Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 11 Haziran 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Kazım GÜLEÇYÜZ

Hep aynı yanlış



Başörtüsünü üniversitelerde serbest bırakma iddiasıyla başlatılan sürecin, iş buraya gelmeden önceki aşamalarında yazdıklarımızı hatırlatmaya

devam edelim:

***

Başörtüsü gibi, orasından burasından çekiştirilerek iyice siyasallaştırılan, dahası Erdoğan’ın Madrid’den yaptığı “velev ki siyasî simge olsun” çıkışıyla tümden siyasî tartışmaların içine çekilen bir konuda çözüm için adım atarken çok daha dikkatli olunmalıydı. Gerek AKP’nin konuyu gündeme getiriş tarzında, gerek MHP’nin yaklaşımında, gerekse iki partinin uzlaşma yönteminde ve uzlaştıkları formülün içeriğinde bu dikkat ve itinanın gösterildiğini söylemek ne yazık ki mümkün değil. (...) Gerek geçmişte, gerekse şu günlerde yaşanan tecrübeler, özgürlük mücadelesinin siyasetten de bağımsız tümüyle sivil zeminlerde yürütülmesi gerektiği dersini bir kez daha veriyor. Siyaset, tıkıyor. (6.2.2008)

***

Kanun önünde eşitlikle ilgili 10. madde değişikliğinin, çözüme hiçbir katkısı olmayacağı yönündeki kanaatimizi daha önce ifade etmiştik. Kaldı ki, Anayasa Mahkemesinin yasağa dayanak olarak gösterilen gerekçesinde bizzat başörtüsü bir “eşitsizlik sebebi” olarak niteleniyor! Bu durumda, MHP icadı bu formülün, mesele mahkemeye intikal ettirildiği takdirde nasıl bir muamele göreceği şimdiden belli oluyor. (...) Umarız, sorunu anayasa ve yasa değişikliğiyle çözme tercihinde ısrar edilmesi, fırsat kollayan yasakçıların eline yeni kozlar vermez ve “uygulamada çözüm” sürecini sabote edip, mağduriyetlerin artarak devamına yol açmaz. (12.2.2008)

***

Daha evvel denenip de netice alınamayan girişim, anayasa üzerinden tekrar gündeme getiriliyor. Ama bu çabanın da sonuç vermesi zor görünüyor. Neden? Çünkü bağlayıcı hukukî metinleri hazırlayıp yürürlüğe koyma yetkisi kâğıt üzerinde Meclise ait. Ama temel hukuk belgesi niteliğindeki anayasa, zaman içinde bazı değişikliklere uğramış olsa da, bir darbe ürünü olarak, “değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez maddeleriyle” birlikte yürürlükte kalmaya devam ettiği ve anayasayı yorumlama tekeli belli kesimlerin uhdesinde kaldığı sürece, çözüme ulaşmak kolay ve mümkün görünmüyor. Nitekim anayasanın “değiştirilebilir” maddelerinde yapılan bir düzenlemenin “dokunulmaz maddelere aykırılık” iddiasıyla Anayasa Mahkemesince iptal edilmesinden kaygı duyuluyor. (...) Yasama ve yürütme organları, “yargı denetimi” adı altında böyle bir kuşatmaya muhatap. Onun için, ilke olarak hukuk adına bir güvence olması gereken yargı denetimini işleyişte “resmî ideoloji cenderesi”ne dönüştüren sistem yine hukuk zemininde, demokrasi kriterleri çerçevesinde ıslah edilmedikçe, anayasa ve yasa değiştirerek sonuç almak imkânsız. (13.2.2008)

***

Hükümet sözcüleri “Kimse kendisini Anayasa Mahkemesinin yerine koyarak ahkâm kesmesin” diye esip gürleseler de, Anayasa Mahkemesiyle Danıştay’ın “Başörtüsü Atatürk ilke ve inkılâplarına aykırıdır” diyen içtihadları ortadayken farklı beklentilere girmenin bir mantığı var mı? Uzun lâfın kısası, yeniden belirsizliklerle dolu sıkıntılı bir sürece giriyoruz. Bu sürecin varacağı yer “Yine başa döndük” durumu mu olur, yoksa yeni ve farklı sürprizlerle de karşılaşır mıyız? Hep birlikte yaşayıp göreceğiz. (19.2.2008)

***

Üniversitelerde başörtüsü yasağını kaldırma fikriyle yapılan anayasa değişikliği yürürlüğe girdikten sonra değişen birşey var mı? Başörtülü öğrenciler yine alınmıyor. Yasakçılar “dediğim dedikçi” tavırlarını sürdürüyor. (...) Ezilen, yine mağdurlar. Önce umutlandırılan, sonra yine hayal kırıklığı içinde ortada bırakılıp maalesef sahip çıkılmayan genç kızlar. (29.2-1.3.2008)

11.06.2008

E-Posta: [email protected]




Sami CEBECİ

Vatan savunmasında Bediüzzaman faktörü



Beni skolastik bataklığı içinde saplanmış bir medrese hocası zannediyorlar. Ben, bütün müsbet ilimlerle, asr-ı hâzır fen ve felsefesiyle meşgul oldum. Bu hususta en derin meseleleri hallettim. Hattâ bu hususta da bâzı eserler telif eyledim” diyen büyük İslâm âlimi Bediüzzaman Hazretleri; din ilimleri yanında, on beş yıl kaldığı Van valisi Tahir Paşa’nın konağında bulunan kütüphanedeki fennî kitapları da okumuş, mantık ve matematik üzerine kitaplar telif etmiştir.

Din ilmi ile fen ilimlerinin beraber okutulmasına Bediüzzaman ziyadesiyle ehemmiyet veriyordu. İki ilmin imtizacıyla talebenin himmetinin yükseleceğini söylüyor, aksi takdirde yalnız din ilmi okutulmasından taklit ve taassup, sadece fen ilmi okutulmasından da hileci ve şüpheci nesiller doğacağının îkazını yapıyordu. Medresetü’z-Zehra adını verdiği bir İslâm üniversitesini kurma projesi bu maksada mâtuftu. Orada her iki ilim birlikte okutulacaktı. Ahlâklı ve inançlı nesillerin yetişmesi sağlanacaktı. Bitlis, Diyarbakır ve Van’da şûbelerini düşündüğü bu üniversite, İslâm âleminin ittihadına vesile olacak ve ırkçılık tehlikesine çâre olacaktı.

Bu büyük projesini Sultan Mehmet Reşat’a anlatan Bediüzzaman, hazineden on dokuz bin altın tahsisat ayırttırmaya muvaffak olmuş ve Van Gölü kenarındaki Artemit’te temelini de atmıştı. Ancak, kısa bir süre sonra 1. Cihan Savaşı patlak verince bu proje geri kaldı. Şimdi sıra vatan savunmasındaydı. Bu ülke düşman istilâsından kurtarılmalıydı. Bir din âlimi sıfatıyla Bediüzzaman, en mümtaz talebeleri başta olmak üzere, beş bin kişilik bir milis alayının komutanı olarak savaşa katıldı. Van, Vastan ve Gevaş müdafaalarında kahramanca çarpıştı. Çoluk çocuk, kadın erkek, genç ihtiyar binlerce insanın kurtarılmasında hizmetleri oldu. Bu arada en seçkin talebelerinden çoğunu şehit verdi. Savaş esnasında kalbine gelen Kur’ân nüktelerini talebelerinden Molla Habib isimli kâtibine yazdırıyordu. Tamamı altmış cilt olarak plânlanan, fakat savaş yüzünden bir cildi yazılabilen hârika İşârâtü’l-İ’câz tefsiri böyle ortaya çıkmıştı.

