğundan; lezzetten ayrılmış olmanın verdiği derin acı ve dayanılmaz elem, içini yakar, midesini ekşitir, yüreğini parçalar.

Kimi zaman küçük şeyler, büyük haramlara kapı açarlar. Ondandır ki din, mide bulandıran küçük şeylere “mekruh” demiştir. İnsan, bir damladan, bir noktadan ne olacak, der, takvayı esas tutmaz, kendini sakınmaz; ama ne acıdır, az sonra öyle bir dalga gelir ki, onu denize çeker, boğar, bütün hayatını mahveder.

Bazen de farklı bir yapıya ve karaktere sahip olduğunu ileri bir yaşta, hiç beklemediği bir “an içinde” keşfeder insan. Bu an, zamanın çok küçük, zerre gibi bir parçasıdır ve insanın bütün dünyasını değiştirecek güçtedir. Allah nelere kadir değildir ki?

Bir cam parçası, nasıl, gökyüzünü güneşiyle ve yıldızlarıyla birlikte içine alabiliyorsa; incir çekirdeği kadar bir hafıza kuvveti, nasıl, bütün ömürdeki yaşanmış hayat hallerini ve hatıraları kuşatabiliyorsa; gökyüzündeki her bir kara delik, nasıl dev küreleri ve dev ölü yıldız enkazlarını yutabiliyorsa; çok büyük ve çok önemli hatıralar da bazen umulmadık bir kelimenin, beklenmeyen bir işaretin, ansızın beliren bir pırıltının büyülü kucağında gizliden oturuyor olabilir ve bir tek işaret ilgili kişiyi çok farklı bir duygu yoğunluğuna götürebilir, ruhunda bir fırtına estirebilir. Meselâ birden bire facia getirebilir, birden bire huzura gark edebilir, birden bire kriz verebilir, birden bire kalp sektesine neden olabilir, birden bire ölüm getirebilir, birden bire hayat kurtarabilir.

Böyle, insanın hayatını alabora eden şey, eğer bir helâl lezzet, bir meşrû heyecan ve bir masum hatıra ise hiç mesele yok. Fakat yine de, insanın başına neler açacağı bilinmez. Meselâ, askerde; arkadaşının ağzından alelusul dökülüveren söz gelişi, “ateş” sözcüğü, avcı hattında, bütün dikkatiyle hedefe kilitlenmiş bir er için, çok hasret duyduğu annesinin ocak başındaki muhterem ve müşfik tavırlarına şimşek gibi bir pencere açabilir, hayalî bir intikal sağlayabilir. Bu öyle bir penceredir ve öyle bir intikaldir ki, erin bütün dikkatini dağıtır, bütün hedefini alt üst eder, bütün performansını bozar, bütün verimliliğini kaybettirir ve belki de düşmana kendisini hedef eder. Ya da, çok stratejik bir alanda, tam kritik bir esnada düşmanı gözden kaybetmesine sebep olur.

Peki; âhiretin ebedî, sonsuz, dev boyutlu, cazibeli ve capcanlı hayatı karşısında, oldukça geçici, oldukça fani, oldukça günübirlik, oldukça sığ, oldukça basit, oldukça itici ve oldukça hızlı bir seyirle tükeniveren ve bir “zerrecikten” ibaret olan dünya hayatının insan kalbinde oturduğu “konuma” ne demeli? Peygamberlerin ve vahyin doğru haberleri bütün kulaklarda yankılanırken; bu “hayalî zerreciğin”, o “dev hakikî hayatı” yutmasını nasıl izah edersiniz? Bunun ona tercih edilmesi hangi akla sığar?

Oysa aslında insan dünyaya sığışamıyor, dünyaya yerleşemiyor; zindanda boğazı sıkılmış bir adam gibi “of!” “of!” deyip duruyor. Çünkü dünya insana kâfi gelmiyor. İnsan hakikî bir hayat arıyor. İnsan ebediyet arıyor. Fakat aradığını dünyada zannediyor ve yanlış kapı çalıyor! Aradığının âhirette olduğunu söylediğinizde, ölümden korkuyor, karanlıktan ürküyor ve kendisini bir hatıraya, bir ışığa, bir kelimeye, bir taneciğe, bir işarete, bir öpmeye; sözün kısası, bir “dünyacığa” hapsediyor. Ama o “dünyacıkta” yerleşemiyor. Çünkü kalbi âhireti istiyor. Bundandır ki her ibadet, insan kalbine sonsuz bir huzur ve doyumsuz bir lezzet veriyor.

On Yedinci Lem’a’nın On Dördüncü Notasının Üçüncü Remzinden; insanın hayatı boyunca imtihan içinde olduğuna, hayatı boyunca bütün dikkati ve yoğunluğu ile aklının “başında” olması gerektiğine, zerrecik bir dünya için ebedî bir âhiret hayatını boğmaması gerektiğine, bütün ümitleri konusunda yalnız Allah’a güvenmesinin ve bütün korkularını bir yana bırakıp yalnız Allah’tan korkmasının önemine; aksi takdirde çok küçük şeylerin, insanın dünya-âhiret dev hayatını boğup mahvedebileceğine işaret edildiğini görüyoruz.

Anlaşılıyor ki, insan, bir sırat köprüsünde duruyor.

18.02.2007

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Sevk-i İlâhî delili



Akıl/ilim, araştırmalar göstermiştir ki, atomdan yıldızlara, milyonlarca hayvan türleri ve bitki çeşitlerine dek her varlığın hem kendi içinde hem de diğer bütün unsurlarla öyle harika/girift bağlantıları var ki, içeriden değil, mutlaka dıştan sonsuz bir akıl, ilim, irade ve güç sahibi tarafından idare ve sevk edilmesi gerekir. Hayvan ve bitkilerin de ilhamla/İlâhî bir sevkle yönlendirildiklerine delil, onların yaptığı harika işleri yüz milyonlarca akıllı, şuurlu ve bilgili insanın bir araya geldikleri halde yapamamaları, âciz kalmalarıdır.

Meselâ kedi gibi bazı hayvanların gözü kör olduğunda, kaderin sevkiyle gidip gözüne ilâç olan otu bulup sürmesi, kartal gibi (etobur) kuşların fersah fersah uzaklardaki hayvan ölüsünü fark etmesi, bir günlük arı yavrusunun havada bir günlük mesafede izini kaybetmeyerek ve yuvasını karıştırmayarak gelip girmesi; bülbülün yuvasını çorap gibi örmesi, anestezi yapan sivrisinek, binlerce kilometre uzaklara göç eden kuş ve balıkların yerlerini bulması vs. bütün bunlar, nasıl içgüdü olabilir? Demek, onlar İlâhî sevkle hareket eder ve onlara ilhamen bildirilir. İlâhî Kudret’in izniyle bütün hayvanların melâikeden bir çobanı var ki onları yönlendiriyor1

Yavru ördek, yumurtadan çıktığı anda yüzmesini becerebiliyor. Kozadan çıkan karıncalar, hemen dehliz kazmaya başlıyorlar. Arı, çok kısa zamanda san'at hârikası olan peteği; örümcek ise, gergef inceliğindeki ağını örebiliyor. Bir arının bir çay kaşığı balı yapabilmek için günde 18 bin çiçeğe konduğu, fennin tesbitleri arasındadır. (Sanki her bir çiçek, 18 bin âlemden birisini temsil ediyor). Bu kadar karmaşık yolları dolaştıktan sonra tekrar kovanını bulması, içgüdüyle izah edilip geçiştirilebilir mi?

Keza tavuk, inek, kurt, kedi, köpek gibi hayvanların depremin yaklaştığını hissetmeleri de ilim ve tecrübeyle sabittir. Ki, kimi garip sesler çıkarıyor, kimisinin vücut hareketleri değişiyor, kimisi deprem bölgesini terk ediyor...

