Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 18 Şubat 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

İslam YAŞAR

Bir kış seyahati



Seyahat, gezi ve tatil...

Bu kelimeler söylendiği zaman zihinlerde birbirine benzer tedailer husule gelse de aynı mânâ ifade edilmiş olmaz. Çünkü hepsinin yapılış maksadı ve gerçekleşme şartları farklıdır.

Bunların üçü de insanların yaşadıkları mekândan ayrılıp başka yerlere giderek bir süre kalmalarını anlatır. Fakat umumiyetle seyahat tanımak, gezi görmek, tatil dinlenmek için yapıldığından maksadın hâsıl olması için her birine en uygun zamanda gidilmesi gerekir.

Tatil için uygun zaman ve yer kışın dağlardaki kayak merkezleri, yazın deniz sahilleri, göl kıyılarıdır. Gezi umumiyetle baharda veya hazanda mevsimin özelliklerinin yaşanabileceği yerlere yapılır. Seyahatin zamanı ise gidilecek yerin şartlarına göre değişir.

Meselâ kış aylarında mevsimin çok soğuk geçtiği yerlere yapılacak seyahat beklenen neticeyi vermeyeceği gibi yazın boğucu sıcakların yaşandığı şehirlere yapılacak seyahatler de istenen neticeyi vermez.

Gerçi seyahat denince hep yaz mevsimi akla geldiği, yaz gelince de seyahat hissi hareketlendiği için yaz mevsimi genellikle gezme zamanı olarak telâkki edilir fakat bu telâkki her zaman her yerde geçerli değildir.

Bilhassa sıcak ve kurak iklimlerin hüküm sürdüğü bölgelerde denizden uzak; göllerden, nehirlerden, ırmaklardan, derelerden mahrum; dağları çıplak, ovaları çorak yerlere yapılacak seyahat tam bir meşakkat hâline gelir.

Bu itibarla öyle yerlere genellikle baharda, hazanda veya kış aylarında gitmek gerekir. Eğer seyahatten maksat münhasıran mahallin hususiyetlerini yaşayıp insanlarla hemhâl olmaksa en münasip zaman kış mevsimidir.

Tabiî o yer tarihî, coğrafî ve içtimâî yönden her tehlikeyi göze alıp bütün zorluklara, zaruretlere katlanmaya değecek kadar mühim bir mânâ ifade ediyorsa.

Tıpkı Nur Talebelerinin nazarında Urfa’nın ifade ettiği mânâ gibi.

***

Bizim için Urfa behemehal gidilip gezilerek görülmesi gereken bir yerdi. Zîra orada ziyaret edilecek mânevî değeri hâiz pek çok makam, gezilecek menzil, görülecek yer ve tanışılıp konuşulacak insan vardı.

Şehrin hususî kimliğine bürünüp kendi değerleri ile tezyin edildiği en müstesna zaman kış ayları olduğu, mevsim de çok soğuk geçmediği için tercihimizi kıştan yana kullanarak harekete geçtik.

Hazret-i İbrahim, Hazret-i Eyüb, Hazret-i Şuayb gibi ululazm peygamberlerin de aralarında bulunduğu onlarca enbiyaya, yüzlerce evliyaya, binlerce ulemaya, üdebaya ve meşayihe menzil olması hasebiyle zaten uhrevî bir mâneviyât merkeziydi Urfa.

Bu mânevî iklimin yanı sıra Sümerlerin, Asurların, Arapların, Türklerin ve daha pek çok millet özelliği taşıyan kavmin kültür mirasını taşıdığı için oraya medeniyetlerin imtizaç ettiği yer nazarıyla da bakılabilirdi.

Bediüzzaman Said Nursî, Orta Asya’nın, Arabistan’ın ve Anadolu’nun bir nevî merkezi olarak görüp çok ehemmiyet verdiği ve orada ahirete irtihal ettiği için Urfa zaten mühim bir Nur Menzili idi.

Üstadın, “Urfa taşıyla, toprağıyla mübarektir. Bütün Urfa halkına, çoluk ve çocuğuna ve mezarda yatanlarına her sabah duâ ediyorum” şeklinde ifade ettiği duâsına mazhar olmak için biz de kendimizi ‘ezelden Urfalı’ sayıyorduk.

Fakat böyle bir mensubiyet hissi duymayanların nazarında Urfa’nın hangi özelliklerinin muteber olduğunu merak ettik ve yol boyunca rastladığımız insanlara bu şehir hakkındaki kanaatlerini sorduk.

Kimi patlıcan kebabından söz etti, kimi çiğköftesinden. Lahmacun kokulu türküleriyle, isot acılı âdetleriyle, yanık ezgili ağıtlarıyla ve Hazret-i İbrahim, Nemrut mücadelesiyle ilgili söz edenler de oldu. Fakat kimse, oranın en mühim vasfının ‘Peygamberler şehri’ olduğunu hatırlayamadı.

Doğup büyüdüğü şehirde yaşamadığı için Urfalılığın sadece bunlardan ibaret olduğunu sanan ve hep onları nazara veren Urfalı san’atçıların, mahallin medar-ı iftiharı olan bu mukaddes sıfatı unutturduklarını görünce üzüldük.

Bir sis tabakası hâlinde his ve hayal dünyamızı saran bu teessür örtüsünden kurtulmak için ‘Urfalıyım ezelden’ türküsünü mırıldanarak uzun süre yol aldıktan sonra müsait bir yerde mola verdik.

Yolun içinden geçtiği merada sürü otlatan çoban, aramızda bir hayli mesafe olmasına rağmen durduğumuzu görünce koşarak yanımıza geldi ve bir ihtiyacımızın olup olmadığını sordu.

Issız bir ovanın ortasında muhatap olduğumuz bu yakın alâkaya teşekkür ettik ve içinde bulunduğumuz muhitin neresi olduğunu merak ettiğimizi söyledik. Suruç yakınlarında olduğumuzu öğrenince Üstadın yaşadığı bir hadiseyi hatırladık.

Bediüzzaman geçen asrın başlarında Urfa’ya giderken takriben buralarda bir yerde rastladığı köylüye çiftçilikle ilgili bazı sorular sormuş. Onun her soruya ‘Ağam bilir’ diye cevap vermesi karşısında taaccüp etmiş.

“Ben de senin ağanın cebindeki aklına konuşacağım” demiş ve ona yaptığının yanlış olduğunu, aklını kullanıp kendi iradesiyle kararlar vererek bazı işler yapabilmesi gerektiğini hatırlatmış.

Bediüzzaman’dan bir asır kadar sonra aynı yerden geçerken onun gibi yapıp çobana mesleğiyle ilgili sorular sormak istediysek de artık şartların çok değiştiğini düşünerek vazgeçtik.

Onun yerine, çobanın ilgisine konuşarak mukabele etmek için arazinin münbit, zamanın da ağaç dikme zamanı olduğunu hatırlatarak koca ovada neden hiç ağacın olmadığını sorduk.

“Bir zamanlar şu tarlanın kenarında bir ağaç vardı” dedi umursamaz tavırlarla.

“Ne oldu peki?” dedi arkadaşlardan biri.

“Biraz büyüyünce sahibi kesti” dedi.

Koca ovadaki tek ağacın bizzat diken insan tarafından kesilmesine bir mânâ veremeyip merakımızı ‘Neden?’ diye seslendirirken fakirliği, yoksulluğu, zarureti hatırlatan sözler duymayı beklerken verdiği cevap hepimizi hayretler içinde bıraktı.

“Yazın yoldan gelip geçen insanlar gölgesinde oturduğu için.”

İzah edilmeye muhtaç bir cevaptı bu. Muhtemelen çoban da izaha hazırlanıyordu ama o sırada sürüsünün dağıldığını görüp müsaade isteyerek ayrılınca muammayı çözmek bize kaldı.

Yola devam ederken yaptığımız mütalâalarda bazı arkadaşlar, adamın yaptığı hareketi cehaletin tezahürü olarak değerlendirdiler ve bir kişinin hatasını bütün bölge halkına teşmil ederek verip veriştirdiler.

Bu tavrı tasvip etmeyenler, yazın çevredeki tarlalarda kadınların da çalıştığını, gölgelenmek maksadıyla oraya oturanların bakışlarıyla kadınları rahatsız etme ihtimalini ortadan kaldırmak için böyle bir yola başvurmuş olabileceğini anlattılar.

İnsanın zaaflarını ve hassasiyetlerini nazara alanlar, ağacın gölgesinde oturanların, ölçüsüz hâl ve hareketleriyle buna sebebiyet vermiş olabileceklerini söyleyerek onların yaptıklarını da cahilliğin neticesi sayınca bütün kanaatler cehalette birleşti.

O zaman anladık ki, devlet eliyle yapılan onca ihmale ve iğfale rağmen bölgede insanlık hâlâ hayattaydı ama memleket cehaletin, zaruretin, ihtilâfın tahakkümünden kurtulamadığı için inkişaf edemiyordu.

Bediüzzaman’ın, geçen asrın başlarında bölgeyi gezdikten sonra söylediği “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet ve ittifak silâhlarıyla cihad edeceğiz” sözlerinin ne kadar isabetli olduğunu bizzat yerinde müşahede ettik.

Yol boyu hep Üstadın o zaman söylediği sözleri mütalâa ettik. Urfa’ya girince de onun yaptığını yaptık ve medreseye gittik. Tabiî medreseler, tekkeler, zaviyeler kapatıldığı için ahalinin, fiilen onların boşluğunu doldurduğunu düşünerek ‘medrese’ dediği Nur dershanelerinden birine.

Urfalıların misafirperverliği sayesinde bazı mahallî lezzetleri tadıp biraz istirahat ettikten sonra umumî derse katılınca Üstadın “Şam’a ve Halep’e yakın olan Urfa’da bir medrese-i nuriye teşekkül etmesini kuvvetli ümit ediyoruz” diyerek dile getirdiği ümidinin gerçekleştiğini görüp mesrur olduk.

İkinci gün, tabanı taş döşeli, çevresi kesme taştan yapılan bahçe ve ev duvarlarıyla çevrili, Şarka has sokakları adımlayarak başladık şehri gezmeye. Hepsi dar, eğri büğrü ve bakımsızdı ama ince işlemeli köşeleri, zarif kemerli kabartıları ve şirin şırıltılı çeşmeleri ile san’at ve hayat doluydu.

Bize göre bütün sokaklar birbirine benziyordu. Birini iyice gezdiğimiz takdirde hepsini görmüş gibi olacağımızı zannediyorduk. Emektar mihmandarımız her sokağın, adını insandan aldığını ve kendine has bir hikâyesinin olduğunu söyleyince yolumuz üzerindeki bütün sokakları gezmeye karar verdik.

Gerçekten de sokakların, ekseriyeti acı ve hüzünden ibaret nice hayat maceraları vardı. Lâkin acılar, köftelerdeki isot lezzetinden, hüzünler de türkülerdeki hazin ezgilerden farksız olduğu için gezdikçe dimağımızda hissî hazlar bırakıyordu.

Bütün sokakların hikâyesini dinlemeye kalktığımız takdirde, sahili olmayan bir hüzünlü hazlar denizine dalıp şehre geliş maksadımızdan uzaklaşacağımızı hissederek adımlarımızı hızlandırdık.

Buna rağmen, yaşanarak taşlara işlenen o hayat tablolarına büsbütün de yabancı kalmadık. Zîra omuz omuza vermiş taş duvarlara, iç içe geçmiş ahşap kafeslere, işlemeli eyvan pervazlarına, cumba çıkıntılarına, dökme kapı tokmaklarına ve şehrin aksesuarı sayılan sair aksamına baktıkça hep onları yapan mahir ellerin heyecanını hissettik.

Biz Bediüzzaman’ın, ‘Meşhur Molla Said’ ismiyle iştihar ettiği yıllarda bu sokakları gezerken taşıdığı hâlleri ve yaşadığı hadiseleri tahayyül etmeye çalışırken mihmandarımız büyük bir binanın önünde durdu.

“Bir zamanlar Üstad Hazretleri üzerinde aşiret reisi kıyafeti, elinde gümüş saplı kamçısı, belinde rovalveri ve kaması ile bu sokaklarda çok gidip gelmiş” diye başladı söze.

Ardından, “Bir gün zaptiyeler Üstadı bu binanın önünde durdurup silâhına ve kamasına el koymak istemişler. O vermeyince aralarında çıkan arbedede zaptiyelerden birinin dişi kırılmış. Bunun üzerine Üstadı emniyet müdürlüğüne götürmüşler. Bediüzzaman’ı İstanbul’dan tanıyan Siverek Mebusu meseleden haberdar olunca müdürlüğe gelip hürmetle ellerine sarılmış. Bunu gören zaptiyeler de Üstadı tanıyamadıklarını söyleyerek elini öpüp özür dilemişler ve hadise tatlıya bağlanmış” diye devam etti.

Bu hatıra sayesinde, kendimizi Urfa’yı müstesna bir Nur Menzili hâline getiren hadiselerin akışına kaptırınca o nuranî hattan bir daha çıkmak istemedik ve Yusufpaşa Camii’ne doğru gittik.

Urfa’nın, şahsına münhasır özellikleri olan eserlerinden biriydi bu cami. Görünüşü itibariyle Arap mimarîsini tahattur ettirse de on yedinci yüzyılda yapılan bir Osmanlı eseriydi.

Eserin bunlardan başka özellikleri de vardı ama bizi buraya çeken sebep onlar değil, Üstadın Urfa’ya ilk geldiği zaman bu caminin avlusunda toplanan halka hitaben uzun bir konuşma yapmasıydı.

Bediüzzaman o gün caminin avlusunu, eyvanlarını ve çevresindeki binaların damlarını dolduran insanlara; İslâm dinini öğrenip dünyadaki gelişmeleri takip etmeleri gerektiğini anlatmış; Suruç taraflarında çiftçi ile aralarında geçen konuşmayı örnek göstererek nemelâzımcılığın ve havaleciliğin tehlikelerine dikkat çekmişti.

O tarihî konuşmayı, yüzyıl kadar sonra yapıldığı yerde hayalen de olsa hatırlamaya çalışırken, öyle müessir ikazlara milletçe ne kadar çok muhtaç olduğumuzu bir kere daha müşahede ettik.

18.02.2007

E-Posta: islamyasar@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (11.02.2007) - Hüsn-ü zan mümkün oldukça...

  (04.02.2007) - ‘Mühim bir Âlim’i anarken

  (28.01.2007) - ‘Olmak, ya da olmamak’

  (21.01.2007) - Bu zamanın gençleri

  (14.01.2007) - Bu zamanda çocuk olmak

  (07.01.2007) - Âcziyetin zaferi

  (31.12.2006) - Bayramiye kasideleri

  (24.12.2006) - “Ankara’nın sisli yamaçları”

  (17.12.2006) - Ay yükseldiği yerde parlar

  (10.12.2006) - İmam-ı Rabbânî’nin hatırasına

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Metin KARABAŞOĞLU

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit ŞİMŞEK

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004