Bediüzzaman, 19 Şubat 1916'da bir ayağı kırık vaziyette Ruslara esir düştü. İki buçuk seneye yakın Kosturma’da esir kaldı. Kafkas orduları baş kumandanı olan Nikola Nikolaviç’in esirler kampını ziyaretinde izzet-i İslâmiyeyi korumak amacıyla ayağa kalkmadı. Bu sebeple idamla yargılanmasına rağmen onlara boyun eğmedi. Hakaret maksadıyla değil, inancının icabını yerine getirdiği anlaşıldığından, baş kumandan kendisinden özür dileyerek idam kararını iptal etti. Daha sonra Tatarların kefaletiyle Volga Nehri kenarındaki bir camide imamlık yaptı. 1917 Bolşevik İsyanı kargaşasından yararlanarak firar etti. Almanya, Polonya ve Bulgaristan üzerinden seyahat ederek İstanbul’a geldi. Genel kurmay başkanından, ulemadan tâ medrese talebelerine kadar herkes tarafından ilgiyle karşılandı. Enver Paşa, harbin bir yadigârı olan İşârâtü’l-İ’câz tefsirinin basımı için ve sevabına iştirak maksadıyla kâğıt parasını verdi. Meşihat aracılığıyla bütün müftülüklere dağıtıldı. Emsalsiz bir tefsir olarak kabul gördü. Bediüzzaman, ordunun adayı olarak Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyeye âzâ tayin edildi. Üç seneye yakın orada hizmet etti. 16 Mart 1920’de İngilizler tarafından İstanbul işgâl edildiği zaman onlara karşı mücadele başlattı; Hutuvat-ı Sitte adını verdiği bir eseriyle bütün şeytânî plânlarını deşifre etti. Ulema ve ahaliyi İngilizlerin aleyhine çevirdi. “Görüldüğü yerde vurulması” emri çıktığı halde mücadelesinden vazgeçmedi. Meşihatın Anadolu’daki Kurtuluş Savaşının aleyhinde verdiği fetvanın geçersiz olduğunu söyleyerek karşı fetva verdi. Vatan savunmasındaki bu samimî mücadeleyi takdir eden Ankara hükümeti “Böyle kahraman bir hoca bize lâzımdır” diyerek onu Ankara’ya davet etti. Mükerrer dâvetlerden sonra Ankara’ya gelen Bediüzzaman, Mecliste ayakta alkışlanarak kendisine hoşâmedi merasimi yapıldı. Meclis zabıtlarına geçen bir dûa ile İslâm ordusunun muzafferiyeti için niyazda bulundu. Ancak, Ankara reislerinin maksadının farklı olduğunu, onlarla uyuşamayacağını anlayarak, Van vilâyetine çekildi. İhtiyâten sürgün gönderildiği Isparta, Kastamonu ve Afyon vilayetlerinde Risâle-i Nur Külliyatı adını verdiği Kur’ân tefsirleriyle bu milletin ve insanlığın dünya ve âhiret saâdetine hayatını vakfedip hizmet etti. 23 Mart 1960’ta Urfa’da vefat eden Bediüzzaman, geride muazzam bir Külliyat ve muhteşem bir cemaat bırakarak Rahmet-i Rahman’a kavuştu.

Asya-Nur Kültür merkezinde, Abdullah Türüdü’nün sunduğu bu seminer katılımcıları hem bilgilendirmiş, hem de duygulandırmıştı.

11.06.2008

E-Posta: [email protected]




Robert MİRANDA

Üniversiteler demokrasinin köşetaşlarıdır



Bilginin bir ticarî emtia, bilgiyi kontrol etmenin de ekonomik büyüme, gelişim ve özgürlüğün temel zorunluluğu olarak görüldüğü bir çağda yaşıyoruz.

Buna ek olarak, üniversitelerin yeni fikirlerin bir kuluçka makinesi olarak görülmesi yahut ekonominin gelişiminde ve demokrasinin kökleşmesinde bir ana etken rolü olması şaşırtıcı olmaz -hatta kaçınılmazdır- denebilir.

Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’nin, Parlamento’nun başörtüsü yasağını kaldıracak düzenlemesini iptal etmeye yönelik verdiği son kararı, demokrasinin temel ilkelerine ve üniversitelerin Türkiye demokrasisini şekillendirmedeki rolü ve katkısına büyük bir darbe olmuştur.

Bence bu konuda şu soruların sorulması gerekmektedir:

Nasıl oluyor da, Anayasa Mahkemesi’nin kararı üniversitelerin açık görüşlü kültür yapısına ket vurabilir? Bu karar din ve ifade özgürlüğüne bir darbe değil midir? Bu karar vatandaşların demokratik bir Türkiye özlemine negatif bir etki oluşturmaz mı? Anayasa Mahkemesi üyeleri, karardan sonra üniversitelerde fikirlerin özgürce ve açıkça konuşulacağından nasıl emin olabilmektedir?

Bunlar cevap verilmesi kolay olmayan sorulardır, fakat üzerine gidilmesi kat'î olarak elzem sorulardır aynı zamanda. Diğer ülkelerde bu güne kadar özgürlüğü bastırabilmek için uygulanmış olan bütün o politikaları bir düşünmek gerek.

Türk Anayasa Mahkemesi’nin verdiği sözkonusu karar üzerinde dikkatlice düşünmek, analiz etmek ve yorumlamak gerekmektedir.

Kendilerine halk tarafından çok kıymetli imkânlar ve özgürlük gibi değerler emanet edilen kişiler, halkın menfaatlerini muhafaza etmek ve demokrasinin gelişmesine izin vermek zorundadırlar. Anayasa Mahkemesi’nin kararı ise bu ikisini ihlâl etmiştir.

Acaba üniversitelerde akademik kültür yerine bir korku kültürü yerleştirmenin bilgece bir yanı olabilir mi?

Şunu bilelim ki, siyaset üniversitelerin demokrasi zeminine müdahale etmeye başladığı anda, üniversitelerde diyalog kültürü en alt seviyelere inecektir. Akademik alanın tahribatı ve korkunun yükselişi, antidemokratik politikaların vatanın bütün sathına yayılmasını ve neticede de herkes için bir zulüm ortamı doğmasını netice verecektir.

Üniversiteler kendini bağımsız araştırma ve öğrenime adamış, özgür düşüncenin güvenilir bir menbaı, fikir zenginliğinin oluşturulduğu yegâne ortamlardır.

Üniversiteler eşsiz ve önemli bir fonksiyonu icra etmektedir. Bunun farkında olalım yahut olmayalım, akademinin bağımsız ve özgür ortamına mecburiyetimiz vardır. Profesörler mahkemelerde bilirkişi görüşü sunan, hemen her konuda herkes tarafından kabul edilen görüşleri ortaya koyan insanlardır, çünkü onlar bilgiyle yoğrulmuş ve objektif bir bakış açısına sahip kişiler olarak kabul görürler.

Neredeyse bütün muhabirlerin ajandasında akademisyenlerin telefon numaraları vazgeçilmez başvuru kaynağıdır, çünkü onların görüşleri ile haberlerine bir meşruiyet kazandırabilirler. Ebeveynler çocuklarını üniversitelere, bilimin ve pedagojinin yüksek standartlarına göre bir eğitimin -siyasetten uzak akademisyenler tarafından- verilmesi amacıyla göndermekteler.

Siyaset ve ideolojinin gölgesi altında gelişen bir yüksek öğretim sistemiyle, bu hedefin gerçekleştirilebileceğine samimî olarak inanabiliyor musunuz?

TERCÜME: UMUT YAVUZ

11.06.2008

E-Posta: [email protected]




Şaban DÖĞEN

İlerlemek, Türkiye'nin en tabiî hakkı



Dünkü makalemize “Türkiye’nin ilerleme hakkı yok” başlığını atmıştık. Bugün ise “Türkiye’nin ilerlemek en tabiî hakkı” diyoruz.

Mazisi şanlı ve hep ilerlerde olmuş olan bir milletin evlâtlarının ilerlemek, modern ülkelere yetişmek, onlarla yarış yapabilmek en tabiî hakkı değil mi?

Bu hakkı kimsenin çok görmeye hakkı yok.

Türkiye sevdalıları; ülkesini, geçmişini, geleceğini seven hangi vatanperver, ülkesinin ilerlemesi, yükselmesi için elinden gelen şeyleri yapmaz?