Kilometrelerce ötede yumurtalarını bırakıp dönen yılan balıklarının yavruları, yumurtadan çıkar çıkmaz yola koyulur ve annelerini sanki elleriyle koymuş gibi bulurlar. Bunu İlâhî bir sevkten başka ne ile izah edebiliriz? Hayvanlarda gördüğümüz bu hârikulâdelik, ancak ve ancak Allah’ın (cc) bir vergisi olarak açıklanırsa, işte o zaman buna aklî ve mantikî bir açıklamayla bakılabilir.

Ya patates, soğan, pancar gibi sebzeler, toprak altındaki karanlıkta nasıl büyüyüp gelişiyor? İpek gibi yumuşak kökler nasıl taşı toprağı deliyor, ihtiyaçları olan kimyevî elementleri (gıdayı) hassas ölçüyle şaşırmadan nasıl ayırt edip alıyorlar?

Ne yazık ki, 19-20’nci asrı, etkisi altına alıp çalkalayan seküler, lâdinî, ateist felsefe sevk-i İlâhî’yi, “Kendi kendine oluyor veya tabiatın icâbı” diyerek “içgüdü” kılıfıyla örttü.

Atomdan galaksilere kadar her şey, nasıl yörüngesinden sapmadan nizam ve intizam içinde yoluna devam ediyor? Bunlar apaçık, sevk-i İlâhî, yani Allah’ın varlığı ve birliğini göstermez mi?

Dipnot:

1- Emirdağ Lâhikası, s. 81.

18.02.2007

E-Posta: [email protected] [email protected]




Yasemin GÜLEÇYÜZ

Çocuklar ve tûl-i emeller…



Eskimez eskilerin, atalarımızın bir sözüdür “Doğmamış bebeğe don biçilmez!”

Ölüm gerçeğini sıklıkla unutan, emellerini olabildiğince geniş tutan asrımız insanı ise her konuda olduğu gibi bebek ve ihtiyaçları konusunda da aceleci, sabırsız. Daha doğmadan hazırlanan bebek çeyizlerinin ağırlığı, anne babanın kesesinin hafifliğine inat gün geçtikçe artıyor…

Oysa ki bebeklerin her şeyden ziyade bol bol anne baba sevgisine ihtiyacı var!.. Zaten o kadar hızlı büyüyorlar ki, bebek çeyizlerini neredeyse 5-6 çocuk daha kullanabilir…

Geçtiğimiz hafta 8-11 Şubat tarihleri arasında düzenlenen Bebek ve Çocuk Fuarını gezerken, o rengârenk, ışıltılı, çocuk sesleriyle şenlenen ortam bunları düşündürdü…

Tüketim üzerine yapılan araştırmalara göre çocuklar, aile içinde yapılan harcamalarda çok büyük bir paya sahip. O kadar ki, daha doğmadan aile ekonomisinde söz sahibi oluyorlar.

Ülkemizin 0-14 yaş aralığında 24 milyon çocuğa sahip, en genç nüfuslu ülkeler arasında yer aldığını düşünürseniz aktif bir pazar…

İhtiyaçların sınırı yok, bitmiyor. Eldeki ise belli…

Tamam, çocukların içinde doyurulmamış bir ukde, özenti kalmamalı, ama ninelerimizin tabiriyle “Ele güne de muhtaç olmamalı.”

Peki bu denge nasıl sağlanacak?

Elbette ki, kanaat ve iktisatla…

Anne babalar tüketimde heveslerine değil, akıllarına tâbi olmalı ki, çocuklar da onların hallerinden ders alabilsin.

Görülen o ki, kanaat ve iktisat, önümüzdeki günlerde de her zamanki önemini muhafaza edecek! Hadiste “İktisat eden maişetçe aile belâsı çekmez!” öğüdü boşuna verilmiyor!

Toprağın babası!

Hz. Ali (ra) ve Hz. Fatıma’nın (ra) evlilikleri, Asr-ı Saadetten günümüze her dönemde meyveleriyle dünyamızı nurlandırmış köklü bir ağaç gibi olmuş adeta… Bu evlilikten dünyaya gelen nurânî meyveler dünyanın yüzünü yaşadıkları bütün zamanlarda iman hakikatlerinden yansıyan güzelliklerle donatmışlar.

Bu muhteşem aile ile ilgili geçenlerde okuduğum anekdotları sizlere de aktarayım. Aile içi iletişimle de ilgisi olan bu ibretli tablolar, hikmetli sahneler bakalım size neler düşündürecek?

* * *

Her ailede yaşanan ufak tefek anlaşmazlıklar onlarda da olduğunda, olay kimi zaman Peygamberimizin hakemliğiyle tatlıya bağlanırdı. Böyle zamanlarda Hz. Ali bir şey söylemez, sadece bir parça toprak alarak başının üstüne koyardı. Hz. Peygamber bu toprak parçasını gördüğünde durumu anlar “Neyin var ya Ebû Turab! Ne olduğunu Allah bilir!” derdi. (Buhârî’den…)

Hz. Peygamber (asm) bir gün kızı Fatıma’nın evine geldi. Hz. Ali’yi (ra) evde bulamayınca, “Amcanın oğlu nerde?” diye sordu.

Fatıma: “Aramızda bir şey geçti, beni kızdırdı. Bu yüzden gündüz uykusunu yanımda uyumadı; çıkıp gitti” dedi.

Allah Resûlü bir adama:

“Bak, o nerede?” buyurdu. O zat (gidip) geldi ve:

“Ey Allah’ın Resûlü! O mescitte uyuyor” dedi. Bunun üzerine Allah Resûlü mescide Hz. Ali’nin yanına geldi. Hz. Ali uzanmış, ridası bir yanından sıyrılmış, vücudu toprağa bulanmıştı! Allah Resûlü:

“Ebû Turab! Kalk, Ebû Turab! Kalk” diye diye bedeninden toprağı silkmeğe başladı.

(Sahih-i Müslim’den…)

Evet, Hz. Ali’nin (ra) lâkaplarından birini de bu vesileyle öğrenmiş oldum: Ebû Turab (Toprağın babası). Hz. Ali gibi bir şah-ı velâyetin toprakla iç içe olmasında çok hikmetler bulunsa gerek... İlginç değil mi?

18.02.2007

E-Posta: [email protected]




Abdurrahman ŞEN

Karagöz’ün yüzü artık gülüyor...



Çok geç kalınmış olsa da geleneksel san'atlarımızın temel taşlarından Karagöz – Hacivat’ı daha bilimsel temellere oturtmak ve gelecek nesillere güncel malzemelerle kalmasını sağlamak üzere üst üste önemli adımlar atılıyor. Bu önemli adımlardan ilki aslında yılın ilk günlerinde atılmıştı. Karagöz- Hacivat’ın Kâr-ı Kadim Oyunlarının arşivlendiğini müjdeleyen A.A mahreçli haber şöyleydi: “Uluslararası Kukla ve Gölge Oyunu Birliği (UNIMA), geleneksel gölge oyununu yaşatmak ve genç kuşaklara aktarmak amacıyla Hacivat ve Karagöz’ün klasik oyunlarının görüntülerini arşivledi. UNIMA Türkiye Millî Merkezi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle hayata geçirdiği proje kapsamında, gölge oyunu ustaları Metin Özlen, Orhan Kurt ve Tacettin Diker’in sahnelediği; ‘Mal Çıkarma, Ferhat ile Şirin, Karagözün Ağalığı, Balık, Mandıra Sefası, Karagöz’ün Bekçiliği, Karagöz’ün Pehlivanlığı, Salıncak, Hain Kâhya, Kayık, Sahte Esirci, Kanlı Kavak, Ters Evlenme, Cinli Yazıcı, Kanlı Nigar’ adlı oyunları 2 kopya olarak filme çekti.

