"Gerçekten" haber verir 15 Eylül 2008
Anasayfam Yap | Sık Kullanılanlara Ekle | Reklam | Künye | Abone Formu | İletişim
ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET ve ŞÛRÂDIR

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
[email protected]
adresine bekliyoruz.
 


Şaban DÖĞEN

Helâl lokma titizliği



“ÖYLE bir zaman gelecek ki, kişi eline geçen malın helâlden mi, haramdan mı olduğuna aldırış etmeyecek.” 1

Bir hadis-i şeriflerinde böyle buyuruyor Peygamberimiz (asm).

Malına, canına, çoluk çocuğuna zarar gelmesin diye tir tir titreyen insanoğlu eğer helâl-haram konusunda aldırış etmeyecek noktaya gelmişse ahiretini yıktığının farkında değildir veya pek düşünmüyor demektir. Şurası bir gerçek ki manevî hayata yönelen tehlikeler maddî zararlarla kıyas edilemeyecek kadar büyüktür.

Bu hassasiyeti yitirmek, gereğini yapmamak insanın mânevî hayatından çok şeyler kaybettiğinin delilidir. Kaybettiklerinin yerini ise dünyadan ne kazanırsa kazansın dolduramaz.

Zakkum ağacından elma, armut, nar gibi nefis meyveler beklenmez, ancak zakkum meyvesi beklenir. Helâl lokma girmeyen vücuttan da hayır beklenmez.

Çünkü haram giren vücudun merkezi olan kalbin dengesi bozulur. Hadis-i şerifte belirtildiği gibi onun iyi olması bütün vücudun iyi olması, onun bozulması bütün vücudun bozulması demektir. Artık o vücudu helâl dairede tutmak zorlaşır.

Manevî alanda mesafe alan insanlar özellikle bu husustaki titizlikleri sebebiyle o noktalara gelmişlerdir.

İmam-ı Şaranî’nin hocası Aliyyü’l-Havvas bu hususta son derece hassastı. Başlangıçta temizlik malzemeleri satarken sonradan işi sepetçiliğe döktü. Sepet örüp satıyor, geçimini bununla kazanıyordu. Birgün çalışa çalışa gözleri şişmiş, ama sepet yapmaktan vazgeçmemişti. Bir dostu yüklü miktarda bir para getirip hediye etmek isteyip, “Buyrun efendim, kendinizi yormayın, istirahatinize bakın. Sağlığınıza kavuşuncaya kadar bu parayı harcarsınız” dediyse de Aliyyü’l-Havvas kabul etmedi. “Ben daha kendi kazancımın temizliğine güvenemiyorum. Nerde kaldı ki başkasının kazancına güvenebileyim” deyip verilen hediyeyi reddetti.

Helâl lokmaya dikkat başarıyı da beraberinde getirir. Viyana’ya giden Osmanlı ordusunun üzüm salkımlarının yerine astıkları para, değil üzümlerin parasına, tarlanın değerine denkti. Mısır Seferine giderken elma bahçelerinden geçen orduda bir tek elma olsun bulunamaması dikkatleri çekmişti. Yavuz, “Bu orduyla değil Mısır, nereler fethedilmez!” demekten kendini alamayacaktı.

Başlangıçtaki hadis-i şerifte de belirtildiği gibi imanların zayıflamasıyla helâl-haram duygusu ortadan kalkmış, dolayısıyla maddeye yönelen nazarlar önünde güzel hasletler ve fazilet cımbızla aranır olmuş, kalpteki bu bozulma hayatın her safhasına yayılmıştır.

Dipnotlar:

1- Neseî, Büyu’: 3.

15.09.2008

E-Posta: [email protected]




Ali FERŞADOĞLU

Hakikate ulaştıran üç ana yol



Hakikat mesleğini tam olarak kavrayabilmek için hakikate ulaştıran “kelâm, tasavvuf ve hakikat” yolları hakkında özet bilgiye ihtiyacımız var. Zira, yaratılışın en büyük sebebi, hikmeti, gayesi, Allah’a imân ve mârifetullahtır. Yâni, Allah’ı kâinata tecellî eden bütün isim ve sıfatlarıyla tanımak ve sevmektir. Yâni, sonsuz ihsan ve ikramlarını anlayıp, idrak edip sevmektir. Ve gerçek huzur ile mutluluğa kavuşmaktır.

İşte, bu hedefe, yâni Allah’a ulaştıracak birçok yol var. Bunlar İslâm literatüründe, üç kategoride ele alınır:

Kelâm yâni İslâm felsefesi, tarikat ve hakikat.

1- Kelâmcılar; daha ziyâde akıl yürütme yolu ile, delillere dayanarak Allah’a ulaşmayı hedefler.

Sanayi devrimiyle müthiş bir ivme kazanan kitle iletişim vasıtaları ve teknoloji; batıl felsefik düşünceleri her tarafa yayarak tahribatını çok kısa zamanda en ücra köşelere kadar ulaştırıyor, Müslümanların iç dünyasını tahrip ettikten sonra maddî güç ve güzelliklerini de yok ediyor... Küfür, inkâr, dinsizlik, eyyamcılık, ahlâkdışılık, teknik bir güç kazanmış.

İşte böyle dehşetli bir zeminde İslâm felsefesi diyebileceğimiz kelâm (ispat-ı Vacibü’l-Vücut, yani Allah’ın varlık ve birliğinin ispatı başta olmak üzere, iman esaslarını delillere dayandırarak izah eden bir ilim dalı) İslâm tarihi boyunca önemli hizmetler vermiş. Ne var ki, son 200-300 sene boyuncu gerileme sürecine girmiş, bir varlık gösterilememiştir.

2- Tasavvuf, tarikat; kalp, gönül ayağıyla hareket eder.

Tasavvuf hal ilmi, iç duyuş; eğitim merkezi tarikat ise, ruh/duygu, nefis terbiyesi müessesesidir. Eski devrin şartlarına göre, hakikate ulaşmak, iman esaslarını geliştirmek, nefsi terbiye etmek, büyük çapta tasavvuf/tarikat vasıtasıyla olmuş. Tasavvuf ve tarikat, daha ziyade kalp ayağıyla hareket eder.

Oysa insan, yalnız kalpten ibaret değil. Akıl, kalb, vicdan, sır gibi onlarca olumlu-olumsuz duygu ile yüzlerce lâtifeye sahip. Gerek bu yapısı, gerekse ilim, iletişimde kazanılan inanılmaz boyutlar, çağın insanına, “Neden, niçin, nasıl, kim?” sorularını sorduruyor. “Kim yarattı, niçin yarattı, nereden geldik, nereye gidiyoruz, bu dünyada işimiz nedir?” gibi meseleleri enine boyuna sorgulamadan, akıl ve vicdanını tatmin etmeden kabul etmiyor. Aslında bu soruları dillendirmese de, çağın gereği olarak zihninde, aklında, vicdanında yankılanır, dururlar.

3- Hakikat ise; akıl, kalp, his, mantık ve sâir bütün duygu ve lâtifelerle hareket ederek doğrudan doğruya gerçeklere ulaşmaktır. Eserden müessire, sanattan sanatkâra, yaratılmışlardan Yaratana…

“Eğer, insan yalnız bir kalbden ibâret olsaydı, bütün mâsivâyı terk, hattâ Esmâ ve Sıfâtı dahi bırakmak, yalnız Cenâb-ı Hakkın zâtına rabt-ı kalb etmek lâzım gelirdi. Fakat, insanın akıl, ruh, sır, nefis gibi pek çok vazifedar letâifi ve hasseleri vardır. İnsan-ı kâmil odur ki, bütün o letâifi, kendilerine mahsus ayrı ayrı tarîk-ı ubûdiyette, hakikat cânibine sevk etmek ile, Sahabe gibi geniş bir dairede, zengin bir sûrette; kalp, bir kumandan gibi, letâif askerleriyle kahramanâne maksada yürüsün. Yoksa kalp, yalnız kendini kurtarmak için askerini bırakıp tek başıyla gitmek, medâr-ı iftihar değil, belki netice-i ıztırârdır.” (Sözler, s. 456)

15.09.2008

E-Posta: [email protected] [email protected]




M. Latif SALİHOĞLU

Deprem, hiç unutmaya gelmez



Yakın tarihte yaşanmış depremler üzerinde yaptığımız bir araştırmada, en sarsıcı depremlerin gaflet hengâmında, yani daha çok depremin unutularak ekseriyetin dünya rahatına meylettiği zamanlarda vuku bulduğuna şahit olduk.

1939 yılı sonlarındaki İzmir (7.1) ve Erzincan (7.9) depremleri, zındıka rejiminin bütün kuvvetiyle dini unutturup insanları gaflete, dalâlete, sefahete sürüklemede en yüksek başarıyı gösterdiği bir zamana denk geldi.