Milletiyle bir türlü barışamamış, modern dünya standartlarını benimsemeyen, çarpık; devleti hizmetçi, kendini efendi gören; vatandaşına güvenmeyen ve devleti temsil edemediği halde devletin içine çöreklenmiş azınlığın azınlığı, cumhuriyet ve demokrasiyi bir türlü içine sindirememiş bir anlayış var ki bu anlayış sahipleri saltanat sürmek ister, devletin ilerlemesi gibi bir meseleleri olmayan bir grup var. “Bizim dediğimiz olursa ne âlâ… Yoksa…" diyen bu grup ülkenin gelişmesinin, dirlik ve düzenliğinin en büyük engeli bir grup.

Vatandaşı hor ve hakir gören, değerlerini, oylarını hiçe sayan, zaman zaman bunlara savaş açan, ne cumhuriyetle ve ne de demokrasiyle ilgisi olmayan ihtilâlcı bir kafa bu.

Bu kafa din ve vicdan özgürlüğünün teminatı olan lâikliği bile masum vatandaşa baskı aracı olarak kullanmakta bir sakınca görmeyen bir kafa.

Başörtüsü üzerinde koparılan fırtınanın kaynağında da bu kafa yapısı yok mu? Benim kızım başını kapatıp okumak istiyorsa bu kafa, “Hayır okuyamazsın” der. Anayasa “Herkes öğrenimde eşit haklara sahiptir” der, o işine gelmediği için görmezden gelir.

Otobüsteki başörtülü öğrencileri indirmeye cür’et gösterecek kadar kendini bilmez hareketler bu kafa yapısından cesaret alır.

Namaz kılanlara yobaz diyecek kadar haddini aşanlar bu kafa yapısının ürünü!

Bunlar, İslâmın, Kur’ân’ın tâ kendisi olan Şeriata, “Kahrolsun Şeriat!” diyerek dine ve mü’minlere hakaret etmekte beis görmez, milleti tahrik eder. Tâ ki birileri onlara mukabele etsin, hadiseler çıksın, ortalık karışsın, dindarların üzerine gidilsin.

Ülkenin huzurunun, birlik ve beraberliğinin, dirlik ve düzenliğinin, milletle devletin kaynaşmasının önemi de yok bu kafa yapısı için.

Bu azınlığın ilelebet borusu ötecek değil şüphesiz. Bir zamanlar zencileri ikinci sınıf olarak gören ABD, bugün zenci bir adamı başkan yapma noktasına gelmişse, hak ve hürriyetlerine sahip çıkan, demokrasiyi gerçek anlamda yerleştiren vatanperverler de bu bozguncu gruba dur demesini bilecek; doğrunun, iyinin, güzelin, dirliğin, birliğin, kalkınmanın, sevginin, saygının, hoşgörünün, birlikte yaşamanın yollarını, Türkiye’nin ilerlemek en ta hakkı olduğunu fiilen gösterecektir.

11.06.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Sünnet-i Seniyyenin bize kazandırdıkları



Mehmet Okursoy: “Sünnet-i Seniyye’nin bize kazandırdıkları nelerdir?”

Sünnet-i seniyye Peygamber Efendimizin (asm) yoludur, tarzıdır, caddesidir, yaşayış modelidir. Peygamber Efendimiz (asm) yaşayış modelini kendiliğinden ortaya koymamış; doğrudan Cenâb-ı Allah’tan vahiy yoluyla almıştır. Nitekim “O kendi arzusuyla konuşmaz; O ancak kendisine vahyolunanı konuşur.”1 Buyurarak Hazret-i Peygamberin (asm) her sözünde ve her davranışında birebir vahye bağlı bulunduğunu bildiren Kur’ân, “Peygamber size neyi emretmişse onu alın; o size neyi sakındırmışsa ondan sakının.”2 buyurarak bizim kayıtsız şartsız Hazret-i Peygambere uymamızı emrediyor.

Allah’ın Peygamber Efedimiz’e (asm) öğrettiği davranış modeli fıtrîdir, yaratılışımıza uygundur, kolaydır, ifrat ve tefritten uzaktır, ahlâkidir, edepten ibarettir, huzur vericidir, dünyamız ve ahiretimiz için en yararlı olandır, çağlar üstüdür.3

Bununla beraber Allah’ın öğrettiği davranış modelini anlamakta insanoğlu çoğu zaman geç kalmış, kendi alışkanlık ve göreneklerini uygarlık addederek hep ön plâna koyup yaşaya gelmiştir. Oysa bundan da çoğu zaman zarar görmüştür.

Evet, insan akıl sahibidir. Fakat günübirlik işlerin hikmetini kavramakta bile insan aklı çoğu zaman yetersizdir. İnsanüstü bir aklın kendisini yönetmesine, kendisine yol ve yön göstermesine insan her zaman muhtaçtır. Meselâ, Ebû Katâdenin (ra) bildirdiği bir hadiste Resul-i Ekrem Efendimiz (asm) buyurdu ki: “Sizden biriniz su içtiğinde su kabına üflemesin.”4 Yine Ebû Saîd’in (ra) bildirdiği diğer bir hadiste Peygamber Efendimiz (asm): “Su bardağını ağzından uzaklaştır, sonra nefes al.”5 buyurmuştur.

Bu hadisleri incelediğimizde, su içerken su kabına üflememenin ve su kabını ağzımızdan uzaklaştırarak nefesi dışarıya vermenin sünnet olduğunu anlamakta gecikmeyiz. Bu sünnetlerin hikmetlerini bin dört yüz yıl önceki insanların anlaması belki kolay değildi. Çünkü insan nefesinin hangi gazlardan meydana geldiği günümüzdeki kadar bilinmiyordu. Fakat ilmin ve hikmetin geliştiği günümüzde insanlar artık verdiğimiz nefesin karbondioksit gazı olduğunu, bunun da içtiğimiz suya karışmaması gerektiğini bilmektedirler. Netice itibariyle bu sünnetlerin hikmet yönüyle ne denli isabetli olduğunu anlama şansı eskiye nazaran günümüzde daha fazladır. Bununla beraber, günümüzün bunca bilgi ve hikmet zenginliğine rağmen, hikmetini kavramakta aciz kaldığımız hâlâ çok sünnet vardır. Çünkü akıl sahibi insanın bildikleri, bilmedikleri yanında denizde bir damladan ibarettir.

Bu sebeple, insan fıtratını bilen Cenâb-ı Allah, günübirlik davranışlarımızda bile önümüze davranış rehberi koyarak, bize akıllı ve hikmetli davranma yollarını ve tarzlarını öğretmiştir. Bundan dolayı Allah’a sayısız teşekkür borçluyuz.

Bu çerçevede sünneti yaşamanın bize kazandırdıkları başlıca sıralamamız gerekirse:

1- Sünneti yaşamakla Allah’ın rızasını ve sevgisini kazanırız. Çünkü sünneti yaşamakla Allah’a itaat etmiş oluruz. Nitekim Cenâb-ı Allah, “Kim Peygambere itaat ederse, Allah’a itaat etmiş olur.”6 buyuruyor.

2- Sünnet günahlarımızın bağışlanmasına vesile olur. İşte Kur’ân’ın müjdesi: “(Ey Muhammed) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.”7

3- Davranışlarımızda aklın, hikmetin, edebin, gerçek görgünün ve fıtratımızın gereğini yapmış, yaşamış ve göstermiş oluruz.

4- Dünyada mutlu ve huzurlu, ahirette bahtlı ve bahtiyar oluruz. Ebedî hayatta cenneti kazanırız. Peygamber Efendimiz (asm), “Kim bana itaat ederse cennete girer. Kim bana isyan ederse cennetten kaçmış olur.”8 buyuruyor.

5- Kemalat ve fazilet açısından yüksek dereceler kazanırız. Olgunlaşırız. İnsanlığımız kemale erer.

6- Bediüzzaman’ın ifadesiyle, sünnete uyan, âdetini ibadete çevirir, yüksek sevap kazanır. Fani ve kısa ömrünü sonsuz bir ömre çevirmiş, ömrünü nemalandırmış ve meyvedar yapmış olur.9

7- Sünnete uyan, Mahşerde Peygamber Efendimizin (asm) şefaatine mazhar olur. Cehennemden kurtulur.

Cenâb-ı Allah, sünnet-i seniyyeye uymakta hissemizi ziyade eylesin. Âmin.

