"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Atatürk milliyetçiliği mi dediniz; ama hangisi?

10 Ekim 2011, Pazartesi
ATATÜRK milliyetçiliği her ne kadar tanımsız kalmışsa da; son iki anayasamızda özellikle vurgulanmıştı; yeni anayasa tartışmalarının arifesinde bu meseleyi hatırlamamak olmaz. Kemalist milliyetçilik anlayışının günlük siyaset dilindeki karşılığının Atatürk milliyetçiliği olduğunu söyleyebiliriz.

 Bu birkaç anlama gelir. İlki, Türk milliyetçiliğinin sınırlarının çizilmiş, tartışma götürmez, herkes tarafından benimsenmese de tanımı icabı üzerinde uzlaşma sağlanmış bir ideoloji olduğunu kabul eder. İkincisi, bunun doktrinize edilmiş olduğunu varsayar. Ve nihayet üçüncü olarak da, diğerlerinden daha önemsiz olmamak üzere bunu tek bir kişinin, önderin değişmez görüşü olarak ortaya koyar. Oysa, bütün bunlar, ne teorik olarak doğrudur, ne de günlük siyasetin bize her zaman gösterdiği gibi, uygulamada doğrudur. Belki de tek doğru ve gerçekçi olan saptama, Türk milliyetçiliğinin her türlü görünümünün kendisini Atatürk’ün milliyetçilik anlayışı ile temellendirmeye, meşrulaştırmaya ve güçlendirmeye çalışmasıdır. Bu, Kemalist ideolojinin yegane meşru siyaset zemini sağladığı genellemesinin aslında yalnızca özel bir konudaki alt basamağını oluşturur. Özel alan genelden beslenir, ama aynı zamanda da geneli güçlendirir ve yeniden üretir. Bu bakımdan her ikisi ayrılmazdır.

Türk milliyetçiliği hiç tanımlandı mı?
Ne Millî Şef, ne de Demokrat Parti döneminde Kemalizmin olsun, özel olarak Türk milliyetçiliği anlayışının olsun resmî tanımlaması yapılmamıştı. Bu, sanırım sadece Kemalizmin tanımının yapılmasındaki güçlüklerden ileri gelmiyor, fakat buna bu türden bir tanım girişiminin heterojen iktidar bloğunun siyasî ve ideolojik güç dengesini yaralayabileceğinden duyulan muhtemelen haklı endişe de ekleniyordu. Hatta bizzat Kemalist dönemin klasik çağında da bu yönde bir adım atılmasından dikkatle kaçınılmıştı. Bu türden teorileştirme çabalarının güdüklüğü, bundan özenle kaçınılması ve hatta bu çabaların değersiz ya da zararlı görülmesi, aslında Türkiye’deki siyasal teori geleneğinin hemen hemen hiç olmamasından ve bu türden bir geleneği yaratacak ve yaşatacak olan aydın gruplarının bu alandaki inanılmaz kabızlıklarından da kaynaklanıyordu.
Kemalist Türk milliyetçiliğinin, bir yandan basit bir coğrafî ve kültürel çerçevesi, fakat diğer taraftan da etnik bir yönü olduğu da söylenegelir. Farklı coğrafyalarda doğan milliyetçiliklerin değişik ve çeşitli görünümlerinin Türkiye’deki karışımının bu ikiliği bünyesinde barındırdığı yönünde genel bir uzlaşmanın sağlanmakta olduğu görülüyor. Buna ilişkin gerek teorik birikimler ve gerekse olgusal düzeydeki örnekler ve uygulamalar, karışımın sihirli formülünü bir matematiksel kesinlikle ortaya çıkarabilir. Ancak anlaşılması gereken bir başka önemli nokta da, bu karışımdan kendilerince siyasî olarak yararlanmaya çalışan; bizatihi Kemalist milliyetçilik anlayışının bulanıklığını, kendi milliyetçi anlayışlarının çıkış noktası olarak kabul eden, değişik ve zıt milliyetçi yönelimlere işaret edebilmektir. Kısacası, tek bir bulanık ana damardan beslenen, çeşitli, farklı ve zıt milliyetçilik anlayışları bugün de gündemdedir ve milliyetçilik siyasî prim yaptığı sürece de gündemde kalmaya devam edecektir.