Din ve mânevîyatı temelinden sarsmaya azmetmiş olan rejimin madrabazları, o güne kadar bütün kin ve gayzlarını kusmuş, bütün bir milletin iradesini kontrolleri altına almaya önemli ölçüde muvaffak olmuşlardı. Yirmi senedir dinî terbiyeden mahrûm bırakılan insanların ekseriyeti de, ne yazık ki namaz, oruç, hac ve zekât gibi dinî vecibeleri hakkıyla ifâ etmekten uzaklaşmış, hatta Ramazana duyulması gereken hürmeti dahi terk etmiş bir durumdaydı.

İşte, ülke genelini etkisi altına alan bu kalın gaflet tabakası, 7.9 şiddetindeki bir sarsıntıyla kırılmaya yüz tuttu.

Ardından, yeni gaflet dalgaları esmeye ve kabuk tutmaya başladı. Zira, tahribatçı bid'akâr rejim, bütün şiddetiyle devam ediyordu.

Buna mukabil, 1940–1944 yılları arasında Kastamonu, Tosya, Ladik, Niksar, Gerede, Düzce, Hendek, Erciş, ülkenin geneline korku salan pek şiddetli sarsıntılara sahne oldu.

Anadolu'nun tarihinin hiçbir devresinde, bu derece şiddetli ve bu kadar sık periyotlarla ve peşpeşe olmak üzere böylesine depremler yaşanmış değil.

1992'deki yıkıcı Erzincan depremi, yine kış mevsiminde ve yine bir Ramazan gecesinde, üstelik tam da teravih vaktinde meydana geldi. Ramazanın hürmetini tutmayanları büyük bir korkuyla sarstı.

Ancak, hemen hepinizin bildiği son yüz yılın en sarsıcı, en yıkıcı, en korkutucu ve çok hasar meydana getiren deprem, 17 Ağustos'taki Büyük Marmara Depremidir.

Gaflet mevsimi olan yaz aylarında ve bilhassa sıcaklığın had safhada olduğu 16/17 Ağustos gecesinde vuku bulan bu depremin etkileri devam ediyor olmasına rağmen, ne yazık ki kalın gaflet perdesi bir kısım insanlarımızın basiretini bürümüş, kapatmış görünüyor.

Oysa, aldanmakta fayda yok. Gözümüzü kapatmakla, yahut gaflete dalmakla depremin önüne geçemeyiz.

Hasılı, depremi hiç mi, hiç unutmaya gelmez. Ne zaman, nerede ve ne şiddette olacağını da bilemeyiz. O halde, maddî ve mânevî bilumum tedbirlerle depreme her daim hazırlıklı olmalıyız, vesselâm.

Bediüzzaman Külliyesi

Nurs Köyünde inşası tamamlanmak üzere olan Bediüzzaman Külliyesi için Ziraat Bankasında açılmış bulunan hesap numarasına dışarıdan (ATM veya internet üzerinden) para göndermek isteyenler için tam ve eksiksiz bilgiler şöyledir:

Ziraat Bankası Hizan Şubesi

Şube kodu: 0663

Hesap numarası: 4450 6210 / 5001

Bu rakamları girenlerin karşısına şu bilgiler çıkıyor: "Kepirli Köyü Camileri Yaptırma ve Yaşatma Derneği."

NOT: Nurs Köyünün resmiyetteki ismi Kepirli'dir. Nurslular, köylerinin orijinal Nurs ismini resmîleştirmek için gerekli teşebbüs ve müracaatta bulundular, ancak henüz bir netice almış değiller.

Tarihin yorumu (15–17 Eylül 1961–66)

Eylül ortasına düşen dehşet ölümler

Yassıada Askerî Mahkemesinin (Yüksek Adalet Divanı) haklarında idam hükmü vermiş olduğu ve bu hükmün infaz edilmesi kesinleşen devlet ricâlinin isim listesi belli oldu.

Buna göre, sıra Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan'ın idam edilmesi, geriye kalan 450 kişinin ise çeşitli cezalara çarptırılmasına geldi.

15 Eylül 1961 günü kesinleşen bu cezaî hükümler, hemen ertesi gün infaz edilmeye başlandı: Zorlu ve Polatkan 16 Eylül'de idam edilirken, ağır koma halinden henüz çıkamayan Menderes'in idam hükmü ise, 17 Eylül'de infaz edildi.

Bu kanlı hadisenin üzerinden elli yıla yakın bir zaman geçti. Bütün bir millet, şehit Menderes ve arkadaşlarını rahmet ve minnetle anarken, onlara bu zulmü revâ gören zalimlere ise, içinden lânet yağdırıyor.

* * *

Gariptir ki, Menderes (DP) iktidarının devrilmesinde ve mazlûmların idam edilmesinde, şu veya bu ölçüde hissesi bulunan Org. Cemal Gürsel de, yine bir Eylül ortasında can verdi. Hem de, 219 gün bitkisel hayatta kaldıktan, yani ağır koma halinde yaşadıktan sonra öldü. Dahası, son nefesini bu vatanda değil, Amerika'da verdi.

Gürsel'in uzun müddet komada kalması, halk arasında fıkralara da konu oldu. İşte o fıkralardan biri:

"Ne yapsın Gürsel... Ölüp gitse, karşısına Menderes çıkacak. İyileşip kalksa, bu kez karşısına İnönü dikilecek. Ara yerde kaldı bîçare..."

15.09.2008

E-Posta: [email protected]




Süleyman KÖSMENE

Muhtelif konular



*K.Y. rumuzlu okuyucumuz: “Şeytan insanı Cehenneme düşürmek için uğraşır. Sadece kötülükleri kalbe fısıldar, bir zorlaması yoktur. Oysa cinler insanları korkutur, bayıltır. Rüyada, uyku ile uyanıklık arasında bazen de uyanıkken kedi ve köpek sûretinde görünürler. Bazen görünüşleri korkunçtur. Bazen de korkunç olmadığı halde kalbe şiddetli korku verirler. Bazıları daha şerli olup döverler ve eziyet ederler. Şeytan, insanları Cehenneme göndermeyi vazife edinmiş. Peki, cinler insanlardan ne istiyor? Neden eziyet ediyorlar? Neden insana musallat olunca onun yakasını bırakmıyorlar? Otuz yıldır doğru dürüst uyku uyuyamıyorum. Şiddetli korkutuyorlar. İşin garibi, onlar da benden korkuyorlar. Korka korka korkutuyorlar. Duâ okuyunca feryat edip kaçıyorlar. Ama bir okuyabilsem! Korkudan dilim zor dönüyor. Eğer kuvvetli bir iradem olmasaydı, şimdiye kadar ben akıl hastanesinde olurdum.”

Şeytan, harareti çok şiddetli dumansız ateşten yaratılan cinlerden biridir.1 Sırf riyasından, gurur ve kibrinden dolayı bulunduğu kötü yolu tercih etti ve insanları azdırmaya and içti. Bunu Kur’ân şöyle bildirir:

“İblis şöyle dedi: ‘Mâdem ki Sen beni rahmetinden uzaklaştırdın; ben de Senin doğru yolun üzerinde olanlara karşı pusu kurup oturacağım. Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından onlara sokulacağım. Çoğunu sana şükreder bulamayacaksın.”2

Fakat insan Allah’tan gelen vahye sadık kalır, Allah’a, yalnızca Allah’a ibâdet eder ve yalnızca Allah’a sığınırsa; Allah’ın yardımıyla, inâyetiyle, rahmetiyle, merhametiyle ve mağfiretiyle bu handikabı, yani şeytan duvarını aşması mümkündür. Bunu şeytan da bilmektedir ve: “Ancak onlardan ihlâslı kulların müstesnâ!” demektedir.3 İhlâslı kullara Allah’ın da güven ve itimadı vardır ve şeytana şöyle cevap vermiştir: “Sana uyan azgınlardan başka, kullarımın üzerinde hiçbir nüfuzun yoktur.”4

Şeytanın derdi bizi Allah’a giden yoldan çevirmektir. Şeytan kendisini bir girdabın içine attı ve yuvarlanıp gidiyor. İnanç, ahlâk, ibâdetler, hasenât ve iyilikler konusunda şeytanın önümüze engeller çıkarması ve bizi kötülüklere yönlendirmesi işin başındaki bu yeminiyle ve azgınlaşmasıyla ilgilidir.