Dipnotlar:

1. Necm Sûresi: 34, 2. Haşr Sûresi: 7

3. Lem’alar, s. 65, 4. Camiü’s-Sagir., 1/294

5. Camiü’s-Sagir, 1/38, 6. Nisa Sûresi: 80

7. Ali İmran Sûresi: 31, 8. Sahih-i Buhari, 12/402

9. Lem’alar, s. 55

11.06.2008

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Bakar körler gibi miyiz?



Bediüzzaman, mânevî katarakt ve kulak ameliyatı yaptı; eşyanın hakikî mahiyetini görmeye; canlıların ve nesnelerin seslerini (konuşmalarını) anlamaya başladık. İşte enteresan bir hatıra:

Okuma-yazması olmayan 60 yaşındaki Hacı Lemahmut, Risâle-i Nur derslerini yalnızca dinler. Caminin avlusunda sohbet eden müftü, yardımcısı, imam, müezzin ve cemaatten birkaçının sohbetine şahit olur. Onlara, “Bakın bakalım, şu dağda ne göreceksiniz?” der.

“Dağ Hacı, ne görelim!”

“Dikkatli bakın!”

“Ağaç ve yeşillik görüyoruz Hacı, ne göreceğiz!”

“Allah sizi ıslâh etsin, burada ne dedikodu edip duruyorsunuz; baksanıza şu dağa, Allah’ın Celâl ismi nasıl tecellî etmiş. Şu ağaçlara bakın, Cemil ismini tefekkür edin…”

Bakarız, görmeyiz. Sanki bakar kör gibiyiz! Ki, eşyaya ve olaylara, kafamızda oluşturduğumuz imajlara, yargılara göre bakar, görür, algılarız. Hepimiz aynı şeylere bakar, ama farklı görürüz. Bakmak ayrı, görmek ayrı, fark etmek ayrı bir şeydir. Bakarız, ama göremeyiz. Görürüz, fakat incelikleri fark edemeyiz. Meslek, meşrep ve bilgi düzeyinin incelikleri fark ettirmemesi ayrı bir meseledir. Sıradan insanların bile fark ettikleri ince meseleleri fark edememenin sebepleri: * Dikkati yoğunlaştıramama, * Aklımızın gözümüze inmesi, yani, yalnızca gördüklerimize inanmamız ve meselenin mânâ, ruh boyutuna inemememiz.

Fen bilimleri ve felsefe, gözün yapısını ve görme sistemini inceler. Kur’ân ise “neyi, nasıl ve niçin?” görmemiz (basiret) gerektiği üzerinde durur. Göz san'atı, basiret san'atkârı görmeli. Müze ve fuarlarda sergilenen herhangi bir esere baktığımızda aklımıza ustası, san'atkârı ve kâşifi geldiği gibi; nimete bakıldığı zaman nimeti veren, yaratılana bakıldığı zaman Yaratıcı, sebeplere nazar edildiğinde de gerçek tesir sahibi Allah zihne ve fikre gelmelidir.

Tuhaftır ki, kâinat kitabını gözlemleyerek yazdıkları kitapların kendi adlarına okunmasını isteyen bir takım yazarlar, kâinat kitabının Kâtibini görmezden geliyorlar. Herhalde gaflet, ülfet, alışkanlık ve cehaletin gözlere çektiği bu perde ancak mânevî katarakt ameliyatıyla açılabilir.

Kur’ân, bakar körlüğü kaldırmak ve bakıp görmenin önemini fark ettirmek için, “Şimdi bak Allah’ın rahmet eserlerine...”1, “Bakmazlar mı?”2 “Bakınız...”3, “Bundan ibret alınız ey basiret sahipleri!”4, “Rahman olan Allah’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bak, bir bozukluk, bir eksiklik görebiliyor musun?”5 şeklinde pek çok emir ve öğütlerde bulunur.

Esere bakıp inceliklerini görmek ve fark etmek bir san'attır. Gerçek bakış; hassas bir ruh, bediî bir zevk, derin bir duyarlılık gerektirir. Bunlardan mahrum olanlar boş gözlerle bakar ve çevrede neler olup bittiğinin farkına bile varmaz.

Kâinata, elmaya, suya, suyun içindeki tasa biz de baktık, bakıyoruz. Ama, Arşimet de baktı, suyun kaldırma gücünü; Newton gökyüzüne baktı, yıldızların aynı yerde durmasından, karışmamasından, birbirine çarpmamasından, nizam ve intizamından onları idare eden kudretin varlığını ve yine elmanın düşüşüne baktı yerçekimini keşfetti; Cezerî (1136-1206) baktı otomatik sistemi, sibernetiği keşfetti; İbn-i Sinâ (980-1037) baktı, şeker hastalığı dâhil yirmi dokuz konuda ilim ehline öncü oldu. Bediüzzaman baktı, eşya ve olaylardaki esma-i hüsnâ tecellilerini fark etti; kâinat kitabına baktı, yaratılışın sırlarını fark etti, muammalarını çözdü ve gösterdi.

Dipnotlar:

1- Rum, 50.; 2- Gaşiye, 17.; 3- Âl-i İmrân, 137.; 4- Haşir, 2.; 5- Mülk, 3.

11.06.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Eski mahkeme kararları



Gündemin en ağırlıklı konusunu, Anayasa Mahkemesinin "üniversitelerde başörtüsü serbestliği" hakkında vermiş olduğu iptal karar ile, halen aynı mahkemede görüşülmesi beklenen "parti kapatma" dâvâları teşkil ediyor.

Hafızaları tazelemekte fayda var. Zira, bu tür dâvâlar daha evvel de mükerrer defa mahkemelik olmuştur. Üstelik, netice hemen hemen aynı olmuştur: Ekseriyetle "Başörtüsü serbestiyetinin reddine" ve "...Partisinin kapatılmasına" karar verilmiştir.

Meselâ, 1989'da ve 1991'de yine tek başına iktidar olan ANAP tarafından YÖK Kànunu'nda yapılan ek madde değişikliği, tıpkı şimdiki gibi aynı Anayasa Mahkemesi tarafından red ve iptal edildi.

Gariptir, bu iptal kararıyla, durum eskisinden çok daha kötü oldu. Anayasada açıkça yasaklayıcı bir madde olmamasına rağmen, bu veto kararından sonra, başörtüsü ile okumak yasakmış gibi algılandı. Üstelik, yasakçı uygulamaların hemen tamamı, bu aleyhteki karara götürülüp dayandırıldı.

Yani, aslında olmayan bir yasak, hatalı bir yol ve sakıncalı bir usûl takip edilmek sûretiyle, âdeta var edildi.

Ne yazık ki, bu keyfî yasak, aynı hata zincirinin yeni bir halkası olarak, bir kez daha canlanarak hortlamış oldu.

İlk kapatma, Millet Partisine

Demokrasi tarihimizin ilk kapatma dâvâsı Millet Partisi hakkında açıldı.

1948'de, Demokrat Parti'den ayrılan ve "dindar–muhafazakâr" yönü ağır basan bir grup tarafından kurulan Millet Partisi, 1950 seçimlerinden ancak yüzde 3 civarında oy alarak Meclis'e girebildi.

Bu parti hakkında "Laikliğe aykırı politika ürettiği" gerekçesiyle dâvâ açıldı. Anayasa Mahkemesi olmadığından, bu tür dâvâlara o tarihte Sulh Ceza Mahkemesi bakıyordu. Dâvâyı görüşen Ankara Sulh Ceza Mahkemesi, 26 Ocak 1954 tarihinde nihaî kararını verdi ve aynı gerekçeye dayanarak Millet Partisini kapattı.

Millî Nizam ve diğerleri

Konya bağımsız milletvekili Necmettin Erbakan ve 16 arkadaşı tarafından 1970'te kurulan Millî Nizam Partisinin resmî kuruluş günü hayli dikkat çekicidir: 26 Ocak... 26 Ocak, 1954'te Millet Partisinin mahkeme kararıyla kapatılmış olduğu gündür.

Millî Nizam, Anayasa Mahkemesi tarafından 21 Mayıs 1971'de kapatıldı. Gerekçe yine aynı: "Lâikliğe aykırı davranışlar..."