Hazırlanan kopyalardan biri UNIMA Türkiye Milli Merkezi’nde kalacak, diğeri ise Kültür ve Turizm Bakanlığı arşivlerine gönderilecek. Maddî destek bulunduğu takdirde eski ustaların oyunları CD ve DVD halinde hazırlanarak piyasaya da arz edilecek.”

Daha bu güzel, sevindirici gelişmeyi sizlerle paylaşmaya fırsat kolluyordum ki ikinci ve daha sevindirici yeni bir haber geldi dostlardan… İstanbul’da bir “Karagöz Atölyesi” açılıyordu nihayet… Açıldı da…

Derslerin; İstiklal Caddesi, Olivio Geçidi Sokak Rejans Binası Kat: 1/Beyoğlu adresindeki

“Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü” binasında gerçekleştirileceğini, bu çalışmayla ilgilenmek isteyenlerin Zeki Tombak’a; 0(212) 2516053 veya 0536 5666408 numaralı telefonlarla ulaşmaları gerektiğini de hemen belirteyim…

Açılışı 10 Şubat’ta yapılan atölyeyle ilgili olarak yapılan basın açıklamasından, amacı ve yapılacak çalışmaların boyutunu daha sağlıklı öğrenmemiz mümkün: “Karagöz san'atı, yıllarca süren bir usta- çırak ilişkisinin sonucunca ortaya çıkan birikimle yeni nesillere aktarılan bir san'attır. Ancak her şeyin çok büyük bir hızla gelişip değiştiği bu çağda bu tür eğitim söz konusu olamamaktadır.

Daha önce denenmiş kısa süreli kurslar da yıllarca süren birikimin içinde fark edilmeyen çok önemli unsurları katılımcılara aktarmakta zorlanmıştır. Çünkü Karagöz san'atçısı bir yazar, bir ressam ve aynı zamanda bir yönetmendir.

Bu düşünceden hareketle; Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü olarak Türkiye’de ilk kez; Karagöz sanatında temel san'at (resim), müzik, geleneksel oyunculuk ve Karagöz derslerinin birbirinden net olarak ayrıldığı bir ‘Karagöz Atölyesi’ düzenliyoruz. Atölyenin san'at yönetmenliğini, Orhan Kurt, Metin Özlen ve Ünver Oral gibi Türkiye’nin yaşayan en büyük Karagöz ustaları yapıyor. Atölyenin müzik yönetmenliğini ise Doğan Dikmen gerçekleştiriyor. Planlanan bu ‘Karagöz Atölyesi’, çalışma başlıklarını bölerek sağlayacağı donanımla birkaç yıllık temel birikimi kısa bir sürece sığdıracağı iddiasındadır.

Kursun amacı; katılımcılara ‘Karagöz Müziği, Karagöz oynatımı, Karagöz Tasvirlerinin Yapımı’ gibi  konularda donanım kazandırmaktır. Bu düzenli eğitim sürecinin yanı sıra, akademik çevrelerin ve konu ile ilgili araştırmacıların, Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü seminer salonunda gerçekleştirecekleri  sunumlar da bu sürecin bir parçası olacaktır.

İşte ‘Temel San'at’ eğitiminde çizim teknikleri ve geleneksel resim sanatı iki ayrı eğitici ve tamamlayıcı bir programla Tülay Ekler ve Barış Baş tarafından yapılacaktır. Müzik eğitimi temel solfej ve Karagöz müziğine ait repertuarın öğrenilmesi aşamalarıyla gerçekleşecektir. Çalışmalar yaşayan Karagöz ustalarının katkıları yanı sıra Doğan Dikmen’in san'at yönetmenliğinde Levent Çelik tarafından yapılacaktır. Geleneksel Oyunculuk uygulama ve kuram karışık olarak Savaş Aykılıç tarafından sunulacaktır. Taklit üslûp ve  gelenek konusunda Karagöz ustalarının katkıları  olacaktır.

Karagöz dersleri bütün bu temel eğitimi birleştiren, Karagöz kültürü, Karagöz tasvirlerinin yapımı ve Karagöz oynatımı konusunda donanım sağlayacaktır. Alpay Ekler’in yönlendireceği çalışmalarda çoğu zaman ustaların bizzat katılacağı çalışmalar yapılacaktır.”

Kendi öz yurdunda yıllarca boynu bükük duran Karagöz ve perdedâşı Hacivat’ın yüzünü atılan bu kıymetli adımlarla güldüren herkesin yüzünü de en kısa zamanda Allah (cc) güldürür inşallah!

“KARAGÖZ, ‘ÇOCUK OYUNU’ DEĞİL!”

Zaman zaman kişiler ya da kimi kurumlar tarafından başlatılan kimi çalışmaların ilk adımlarda tökezlediğini üzülerek hatırlıyoruz… Bu “Karagöz Atölyesi” çalışmasına biraz göz atınca hemen görüyoruz ki gerçekten de Karagöz ve Hacivat daha önce  bu kapsayıcılıkta ele alınmış değil.

Bu önemli başlangıçta Orhan Kurt, Metin Özlen ve Ünver Oral gibi ustaların yanı sıra emeği bulunan genç san'atçı Alpay Ekler’le nokta Dergisi’nin geçen sayısında yapılmış olan söyleşi de burada hatırlanması gereken bir metin olarak duruyor.

Nokta Dergisi’nden Yonca Cingöz’ün soruları ve Alpay Ekler kardeşimin cevapları şöyle:

“Soru: Karagöz Okulu’nun oluşturulma sürecinden bahseder misiniz? .

Cevap: Karagöz Okulu’nu, bugüne kadar yapılan çalışmalara, eğitime bakış açısına ve gölge oyunu kahramanlarının bugün canlandırıldığı karakterlere bakarak tasarladık. Günümüzde -eski metotla–15–20 sene bir Karagöz ustasının yanında yardakçı kalarak san'atı öğrenmeye imkân yok. Bir de özellikle yerel yönetimlerin ve başka kuruluşların Karagöz’ü bir vitrin oluşturmak için kullanmaları nedeniyle çok ucuz işler yapıldı. Kasete ustaların bantlarını koyup oynatanlar çıktı. Kendi sesiyle oynatmaya çalışan ama tasvirlerini başka yerlerden edinenler oldu. Oyunları gelenekten kopuk olarak yazanlar oldu. Bir bozulma, yozlaşma oldu. Bu kursun amacı Karagöz san'atçısı yetiştirmek, ama bununla birlikte Karagöz san'atçısının ne olduğunu da ortaya koymak. Karagöz san'atçısı müzik, resim ve tiyatro bilmek zorundadır.

Soru: Eğitim nasıl olacak?

Cevap: Eğitimin ilk bölümünde temel bilgiler aktarılacak; ikinci bölümde ise ileri teorik bilgiler ve uygulama eğitimi verilecek. Karagöz kültürü, söylenceler, tarihçe, bu konudaki ustalarla ele alınıp; tasvirlerin yapımı, oynatımı, gösterilecek. Karagöz’ün en büyük ustaları Tacettin Diker, Orhan Kurt, Ünver Oral ve Metin Özlen burada bulunacaklar. Bugüne kadar ‘Ustalar bu işi öğretmiyor, kendine saklıyor.’ diyenlere de bir cevaptır bu kurs.

Soru: Karagöz’ün dünyada önemli bir yeri var. Türkiye’de neden bilinmiyor?