Sâir cinlerin ise aslında bizimle kişisel olarak durup dururken uğraşmaları söz konusu değildir. Çünkü cinler müstakil yaratıklardır. Bizimle bağlantılı yaşamıyorlar. Nasıl onların yaşayışları bizi ilgilendirmiyorsa, bizim de yaşayışımız ve hallerimiz onları ilgilendirmez. Bizimle uğraşmaya and içmiş değillerdir. Bizim ayağımızı kaydırmak gibi bir yeminleri yoktur. Kendi hallerinde yaratıklardır.

Fakat arı uysal ve saldırgan olmayan bir yaratık iken, yuvasına çomak soktun mu nasıl saldırırsa; cinler de böyledir. Cinler bizimle uğraşıyorlarsa, buna çoğunlukla biz sebep oluruz. Bazen bizim onlarla ilgili özel merâkımız (cinleri çağırmak ve cinlerle görüşmek isteyişimiz gibi), bazen bizim tedbirsizliğimiz (meselâ banyo ve tuvalete girerken sünnet olan duâları okumayı ve sünnet olan davranış biçimlerini göstermeyi ihmal edişimiz gibi), bizim gerektiği yerlerde gerektiği biçimde Allah’a sığınmayışımız gibi sebeplerle cinleri kendimize musallat etmiş olabiliriz.

Kurtuluş yine Allah’a sığınmaktadır. Çok sık ve çok çeşitli duâlarla Allah’a sığınabiliriz. Meselâ Âyete’l-Kürsî veya Felak ve Nâs Sûrelerini okuyarak Allah’a sığınmamız sünnettir. Bu âyet ve sûreler bizim için yeterli himâyeyi de sağlar. Fakat ihmal etmeyeceğiz.

***

*Bayan okuyucumuz: “İki kurban adağımız var. Birisini para olarak verebilir miyiz?”

Adaklarımızda, adak konusu yaptığımız ibadetlere sadık kalmalıyız. Cenâb-ı Hak, “Adaklarını yerine getirsinler”5 buyurmuştur. Kurban adamışsak kurban keseriz, sadaka adamışsak sadaka veririz, namaz adamışsak namaz kılarız, oruç adamışsak oruç tutarız.

Kurban adadığımızda, kendi elimizle kurbanı kesip fakirlere dağıtmamızın daha faziletli olduğunda şüphe yoktur. Bununla beraber, güvenilen birisine bizim adımıza vekâleten kesmesi şartıyla, para vermemiz de mümkündür.

Allah kabul etsin. Âmin.

Dipnotlar:

1- Kehf Sûresi, 18/50

2- A’râf Sûresi, 7/16-17; Hicr Sûresi, 15/39-40

3- Hicr Sûresi, 15/40

4- Hicr Sûresi, 15/39-43

5- Hac Sûresi, 22/29

15.09.2008

E-Posta: [email protected]




Nimetullah AKAY

Tam kazanmışken kaybetmek



Canlıların hayatı için gözümüze çarpan en belirgin ihtiyaç rızık ihtiyacıdır. Kâinat Yaratıcısı Rabbimiz yarattığı her varlık için mutlaka belli oranda bir rızık takdir etmiştir. O “Rezzak-ı Hakikî”dir. Gerçek rızık verici Rabbimizdir, geriye kalanlar ise sadece vasıtadırlar. Şüphesiz biz insanlar dışındaki bütün canlılar kendilerine mahsus dillerle sadece Rabb-i Rahimden rızıklarını istemektedirler.

Biz insanlar ise çoğu zaman sebeplere fazlasıyla müracaat eder, rızık vericinin onlar olduğu vehmine kapılırız. Bu, rızkı sebeplerden isteme ameliyesi hakikat nokta-i nazarında insanları gülünç bir duruma düşürmektedir. Aklı başında, tahkikî imana sahip olan insanlar elbette asıl rızık vericinin Allah olduğunu bilir ve diğer ihtiyaçlarının temini gibi, rızıklarının da kendilerine verilmesi için sadece o Rahman ve Rahim olan Allah’tan isterler.

Rızkın canlılar hayatındaki önemini kavrayabilmemiz için bizlerin zaman zaman aç kalması gerekiyor. Çünkü devamlı tok olan insanlar açlığın ne olduğunu bilemez. Bu durum onları gaflete sürüklemektedir. Bu sebeple Rabbimiz, yılın bir ayında oruç tutmamızı bizlere farz kılmıştır. Tâ ki, rızkın insan hayatındaki ehemmiyetini bilelim ve bize verilen sayısız nimetlere karşı Mün’im-i Hakikî olan Rabbimize devamlı şükredelim.

Ayrıca insan midesinin kontrolsüz bir şekilde doldurulmaya alıştırılmasının insan hayatı üzerindeki olumsuz etkisini de bu günlerde daha iyi anlayabiliriz. Devamlı tok olan bir insanın aç olan insanların halinden anlayamaması ve bu durumunun devamı için insanların başkalarının zararı pahasına da olsa hep kendi menfaatini düşünmesi hadisesi sürekli tokluğun insanlar için ne kadar tehlikeli sonuçlar doğurabileceği gerçeğini bize hatırlatmaktadır.

Diğer yandan insanları zalimleştiren ana kaynağın açlık korkusu olduğunu söyleyebiliriz. Rabbimizin Rezzak sıfatını anlayamayan insanlar aç kalmamak ve devamlı varlık içinde yaşamak için hemcinslerinin hukuklarına tecavüz etmekten kendini alamazlar. Ve hatta diğer insanları sömürmek için kendilerini mazur görmekten de çekinmezler. Diyebiliriz ki, insanlar arasındaki boğuşmaların temelinde bu aç kalma korkusu önemli bir yer tutmaktadır.

Bütün bunları düşündüğümüzde, oruç gibi nezih bir ibadetle Rabbimizin bizleri nefis terbiyesine yönlendirdiğini anlarız. Çünkü, insanları yaratan o yüce Yaratıcı, insanların hangi durumlarda canavarlaşabileceği ve hangi durumlarda insanî cevherlere uygun bir insan olabileceği gerçeğini çok iyi bilmektedir. O Rabb-i Rahim, biz insanları ebedî saadete lâyık hale getirmek için birçok ibadetle birlikte, oruç ibadetini de bizlere farz kılmıştır. Çünkü O bizlerin yaratılışımıza uygun bir hayatla dünya hayatımızı geçirmemizi istemektedir. Bunun için bütün yolları bize göstermiştir.

Ebedî saadeti elde etmek için gereken bütün emirleri, Hâlık-ı Teâlâ, Habibi olan Resûlü vasıtasıyla bizlere bildirmiştir. Kur’ân-ı Azîmüşşan, bizlere imtihanı kazandıracak hakikatlerle doludur. Ayrıca Rabbimiz sadece kitap göndermekle yetinmemiş, o yüce kitabı bizlere tefsir edecek ve içindeki hakikatleri hayatına en güzel bir şekilde geçirecek bir Rehber-i Ekmel de(asm) göndermiştir. Bütün bu gerçekleri görmemek için kör olmak gerektir. Bütün mesele biz insanların, şeytanların ve nefsimizin cenderesinden kendimizi kurtarabilmemizdir. Bu elbette kolay olmayacaktır. Çünkü, ebedî saadetin yaşanacağı Cennet ucuz değildir. Rabbimizin tükenmez hazinelerinden ebediyen istifade edebilmemiz için bu fani dünyada bazı bedeller ödemememiz gerekir.

Bu dünyadaki lezzetlerden kendimizi mahrum etmeyip, gafletli bir hayat yaşarsak, hangi yüzle o yüce nimetlere talip olabiliriz? Allah’a asi olup, küfür ve günah karanlıkları içinde yaşayanları bir tarafa bırakalım. Görünürde bunlar zaten imtihanı kaybetmişlerdir. Asıl mesele, kazanacak gibi görünüp kaybetmektir. Kazanma imkânını elde edip de, dünyanın fani hevesleri uğruna yeterince Rabbimizin rızasını kazanmazsak, asıl o zaman bizim için çok yazık olur...