Aynı partinin devamı olarak 11 Ekim 1972'de Millî Selamet Partisi kuruldu. Bu parti, diğer partilerle birlikte 12 Eylül cuntası tarafından kapatıldı.

Gelenek devam etti. Aynı partinin devamı mahiyetinde 19 Temmuz 1983'te Refah Partisi kuruldu. Anayasa Mahkemesi tarafından 16 Ocak 1998'de kapatıldı. Aynı partinin yerine kurulan Fazilet Partisi ise, yine aynı mahkemenin kararıyla 22 Haziran 2001'de kapatıldı.

Bu her iki partinin kapatılma gerekçesi, yine aynı: "Laikliğe aykırı faaliyetler..."

Gariptir, bugün tek başına iktidarda olan AKP hakkında açılmış bulunan kapatma dâvâsıyla ilgili iddia yine aynı: "Laiklik karşıtı faaliyetlerin odağı haline gelme.."

Görülüyor ki, "laiklik karşıtlığı" gerekçesiyle 55 senedir habire parti kapatılıyor. Yine de, bunun ülkeye, millete ve dahi siyasete hiçbir faydası yansımıyor. Demek...

Tarihin yorumu = 11 Haziran 1868

Kızılay'ın 140 yılı

Bugün ismi "Türk Kızılay Derneği" olan yardım kuruluşu, bundan tam 140 sene önce bugün (11 Haziran 1868) İstanbul'da kuruldu. (Merkez, daha sonra Ankara'ya taşındı.)

Bu teşkilâtın ilk başlardaki orijinal ismi şuydu: "Mecrûhîn ve Marzâ-yi Askeriyyeye İmdad ve Muâvenet Cemiyeti." Yani, "Yaralı ve Hasta Askerlere Yardım ve Destek Cemiyeti." Bu hayır cemiyetinin ismi, daha sonraki dönemlerde birkaç kez değişikliğe uğradı. Şöyle ki:

1877'de Osmanlı Hilâl–i Ahmer Cemiyeti

1923'de Türkiye Hilaliahmer Cemiyeti

1935'te Türkiye Kızılay Cemiyeti

1947'de Türkiye Kızılay Derneği

Marko Paşa

14 Nisan 1877'de yeniden işlerlik kazandırılmaya çalışılan "Osmanlı Hilali Ahmer Cemiyeti"nin başına, sabırlı hekim meşhûr Marko Paşa getirildi.

Asıl maksadı insaniyet, tarafsızlık ve bağımsızlık olan bu hayır kurumu, o tarihte yaşanan Sırbistan-Karadağ Savaşları ile Teselya Savaşlarında, din, dil, ırk ve millet ayrımı yapmaksızın bütün yaralılara, esirlere ve muhtaçlara yönelik olarak çeşitli yardım hizmetlerinde bulundu.

Aynı anlayışla, o zamandan günümüze kadar insanî hizmetini sürdüren Kızılay'ın, özellikle tarihe geçmiş Marko Paşa ismindeki başkanını biraz daha yakından tanımaya çalışalım...

Rum asıllı bir Osmanlı hekimi olan Marko Paşa, 1800'lü yılların başında Yunanistan'ın Sire Adasında doğdu. 1888'de İstanbul'da öldü.

İlk ve orta tahsilini memleketinde tamamladıktan sonra, İstanbul'daki Askerî Tıbbiye'de okudu. İyi bir hekim olduğundan, zamanla rütbesi yükseldi, paşa oldu ve 1861'de Sultan Abdülaziz'in hekimbaşılığına getirildi. Sultan II. Abdülhamid zamanında ise, Senato (Ayan) Meclisi üyeliğine atandı.

Halkın dilinde onun hakkında söylenegelen "Git derdini Marko Paşaya anlat" deyimi, bu şahsın büyük bir sabır ve tahammül sahibi olduğunu gösterir.

Marko Paşa, hastalarını uzun uzun dinler ve onların konuşarak da olsa bir derece rahatlamasını temin edermiş.

11.06.2008

E-Posta: [email protected]




Atike ÖZER

Okulda kaybettiklerini damda aradılar



Gece gündüz yattığı yerden cennet, cennet diye zikreder dururmuş dervişin biri... Hoca duyar da durur mu? Yine bir kurnazlık düşünmüş, “Dersini vereyim” demiş.

Çıkmış dervişin damına, başlamış gürültü patırtıya. Derviş yatağından çıkmadan elinde tesbih dilinde cennet “Kim var damda?” diye seslenmiş vurdumduymaz, avare bir halde.

“Benim, Nasreddin Hocayım” demiş damdaki ses. Derviş bu sefer şaşkın, biraz da öfkeli, damda ne aradığını sormuş hocaya. “Develerimi kaybettim onları arıyorum” demiş hoca. Derviş öfkelenmiş “Aman hoca, etme eyleme, damda deve aranır mı hiç? Beni ne diye rahatsız edersin söyle” demiş... Hoca bu, ders verecek ya dervişe, “Yatakta cennet aranırsa, damda da deve aranır deyivermiş.”

Son yaşananlara bakılırsa belli ki bizim bir grup uyanık genç de mesaj verelim demişler. Damda deve aranmaz, ama dam da olsa namaz kılınır” demişler...

Bu gençler damda sigara içselerdi, ya da uyuşturucu falan veya kız erkek muhabbetlerine dalsalardı?

***

Gelişen Türkiye olma yolunda ilerlerken ne çok çelişenimiz var. Gelişen olabilmek için önce insanı iyi tanıyıp ihtiyaçlarını gidermek ve çelişkilerinden kurtarmak lâzım değil mi? Ülkelerin gelişmesi insanların kendi içlerinde huzuru ve güveni hissetmesiyle olacak iş değil mi? Depresyon, stres gibi çağın hastalıkları ile boğuşan insanlar çoğaldıkça ne okul başarısı, ne de iş kalitesi artacaktır. Bu da değil gelişme git gide gerilemeye sebep olacaktır.

İnsan fıtratında istinad ve istimdat noktalarını aramak vardır. Bu çocuklar da dayanak noktası olarak namazda ve ibadette aramışlar mutluluğu. Kaybettikleri ya da ellerinden zorla alınan mutluluklarını aramak için de dama çıkmışlar hepsi bu... Ama birileri ürküp korkmuş damdaki sesleri duyunca. Damda toplu namaz kılan çocukları, öyle bir anlatmışlar ki duyanda sanki toplu katliâm yapmış bu çocuklar sanır... Belki de yasakları işletenler kendilerine katliâm yapılmış gibi algılıyorlardır. Onun için “Cemaatle namaz kıldılar” demek yerine, “Toplu namaz kıldılar” diyerek dikkatleri başka yöne çekmektedirler. Bunlar dikkatleri ne yöne çekmeye çalışırsa çalışsınlar dikkatle bakan ve dikkatle düşünenler damda niye namaz kılındığını iyi bilir ve iyi görürler. Zira her yer, bütün kâinat secde yeri ve mesciddir. Namaza engel yoktur.

“Damda namaz kılınmaz, yasak” deseler de bir şey çıkmaz, zira bu çocuklar bu sefer de sıralarında oturur halde kılarlar namazlarını. Kimse de anlamaz bile bunlar ne yapıyor! Hoş, anlasalar ne çıkar? Bu seferde “Sırada oturarak teneffüsde namaz kılmak yasak” deseler, bu kez de çocuklar ders anında kılarlar namazlarını öğretmenin gözünün içine baka baka... İma ile ...

Eee, herkesin ruhu bir dayanak noktası arar. Onlar bulmuşlar bir kere nereye dayanacaklarını hiç vazgeçerler mi artık dayandıkları sağlam ve metin kaleden? Okulda kaybettiklerini çıkar damda ararlar. Bu çocuklar fıkra gibi hayat yaşıyor... Gelecek nesillere yeni Nasreddinler yetişiyor, yeni fıkralar yazılıyor. Hayata ve kimseye kızmadan küsmeden yola devam ediyorlar. Herkes kendine yakışanı yapar.