Cevap: Dünya gölge oyunu denildiği zaman iki gelenek akla gelir: Biri Endonezya’da Cava ve Bali Adası’nın ‘Wayang Kulit’ gölge oyunu, diğeri de Karagöz. Anlattığım yozlaşma nedeniyle Türkiye’de oyunun ismi bile değişti. Bu oyunun adı Karagöz Oyunu’dur. Genellikle devrimci ve ilerici kesim, bilmediğinden bu oyunla ilgilenmez. Muhafazakâr kesim de çok iyi bildiğinden ilgilenmez. Cumhuriyet’in ilk yıllarında eğitim amaçlı kullanılmış, daha sonra tümüyle çocuk oyununa indirgenmiş.

Soru: Karagöz’ün günümüz hayatına ayak uyduramadığını düşünüyor insanlar...

Cevap: Karagöz karakterlerinden Tuzsuz Deli Bekir’in günümüzde binlerce örneği var. Haraç isteyeninden tutun, yeraltında bir şeyler satanına kadar. Üstten bir girişi vardır Karagöz’ün, basar senin üzerine, alır seni o dünyadan başka yere götürür, orada seninle bir iletişim kurar.”

18.02.2007

E-Posta: [email protected]




Davut ŞAHİN

Kurtlar Vadisini sansürleyenleri kınıyorum!



Kurtlar Vadisi dizisini sansürleyenleri şiddet ve hiddetle kınıyorum!!

Hani, nerede kaldı basın yayın hürriyeti?

Milyonlarca Türk insanına yapılan bu saygısızlığın hesabını vereceksiniz!

Buna nasıl cüret edebildiniz?

Bir Türk filmi, nasıl olur da, kendi ülkesinde yasaklanabilir?

Hesap verin!

Yasaklanabiliyor ise, burasının bir Türk ülkesi olduğunu kim iddia edebilir?

Ha?! Bu memlekette yoksa, bizden başkası da mı racon kesiyor? Bunu yapanlar bir karşıma çıksın onlara gününü gösteririm.

Haydi Memati!

Görev başına!

3 MİLYON DOLAR

Kenedy'nin vurulduğu pencere 3 milyon dolara satışa çıkmış.

Peki?

Menderes'in asıldığı sehpa?

ŞİDDET

Meclis; şiddet görüntülü haber yayınlayan 4 televizyon kanalını kayıt altına almış.

İyi.

Peki, meclisteki şiddet görüntülerini kim kayıt altına alacak?

MODERN HAPİSHANE

Darbe lideri ve daha sonra 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Erdoğan'a "Başbakanlıkta" kalmasını tavsiye etmiş.

Diyor ki:

"Cumhurbaşkanlığı modern hapishane."

Demek;

Kendisi, darbe yaptığı için modern hapishaneye düştü!

GRUP TERAPİSİ

Azmettirici Erhan Tuncel her gruba girmiş...

Peki:

Çıktığı ne malûm?

SİGARANIN ZARARI

Sigaranın zararı

gittikçe artıyor.

Baksanıza:

Vergisi de arttı.

18.02.2007

E-Posta: [email protected]




Habib FİDAN

Edebiyat, günlük dile başkaldırıdır



Kendine has bir üslûp oluşturmak isteyen, yahut alelâde kelime ve cümle kalıplarını yeni bir üslup içinde harmanlayan edebiyatçılar, çoğu zaman günlük dilden farklı bir dil tercih etmelerinden dolayı eleştirilirler. Bu eleştiriler de herkesin anlayabileceği sade dile dayanan ve anlam giriftliğine kaçmayan metin oluşturma isteğinden doğar genelde.

Bu eleştirileri mantık çerçevesine oturtup düşünmeye başladığımızda, iddiâ edilenin biraz eksik ve yanlış olduğu ortaya çıkacaktır. Ve biraz araştırıldığında, her bilim dalının kendine has bir dil ve üslûbu olduğu hemen görülecektir. Çünkü her disiplin nasıl ki bir dizi kural üzerine işliyorsa, bir disiplin olan edebiyatın kullandığı edebî dilin de tâbi olduğu kurallar elbette ki var olacaktır.

“Bu da nereden çıktı?” demeyelim. Meselâ bir eserin edebî derinliğini, fikrî altyapısı ve omurgası hüviyetinde olan üslûbunu çözümleme cehdinden mahrum bir edebiyat bölümü öğrencisi bile bu tarz eleştirileri sıralamaktan geri durmuyor. Şahsım adına, çok karşılaştım ve son günlerde de çeşitli mahfillerde karşılaşınca, aklıma aynı sınıfta okuduğum arkadaşımın, “Yahu şu Ahmet Hamdi Tanpınar’ın eserlerinde fayda namına hiçbir şey yok. Ne dediğini anlamıyorum. Öyle kapalı bir üslûbu, ifadeleri çetrefilli bir sunumu var ki, çok defa geri dönüp tekrar okumak zorunda kalınca, okumayı bıraktım” şeklindeki düşünceleri beni gülümsetti. Çünkü karşımda alelâde birisi değil, bu işin ilmini alan, talim etmeye tâlip olan birisi vardı. Ve yine biliyordum ki Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Hâşim’in deyişiyle, bir “edebiyat memuru” düşüncesiyle değil; bir san'atkâr dehasının gerektirdiği bir üslûp ve düşünce cehdi içinde örmüştü edebî eserlerini.

Tanpınar ve üslûbu hakkında elbette söylenecek çok şey var. Ancak Tanpınar’dan hareketle diyebiliriz ki, her edebî dil, günlük ve sade dilden farklı bir temele oturtularak meydana getirilir. Yazar yahut şâir, edindiği bilgiler ve yaşadığı çevrenin etkisiyle özel dünyasında anlamlandırdığı üslûp sarmalı içinde okuyucuya seslenir. Okuyucuya, özellikle edebiyat araştırıcısına düşen, bu sarmalı çözümleyerek düzlemini keşfetmektir. Böylece edebî dilin kapısı da aralanmış olacak.

“Ne yani, günlük dille yazılmayan bir eser, ne kadar edebî olursa olsun, okuyucu bulamadıysa, neye yarar?” şeklinde bir soru sorulabilir. Ancak, sadelikle alelâdelik arasındaki ince çizgiyi fark etmek gerekir. Ve bilmek gerekir ki, edebiyat ve dolayısıyla edebî dil, bir başkaldırıdır günlük dile. Çünkü hemen her şeyiyle, tam anlamıyla bir planlılıktan uzak duran günlük hayat gibi, dili de bir plandan uzaktır. Dolayısıyla edebiyat da malzeme olarak önünde bulduğu “nasıl geldiyse, öyle söylenen” günlük dilden; göze, gönle ve akla güzel bir şekilde hitap edecek kelimelerle kuleler yapar. Bu kulelerin adı da edebî dildir. İşte bu kuleye çıkıp kâinatı, kendimizi ve hayatı temâşâ etme ayrıcalığını tatmak istiyorsak, en azından “edebî bir gayreti” göze almak gerekir.

Yalnız şunu unutmamak lâzım: Edebî bir üslûpla duygu ve düşüncelerimizi ifade ederken, lâfızperestlik yahut nazımperestlik hastalığına düşmemek şarttır. Böyle olursa, bir mânâ anarşisinin sebep olacağı taklitçiliğin ortaya çıkması muhakkaktır. Edebî eserin dili, içine girdikçe farklı mânâ kapıları açılan ve her mânâ kapısında anlaşılırlığıyla bizi kucaklayıp sihirli bir bağla iç ve dış âlemin tılsımlarını fark ettiren özellikte bulunma gayretinin bir timsali olmalıdır.

Nihayetinde bir mermeri yontup heykelleştirmek ne kadar maharet ve zorluk gerektiriyorsa, edebiyat için de kelimeleri yontmak o derece zorluk ve maharet ister. Kolay değil, seçicilik denen zorlu özelliği içinde barındıran edebî dil, bir edebiyatçının ne kadar zor bir işe kalkıştığını gösteren yegâne delillerdendir.