15.09.2008

E-Posta: [email protected]




Hakan YALMAN

Âlemlerin Rabbi'nin büyük patlama deneyi ile idraki



İnsanların içine düşebileceği en büyük yanlışlardan biri oryantasyon kaybı olsa gerek. Yani nerede ve hangi konumda olduğunu unutup kâinata ve maddeye yön verebileceğini vehmetmek. İsviçre’nin Cenevre şehrinde son zamanlarda üzerinde sıklıkla durulan deneyle ilgili farklı kesimlerden değişik yorumlar yapılırken dünyanın sonu olabileceği, bir yaratıcının varlığını ispat edip edemeyeceği ile ilgili değişik yorumlar yapılıyor. Bu yapılırken dünyanın kâinat sisteminin genelinde bir nokta kadar bile olmadığı ve sistemin çok ince irtibatlarla her an yeniden şekillendirildiği göz ardı ediliyor. Sistemin geneli içinde büyüklük olarak hiçbir esamesi okunmayan dünyada yapılanların bu devasa sistemi etkileyeceğini düşünmek bir vehim olmaktan öte anlam ifade edemez. İnsanın unuttuğu şey yaptığı deneylerle sistemi yönlendiren ve belirleyen konumda değil gözlemleyen konumda olduğudur. Deneyler ‘Yaratıcı var mı yok mu?’ sorusuna bir cevap alanı olamaz. Çünkü Yaratan olmaksızın üzerinde deneyler yapılan yeryüzü ve kâinatın varlığı ve yine bu deneyleri yapan ve yorumlayan insanların bedenleri ve beyinleri mevcut olamazdı. Devasa bir sistemin bir parçası olan ve o sistem içinde yer alan ve beyninin çalışması için her an kâinatı şekillendiren kudrete muhtaç konumdaki insanoğlunun sistemin geneliyle kıyaslandığında dikkate bile alınmayacak küçük bir alanda yaptığı deneyle Sistemi Şekillendiren Zat’ın varlığını sorgulaması en hafif ifade şekli ile komikliktir. Burada insanın konumu sadece gözlemcilik olabilir. Yani Âlemlerin Rabbi’nin içinde yaşadığımız âlemi ne şeklilde yaratmış olabileceğini anlamaya çalışmak ve kudretin ortaya koyma tarzı ile ilgili bilgiler edinmek. Bunu dahi yaparken o mükemmel sistemin bir parçası olduğunu ve sistemin her an yeniden şekillendirildiğini unutmamak gerekiyor. Yani insanın Yaratıcı’nın yaratma alanından çıkıp bu alanı gözleme imkânı yok. Hep yaratılan olmak durumunda. Bu durumda sanki bağımsız bir gözlemciymiş gibi sorgulama konumunda olma imkânı yok. Büyük Patlama’nın tekrar yaşanması için kurulan düzenek de Âlemlerin Rabbi’nin şekillendirdiği alanda ve O’nun kudret kalemi ile çizilen kâinat kitabında cereyan ediyor. Dolayısı ile yaptığınız deneyde O’nun ile iletişim halindesiniz ve size ne kadar ipucu verirse o kadarı ile bir sonuca ulaşmak durumundasınız. Deneyin sonucunda Kâinat Sultanı’nın varlık ve yokluğu ile ilgili bir sorgulama yapamazsınız. Çünkü O olmadan siz de sorgulama konumunda olamazsınız. O halde, ‘şu sonuç çıkarsa Allah’ın varlığını doğrular bu çıkarsa sistemin kendi kendine var olduğuna işaret eder’ yaklaşımı anlamsızdır. Var olan bir sistem Vareden’siz olamaz. Sistemin bir parçası olanlar ise ancak kendilerine verilmiş olan aklın kabiliyeti ölçüsüne Vareden’in varediş tarzını anlamaya çalışabilirler. Bunu yaparken de bedenlerinin ve beyinlerinin ancak Vareden’in var ettikleri ile çalışabildiğini unutmamaları gerekiyor. Yeni deney ile ilgili internet ortamında yer alan şu bilgiler genel bir fikir veriyor:

İlk kez 1920’lerde Alexander Friedmann ve Abbé Georges Lemaître tarafından ortaya atılan Big Bang teorisinde kâinatın tek bir maddeden geldiğini öne sürülmektedir. Bu maddenin uygun şartlar altında patlamasıdır. (Wikipedia)

Albert Einstein’in izafiyet kuramı ve kozmolojik prensip. Genel görelilik kuramı bütün cisimlerin yerçekimi ile etkileşimini hatasız olarak açıklar. Kozmolojik prensibe göre gözlemcinin kâinatı gözlemlemesi, ne kendi konumuna, ne de baktığı istikamete bağlıdır. Bu prensip kâinatın makro özelliklerini açıklamakla birlikte, kâinatın sınırı olmadığını, bu sebeple Big Bang’in boşlukta belirli bir noktada değil, aynı anda bütün boşluk boyunca gerçekleştiğini ima eder.[1] Makro ölçekte evren homojen ve izotropiktir. (Wikipedia)

Yani bu teoride evren tek bir maddeden meydana gelmiştir. Bu madde gerekli şartlar altında patlama meydana gelmiştir. Bu patlama ile evren maddenin parçaları ile oluşmuştur. Peki bu patlamadan sonra? Evrenin her tarafına yayılan galaksiler gezegenler kara delikler ve güneş sistemleri.

Teoriyi büyük patlamadan gelen radyasyon olarak, ilk defa 1964‘te tespit edilmiştir. Evrenin malesef ki % 94’ünü bilmiyoruz. Yani bu teoriye göre patlama ile oluşan evrenin görebildiğimiz kısmı sadece % 4 bilim adamlarının merak ettikleri kısımda bu % 96 evrenin nasıl oluştuğu ve bu evreni oluşturan madde bu maddeye bilim adamlarının bazıları Tanrının Zerrecikleri diyorlar. Bazıları ana madde…

Patlama öyle bir düzenle yapıldı ki, Yüce yaratıcı tüm evreni öyle bir düzenle kurdu ki patlamada yani Big Bang'de bu şekilde oluşması ve canlıların yaşayabilmesi trilyon ötesi bir ihtimal. Dünyanın en büyük parçacık hızlandırıcısı “Büyük Hadron Çarpıştırıcısı” (LHC), 13,7 milyar yıl önce meydana geldiği düşünülen Büyük Patlamadan hemen sonraki başlangıç şartlarını oluşturarak maddenin sır perdesini aralayabilmek için faaliyete geçiriliyor. Aralarında Türklerin de bulunduğu 5 binden fazla fizikçi ve mühendisin 10 yılı aşkın süredir üzerinde çalıştığı proje, son yılların en büyük bilim projesi olarak gösteriliyor. Kısaca LHC olarak anılan laboratuvarı inşa eden Avrupa Nükleer Araştırma Kurumu (CERN) Genel Müdürü Robert Aymar, Büyük Hadron Çarpıştırıcısının “dünya görüşümüzü ve kâinata bakışımızı değiştirebilecek sonuçlar üreteceğinden emin olduğunu” belirtti. LHC, Fransa-İsviçre sınırında, Cenevre yakınlarında, yerin 100 metre altında 27 kilometrelik dairevi bir tünel olarak inşa edildi.

Deney başladıktan sonra, tünel çevresinde bulunan 4 büyük algılayıcıdan ikisi Atlas ve CMS, “Higgs bozonunun izini sürecek.” CERN Müdürü Aymar, Higgs’den başka bilinenlerden çok daha ağır, çok daha fazla sayıda parçacık bulunacağını düşünüyor ve “Biz bu parçacıklara karanlık madde diyoruz” dedi. Aymar’a göre, LHC kâinatın yüzde 23’ünü oluşturan bu karanlık maddenin “ne menem bir şey” olduğunun anlaşılmasını sağlayacak. Bilim adamlarına göre, evrenin yüzde 4’ü bildiğimiz maddeden meydana geliyor, kalan bölüm ise karanlık enerjiden ibaret.

Türkiye’nin de aralarında bulunduğu Avrupa ülkelerinin yanı sıra ABD, Hindistan, Rusya ve Japonya’nın da iştirak ettiği 3,76 milyar Avro’luk proje, minik parçacık fiziğinin yıllardır kafa patlattığı dört büyük soruya cevap bulmaya çalışacak. Bu sorular şunlar: Higgs bozonunu bulmak, süpersimetrinin sırrını ortaya çıkarmak, madde ve antimaddeyi anlamak ve Büyük Patlamadan hemen sonra saniyenin binde birindeki sürede ortaya çıkan şartları yeniden yaratmak.

-Higgs bozonu: İstikrarsız karaktere sahip parçacığa, adeta “ilahi parçacık” gözüyle bakılıyor, zira birçok araştırmacı bu parçacığı teorik olarak inceledi, ama şimdiye kadar hiç kimse onu göremedi. Bozon, onu 1964 yılında “tümdengelim” (dedüksiyon) yöntemiyle ortaya çıkaran İngiliz fizikçisi Peter Higgs’in adını taşıyor. Bozonun varlığını deneyle kanıtlamak, parçacık fiziğinde bilinenleri özetleyen “standart modelin” eksik halkasını bulmak anlamına gelecek. Higgs bozonu, kütlenin nasıl kazanıldığının anlaşılmasını sağlayacak.

Bazı parçacıkların niçin kütleden mahrum olduğu da böylelikle anlaşılabilecek.