Beni soracak olursanız; damda namaz kılan çocuklara üzülüp acımadım. Onlara güldüm. İnce zekâlarını davranışlarıyla bütünlemiş olmaları, keyfimi arttırdı ve gerçekten güldüm. Ağlanacak halimiz yok bizim, sevinip gülünecek halimiz var. Engellere rağmen namaz kılanları damda görünce gülünmez de ne yapılır siz söyleyin Allah aşkına?

11.06.2008

E-Posta:




Saadet Bayri FİDAN

Adın hatırına



Bir geceyi daha sağ salim atlattık can.

Ağır yaralı halime, kendimden bihaber düşmüş yanıma infaz verilmedi bu sefer de.

Beklemedeyim.

Yalınayak gelmişim geçmişimden, koşarak, ardıma bakmadan geldiğimden, kapıyı açınca şaşırma.

Biliyorum ayaklarım toz toprak ve kanlı.

Kirlenmez hiçbir yerin, sen ver terlikleri.

Sarmaya çalışanlar oldu elbet yaralarımı. Ama nafile bütün sargılar, ben seni görmüşüm bekleyemem yapılan müdahaleyi.

Ellerimde bir demet kır çiçeği vardı. Geçtiğim yerlerden toplamıştım, kokusu hâlâ üzerindeydi. Ancak gelirken, “Onu gördüm” diyen dillere dağıttım, elim boş üzgünüm.

Ama sakın üzülme.

Bütün papatyalara tohumken seni anlattım, bu kadar gür açmaları yüzün hatırına.

“Neden uzaklarda bakışların” diye kızıp, küsme.

Kendimi bulutlarla eş gördüğümden beri, gözüm yükseklerden inmedi yeryüzüne. Kendimi sallanırken hayal ediyorum, bulutlardan yaptığım salıncaklarda. Kahkahalarım gök kubbeyi inletiyor. Resimlerde çizilen güneşin tebessümü bu anlardan kalma.

***

Acıların şehrinden geliyorum diye, bakan bir daha bakıyor bana.

Oysa kimse kendine bakmayı akıl edemiyor. Benim tek farkım; ellerime batan dikenleri toplayıp saçlarıma toka yapmışım.

Bu kadar hayret bu iğneler sebebine.

Dilimde bestelenmemiş bir şarkı, hasretten derlemiştim hâlâ aynı ritimde. Burnumda papatyalardan kalma bir renk, kıyamamışım koparmaya.

Muhabbet kuşum bugünlerde biraz yorgun, avuçlarımla içirdiğim gözyaşı suyu tükendi. Şakımıyor ne zamandır penceremde.

Yaşlı ninelere yardım ediyorum arada, dillerinde bir duâ “Sevda başından eksik olmasın” tuttu baksana duâları, her günüm senin adına.

Şimdi yola çıkıyorum, bavulum hazır. Her tarafta bir koşuşturma yaz gelmiş öyle diyorlar. Ama ben pek farkında değilim, mevsim nerede kalmış? Ne zaman geçmişti?

Şimdi bu kadar yorgunluk ve telâş sana varmak için. Çünkü gözlerinde acımı avutmaya geliyorum.

Az bekle!

Azrail’e görünmemeye çalışıyorum. Ölüm her an başımda, bunu unutmamak için uğraşıyorum.

11.06.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

‘Tuzla’yalım mı?



Bir yandan bürokrasinin engellemeleri sebebiyle içine sürüklendiğimiz ‘çıkmaz sokak’tan kurtulmanın yollarını arıyoruz, öte yandan da hayatın gerçekleriyle yüzleşiyoruz. Gelinen nokta, “Tuz kokarsa ne yapılır?” sorusunun cevabını aramaya benziyor.

“Tuz kokarsa ne yapılır?” sorusu, bir yandan da İstanbul Tuzla Tersanelerinde meydana gelen ‘iş kazaları’nı hatıra getiriyor. Bilhassa son aylarda, son günlerde ‘iş kazası’ sebebiyle ölenlerin sayısında artış var. Neredeyse 100 kişi, tersanelerdeki iş kazaları sebebiyle vefat etti.

İş kazalarıyla ilgili tartışmalar devam ederken, sendika ile işverenler birbirini itham ediyor. ‘Yetkililer’ de sadece ‘Bu son olacaktır’ anlamında açıklamalar yapıyorlar. Tabiî ki adı üzerinde yaşananlar ‘kaza’ ama acaba gerekli ve yeterli tedbirler alınıyor mu? Geçmiş yıllarda ya bu nisbette kazalar meydana gelmiyordu, ya da oluyor idiyse de bunlar gizleniyordu. Aksi halde, son yıllardaki artışı açıklamak kolay olmaz.

Üç tarafı denizlerle kaplı olan Türkiye’nin denizcilikten yeteri kadar istifade edemediği bir gerçek. Son yıllarda yapılan yatırımlarla denizi keşfetmeye çalışıyoruz. Sektörün aldığı siparişler, artan iş hacmi beraberinde ölümlü iş kazalarını da getirmiş olabilir. Nedense bu konu, etraf-ı erbaasıyla tartışılıp ortaya konulamıyor. Taraflar birbirini suçlamaktan öteye geçmiş değil.

İş kazalarının gündeme gelmesi, aynı zamanda ihmal edilen ‘alın teri’ ve ‘işçi hakları’nı da hatırlamamıza sebep olmalıdır. Yaradıcı nezdinde affedilmeyen ‘günah’ olan ‘hak’ kavramını ihmal etmiş durumdayız. Kâinatın Efendisi Peygamberimiz (asm) de “İşçinin alın teri kurumadan hakkını veriniz” demiştir. Ancak bu emir ve tavsiyelere ‘dindar işadamlarımız’ başta olmak üzere iş dünyasında ne ölçüde uyuluyor?

‘Patron’lar da belki kendi pencerelerinden hadiselere bakıp, “Eh, işçiye ver, devlete ver, bize ne kalır?” diyebilir. Ama bu yaklaşım, ‘hak’ kavramıyla yolan çıkanların asla kabul edeceği bir yaklaşım olamaz. Tuzla Tersanelerinde yaşanan ve bu vesileyle gündeme gelen ‘iş kazaları,’ yaşanan ‘hak gasbını’ da gündeme taşımış oluyor.

Yapılması gereken şey bellidir: Taraflar, birbirini suçlamak yerine kalıcı çözümler üretme noktasında birleşmelidir. İş kazaları ‘cahil’likten meydana geliyorsa, mutlak sûrette ‘hizmet içi eğitim’ler verilmelidir. Bu eğitimler verilmeden, tarafların birbirini suçlayıcı açıklamalar yapması sadece tedirginliğin artmasına sebep olur. Mümkün olan bütün tedbirler alındıktan sonra yine de kazalar meydana gelirse, ancak o zaman “Tedbir aldık, ama takdir böyleymiş” deme hakkımız olur.

Sendikalar, iş kazaları sebebiyle ölüm hadiselerinin artması üzerine ‘grev’ kararı almışlar. Elbette bu da bir yoldur, ama kazaları önlemeye yeter mi? En başta siyasetçiler olmak üzere bütün taraflar ‘Tuzla hadiseleri’ni ciddiye almalı ve çare bulmalıdırlar. Bu kazalar, ‘işçi hakkı’nı gündemimize almak için vesile olsun. İşçiler ‘alın teri’ kurumadan hak ettikleri helâl ücretlere kavuşsun. Aksi davranış, ‘tuz’un kokmasından daha fazla sosyal hayatımıza zarar verir...

11.06.2008

E-Posta: [email protected]




Cevher İLHAN

“Siyasî kriz”in çözümü…



Yasadışı başörtüsü yasağını yasayla çözme yanlışı “devlet krizi”ne dönüştü. Başta iktidar partisi ve Başbakan olmak üzere herkes “yasağı” bıraktı, yanlışlar zinciriyle ortaya çıkan krizle baş etmek peşinde…

Başbakan Erdoğan, “altı yıla yakın zamandır iktidarımızın icraatı ortadadır” diyor. Gelinen noktada ‘’bütün vatandaşlarımızın hukukunu koruyacağız. Bütün vatandaşlarımızın emânetini, emânetimiz bileceğiz” vaadinde bulunuyor.