Türk milliyetçiliğinin söylemi
1937 anayasa değişikliğinin görüşüldüğü sırada İçişleri Bakanı Şükrü Kaya mecliste, “kendi ırkdaşlarımızı ve bu ırktaki büyük seciyenin asaletini göklere çıkardığımız Türkü” şeklinde konuşuyordu. Kısa bir süre öncesine kadar CHP Genel Sekreteri olan Recep Peker de, aynı sırada, “bizim milliyetçiliğimizin ana vasfı, anayasamızın diğer hükümlerinde ve CHP’nin rejim prensipleri içerisinde de belirtilmiştir; beynelmilelci her cereyan, milliyetçilik telâkkisine muhaliftir” diyordu. Emekli general Refet Bele, milliyetçilik ile sınıf bilinci arasında ters orantı kuruyordu; ona göre, milliyetçilik bu türden bir gelişmeye karşı mukavim unsur olarak telâkki edilmeliydi.
Kemalist milliyetçiliğin kitabî bir ideoloji olduğunu söylemek sadece güç değil, ama aynı zamanda imkânsızdır da… Bizzat Atatürk’ün konuşmalarına bakarak Türk milliyetçiliğinin dönemden döneme değişen birkaç hareket noktası olduğunu söylemek sanırım daha gerçekçi bir yaklaşım olacaktır.

Atatürk’ün Çanakkale için yazdıkları
Atatürk’ün, anlatılanlara göre, İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın hazırlamış olduğu ve hamaset edebiyatına katkıda bulunması bile zayıf ihtimal olan metnine karşılık,  Çanakkale Savaşı’nda hayatını kaybetmiş “düşman” askerleri için 1934 yılında yazdığı  aşağıdaki satırlar, herhalde bizzat savaştığı halde bir komutanın savaşın ve karşılıklı kayıpların ardından geride bırakabileceği en uçtaki insancıl yaklaşımı bize hatırlatmaktadır:
“Bu memleketin toprakları üstünde kanlarını döken kahramanlar!
Burada, bir dost vatanın toprağındasınız.
Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz.
Sizler, Mehmetçiklerle yan yana, koyun koyunasınız.
Uzak diyarlardan evlâtlarını harbe gönderen analar!
Gözyaşlarınızı dindiriniz.
Evlâtlarınız bizim bağrımızdadır.
Huzur içindedirler ve huzur içinde rahat rahat uyuyacaklardır.
Onlar, bu toprakta canlarını verdikten sonra,
Artık bizim evlâtlarımız olmuşlardır.
Bu metin bize Kemalist milliyetçilik anlayışının evrensel insancıl değerlerini nasıl vurguladığını ve karşılıklı boğazlaşmaları gerektiren milliyetçi, şoven, düşmanca duygular barındıran, tahribe ve savaşa yol açan her türlü çıkar mücadelelerinin üzerinde yükselen ve bütün bu olumsuzlukların geride kaldığı, kalabileceği bir insanlık idealinin simgesi olarak, her türlü dar milliyetçi, şoven duygu ve düşünceleri geride bırakan bir pozisyonu temsil etmektedir.