-Süpersimetre: Bu kavram, son yılların en esrarengiz keşiflerinden biriyle ilgili. Şöyle ki, görünen madde evrenin sadece yüzde 4’ünü oluşturuyor.

Kâinatın yüzde 23’ü karanlık madde, kalan yüzde 73’ü de karanlık enerjiden teşekkül ediyor. Bu konunun aydınlatılması; karanlık maddenin, “nötralino” adı verilen süpersimetrik parçacıklardan oluştuğunu gösterebilecek.

-Madde ve antimaddenin esrarı: Enerji maddeye dönüşürken, bir parçacık ve zıt kutuplu elektrik yüküne sahip bir yansıması, bir başka deyişle antiparçacığı oluşuyor. Parçacık ve antiparçacık bir araya gelecek olursa birbirlerini yok ediyor ve enerji ortaya çıkıyor. Mantık, madde ve antimaddenin evrende eşit miktarda bulunması gerektiğini söylese de, antimadde nadir bulunuyor.

-Büyük Patlamadan sonra saniyenin binde birindeki şartları yeniden oluşturmak: O sırada madde, kuark ve glüonlardan oluşan bir çeşit “yoğun ve sıcak çorba” olarak ortaya çıktı. Çorba soğuyup yoğunlaşırken, kuarklar; protonlar, nötronlar ve diğer kompozit parçacıkları oluşturdu. LHC, ağır iyonları birbirleriyle çarpıştırarak bir anlık da olsa, Güneş çekirdeğindekinden 100 bin kat daha yüksek sıcaklık elde etmeye çalışacak. Bu çarpışmalar sırasında kuarklar ortaya çıkacak. Araştırmacılar, serbest kalan kuarkların maddeyi oluşturmak için ne şekilde ve nasıl birleştiklerini gözlemleyebilecek.

-LHC çarpıştırıcısı “hadron” ailesinden hidrojen protonlarını, ışık hızının yüzde 99,999’uyla 27 kilometrelik tünele fırlatacak.

-Yerin 100 metre altında saniyede 1 milyar proton çarpışması meydana gelirken, yer üstündeki 3 bin bilgisayar saniyede 100 kadar çarpışmayı analiz edecek. Toplanacak veriler, değişik ülkelerde CERN’le bağlantılı araştırma merkezlerine anında iletilecek.

-Tünel dünyanın en soğuk “buzdolabı” olacak, zira süper iletken mıknatısları eksi 271,3 dereceye kadar soğutuldu. Eksi 273,15 mutlak sıfır kabul ediliyor.

-Tünel boyunca sıralanan dört çarpıştırıcı devasa boyutlarda. En büyükleri Atlas, 25 metre çapında, 46 metre boyunda bir silindir. Ağırlığı 7 bin ton kadar. 3 bin kilometreyi bulan kablolarla sarmalanmış halde. Silindirin yerleştirilebilmesi için, 300 bin ton taş ve toprak kazıldı, 50 bin ton beton döküldü. Atlas, bir yıl içinde, dünyanın en büyük kütüphanesi olan Kongre Kütüphanesindeki 3 milyar kitaptakinden 160 kat fazla veri toplayacak.

Bütün bu halleri sorgulayabilecek ve deneyleri yapabilecek özellikte insanları yaratmış olan Kâinat Sultanı kendi kudretinin inceliklerine ve sanatının mükemmelliğine kapılar aralıyor. Bu perdelerin aralanması anlamına geliyor. Bundan sonraki haftalarda Higgs bozonu, Hadron tanecikleri gibi konular üzerinde durup deneyle ilgili farklı yorumlara ve deneyin işleyişine Risâle-i Nurun aydınlığında kalmasını niyaz ettiğimiz 34. pencereden bakmaya çalışacağız.

15.09.2008

E-Posta: [email protected]




Faruk ÇAKIR

Adabıyla yardım çok mu zor?



İDRAK ettiğimiz mübarek Ramazan ayı, yardımlaşma ve dayanışma hislerinin de zirveye çıktığı bir ay olması sebebiyle ayrı bir öneme sahip. Fakirlerin hakkı olan zekât ve fitrelerin bu ayda dağıtılması yardım faaliyetlerinin gündemi meşgul etmesine de sebep oluyor.

“Komşusu açken tok yatan bizden değildir” ikazı gereği, fakir ve fukaranın gözetilmesi hepimizin vazifesi. Ancak bu vazifeyi herkesin tek tek yapması kolay değil. Bu sebeple yardımları planlı ve programlı olarak muhtaçlara ulaştırmak için çeşitli vakıf ve dernekler faaliyet gösteriyor. Hatta bu yardımlaşmayı temin için, halk arasında “Fak(ir) Fuk(ara) Fon(u)” olarak bilinen kaymakamların kontrolünde ‘devlet’e ait bir kurum bile var.

Tabiî ki muhtaçlara yardım ulaştırmak için kurulan dernek ya da vakıfların ‘yolsuzluk’la itham edilmeleri, haberlere konu olması çok ağır bir sorumluluk gerektiriyor. Herkesin doğru ve dürüst olması lâzım, ama doğruluk ve dürüstlük; fakirlere yardım ulaştırmak için bir araya gelenler için olmazsa olmaz şarttır. Böyle kurum ve kuruluşların ‘yolsuzluk, usulsüzlük, haksızlık’ gibi kavramlarla birlikte anılması en hafif tabiriyle ‘tuzun kokması’ anlamına gelir. ‘İnsan’ların hata yapması mümkündür, fakat asıl hata ‘yanlış’ları savunmakta ısrar etmektir. Bu bakımdan; duyulması, gerçekleşmesinden daha beter olan bazı iddiaların bir an önce açıklığı kavuşması ve varsa usulsüzlük yapanların cezalarını çekmesini arzu ederiz.

Önemli noktalardan biri de, fakir ve muhtaçlara ulaştırılan yardımların onları rencide etmesidir. Mümkün olduğu kadar; “Bir elin verdiğini, diğer el görmemeli” prensibini uygulamak gerekirken, maalesef çoğu zaman bu kurala uyulmuyor. Uyulmadığı için de yardım aldığı için sevinmesi gereken fakir ve fukara hem manen, hem de maddeten rencide oluyor.

Zaman zaman gazetelere haber konusu olan bu tür davranışların bir şekilde sona erdirilmesi gerekiyor. Muhtaçların Ramazan ayından çok önce tesbit edilmesi ve kimseyi rencide etmeden, ‘tören’ yapmadan, kargaşaya sebebiyet vermeden bu yardımların dağıtılması mümkün değil mi? Hele hele günümüz şartlarında bunları yapmak çok kolay olsa gerek.

Gerek belediyeler ve gerekse bu faaliyetlerde bulunmak için kurulan dernekler ‘fakir’ insanları çok kolay bir şekilde tesbit edebilirler. Dağıtılması gereken yardımlar ya tesbit edilen kişilerin adresine doğrudan teslim edilir, ya da ellerine verilecek bir ‘fiş’ ile farklı gün ve saatler için randevu verilebilir. Bu yapılmadığı için yardım dağıtma esnasında çoğu zaman hoş olmayan manzaralar yaşanıyor. Gazete ve televizyonlara da yansıyan bu görüntüler, yardım için kuyruğa giren insanların bir defa mağdur olmasına sebep oluyor.

Fakir fukarayı sevindirmek için gayret gösteren şahıs ya da derneklere çağrımız şudur: Yardım dağıtırken, fakir-fukarayı rencide etmeyiniz. Hiçbir şekilde kargaşaya imkân tanımayacak şekilde planlı iş yapınız.

Aksi halde ‘duâ’ beklediğiniz kişilerden hayır duâ yerine serzenişler duyarsınız...