Evet, iktidarın altı yıllık icraatı ortada; ve bu altı yılın sonunda geriye dönüp bakıldığında özellikle inanç ve mânevî değerlere dair meselelerde siyasî iktidarın milletin verdiği emânetin hakkını hakkıyla vermediği görülüyor.

Aslında siyasî iktidar daha başta bu hususta hiçbir taahhüde bulunmadı. Parti sözcülerinin “Türkiye’de başörtüsü kadınların meselesi değildir” politikasını Başbakan da zaman zaman deklâre etti. Peşinen “bedel ödemeye hazır değiliz” dedi. Meslek okullarıyla birlikte imam hatip lisesi mezunlarının katsayı haksızlığını, YÖK yasasının düzeltilmesini, 28 Şubat “postmodren darbe”den kalma Kur’ân öğreniminin yaşla yasaklanmasını, YAŞ’ta subay ve astsubayların ihraçlarını hep ötelenip ertelendi…

Başörtüsü konusunda ise, son seçimler esnasında gündeme geldiği üzere, “Başbakan, ‘başörtüsü meselesini hiçbir zaman çözeceğim’ diye söz vermedi.” İspanya’dan patlatılan “velev ki siyasî simge de olsa” çıkışının “bir cümlelik anayasa değişikliği” çağrısına MHP’nin atlamasının çıkmaza girmesi üzerine, Erdoğan da bunu itiraf etti. Âdeta “suçu üzerinden atan” bir üslûpla, “Beş yıldır böyle bir şeyi gündeme getirmeyen bir başbakan, dışarıda bir soru üzerine bunu söylemek durumunda kaldı” anlamında konuştu.

Gerçekten altı yıldır siyasî iktidar, başörtüsü yasağını gündeme getirmedi, çözmeye ciddiyetle yönelmedi. Kanun dışı dayatmayı Anayasa değişikliğiyle aşmayı deneyince de yüzüne gözüne bulaştırdı. Ankara şimdi bununla meşgul…

İktidar partisinin yetkili kurullarının toplanmasının ardından parti sözcüleri, muhatabın AKP değil, bütün partiler ve Meclis olduğu ifâde ettiler. Peşinden Başbakan gece yarısı Meclis Başkanı’yla görüştü. Hem Meclis Başkanı’ndan hem de Başbakan’dan Anayasa Mahkemesi’nin “kuvvetler ayrılığı” ilkesine aykırı olarak yetkisini aştığı ve Meclis’in yasama yetkisine müdahâle ettiği açıklamaları yapıldı.

Oysa Anayasa Mahkemesi’nin baştan beri yetkisini aştığı, sözkonusu anayasal değişiklikleri iptal etmezse bile “gerekçe”sindeki yorumlarla yeni bir uygulamaya yol açacak biçimde hüküm tesis edemeyeceği, Anayasa’nın 153. maddesinde açıkça yazılı…

Başbakan ve siyasî iktidar, öncelikle bunu kararlılıkla savunmalıydı. Mahkemenin iptal edemediği Yüksek Öğretim Kanunu ek-17. maddesinin “gerekçesi”ne yazılan “başörtü çağdaş kıyafet değildir” isnadının hiçbir zaman “kanun” yerine konulamayacağını kamuoyuna kabul ettirmeliydi.

Türkiye’de kadınların kılık ve kıyafetleri hakkında hiçbir kanunî kayıt bulunmadığını, Mahkeme’nin “yorumu”nun gerekçe yerine geçemeyeceğini, buna göre başörtüsünü yasaklamanın tamamen Anayasa ve yasalara aykırı, keyfî ve indî olduğunu ifâde etmeliydi. Demokratik direnç ve irâdeyle olmayan bir yasağın uygulanmasının önüne geçmeliydi…

Ancak bunu yapmadı; hatta Meclis Başkanı’nın “temennisi” gibi bazıları sırf kapatma davasını etkilememesi hesabıyla Mahkemenin “yorumlu red” kararı vermesi beklentisine girdi. Mahkeme esastan “iptal” kararı vermeyecek, lâkin yine “gerekçe”sindeki “yorum”la başörtüsü yasağını devam ettirecekti…

Şimdi Başbakan Anayasa’ya göre Mahkeme’nin “görev ve yetkisi”ni nazara veriyor. Gerçi yine de Anayasa’nın 153. maddesindeki Anayasa mahkemesinin kararları kanun yerine geçemeyeceği hükmünü hatırlatmıyor. Salt bu maddedeki iptal kararları gerekçesinin yazılmadan açıklanamayacağıyla kalıyor.

Milletvekillerine sık sık “Anayasa kitapçığı”nı okumayı tavsiye edip, özellikle “egemenlik”, “yasama yetkisi” ve “Anayasa Mahkemesi’nin görev ve yetkileri”ne dair maddelerden bölümler aktarıyor. “Kuvvetler ayrılığı”na dikkat çekiyor. Bu kararın Anayasa Mahkemesi adına bir “talihsizlik olduğunu belirtiyor. “1982 Anayasası, şu an yürürlüktedir ve herkes için bağlayıcıdır” diye konuşuyor.

Ne var ki Mahkeme’nin “gerekçe”siyle yasadışı yasağı “yasal” görüp, bunun için yasa çıkardıktan sonra söylenen bu sözlerin bir anlamı kalmıyor. Zira yapılan yanlışla başörtüsü yasağının daha da katmerleşip dayatılmasına bahaneler verilmiş oluyor...

Yanlışlardan türeyen krizi yanlışlarla çözme yanlışlığına devam ediliyor…

11.06.2008

E-Posta: [email protected]




Kemal BENEK

AKP’den hayır yok, MHP’nin teklifini alalım!



Anayasa Mahkemesinin kararından sonra gözler AKP grubundaydı. Beklenti dolayısıyla olsa gerek Meclis her zamankinden daha yoğun bir ziyaretçi akınına uğradı.

Başbakan Erdoğan konuştu. Ama beklenen tonda olmadı. Zaman zaman hiddetlendiyse de voltajı düşük bir konuşma oldu.

***

Kapatma dâvâsını takip eden ilk birkaç gün dışında AKP’de belirsizlik var. Arada bir gündeme bir çok kurtuluş formülü yansıtılsa da hiçbiri uygulamaya geçmedi.

Şu bir gerçek ki AKP’nin kapatma dâvâsında nasıl bir strateji izleneceğini kimse tahmin edemiyor. Nasıl bir yol haritasının çizileceğini Erdoğan’dan başka kimse bilmiyor.

Başbakan’ın kafasında netleşmiş bir planın olduğu da kesin değil. “Saldım çayıra Mevlam kayıra” havası hakim.

Bunun altında bir bıkkınlık, ne yapacağını bilememezlik yatıyor. Belki de bu yüzden Erdoğan, alışılagelmiş üslubunun dışında daha yumuşak bir süreç izliyor.

***

Devlet Bahçeli’nin de gündeminde başörtüsü kararı vardı. Bu konuda en rahat ve kârlı parti MHP... MHP “hem nalına hem mıhına” stratejisini izliyor.

Bir yandan Anayasa Mahkemesine yönelik sert eleştiriler sıralanıyor. Diğer yandan AKP, “cılız, ürkek ve ezik” olmakla eleştiriliyor.

Bir yandan başörtüsünü çözme yönündeki girişimin mimarı olarak hanelerine artı puan yazdırıyorlar. Öbür yandan ortaya çıkan çözümsüzlüğün AKP’nin hanesine eksi puan yazılması nedeniyle de bu partiden kopacak seçmene selâm gönderiyorlar.

***

AKP’nin Anayasa Mahkemesi kararını fazla üstüne alınmayıp, Meclis’in çözüm üretmesini istemesine de kızdı Bahçeli. Bu nedenle bir çok kesim gibi AKP’nin önerisini bekliyor.

Bahçeli, dün Erdoğan’a “gölge oyununu bırak da bir şeyler yap” mesajını verdi. AKP’yi “somut düşüncelerini, haklı ve meşrû gerekçelerini kamuoyuna açıklamaya” davet etti.

“Bunu yapmadığınız sürece, Meclis neyi değerlendirecek, neyi tartışacaktır?” diye sordu.

“Başbakan Erdoğan bu konularda ne düşündüğünü Türk milletine açıklamak sorumluluğuyla karşı karşıyadır” hatırlatmasında bulundu.