18.02.2007

E-Posta: [email protected]




M. Ali KAYA

Gençlik ve sosyal hayat



Toplumun en verimli ve aktif kaynağı gençlerdir. Dünya nüfusunun üçte biri 15-25 yaşı arasındaki gençlerden oluşur. Genç nüfusun çoğu az gelişmiş fakir ülkelerde yaşamaktadır. Gelişmiş ve az gelişmiş ülkelerde gençler maalesef cemiyet hayatının dışında tutulmakta ve kendi başlarına bırakılmaktadır. Bilhassa ülkemizde üniversite kazanamayan lise mezunu gençlerin büyük çoğunluğu sokağın, kafe, internet kafelerin insafına, eğitimine ve girdabına terk edilmişlerdir. Bu genç ve dinç kaynaktan maalesef faydalanmamaktayız. Bu da gelecekte toplum problemlerinin artacağının işaretidir.

Gençlerini çalıştıramayan ülke geleceğini kuramaz. Askere göndererek ülke savunmasında kendilerine güvendiğimiz gençlerin geleceklerini inşa etmelerine müsaade etmemekte ve onlara güvenmemekteyiz. Peki, ama neden? Neden gençlerimizi karanlık odakların insafına terk etmekteyiz? Neden onları yararlı faaliyetlerde çalıştırmamaktayız?

Gençlerimizi problemleri ile karşı karşıya bırakmak ve hayırlı hizmetlerde istihdam etmemek, potansiyellerinden, aktivitelerinden faydalanmamak akıl kârı değil. Maalesef eğitim kurumlarımız cemiyet hayatından kopuk bir eğitim vermektedir. Hâlbuki toplumla kaynaşmayan eğitim ve hayattan uzak gençlerle geleceğimizi nasıl inşâ edeceğiz?

Hayattan kopuk gençlerin kendilerine olan güvenleri zayıflar, geleceğe kaygıyla ve hayata ürkek gözle bakarlar. Bu onları sorumsuzluğa iter. Sorumluluktan kaçmak isterler. Başlarına gelen en küçük sıkıntıdan dolayı da alkol ve uyuşturucunun kendilerine sağlayacağına inandıkları geçici rahatlığa sığınırlar. Bu da onları bağımlılığa ve tutsaklığa götürür.

Gençleri sosyal hayattan soyut bir hayata iten birinci sorumlu, eğitim sistemindeki yanlışlık olduğu gibi aşırı koruyucu ana-baba tutumu da bunu desteklemektedir. Anne-babanın aşırı koruyucu tutumu, tek başına iş yapamayan, hep birilerinin koruyuculuğuna sığınan silik kişiliklerin oluşmasına sebep olmaktadır.

Sosyal hayattan uzak yetişen gençlerde hayatın zorluklarına dayanma gücü kaybolur. Hayattaki başarısızlıklar, üzüntüler ve dayanılması zor sıkıntılar depresyona sebep olmaktadır. Problemlerini kendi becerileri ile çözemeyen gençlerde kendilerini değersiz ve eksik görme eğilimi baş gösterir.

Gençlerde özgüven denilen kendi başlarına iş yapma ve beceri kazanma önemlidir. Yeteneklerinin farkında olmayan ve yeteneklerinden faydalanmayan gençler bilhassa kendilerini suçlayan ve aşağılayan büyüklerinin de yardımı ile aşağılık duygusuna kapılır ve kendilerine olan güvenlerini kaybederler. Bu ve benzeri sebeplerden dolayı eğitimde sadece teorik bilgilerin verilmesi yeterli değildir. Gençler sosyal hayatta mutlaka aktif bir takım roller üslenmelidir. Eğitim sosyal hayat ile iç içe olmalı ve eğitim kurumları sosyal ve yaşanan hayatın ihtiyaçlarına cevap verecek niteliğe sahip olmalıdır.

Eğitimin amacı hayata hazırlamak ise gençlerde iş hayatı, toplumsal hayat, aile hayatı bir bütünlük arz etmelidir. Eğitim aileden, iş hayatından ve sosyal hayattan kopuk olmamalıdır. Bu da gençlere imkânların tanındığı, iş hayatına katıldığı, ailede sorumluluğun paylaşıldığı bir eğitim ile mümkündür.

Sosyal hayatın vazgeçilmezi ve gönüllülüğün kurumsal yapısı olan STK’lar gençlere kucak açmalı ve onların aktivitelerinden, enerjilerinden ve dinamiklerinden faydalanmalıdır. Bir taraftan eğitim, öbür taraftan sosyallik gençlere hem güven kazandıracak, hem topluma faydalı hale getirecektir. En önemlisi de sağlıklı genç nesillerin yetişmesinin önü açılacaktır. Gelişmeyi başarabilmek için sağlıklı nesillere ihtiyaç vardır.

Geleceğe güven içinde bakabilen gençler dışlanmayan, değer verilen, güvenilen bir ortamın ve sosyal hayatın eseridirler. Öyle ise gelin gençlerimizi hayata, iş hayatına ve sosyal hayata katalım. Gençlerin enerjilerinden ve aktivitelerinden istifade edelim. Gençleri hayırlı ve faydalı faaliyetlerde istihdam edelim.

18.02.2007

E-Posta: [email protected]




İsmail BERK

Merakı merak etmek



İnsana ait her şey daha çok merak uyandırır. Merakın kendine ait bir merakın içine girmesi ise, daha da anlamlı ve derinliklidir. Hiç merakı merak ettiniz mi? Neden merak ettiğinizi düşündünüz mü?

Neden merak ettiğinizden başlayıp, neleri merak ettiğiniz üzerinde dursanız, acaba nasıl bir tablo çıkar? Önce “Neden merak ediyorum?”, sonra “Nedenlerime karşılık gelen meraklarım neler?”

“Neden” ile “Ne” arasındaki bağın uyumu ve birbirini amaca uygun besleyip beslemediklerini de merak edebiliriz. Çok meraklıysanız, kendinize ait kusurlarınızı nasıl telâfi edebileceğinizi de merak edebilirsiniz.

Bir kopya daha, “Neden çalışma motivasyonumu daha fazla arttırmıyorum?” merakının sularına da kendinizi bırakabilirsiniz. “Huzurlu bir sevgiyi nasıl elde edebilirim?” merakına da kendinizi kaptırabilirsiniz.

Merak, kendisi öğrenildikçe ve beslendiği kaynakların kontrol edilemez alanları tecessüs halinden çıkıp, yani gizliliği ve özeli araştırmaya dönük “casus”luktan vazgeçtikçe, ya da merakın gerçeğine doğru yönlendirildikçe, merakın da kalitesi artar.

Gelin merakımızı kaliteli bir niyete ve bizi iyileştirip geliştirecek bir hedefe salalım. Tam odaklı hale getirelim. Üstümüze görev olmayan başkasına ait “ansiklopedik bilgilerin” anaforuna kendimizi kurban etmeyelim. “Bir başkasıyla ilgili” kıskanç ve olumsuz bakışa yardım arayan arayışlardan ve gizli niyet sorgularından da kurtulalım.

Ön yargıların bön yargıya davet çıkaran, anlamadan yorumlayan, duymadan kalıp giydiren, bilmeden niyet okuyan ve bunun için merakla malzeme arayan sanal bilgilerin sanal hazzından da çıkalım.

Merak, hepimizin baş düşmanı, hepimizin baş yardımcısı veya hepimizin zindanı veya sarayı olabilecek, gizemli, hisli, hırslı ve bilgeli karakterinin niyete göre kimyasının hayatımızı zehir veya lezzet yaptığı bir alan.