15.09.2008

E-Posta: [email protected]




Mustafa ÖZCAN

Kevnî âyetlere dair ilmî i’caz



Kur’ân-ı Kerim, İncil gibi sadece bir irşad ve mev’ize ve ahlâk kitabı mıdır? Zira kimi ilâhiyatçılar ve Seyyid Kutup gibi şahsiyetler Kur’ân-ı Kerim’e bu zaviyeden bakıyorlar. Kur’ân-ı Kerim yatay ve dikey boyutlu olarak müheymin ve cami bir kitaptır. Bütün asırlara baktığı ve hitap ettiği gibi bütün mekânlara da bakar. Bunun dışında Hazreti Peygamber (a.s.m.) nasıl diğer bütün peygamberlerin varisi ise Kur’ân-ı Kerim de bütün kitapların varisidir. Bundan dolayı yine Kur’ân-ı Kerim’e göre sıfatı müheymindir. Yani sabık kitapların bütün özelliklerini bünyesinde toplamıştır. Bu açıdan diğer kitaplar tahrif edilerek zamana ters düşmüş ve anakronik hale gelmiştir. Anakronik olmayan tek kitap Kur’ân’dır. O bütün zamanlara hitap eder. Bir zamanın değil, bütün zamanların modernizmini kapsar. Bundan dolayı Ekber Şah gibi modernistlerin kendi zamanlarıyla ilgili modernist telâkkileri eskimiş, ama Kur’ân hâlâ bütün zamanların rehberi olmaya devam etmektedir. Bundan dolayı merhum İskilipli Atıf Hoca 'Kur’ân, asrî değil a’saridir’ demiştir. ‘Ma farratna fi’l kitabi min şey’in ve ‘Kitapta yaş kuru hiçbir şey bırakmadık’ denmesi ve benzeri âyetler Kur’ân-ı Kerim’in hem eski kitaplara, hem de yeni modern zamanlara nazaran hiçbir şeyi ihmal etmediğini ortaya koymaktadır. Bazı sahabeler küçük büyük ne kaybederse—isterse bu iğne olsun—Allah’dan isterlermiş. Felsefe ise güya Allah’ı tazim babından onu kâinatın tasarrufundan uzaklaştırıyor. Saygı ve hürmet adına onun sıfatlarını tatil ediyor. Büyütürken küçültüyor. Güya ahlâken büyütürken vücudî olarak küçültüyor. Kuşkusuz, günümüzde bazı İslâmî camialarda da gençleştirme projeleri de bunun bir başka örneğini yansıtmakta ve teşkil etmektedir. Kur’ân bütün yönlere bakar ve dolayısıyla sadece İncil’in irşadı ve ahlâkına varis değildir. O aynı zamanda müheymin, muaddil ve musahhih yönüyle Tevrat’ın Tekvin kitabına da varistir ve onu tashih eder.

***

Kur’ân-ı Kerim, müheymin özelliğinden dolayı kevnî âyetlere de temas etmekte ve bu teması bilinmeyen bir takım sırlara havi olduğundan dolayı kevnî âyetleri ifşa eden bu âyetlere i’caz el ilmi (ilmî mû'cize) denmektedir. Zamanla Peygamberimizin kevnî mû'cizeleri reddedilerek tek mû'cizesi Kur’ân-ı Kerim olarak takdim edilmiştir. Bununla birlikte son sıralarda bu küllî mû'cizenin ilmî i’caz boyutları gibi boyutları da ya reddedilip, ya da asgarî seviyeye indirilerek budanmıştır. Halbuki, Kur’ân lâfzıyla beyanî bir mû'cize olduğu gibi maziden ve gelecekten yaptığı doğru ihbarat-ı gaybiyesiyle de ilmî mû'cizedir. Maalesef günümüzde kâsır akıllı ve absürd bazı ilâhiyatçılar Kur’ân-ı Kerim’in bu boyutunu zımnen red ve inkâr etmektedirler. Güya Kur’ân ilim ve fen kitabı değilmiş. Ama camiiyeti yani toplayıcılığı ve müheyminiyeti içinde bu boyutta saklıdır. Kur’ân-ı Kerim siyaset kitabı da değildir, ama orada ‘şavirhul fi’l emr’ ve ‘emruhum şura beynehüm’ gibi âyet-i Celileler vardır. Tevrat Cenâb-ı Hakk’ın kâinatı def’aten ve sonrasında tedricen 6 günde yarattıktan sonra sabat günü (cumartesi) istirahate çekildiğini yazmaktadır. Kur’ân istirahate çekilmeyi reddeder. Kullu yevmin fehuve fi şe’nin âyeti Cenâb-ı Hakk’ın daima hallakiyet ve diğer sıfatlarıyla muttasıf olduğunu ve bu sıfatlarının hiçbir zaman tatile uğramadığını ifade eder. İstirahat ve dinlenme dönemlerine muhtaç olmadığını ortaya koyar. Bırakın Cenâb-Hakkı insanoğlu bile cennette yorgunluk ve hastalıktan (Vasab ve nasab) muaf ve beri olacaktır. Hal böyle iken Tevrat Allah’ı kulun altına düşürmekte ve noksan olarak tanıtmaktadır. Oysa ki, o noksan sıfatlardan münezzehtir. İnsan halifesi olarak onu taklit eder, ama sıfatlarında ortaklık yoktur. Allah taklid yoluyla sadece insanı öğretir, yoksa sıfatları müşterek değildir. Tevrat’a ilâve olarak Cenâb-ı Hakk yedi kat semayı iki günde düzenlediğini (Fussilet: 11/12) beyan etmektedir. Dolayısıyla bazı arsız ve utanmaz müşteşriklerin ileri sürdükleri gibi Kur’ân-ı Kerim, Tevrat’ın kötü bir kopyası değildir. Teşriî yani hukuken de icazu’l ilmî olarak da Kur’ân muharref Tevrat’a rüçhaniyet arz etmektedir. Halep orda ise arşın burada.

***

Kur’ân-ı Kerim’in i’cazu’l ilmî dedikleri boyutu vardır. 12 Eylül (2008) akşamı Ceviz Kabuğu programına katılan bir ilâhiyatçı yine bu boyutu ketmeden konuşmalar yaptı. Kur’ân-ı Kerim bu konularla ilgilenmezmiş. Bu ilâhiyatçılar Kur’ân-ı Kerim’e felsefe gözlüğüyle bakıyorlar. Nasıl ki kimi filozoflar Allah’ı tenzih etmek için onu kâinatın tasarrufundan alıkoymuşlarsa, kimi ilâhiyatçılar da Kur’ân-ı Kerim’i güya konjonktürel çelişki ve tenakuzlardan korumak için sadece duâ ve irşad kitabı seviyesi ve derekesine indirmeye çalışıyorlar. Yani İncilleştiriyorlar. Halbuki Kur’ân bize kevnî âyetlerden söz etmektedir. Söz gelimi, kâinat önce tek bir kütle iken parçalanmış ve sonra da parçaları günümüze kadar büyümektedir. Enbiya Sûresi 30’uncu âyette sema ile dünyanın önce bütün olduğunu ve sonra da birbirinden ayrıştırıldıkları ifade edilmektedir (kaneta ratkan fefetaknahuma). Müfesirler bu âyetten bing bang teorisine yol bulmaktadır. Sular dahi böyle ayrıştırılmıştır. Musa’nın (Aleyhisselâm) 12 gözesi gibi denizler arasında da görünmez sınırlar vardır. ‘Merecel bahreyni yeltakiyani ve beynehuma berzahun la yebgiyani’ âyeti tatlı ve tuzlu sular arasında görünmez geçitlerin olduğunu ortaya koymaktadır. Görünür ve görünmez varlıklar arasında buna benzer perdeler vardır. Bunlar boyut farkıdır. Görünmez varlıklar Reşid Rıza’nın zannettiği gibi sadece mikroskobik varlıklar olmayıp cin, peri ve melek gibi ruhanî ve duhanî varlıklar da buna dahildir. Ve inna le musiun âyeti de kâinattaki genişlemeyi konu etmektedir. Kur’ân’da büzülme ve genişlemeyle alâkalı âyetler vardır. Sudan gayrı bütün maddeler soğuk karşısında büzülürken o kütlesini arttırmaktadır. Kur’ân-ı Kerim kitabı kâinatın sağlama kitabıdır o ebedî rehberdir ve ondan öğreneceğimiz çok şey var.

15.09.2008

E-Posta: [email protected]




Şükrü BULUT

Ergenekon’dan çıkış



Kolay değil… Semaya ser çekmiş sarp, yüksek dağların arasından ovalara çıkış kolay değil… Hele dağların arasındaki vadiler ve boğazlar eritilmiş demir ile doldurulmuş ise… Demir bentleri ateşlerde eritmek hiç kolay değil. Yumuşamamış demirleri dövmek de kâr etmez gayrı…

İnsan nisyandan geldiğinden genellikle unutkandır. Bahsinde bulunmak istediğimiz Ergenekon’u biliyorsunuz. Meşhur destan Ergenekon değil, destana bürünen siyasî Ergenekon'dur mevzumuz. Haftalık Aktüel dergisinin haberine göre Washington'daki zındıka enstitülerinde pişirilip Türkiye´ye sevk edilen Ergenekon… Tartışmanın başladığı günden bugüne kadarki arşivler; yazı, resim, yorum ve fıkralarıyla ortaya konulduğunda, dışarıdan birilerinin bizimkileri fena aldattıklarını üzülerek seyredeceğiz gibi görünüyor. Hele bir paşanın Ergenekon’u ademe mahkûm etme girişimi… Veya Genelkurmay’ın tutuklu paşaları TSK adına ziyaretleri… Bulduk zannettiğimiz Ergenekon’ların daha da derinlerde olduğunu böylece anlıyoruz.

AKP hükümeti, liberallerimiz ve bir kısım dinî cemaatler üniformalı Kemalizmden kaçarken “sivil Kemalizme“ mi yakalandılar? Bilemiyoruz. Söz konusu grupların resmî Kemalizm yerine sivil Kemalizmi tercih etmeleri onları maalesef kurtarmıyor. Resmî Kemalizm sivil Kemalizme dönüştürülebilir. Fakat esaslarının, çerçevesinin, düşmanlarının, ritüellerinin ve önceliklerinin değiştirilemeyeceğini, AKP'nin dolu dizgin yaptığı son icraatlarından anlamak mümkün: Okulların, Kemalizmin propaganda merkezleri olma özelliği iyice pekiştirildi. Camilerde Atatürk’ü anlatma telkinleri bizzat Diyanet Başkanınca sürdürülüyor ve ekranlar Kemalizmden geçilmiyor.

Doğrudur… Neoliberallerin öngördüğü sivil Kemalizle halkı dönüştürmek daha kolay. Milletin geleneksel tepkisini çekmeyecek şekilde mânâ, muhteva ve maksatta başarılı bir format… Hem hanedanımız da bunu şiddetle arzuluyor. Durum böyle olunca, yeterince kullanılmış figüranların, dillerde pelesenk ilişkilerin ve resimlerin deşifresi elbette ki Kemalizme yeni bir soluk getirecektir. Yani anlayacağınız; şu bizim Ergenekon dediğimiz hadisenin, yine Kemalistlerin arzusu üzerine Washington'da hazırlanmış bir senaryodan fazla birşey olmadığı ihtimali giderek güçleniyor.

Ergenekonlardan gerçek anlamda çıkmak içinse millete, millet iradesine ve millî tarihimize dönmekten başka yol görünmüyor. Kemalizmin mahiyetini çeşitli artistliklerle milletin nazarından kaçırmak, rüşvetlerle medyayı dezenformasyonda kullanmak ve tarihiyle yüzleşmekten korkmak bizi yeni oyun dalgalarına kaptırıyor.

Eskiden dünya büyüktü. Oyunlar ve oyuncular gecikmeli olarak teşrih edilirdi. Ama küçülen bir dünyada millet iradesinden bahsedenler eski oyunlara tevessül etmemeli. En büyük hilenin hilesizlik olduğunu kabullenmek zorundayız.

Neocon ve neoliberal çetelerin dolmuşuna binenler, Kemalizm ile mücadele edemezler. Dünyanın her gün yeni bir fikir peşinde koştuğu ve hürriyetlerin boyutlarını ilimle tayin etmeye çalıştığı bir çağda, Türkiye'yi Kemalizme mahkûm edenleri Ergenekon oyunları kurtarır mı? Hiç zannetmiyoruz. Paul Wolfowitz´in meşhur sözünü tekrar etmek lâzım burada: “Her İslâm ülkesi içinden bir M. Kemal çıkarmadıkça, İslâm âlemine demokrasi gelmez." Kemalizmi bu ülkenin başına saranlar ve milletin kurtuluşuna gidecek her yolu kapayanlar bu anlayışla çalışmaya devam ettiklerine göre, sivil Kemalizmle hedefe yürümek isteyen şu kadrolarla işimiz çok zor.

Ergenekon'dan çıkmak isteyenlere tarihî bir tabloyu da arz ederiz. 12 Eylül'ün en şaşaalı döneminde “dindar Kemalizm"e başvurulmuştu. Türk-İslâm sentezi o günlerin icadıdır. Medenî dünyaya maddeten ve manen dilenci olmuş, izzetini Avrupa mahkemelerinde yitirmiş, milletin elindeki avucundakini hırsızlara kaptırmış bir ülke görüntüsü, Türk-İslâm sentezcilerinin yâdigârı değil mi?

Doğrusu; millete doğruları anlatmak ve millet için karanlık olan noktaları aydınlatmaktır. Hukukun üstünlüğü ve şeffafiyet Ergenekonlar için bulunmaz bir panzehirdir. Eğer hukuku da kirletir, mahkemeleri de idare ettiğiniz kurumlara çevirirseniz, işte o zaman Ergenekoncularla aynı safta yer almış olursunuz. Kanaatimiz o ki, her taraftan sarılmış, politikasını teslimiyet üzerine bina etmiş ve en küçük bir hışırtıdan ürken bir hükümetle Ergenekon´dan çıkılmaz. Çıkış için, korkutulmamış, kirletilmemiş ve şeffafiyeti esas alan kadrolara ihtiyaç var…

15.09.2008

E-Posta: [email protected]




Ruhan ASYA

Çocuk deyip geçmeyelim



İnsan bir yolcudur şu dünyada. âlem-i ervahtan, rahm-i madere, rahm-i maderden sabavete, sabavetten çocukluğa, çocukluktan gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre giden bir uzun seferdedir. Ve bu uzun seferin bineği de terbiye ve eğitimdir. Binek ne kadar sağlam olursa, yolculuk da o kadar emniyetli ve güvenli olur.

Rahm-i maderde başlar bu eğitim ve terbiye. Mezara kadar devam eder. Said’i Bediüzzaman, Emir Kulal’ı Şah-ı Nakşibend’e hoca yapan, Geylani’yi Gavs-ı Âzam yapan bu sır eğitim ve terbiyedir. Nuriye Hanım Said’e hamileyken abdestsiz yere ayak basmaz, Said’i abdestsiz emzirmez. Şah-ı Nakşibend Hazretlerinin annesi, ona hamileyken haram ve şüpheli şeylerden titizlikle uzak durur. Çocuğuna, yediği şeyler şüpheli olan kadınların süt annelik yapmasını istemez. Henüz dört yaşındayken olağanüstü haller görülmeye başlar Şah-ı Nakşibend’de. Bir gün annesi süt sağarken yanına gelir ve "Anne, bu inek önümüzdeki baharda bem beyaz bir buzağı yavrulayacak” der. Haber verdiği gibi çıkar. Emir Kulal Hazretlerinin annesi ona hamileyken şüpheli bir lokma yiyecek olsa karın ağrısı başlarmış. O lokmayı çıkarmadıkca, karın ağrısı geçmezmiş. Anlamış ki, karnında taşıdığı çocuktan ileri geliyor bu. Ve yiyeceği lokmaya çok dikkat edermiş.

Abdulkadir Geylani Hazretleri doğruluk dersini annesinden alır daha çocukken. Yolunu kesen eşkiyalara annesinin cübbesinin kolunun altına diktiği paraları haber verir. Bu duruma şaşıran eşkiyaların “Paraların yerini neden söyledin?” sorusuna “Annem bana hiç yalan söyleme dedi. Ben de ona verdiğim söze sadık kalmak için size doğruyu söyledim” der. Eşkiya reisi “Annen nereden bilecek senin burada yalan söylediğini?” deyince “Annem bilmese de Allah da mı bilmez, görmez? Allah her şeyi bilip gördüğü gibi, sizin yaptığınız bu soygunu bile biliyor ve görüyor.” İşte Geylani’nin daha on yaşındayken verdiği bu ders eşkiyayı tövbekâr eder, Geylani’yi Gavs-ı Âzam mertebesine çıkarır.

Bediüzzaman Hazretleri “Bir çocuğun en tesirli muallimi onun validesidir” diyor. Ve hayatı boyunca seksen bin zatlardan ders aldığını, fakat annesinden aldığı dersin ruhunda çekirdekler hükmünde yerleştiğini ve sair derslerinin bu çekirdekler üzerine bina edildiğini söylüyor.

Çocuğun eğitiminde babanın rolü de çok önemli. Mübarek zatlardan birisi diyor ki: "Babam bize çocukluğumuzda hiçbir zaman namaz kılın demedi. Kalkar, heyecanla abdest almaya gider, temiz elbiselerini giyer, seccadesini açar ve huşû içerisinde yavaş yavaş, lezzet alarak sûreleri okurdu. Onun bu hali bizi de harekete geçirir, büyük bir iştiyakla arkasında durur, biz de namaz kılardık.”

Lisan-ı hal, lisan-ı kalden daha tesirlidir. Anne veya baba çocuğun gözü önünde namaz kılmazsa, derse gelip ders esnasında başka bir odada sohbet ederse, o çocuk da ebeveynin ayinesi olur. İleride ebeveyn ayinede aynı manzarayı seyreder.