MHP’nin “demokratik rejimin krizden çıkarılması ve normalleşme süreci başlatılmasına katkıda bulunmak” için gerekeni yapacağı garantisini verdi.

***

MHP, her ne kadar Meclis çoğunluğunu elinde bulunduran AKP’den çözüm bekliyorsa da “krizden çıkmak ve normalleşmek” için pekalâ kendi önerisini sunabilir.

Bunun için iktidarı gözlemesine gerek yok. Zira, AKP’den cesur bir çıkış beklemek giderek zorlaşıyor.

MHP, yapacağı yeni çıkışla iktidarı siyaseten bir kez daha köşeye sıkıştırabilir. Bunun için hiçbir manisi yok.

11.06.2008

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

ABD’nin dolaylı pazarlığı



Nuri Maliki’nin İran ziyaretinin yankıları devam ediyor. Daha önce sürgün yıllarını İran’da geçirmiş olan Maliki’nin İran’a kayıtsız kalması mümkün değil. Onu tanklarıyla Bağdat’ta iktidara taşıyan velinimeti Amerikalıları unutması da kabil değil. Bundan dolayı, çatışmadığı müddetçe sürdürebildiği kadar çifte sadakat politikasını sürdürecektir. Ya çifte sadakati sürdürme imkânı kalmayınca ne yapacak? İşte bu nazik vaziyeti Iraklı Kürt politikacılarından Mahmut Osman tasvir ediyor: “Kesinlikle Maliki’nin yerinde olmak istemezdim...”

Maliki, Irak’ın İran’a saldırı için üs olarak kullanılmayacağının garantisini vermek üzere Tahran’a gidiyor. Ali Hamaney ise bu münasebetle ona: “Bölgedeki en büyük pürüz Amerikan askerî varlığıdır. Amerikan rüyası Irak’ta bozguna uğrayacak ve tuz buz olacaktır” diyor. Çok ilginç, İran bölgedeki bütün vekillerini yeni bir Irak-ABD anlaşmasına imkân vermemek üzere seferber etti. Irak ile ABD arasında 2008 sonrasını dönemi düzenleyecek ve kapsayacak üsler ve güvenlik anlaşmasına mani olmaya çalışıyor. İki de bir siperden çıkan ve sonra siperine avdet eden ‘Mehdi Ordusu’ Lideri Mukteda Sadr da patronları namına Maliki’ye uyarılar gönderdi. İran, Irak’ta bu şekilde skala biçiminde çalışıyor. İran’ın, Irak’taki bütün müttefikleri veya doğru tanımıyla vekilleri koro halinde Amerikan varlığının temdidine itiraz etmeye başladılar. Mukteda gibi 2005 ve 2006 yıllarından sonra karargâhına çekilen ve görünmez adam olan Sistani de yeniden ortaya çıktı ve Amerikan varlığının uzatılmasına karşı olduğunu ilân etti. Şiî cephede tam bir ittifak var. Maliki’nin öteki yüzü kabul edilebilecek olan Abdülaziz Hekim bile beklenmedik bir şekilde Amerikan cephesini terk ederek anlaşmaya karşı çıktı. Maliki gibi bir ayağı Tahran ve diğer ayağı Washington’da olan Hekim de ABD ile istisnaî ilişkilerine rağmen Amerikan askerlerinin 2008 sonrasında görev süresini uzatacak anlaşmaya karşı olduğunu söyledi. Haklı olarak en çok çekindikleri husus Japonya, Kuzey Kore ve Almanya’daki gibi Amerikan varlığının onlarca yıla yayılması ihtimali.

Burada dikkatlerden kaçmayan husus, İran ve uzantılarının veya vekillerinin takiyye politikası mı dersiniz, yoksa Emevi politikası mı dersiniz içi başka dışı başka politikalarının varlığı. Sözgelimi, tam da Ali Hamaney’in bu yöndeki sözleri uydularda uçuşurken ve yazılı basında tab edilirken el Cezire Kanalı ilginç bir haber neşretti. Buna göre, işgal öncesinde Irak’taki Amerikan ajanlarını devşiren ve onları çifte bir şekilde kullanan İran rejimi Irak’ın nükleer ve kitle imha silâhlarıyla ilgili çalışmalarını abartarak Amerikan yönetimini idlal etmiş ve yanlış yönlendirmiş (El Cezire: 10: 45, 11 00, 10/6/2008 Mira’tus’sahafa veya basından seçmeler). Bu anlamda Pentagon’un adamı olarak iştihar eden Ahmet Çelebi gibiler akla gelebilir. Zira Çelebi ile ilgili yazılan kitaplarda ondan savaşın asıl mimarı olarak söz ediliyor. Yalana doymayan Neoconlara doyacakları kadar yalan servisi yapmış. Yani İranlılar bir şekilde işgalin pişirilmesinde katkıda bulunmuşlar. Şimdi de Amerikalıları çıkartarak Irak’ta tek kalmak istiyorlar.

***

Çok ilginç bir şekilde, Paul Bremer Hatıratında Ayetullah Sistani’den sitayişle bahsediyor ve onunla ilgili çok övücü ifadeler kullanıyor ve işlerini kolaylaştırdığını söylüyor. Ne zaman ki Sünnî direniş boy veriyor ve 2005 tarihinde hazırlıklı olan Şiilerin siyasî iktidarı ele geçirmesi için Amerikalıları seçime zorluyor. Planlarını bozuyor. Böylece Kaide Sünnileri fizikî olarak vurup perişan ederken Sistanî de siyasî olarak vuruyor. Şimdi ise Sistani yeniden ortalığa çıkarak Amerikalıların çekilmesini istiyor. Elbette bu noktada sanırım Kürt yönetimi dışında bir mutabakat da var. Şiîisi, Sünnîsi Amerikan varlığını temdit edecek bir anlaşmaya karşı. Hey’etül’l ulema ötedenberi Amerikalılar çekilsin biz kendi göbeğimizi kesebiliriz diyordu. İran’ın, Bağdat Büyükelçisi Kummi de ABD-Irak hükümeti arasındakti temdit anlaşmasına karşı olduklarını açıkladı. Amerikalılar da İran’ın kaygılarını dikkate almış görünüyorlar. Maliki üzerinden pazarlık yürütüyorlar. Tadil edilmiş yeni anlaşma taslağında Amerikan birliklerinin ancak Irak hükümetinin onayı dahilinde harekete geçebileceği karara bağlanıyor. Ve ayrıca, Irak topraklarının komşu ülkelere karşı saldırı üssü olarak kullanılmayacağı kaydediliyor. Peki Irak toprakları İran’a veya diğer komşu ülkelere karşı kullanılmayacaksa kime karşı kullanılacak? Bunun cevabı da bulunmuyor.

***

Inter Press Service tarafından dolaşıma sunulan Gareth Porter’ın ‘Pentagon halted Cheney ploy to start war with Iran’ başlıklı yazısı, 2007 yazında Cheney’in ülkesini İran’a karşı baskın bir savaşa hazırladığı, ama bu planı Pentagon’un önlediğini ortaya koyuyor. Cheney’in bu planını sızdıran eski bir diplomat olan J. Scott Carpenter. Ama Cheney Pentagon’un engeliyle karşılaşmış. Maalesef Cheney gidene kadar bozgunculuk şansını deniyor. Debkafile gibi komploculuğuyla ünlenen EIR dergisine göre Cheney ve Eliot Abroms yeni bir Seykes-Picot iklimi meydana getirmek için bölgede iç savaşları körüklüyorlar. Sözgelimi, Hamas ile Fetih arasında böyle bir savaş yine onların tasavvurları. Bölgede gayri ahlâkî politikalar kaim ve hedefe varmak için her yol mübah olduğu müddetçe ABD ve İsrail’in işleri kolaylaşacaktır. Fakat netice itibarıyla zor oyunu bozacaktır. Ve ABD’nin oyun üzerine kurulu seçenekleri gün geçtikçe zayıflamakta ve elindeki kozları teker teker elden çıkmaktadır.

11.06.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA
Download

Kutlu Doğum Haftası Pdf

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Nurettin HUYUT

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

© Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır