Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 30 Eylül 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 

İslam YAŞAR

Ramazanda türbe ziyaretleri



Ramazan geldi, hayatımız hareketlendi.

Hem mânevî hayatımız, hem de maddî ve içtimâî hayatımız her şeyiyle hareket hâlinde.

Hamdolsun, oruçluyuz...

Her hâlimizde oruçlu olmanın huzuru var.

Bedenimiz zinde, gönlümüz ferah, ruhumuz müsterih. Yüzümüz her zamankinden daha mütebessim. Muhayyilemiz Ramazanla gelen uhrevî havayı teneffüsle meşgul.

Gözlerimiz ışıl ışıl, dudaklarımız kımıl kımıl.

Mevcudâta baktıkça tefekkür hislerimiz canlanmakta, içe döndükçe zikir fısıltılarımız yayılmakta. Bu iki hâli birden hissettikçe hızlanan kalp atışlarımızın âhenkli sesini duymaktayız.

Zaman, mekân telakkisi ortadan kalktı.

Allah’a açılan avuçlarımızda arz, arşla iç içe. Biz daimi bir mâneviyât seferberliği içindeyiz ve ziyaret hevesiyle her an birinden diğerine gidip gelmekteyiz.

Ayaklarımız arzda ama yaptığımız her hamd, ettiğimiz her şükür ayaklarımızı yerden kesmekte ve duâ ile alıp niyazla verdiğiniz her nefeste başımız göğe değmekte.

Arzla arş arasındaki miraç hattı hep açık.

Biz o hatta her an yükseliş hâlindeyiz.

Düşüşü olmayan bir yükseliş bu.

Çünkü Ramazandayız.

***

Ramazan tam bir ziyaret mevsimi.

Daha gelmeden önce başlarız ziyaret hazırlıklarına. Gideceğimiz yerleri tespit eder, kimlerle, ne zaman, nasıl gideceğimizi plânlar, yanımızda neler götüreceğimizi kararlaştırırız.

Fakat nedense ziyaret edeceğimiz cami, türbe, makam gibi yerler hakkında bilgi öğrenme, oraları makbul ve muteber hâle getiren zatları araştırma, varsa oralar hakkında yazılmış kitapları, yazıları bulup okuma gibi bir zahmete katlanmayız.

Ramazanın ilk günleri oruçlu hayat şartlarına intibak etmekle geçer. Ardından aile büyüklerini iftara davet eder, hatırlı dostların davetlerine icabet eder ve çevremize karşı vazifelerimizi yerine getirdiğimizi düşünürüz.

Ramazanın ikinci haftasında da ziyaret faslı başlar.

“Yine gün doğdu, toprak ısındı.

Siz ey küçük davetlilerim, uyanın!

Gelip şu kimsesiz, şu öksüz evliyanın

Ya kırık dökük duvarlarına dayanın,

Yahut uzanın çevresinde

Yeşil halısına!”

Ziyaret zamanı gelmiş ve bazı mânevî cazibe merkezlerinden, şairin sözünü ettiği böyle samimi bir davet almışız gibi küçüklü büyüklü gruplar, uzunlu kısalı kafileler hâlinde düşeriz yollara.

Şehirler arası, şehir içi demeden bütün yollar hususî, umumî arabalarla dolar, arabalar kadınlı, erkekli insanlarla. Herkes bir yerlere ziyarete gider.

Kimi camilere, kimi türbelere.

Ama ekseriyet her ikisine de.

Çünkü ülkemiz âdeta camiler, türbeler, ziyaretgâhlar diyarıdır. Her caminin haziresinde üç beş mezar, birkaç türbe; her türbenin, her makamın yanında da behemahal bir cami veya mescit vardır.

Hepsi de herkesin nazarında makbul ve muteberdir.

Ziyaret hevesimiz çok da, ziyaret adabına riayet hassasiyetimiz pek yok. Kimimiz okur, üfler, bakar geçeriz, kimimiz eşiğin dibine postu serer içli içli yalvarır yakarırız.