Neyi merak ediyorsak, biz oradayız. Orası bize ait olmayan bir yerse, yersizliğimiz bizi mutsuz eder. Polemik salgılarcasına, merak bilgiyi amaç dışına taşıdıkça, katilleşir ve insana ait manevî varlıkları tahrip ettiği gibi bireyin vicdanî alanına da tecavüz eder. Mânânın katli yaşanır. Ruhun zarafeti kaybolur. Vicdanın isyanı başlar. İç vicdan kaybolmuşsa, kalın perdede yitirilmiş bir ruhun cesedi ile yaşar dururuz.

Merak; içilen su gibidir. Hasta için tatsızken, sağlıklı bir ruh için besleyicidir. Zehirini akıtan yılanla, balını bize sunan arının ikisi de su içer, ancak akıttıkları farklıdır.

Bilgi kirleten; düşünce ya da niyet kirliliğidir. Zihin bulanıklığı merakla öğütülüp cehaletini palazlarken, niyetin karanlık kör noktası ise “iyi niyet” duvarlarına tutunup bilgiyi de, aklı da, kör bir testere gibi işlettikçe kendini ve başkasını tahrip eder.

Merak; bizi uyaran bir sistem ve yönlendiren bir mekanizmadır. İç algının dışa bakışını planlayan bir sorgu ve öğrenme disiplini olduğu kadar, yıkıcı güce hizmet eden bir kayıt dışı, gayri meşrû tahrip kalıbı da olabilir.

Bireyin düşünce, duygu, beklenti şemasını doğru yöntemlerle yanlış hedeflere götüren en etkili silah meraktır.

Merakımızı tahrik eden, ifade yerindeyse kamçılayan kuşkucu sözlerden ve olumsuz telkinlerden ne kadar etkileniyorsak, merakımız o kadar amacımızın dışına itilmiş ve güdümlenmişiz demektir.

Merak, bizim korkularımıza iş arıyorsa, ya da bir başkası korkularımız üzerinden merakımızı harekete geçiriyorsa, yüksek bir uçurumun kenarında balıklama atlamaya hazır bir ruh halinin içinde olmakla yüz yüzeyiz demektir.

Duygularımızın tatminsiz alanına ve kör benliğine ihtirasla çözüm aradığımız zamanlarda, yanıltıcı beyanların gizemi bile merakın esaretinden ve okşayıcı ifadelerin bizi yakınlaştıran veya uzaklaştıran merakına teslim eder.

Acaba meraka mı teslim olmalıyız, yoksa merakımızı saf ve samimi bir niyetin emrinde iç yolculuğumuza ve kendimizi onarıp geliştirmeye mi sarf etmeliyiz?

Tercih bizim.

18.02.2007

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Saklı kahramanlar



Tarihte bir sahte kahramanlar, bir de saklı kahramanlar vardır. Bunlardan birisi de Şumnu Medresetünnüvvab mezunu Bulgaristan vaizlerinden Mehmet Fikri olmalıdır. İlginç bir kaderi var. Hiç muradına erememiş. En büyük hülya ve rüyalarından birisi hemşehrisi Ahmet Davudoğlu, Osman Keskioğlu ve benzerleri gibi Ezher’e gidip orada tahsil görmekmiş. Ama müyesser olmamıştır. Keza Türkiye’deki tahsil denemesi de aynı şekilde sağlık nedenlerinden dolayı kesintiye uğramış, hüsran ve hicranla bitmiştir. Hayatında en çok Gazalî’yi sevmiş. Vaazlarını genelde İhya’dan yaparmış. İhya onun ilham kaynağı, Gazali de numune-i imtisâli imiş. Herhalde bundan dolayı olsa gerek Gazalî gibi genç yaşta Hakkın rahmetine kavuşmuş. Nice dahiler genç yaşta vefat etmişlerdir. Büyük İskender, Gazali, Şeyh Galip Dede ve birçokları genç yaşlarında mâ u hayat yerine ölüm kâsesini tadanlardandır.

Gazali ellili yaşlarının başında vefat ettiyse Bulgaristan’ın saklı kahramanlarından Mehmet Fikri ise yaklaşık ondan bir 20 küsûr yıl önce 33 yaşında (1908-1941) Hakka yürümüştür. Fasldan vasla ve visâle koşmuştur. Mehmet Fikri çalkantılı bir dönemde doğmuş ve çalkantılı bir dönemde öte âleme ermiş ve sırlanmıştır. Bu anlamda Yunus’un deyimiyle genç ekin gibi biçilen diğer kahramanlara benzemiştir. Bunlar arasında hatırlayabildiklerim arasında keskin iki mizacın sahibi olan Sakarya kahramanı Mehmet Selah imzalı Selahaddin Şimşek ile İstanbul kahramanı Zaptiye Ahmed de vardır. Selahaddin Şimşek evlenmeden Hazret-i Ali gibi dünyayı üç talakla boşamıştır. Dünya da onu boşamıştır. Dünya onun gibi bir vefa kahramanını sırtında taşıyamazdı. Zaptiye Ahmed’in evli olup olmadığını bilmiyorum ama muhtemelen o da dünya bekârı idi. Üçünün de ortak yönü eğilmemeleri, dik durmaları ve sözlerini ve gözlerini budaktan sakınmamalarıydı.

***

Ama Bulgaristan kahramanımız Mehmet Fikri ilginç bir şekilde evlenmiş. Bir Bulgar hemşiresi kızla hayatını birleştirmiş. Mısırlılar buna akd-i kiran diyorlar. Yani beraberlik akdi. Gerçekten de öyle olmuş. Bulgar hemşire insanlık timsali Mehmet Fikri ile evlendikten sonra onun adını da almış. Fikri, Fikriye olmuş. Fakat bu beraberlikleri ne yazık ki uzun sürmemiş. Mehmet Fikri genç yaşta dünyasını değiştirmiş. Mehmet Fikri dağlar gibi büyük dâvâsını o kısacık ömrüne sığdırmış. Mütehavin yani gevşek olanlara mütehevvir davranıyormuş. Bir ara Akif’in sesi soluğu kesildiğinde feveran etmiş. ‘En gür çıkması gerektiği bir sırada sesini kesmesi reva mıdır?’ demiş. Ne bilsin ki Akif o sıralarda diyar-ı gurbette kızılcık şerbeti içiyor. Böyle Yavuz gibi de celâdeti varmış. Kalu belâ’da ruhu dâvâsıyla mayalanmış ve izdivaç etmiş. Cenevre’de Said Ramazan’ın selefi sayılabilecek olan Osmanlı muhiblerinden Şekip Arslan’la yazışmış ve mektuplar teati etmiş. Ortak dertleri ve ıztırapları İslâm âlemi.

***

Nesir yazarlığı yanında şiir diline de yatkınmış. Çok güzel şiirleri ve mısraları var. Bundan dolayı kendisine Bulgaristan’ın Akif’i deniliyor. Belki Necip Fazıl’dan sonra yaşasaydı ‘Bulgaristan’ın Necip Fazıl’ı da denebilirdi. Saklı kahramanlarımız ve saklı Akif’lerimiz İslâm âleminin her bir yanında ve yöresinde bulunuyor. Zaman zaman bunları keşfe çıkmak lâzım. Ben de bir konferans münasebetiyle bulunduğum Bursa ziyareti sırasında (Saadet Partisi Gençlik Kollarının düzenlediği mutad Perşembe sohbeti çerçevesinde) yine bir başka Bulgaristan kahramanı Halil Uzunoğlu sayesinde bu saklı kahramanla tanıştım. Bunlardan birisi de Makedonya’nın Mehmet Fikri’si, Akif’i ve Necif Fazıl’ı olan Abdulfettah (Feta Efendi) Rauf’tur. Kaderleri birbirine çok benzer. Abdulfettah Rauf Üsküp’teki Meddah Medresesi mezunlarındandır. Hem hoca hem de şairdir. Şair sultanlar gibi şair hocalar da vardır. Şair şeyhülislâmlar da çoktur. Arif Hikmet bunlardan birisidir. Bu anlamda Mehmet Fikri ile Abdulfettah Rauf hem benzer, hem de zülcenâheyndirler. Duygu ile kuralı, şiir ile nesri buluşturmuş ve birleştirmişlerdir. Keza Meddah Medresesi ile Şumnu Nüvvab okulu da kardeştirler. Saklı kahramanlarımız Abdulfettah Rauf ile Mehmet Fikri de öyledir. Dünyanın bekçileri meçhul askerlerle meçhul kahramanlardır. Dünya onlar varsa vardır.