Hadis-i şerif diyor ki: “Her çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar. Onu annesi ve babası Hıristiyan ya da Yahudi yapar.” Çocuklar ebeveyninden aldığı eğitimle şekil alıyor. Âlim de olabiliyor, zalim de. Meşhur bir hikâye var. Memleketin birinde bir annenin bir tek evlâdı varmış. Bir gün komşunun kümesinden bir yumurta çalıp getirmiş. Anne “Aferin oğlum “demiş. Bu aferin çocuğu, ertesi gün eve komşunun kümesinden aldığı tavukla gelmiş. Anneden bir aferin daha. Çocuk durur mu? Koyun, keçi derken usta bir hırsız olmuş. Ve bir soygunda silâhlı çatışmaya girerek, bir adamın ölümüne sebebiyet vermiş. Hem hırsız, hem katil. Cezası idammış. Anne ağlamış sızlamış, “Aman yapmayın, asmayın oğlumu” diye. Ama ne fayda. Kanunun önüne geçememiş. Gence asılacağı gün son isteği sorulmuş. Genç ilginç bir istekte bulunmuş. ”Annemin dilinden bir kez öpmek istiyorum“ demiş. Herkes şaşırmış bu isteğe. Ve anne getirilmiş. Anne dilini uzatmış öpmesi için evlâdına. Ama genç bir hamlede annesinin dilini ısırmış ve bir parçasını koparmış. Anne basmış feryadı. Oradakiler gence "Hayırsız, yaptıkların yetmedi, bir de annenin dilini kopardın” demişler. Genç şu manidar cevabı vermiş:

“Annemin dilini ısırmakla hayatımdaki en isabetli işi yaptım. Çünkü ben küçükken yumurta, tavuk ve daha pek çok şey çalar, eve getirirdim. Annem bana aferin diyeceğine, nereden aldığımı sorup, hırsızlığın kötü birşey olduğunu anlatsaydı ben de bu kötülükten vazgeçerdim. Şimdi ben suçluysam bunun sebebi annemdir. Annem de diliyle beni bu suça ittiği için dilinin cezasını çekmeliydi.”

Evet, bir çocuk küçüklüğünde kuvvetli bir iman dersi ve İslâmî terbiye almazsa hem dünyada, hem de ahirette ebeveyninden şekvacı olacaktır. Peygamberimiz buyuruyor ki: ”Çocuğunuza bırakacağınız en güzel miras, onu hem dünya ve hem de ahiret mutluluğuna eriştirecek terbiyedir.”

Bin aydan daha hayırlı olan bu Ramazan ayında çocuklarımızın teravih namazlarına iştiraki, oruç tutmaları takdire şayan. Ve müjdelercesine ”Abla ben namaz kıldım. Oruç tuttum” demeleri bizi duygulandırıyor ve çok mutlu ediyor. Bilhassa kız çocuklarının namazda oturuşumuzdan başörtü bağlayış şeklimize kadar bizi model almaları mes’uliyetimizi arttırıyor. Daha ilkokul 2’ye giden Asiye ve 1. sınıfa giden Şükran okula başörtülü gitmek istiyorlar. Dışarıda başörtülü gezmek istiyorlar. Tamamen kendi tercihleri. Hatta okulda öğretmenleri onların başörtülü halini çok sevimli buluyormuş. Çocuklarımızın dinî değerlerimize duyduğu bu muhabbet bizleri son derece mutlu ediyor. İstikbal bizim İnşaallah.

15.09.2008

E-Posta: [email protected]




Yeni Asyadan Size

Myanmar-Tayland notları



İHH’NIN davetiyle gittiği Myanmar-Tayland gezisinden dönen Yazıişleri Müdürümüz Faruk Çakır, izlenimlerini toparlayıp yazıya döktü.

Yarından itibaren yayınlamaya başlayacağımız Myanmar-Tayland notlarını takip edenler, bu iki uzak ve komşu ülkenin bilinmeyen gerçeklerinin yanı sıra, oralardaki Müslümanlar ve İslâmî hayat hakkında da birçok ilgi çekici bilgiye sahip olabilecekler.

Tayland’ın başkenti Bangkok’ta birçok caminin bulunduğu, camilerde okunan Kur’ân seslerinin sokaklara taştığı, havaalanındaki mescit (Prayer Muslim Room), Müslümanlarla Budistler arasında yapılan tanışma ve dayanışma toplantıları, helâl yemek sunulan lokantalar, nüfusunun resmî rakamlara göre yüzde 5’i, gerçekte en az yüzde 15’ten fazlası Müslüman olan Myanmar’ın başkenti Yangon’daki Bahadır Şah Zafer Camiinde kılınan Cuma namazı, İslâmî hizmetlerinde Bediüzzaman’ı örnek almak istediğini söyleyen El Ezher İslâm Enstitüsü Müdürü, Myanmar diline çevrilen Risale-i Nur eserleri, Müslüman olan Budistler, başörtüsü yasağının bilhassa geçmiş dönemde Myanmar’da da ciddî sıkıntılara sebep olduğu, Türkiye’de okuyan Myanmarlı öğrenciler ve daha birçok şey.

En iyisi, sizleri Çakır’ın ilginç gezi notlarıyla başbaşa bırakmak...

***

CÂMİÜ’S-SAĞİR KAMPANYASI

Yeni Asya Neşriyat’ın Külliyat ve Bediüzzaman Beşlemesi kampanyalarından sonra, Ramazan’a özel olarak başlattığı Câmiü’s-Sağîr kampanyası devam ediyor.

Büyük hadis âlimi Celâleddin es-Suyutî tarafından tasnif edilen ve 10 bin civarında hadis-i şerifi ihtiva eden değerli eserden, Feyzü’l-Kadir isimli şerhi esas alınarak seçilen 4000 kadar hadisin ve tercümelerinin yer aldığı bu kitapta, özellikle iman, ahlâk, fazilet ve sosyal hayatla ilgili hadisler Risale-i Nur’daki açıklamalarla yorumlanıyor.

Birinci hamur kâğıda basılan üç ciltlik ve 1734 sayfalık bu eserin kampanya fiyatı 54 YTL yerine 35 YTL.

28 Eylül’e kadar, stoklarla sınırlı olarak devam edecek olan bu kampanyadan istifade edip, bu değerli hadis kaynağını çok uygun bir fiyatla kütüphanenize kazandırmak için elinizi çabuk tutmanızı tavsiye ediyoruz.

***

KİTAP FUARLARI DEVAM EDİYOR

Diyanet Vakfı tarafından her Ramazan ayında İstanbul Sultanahmet ve Ankara Kocatepe Camilerinin avlularında tertiplenen geleneksel kitap fuarlarının, önceki hafta sonu açıldığını duyurmuştuk. Fuarların resmî açılışları da bu hafta sonu yapıldı.

Allah nasip ederse, akşamında Kadir Gecesini idrak edeceğimiz 26 Eylül Cuma gününün bitimine kadar açık kalacak olan fuarlara, şimdiye kadar olduğu gibi bu sene de Yeni Asya Neşriyat olarak, yeni tanzimiyle yayınladığımız Risale-i Nur Külliyatı başta olmak üzere bütün kitap çeşitlerimiz ve dergilerimizle biz de katılıyoruz.

Yayınlarımızın indirimli fiyatlarla okuyuculara sunulduğu standlarımıza bütün kitapseverleri beklediğimizi bir defa daha hatırlatıyoruz.

***

Konya Ereğliden Şener Kaymaz, Cüz Cüz Kur’ân hamlesindeki çalışmalarını anlatıyor:

“Cüz kampanyasıyla gazete abone sayımızı yaklaşık iki katına çıkardık Elhamdülillah. Bu sayıya nasıl ulaştığımızı kısaca anlatmak istiyorum. İki hafta boyunca beş ağabeyimizin katılımıyla bir grup oluşturup bire bir ziyaretler gerçekleştirdik. Bu şekilde toplu olarak ziyaret ettiğimiz esnafın hepsi abone oldu. Hatta bir esnaf ‘Bu kadar ağabey gelip beni ziyaret edecek ve ben abone olmayacağım, hiç olur mu?’ diyerek hemen abone oldu. Abone çalışmalarında bu güzel bir yöntem, çünkü herkesin tanıdığı esnaf veya arkadadaşı vardır, onları bu şekilde ziyaret ederek abone yapılabilir.”

15.09.2008

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 
GAZETE 1.SAYFA

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Ahmet ARICAN

  Ahmet DURSUN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Atike ÖZER

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Raşit YÜCEL

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Site yöneticisi | Editör
Yeni Asya Gazetesi Gülbahar Cd. Günay Sk. No.4 Güneşli-İSTANBUL T:0212 655 88 59 F:0212 515 67 62 | © Copyright YeniAsya 2008.Tüm hakları Saklıdır