Kimimiz türbenin bir köşesine, makamın bir kenarına bağlanmışçasına yapışır, sağa, sola, ileri, geri yalpalar yaparak kendimizce duâlar okur, bir şeyler mırıldanır dururuz.

Kimimizin arzuları, dilekleri, istekleri ön plandadır, kimimizin hayalleri, hisleri, hevesleri. Kimimiz dünyevî şeyler diler, maddî şeyler isteriz, kimimiz mânevî, uhrevî.

Lâkin çoğu zaman kimden istediğimizi bilmeyiz.

Aslında niyetimiz halistir. Onun için halimizde tevazu, tavrımızda yakarış halleri vardır. Dilimizden Allah lafzı, Peygamber ismi düşmez ama elimiz maddî bir şeyler yapmanın peşindedir.

Bazılarımız dileklerimizi, isteklerimizi, korkularımızı, sevinçlerimizi, mutluluklarımızı, nefretlerimizi ve sair beklentilerimizi temsil etmesi için türbenin duvarına çizik çizer, işaret koyar, taş yapıştırır, kazık çakarız.

Bazılarımız da kendine ait olduğunu düşündüğü bir ipi, teli, mendili, tülbenti, bez parçasını kimseye göstermemeye çalışarak el çabukluğu ile türbenin bir yerine bağlamaya çalışırız.

Onun için de Arif Nihat’ın, ‘Yatır’ şiirinde, kim olduğu bilinmeyen ama ziyaret edilen evliya adına yaptığı tarize, tenkide, hücuma, sitemine müstahak oluruz:

“Ya siz ne istersiniz, ey

Köyümün erkekleri, kadınları?

Ben neyleyim, kendi yaralarınıza,

Sarın bunları...

Bağladıklarınız benzer,

Yara sargısına.

Bir adım daha atın,

Gelmişken büyük diyarın

Kıyısına!”

Ziyaret, biraz da yürümek demektir.

Hassaten küçük tepelerdeki ve büyük dağ yamaçlarındaki türbelere, makamlara yapılan ziyaretlerde bazen saatlerce yürümek, ziyaretin adabından addedilmiştir.

Biz de bu addedişe aldanır, yolu ele alırız.

İzdiham çıkararak birbirimizi ezerek, eşimiz, dostumuz, arkadaşımız, akrabamız, komşumuz gibi bize en yakın insanlara eziyet vermek pahasına yolda ve türbenin etrafında nereye bastığımızı fark etmeden yüzlerce, binlerce adım atarız.

Lâkin, ‘büyük diyarın kapısına gelmiş’ olmayı fırsat bilip bulunduğumuz mekânın ve yaptığımız ziyaretin mânevî taraflarını araştırarak şairin söylediği idrak adımını bir türlü atmayız.

Aslında olması gerekeni bilmediğimizden değildir yaptığımız âdâb, erkân yanlışlıkları. Bize ârız olan okuma tembelliği, araştırma üşengeçliği ve öğrenme zorluğudur.

Gittiğimiz yerlerde etrafımıza bakarak diğer insanlardan gördüğümüzü yapıp başkalarından duyduğumuzla amel etmek, araştırıp incelemekten daha kolay gelir hislerimize.

Hem de ziyaret ettiğimiz makamı bile rencide etmek pahasına.

Zira ziyaretlerimiz, türbelerde yatan, makamlarda anılan o büyük zatları duâlarla mânen mesrur etmekten ziyade hâcâtımızı söyleyip hissen tatmin olmaya yöneliktir.

Bu maksatla yaptığımız ziyaret bazen saatlerce devam eder.

Hazır taa oralara kadar gelmişken fırsatı değerlendirir ve ziyaret âdâbına uygun olup olmamasına bakmadan bir kenara çekilerek biraz piknik yapmaya kalkarız.

Sereriz örtümüzü yere, yayarız getirdiğimiz yiyecekleri, içecekleri üzerine, toplarınız kadın erkek, varsa çoluk çocuk etrafına ve başlarız ‘Allah ne verdiyse’ atıştırıp tıkıştırmaya.