Gördüğün hilâl müjdedir günden...

Yarın çok aydın doğacak dünden.

18.02.2007

E-Posta: [email protected]




Mehmet KARA

Olmert'in ziyareti



Filistin’de sivil katliâmları ve Lübnan’a saldırı emirlerini veren İsrail Başbakanı Ehud Olmert, “geciken ziyaretini” Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “resmî dâvetlisi” olarak gerçekleştirdi.

Başbakan olarak Türkiye’yi ilk kez ziyaret eden Olmert, 24-25 Ağustos 2006 tarihinde Türkiye’ye gelmeyi plânlamış ancak Lübnan’da giriştikleri katliâmdan sonra gelecek tepkileri göze alamayarak Türkiye’ye ziyaretini ertelemek zorunda kalmıştı.

Olmert, Türkiye’ye gelmede önce “sıcak mesajlar” gönderdi. “Türkiye ziyaretine çok önem veriyorum. Başbakan Erdoğan, görüşlerine saygı duyduğum, çok takdir ettiğim bir lider” diyerek “mevkidaşı”na ve Türk halkına “hoş” ya da “şirin” görünme telâşına girdi.

Ancak ne kadar şirin gözükmeye çalışsa da İsrail’in yıllardır Filistinlilere yaptığı zulümleri bu “samimiyetsiz sözleri”yle unutturamazdı.

* * *

İsrail, son günlerde Mescid-i Aksa Camii’nin Mugrabi kapısı önündeki köprüyü restore etmek adına başlatılan kazı çalışmalarına önce son verildiği açıklanmıştı. Ancak kazılara olanca hızıyla devam ediliyor. Yani, İsrail Kudüs’ün altını oyuyor, dünya uyuyor. Olmert, kazının Mescid-i Aksa’ya zarar vermediğini söyledi. Türkiye bu sözlere inanmadı, yerinde inceleme yapmak için Türk mühendislerin bölgeye gideceği söyleniyor. Bu inceleme bile İsrail’de -büyük suçluluk duygusu ile mi bilinmez- tartışmalara yol açtı. “Delilik” diyenler bile çıktı. Bu da İsrail’in bakışını göstermesi açısından önemli…

İsrail’in geçtiğimiz yıl Lübnan’da yaptığı katliamlar hâlâ hafızalarda. Hizbullah’ın 8 askerini öldürüp ikisini kaçırmasını bahane ederek, 12 Temmuz’da Lübnan’a başlattığı saldırıları 34 gün sürdürmüş, Birleşmiş Milletler kararıyla son bulan savaşta çoğunluğu kadın ve çocuk olmak üzere yaklaşık bin 150 Lübnan vatandaşı ölmüştü. Bu katliamları bütün Müslümanlar unutmadı, unutamaz…

Hamas ile El Fetih taraftarları, Gazze’de giderek şiddetlenen bir iktidar kavgasına girişmişlerdi. Çatışmayı sona erdirmek amacıyla geçen hafta Mekke’de biraraya gelen taraflar, yeni bir hükümet çatısı altında birleşme kararı aldılar. Şimdi yeni hükümet kurma çalışmaları sürüyor. “Mekke anlaşması” İsraillileri âdeta çıldırttı. Çünkü Filistin’deki kardeş kavgası İsrail’i her zaman işine geliyor.

Bütün bunlar arda arda konulduğunda Olmert’in mesajları bir anlam ifade etmiyor. Ortadoğu’nun ortasında ur, bölgedeki fitne ve fesatın baş mimarı İsrail’in bu söyledikleri “takiyye’den başka bir şey değildir.

* * *

Erdoğan belki de yanlış anlaşılabilecek bu “sıcak mesaj”ın gazetelerde yer aldığı gün partinin grup toplantısında ertesi gün gelecek “davetlisi” için sert açıklamalar yapmış. “Üç büyük dinin kutsal mekânlarının yer aldığı Kudüs’te, ‘Ben yaptım oldu’ şeklinde bir politika izlemeye hiç kimsenin hakkı yoktur, olamaz. Barış sürecinin canlandırılması yolunda yeni fırsat pencerelerinin açılmasını düşündüğümüz dönemde bu olayların yaşanmasından rahatsızız, üzüntü duyuyoruz” diye tepki göstermişti. İsrail’den, Kudüs’te Müslümanlara ait dinî mekânların korunmasına ilişkin anlaşmalara uymasını istemişti.

Ancak şu hiç unutulmasın. İsrail şimdiye kadar hiçbir anlaşmaya uymadı ki, bu anlaşmalara uysun. İsrail’in anlaşmalara uymasını beklemek çok iyimserlik olur…

* * *

Filistinlilere yaptığı işkence ve zulüm konusunda sınır tanımayan, İsrail’in Başbakanı, Erdoğan’ın görüşlerine saygı duyduğunu ve de takdir ettiğini söylemesi karşında, hangi görüşlerine saygı duyduğunu da merak ettik doğrusu…

Bir de bilmiyorum dikkatinizi çekti mi: İsrail Başbakanının soyadı Olmert, demek ki mert değil, mert ol denilmiş… Bu belki soğuk bir espri ama, gerçekten de Ehud Olmert hiçbir zaman mert olmadı… İsrail hiçbir uluslar arası karara uymadı. Bunun için Olmert, sözlerinde de “mert” değil. Bunu en iyi onbinlerce gözü yaşlı Filistinliler anlar…

Olmert’in Türkiye ziyareti arkasında cevaplanması gereken sorularla sona erdi. Önümüzdeki günlerde özel görüşmelerde “gizli anlaşmalar” yapıldı mı, tâvizler verildi mi? Gezinin ardından bir çapanoğlu çıkacak mı? Olmert yapacağı görüşmelerin yapıcı olmasını beklediğini söylemişti. Acaba “yapıcı” oldu mu? İki başbakan arasında iki saatlik baş başa yapılan “özel görüşme”de neler konuşuldu? Gelmeden önce gösterilen “sert tepkiler” kamufle miydi?

İşte bütün bu sorular cevap bekliyor. Bekleyip göreceğiz.

18.02.2007

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Duâya sığınmak



İlim ve fen ilerledikçe, Kur’ân’ın ve İslâmın insanlığa sunduğu ‘hayat tarzı’nın mükemmel olduğu daha iyi anlaşılıyor. “Duânız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?” (Furkan Sûresi: 77) meâlindeki âyet-i kerime ile her daim Rabbimize duâya dâvet edilmişiz.

Bu dâvet karşısında; düne kadar ‘akıl feneri’yle yol olanlar, ‘duâ’ okumayı ve tavsiye etmeyi ‘gericilik’ addedenler, yeni keşifler sonrasında acaba ne düşünecek?