Bulunduğumuz yerde böyle şeylerin yapılıp yapılmayacağına bakmayız. Ziyaret ettiğimiz evliya, hayatında hiç bu kadar yiyeceği, içeceği bir arada gördü mü acaba diye düşünmeyiz.

Maddî, mânevî bütün hâcâtımızı, makbul saydığımız makama, muteber addettiğimiz türbeye arz etmekten gelen hissî rahatlığın da tesiriyle—şayet mevsim şartları müsaitse—biraz uzanıp şekerleme yapma hakkı da buluruz kendimizde.

Biz uyurken çocuklar oynar.

Şairin de dediği gibi bu ziyaret sırasında türbede yatan zatın ruhunu memnun ve mesrur eden belki de tek hareket; çocukların, kumru kaynaşmasına, güvercin oynaşmasına benzeyen koşuşmalarıdır:

“Tünesin taşıma güvercinler,

Dalıma kumrular...

Onlar artık benim,

Kuşlarım oldular.

Kimi güneşlenmeye otursun,

Kimi ip atlasın,

Uçurtma uçursun,

Oynaşsın çevremde yavrular.

Fatiha’sız olurum,

Yasin’siz olurum,

Onlarsız olamam.

Alıştım ince seslerin şarkısına.”

***

Gün eğilince başlar dönüş telaşı.

İsteksiz hareketlerle kalkar, el birliğiyle yaydığımız eşyaları, serdiğimiz nevalelerden kalanları toplayıp arabalara yerleştirirken, çer-çöp kabilinden şeyleri olduğu gibi bırakırız.

Sonra çocukları çağırırız. Onların türbe muhitinden ayrılmak istemediklerini görünce yapacağımızdan emin olmamakla birlikte tekrar gelme sözü vererek ikna etmeye çalışırız.

Yol boyuna çıkınca, böyle zamanlarda fıtrî olarak kuruluveren türbe pazarına uğrar, seyyar satıcılardan incik boncuk, takı taklavat, bardak çanak kabilinden türbeyi tedâi ettirecek hediyelik eşyalar alırız.

Az önce çocuklara söz vermiş olmamıza rağmen, bir daha gelememe ihtimaline binaen bir kere daha türbeye gireriz ve hâcâtımızı yenileyip duâmızı tekrarlayarak veda ziyareti yaparız.

Türbede yatan zatın ruhuna bağışlamak üzere dudaklarımız üç İhlas bir Fahita okurken gözlerimizle türbenin iç aksamını bir daha seyrederek hepsini zihnimize nakşetmeye çalışırız.

Zira ziyaretten sonra intibalarımızı yazmak gibi bir alışkanlığımız yok.

Kapıdan çıkmadan önce gayri ihtiyarî dönüp bir daha baktığımızda evliyanın seslenişini hissederiz ama mukadder neticeyi hatırlatan davetini pek duymak istemeyiz:

“Ey geçenler hayatın yarısını,

Ey gelenler hayatın yarısına,

Ey hepsi, benim kadirbilir ziyaretçilerim.

Sizindir göğüm, yerim.

Yine buyurun Evliya’nın

Kapısına...

Bir dahaki sefere, beklerim

Gece yatısına!..”

30.09.2007

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (23.09.2007) - Eski Ramazan hazları

  (16.09.2007) - Zamanın, Ramazan farkı

  (09.09.2007) - Said Nursî ve Isparta

  (02.09.2007) - Said Nursî’nin vatan-ı aslîsinde

  (26.08.2007) - ‘Risâle-i Nur bu vatana hakimdir’ (2)

  (19.08.2007) - ‘Risâle-i Nur bu vatana hakimdir’ (1)

  (12.08.2007) - Her sonun bir de sonrası vardır

  (05.08.2007) - Çam Dağına çıkarken

  (29.07.2007) - Saraya değişilmeyen çardak

  (22.07.2007) - İki âlimin portresi

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT


 Son Dakika Haberleri