“Duânın faydaları”yla ilgili bir haber şöyle: “İtalya’da yapılan bir araştırma duâ etmenin kalp hastalığında iyileştirici bir rol oynadığını ortaya çıkardı. Roma’daki San Raffaele Pisana Rehabilitasyon Merkezi’nin araştırmasına göre kalp krizi geçiren hastalardan dinî inançları güçlü olan ve duâ edenler daha hızlı iyileşebiliyor. Araştırmada ‘Duâ eden hastalar kalp krizinin neden olduğu duygusal çöküntüden daha çabuk çıkarak normal hayata adapte olabiliyorlar’ denildi. 132 kalp krizi geçiren orta yaşlı üzerinde yapılan araştırmayı yürüten uzmanlardan Dr. Salvatore Giaquinto da ‘Dinî inançları yüksek olanların kriz sonrası depresyona girmelerinde ciddî bir düşüş bulunuyor” diye konuştu. (Sabah, 16 Şubat 2007)

Duânın, ‘tıbben de faydalı’ olduğunu ortaya koyan araştırma elbette ki bununla sınırlı değil. Daha önce yapılan çok sayıda araştırma da bu yöndeki bilgileri doğruluyor. Meselâ, yoğun bakımdaki hastaların bir kısmına duâ edilmiş, bir kısmına edilmemiş. Duâ edilenlerin daha hızlı iyileştiği görülmüş. Yine Japon bilim adamının ‘su’ üzerindeki araştırması da ‘duâ’nın faydalarını ortaya koymuş.

Tabiî ki biz ‘duâ’yı emredildiği için yaparız. ‘Tıbben’ de faydalı olduğunu bilmek sadece şevkimizi arttırır. Her konuda duâya sığınıp, hayırlı duâ almanın yolunu arayalım...

İçki yasağı

Alkollü içeceklerin dinen ‘haram/yasak’ olması tesadüfî olmasa gerek. Dünya şahittir ki, alkollü içecekler ‘bütün kötülüklerin anası’dır. Trafik kazalarından başlayarak, her türlü kavga, gürültü ve çok sayıda cinayetin kökünde de ‘sarhoşluk veren içecekler’in payı var.

İnkâr edilemeyecek bu gerçeğe şimdi Rusya da teslim olmak üzere. Rusya İçişleri Bakanlığı, alkolik yolcuların uçuş güvenliğine zarar verdikleri gerekçesi ile kalkış öncesi ve uçakta alkol tüketimine yasak getirecekmiş. (Yeni Asya, 17 Şubat 2007)

İlgili haber şöyle: “(Rusya) İçişleri Bakanlığı Ulaştırma Bölüm Başkanı Vyacheslav Zakharenkov, ‘Alkolik yolcuların uçağa alınmaması ve uçakta alkol tüketimine yasak getirilmesi görüşülüyor’ dedi. Zakharenkov, polisin sarhoş yolcuların kalkışlarda gecikmelere sebep olduğu gerekçesi ile kendilerine şikâyette bulunduğunu kaydetti. Zakharenkov, Moskova-Bangkok seferini yapan uçakta yaşananları hatırlatarak bunun uçuşların güvenliği açısından önemli olmaya başladığını söyledi. Moskova-Bangkok seferini yapan uçak bir kısım alkolik yolcuların uçakta sigara içerek kabin görevlileri ile tartışmışlardı. Alkolik yolcuların uçaktan atılması ve bagajlarının verilmesi uçağın on saat gecikmeli kalkmasına sebep olmuştu.”

“Alkolik” derecede içki müptelâsı olan bir toplumda bunun yapılması dikkate değer. Darısı diğer ülkelerin başına!

“Dedik de ne oldu?”

Hrant Dink’in eşi Rakel Dink, ilk defa bir TV programında konuşarak cenazede atılan “Hepimiz Ermeniyiz” sloganını eleştirenlere cevap vermiş. Dink, “Onca sene hepimiz okulda Türk’üm, doğruyum diye okuduk. Türk mü oldum? Kişi ne doğuyorsa odur, kimse seçmiyor ki milliyetini” demiş. (Sabah, 11 Şubat 2007)

Haksız mı? Yeryüzünde milliyetini seçen var mı? Onun için üstünlük her hangi bir ‘ırk’ta değil, ‘takva’dadır denilmiş...

18.02.2007

E-Posta: [email protected]




Kazım GÜLEÇYÜZ

Bid’a rüzgârları



Hiç değilse her on beş günde bir defa okumamız tavsiye edilen İhlâs Risalesi’nde, “bid’a rüzgârları”na nasıl karşı konulacağına dolaylı yoldan ışık tutan dikkat çekici bir cümle de var.

Orada Üstad, “Ehl-i tarikatın o kadar mühim ve azîm (büyük) kemâlâtları ve menfaatleri içindeki ihtilâfâtın verdiği vahim neticelerdir ki, onların o azîm, kudsî kuvvetleri bid’a rüzgârlarına karşı dayanamıyor” diyor.

Lem’alar’ın 170. sayfasında geçen (1994 Almanya baskısı) bu cümle, bize çok şey anlatıyor.

Tekke terbiyesinin, müntesiplerine kazandırdığı ahlâk, fazilet ve olgunluk herkesçe bilinmekte.

Tasavvuf çizgisinin tarih boyunca İslâm kültürüne ve medeniyetine yaptığı unutulmaz katkı da.

Ancak ahirzamanın dalâlet cereyanları ve bid’a rüzgârlarıyla her tarafı istilâ eden dehşetli fitnesi karşısında bu çok kuvvetli manevî dinamiği zaafa düşürüp etkisiz kılan en önemli sebeplerden biri, bünye içerisindeki ihtilâflar.

Tarikatın özelliklerinden biri, “pederâne ve mürşidâne” bir meslek olması. Merkezde bir mürşid ve şeyh, etrafında da müridleri var.

Manevî ve uhrevî amaçlara yönelik de olsa, şahsa dayalı bir yapılanmanın söz konusu olması, tarikat mensuplarını “Bu sevabı ben kazanayım” gibi masum bir düşünce ile başlayıp, “Bu insanları ben irşad edeyim, benim sözümü dinlesinler” noktasına varan bir rekabet hissiyle ihtilâfa götürebiliyor.

İşin içine rekabet ve ihtilâf girince de, tasavvuf ve tarikat terbiyesinin getirdiği manevî birikim ve kazanımlara dayalı müthiş kuvvet bid’a rüzgârları karşısında dağılıyor.

Ve sonuçta bid’a rejimi, tarikatlarla istediği gibi oynuyor. Kimini yozlaştırıp kendi kalıplarına uygun hale getirerek kullanıyor, kimini de tâkatten düşürüp etkisizleştiriyor.

Onun için, bid’a rüzgârlarına dayanmanın en önemli şartlarından biri, hiçbir hal ve şart altında, dahilî ihtilâflara meydan vermemek.

Ve ihtilâf sebebi olabilecek hususları, “Mesleğimiz uhuvvettir (kardeşliktir). Kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Olsa olsa, kardeş kardeşe muavin ve zahîr (yardımcı) olur, hizmetini tekmil eder (tamamlar)” ifadeleriyle anlatılan ölçü çerçevesinde, istişareyle çözmek

Bu istişare sisteminin her an canlı, aktif ve dinamik bir şekilde işletilmesi, gedik bulduğu her yerden girebilen bid’a rüzgârlarının yol açabileceği tahribattan kendimizi koruyabilmemiz için de son derece büyük bir önem taşıyor.

Prensiplerine riayet edilerek ve hakkı verilerek yapılan istişareler, fertleri de, mensup oldukları şahs-ı manevîyi de her türlü maddî manevî tehlike ve tuzaktan korur.

Çünkü böyle istişareler şartların her an değişebildiği, bid’a tuzaklarının harîm-i ismetimize sokulmak için her yolu deneyip her kılığa girebildiği dehşetli ahirzaman ortamında hem münferit sapma eğilimlerinin vaktinde fark edilip izalesini, hem ortak bir şuurun teşekkülünü, hem de bünye içerisinde ihtilâflara yol açabilecek farklı görüşlerin müşterek bir anlayış zemininde tevhidini mümkün kılar.

Üstadın müfritane irtibat ve tesanüd noktasındaki ısrarlı vurgularının bir hikmeti de bu olsa gerek.

18.02.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004