Fakat Atatürk ırktan da söz ediyor
Fakat bunun tam zıddı pozisyonlar da yine bizzat Atatürk’ün ağzından seçilebilir. Örneğin, Keriman Halis’in 1932 yılında dünya güzeli seçilmesi vesilesi ile Cumhuriyet gazetesine verilen şu demeç dikkat çekicidir: “Türk ırkının necip [asil] güzelliğinin daima mahfuz olduğunu gösteren dünya hakemlerinin bu Türk çocuğu üzerindeki hükümlerinden memnunuz. Fakat Neriman, hepimizin işittiğimiz gibi, söylemiştir ki, o bütün Türk kızlarının en güzeli olmak iddiasında değildir. Bu güzel Türk kızımız, ırkının kendi mevcudiyetinde tabiî olarak tecelli ettirdiği güzelliğini dünyaya, dünya hakemlerinin tasdikiyle tanıttırmış olmakla elbette kendini memnun ve bahtiyar addetmekte haklıdır. Cumhuriyet gazetesi, bu meselede, Türk ırkının diğer dünya milletleri içinde mümtaz olan asil güzelliğini göstermek teşebbüsünü takip etmiş ve bunu dünya nazarında muvaffakiyetle intâc etmiştir. Ondan dolayı bittabi bu vesile ile de takdir ve tebriklerimize hak kazanmıştır. Şunu ilâve edeyim ki, Türk ırkının dünyanın en güzel ırkı olduğunu tarihî olarak bildiğim için Türk kızlarından birinin dünya güzeli intihap olunmuş olmasını çok tabiî buldum.” Ardından Atatürk bir tavsiyede de bulunuyordu: “Müftehir olduğumuz tabiî güzelliğinizi fennî tarzda muhafaza etmesini biliniz ve bu yolda bir tekâmülün mütemadi tahakkukunu ihmal etmeyiniz. Bununla beraber, asıl uğraşmaya mecbur olduğunuz şey, analarınızın ve atalarınızın oldukları gibi, yüksek kültürde ve yüksek fazilette dünya birinciliğini tutmaktır.” Bu konuşmanın tarihine bakarak bu sırada bir hayli revaçta olan ve gün geçtikçe de yayılma eğilimi gösteren Avrupa’daki kan ve ırk nazariyelerinin tesiri olduğunu söylemek mümkündür. Belki. Ama daha erken bir tarihteki konuşmaya da kulak vermek ve Atatürk’ün 1926 yılında Türk sporcularına hitabesine de yakından bakmak gerekir: “Bu kadar mühim olan spor hayatı bizim için daha mühimdir. Çünkü ırk meselesidir. Irkın ıslah ve küşayişi [ferahlık] meselesidir. Istıfası [bir şeyin iyisini seçip ayıklamak] meselesidir ve hatta biraz da medeniyet meselesidir. (…) Türk ırkında mazinin meş’um [kötü, uğursuz], menfî [olumsuz], bîmânâ [anlamsız] izleri kalmıştır. Yalnız görüyorsunuz ki, tarihlerde cihan hâkimi olmuş koskoca Türk milletine bugünkü neslimiz vâris olduğu zamanda, bu koca milleti biraz zayıf, biraz hasta, biraz cılız bulmuştuk. Efendiler, gürbüz, yavuz evlâtlar isterim.” Hemen hemen aynı tarihte kaleme alınan ve okunan Nutuk’un bitiş cümlesi de gençliğe sesleniş açısından üzerinde durulmayı gerektirir: “Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

Hangi Atatürk milliyetçiliği?
Bu konuşmalarda, herkesin dikkatini çekecek bir şekilde bir dil sürçmesinden çok daha uzak bir şekilde ve bununla üstü örtülmesinin mümkün olmadığı bir kan ve ırk sorununa değinildiği açıktır. Türk milliyetçiliğinin etnik bir temeli olduğunu söyleyenlerin, kendilerini haklı görmelerini sağlayan bu tür ifadelerin, kendi doğal akışı içinde, bir tür Irkçı-Turancı nitelikte Türk milliyetçi yönelimini oluşturması şaşkınlıkla karşılanmamalıdır. Bu yönelimi temsil edenlerin, meşruluklarını Kemalist milliyetçilikle temellendirme yolundaki çabalarına gerçekten samimî bir şekilde inanıp inanmadıkları sorusu eğer bir yana bırakılacak olursa, aradaki siyasi, ideolojik geçişkenliğin hayli ince bir zarla ve çok kez sanıldığının aksine kolayca mümkün olduğu görülür.

Sol ve Milliyetçilik
Belki de siyasî ve ideolojik olarak bir hayli paradoksal olan bir durum, genel olarak solun da Atatürk milliyetçiliğini (ama sadece milliyetçiliği değil!) kendisine bir meşruiyet temeli olarak benimsemesidir. Üstelik bunun samimîyetinden de kuşku duymak için bir neden yoktur. Solun genel olarak Kemalizme olan yakınlığı, eğer sosyalist jargonla yazmak gerekirse, bir taktik olmaktan ziyade gerçek bir stratejiyi ortaya koyar. Ortaya çıkışından çok uzun yıllar sonra toplumu gerçekten de etkileyebilecek bir siyasî, ideolojik güce kavuşan solun, aradan geçen kırk yıla yakın bir sürede, kendisini bambaşka bir uluslararası konjonktür ve ülke içi güç dengeleri arasında bulduğunda, sol değerlerlerden ziyade Kemalist değerlere doğru neredeyse içgüdüsel bir yönelmede bulunması, bu bakımdan üzerinde önemli durmayı gerektirir. Bu hareketlenme, muhtemelen başta sosyalist, marksist bir dünya görüşünün Kemalist anlayışla olan karışımında, siyasî ve ideolojik çekirdeği Kemalist anlayışın oluşturmasının da doğal bir sonucu olarak kabul edilmelidir.
Solun dünya görüşünde Kemalizm iç çekirdeği, göründüğü kadarıyla da marksizm dış cephe yüzeyini oluşturmuştur. Elbette istisnalar her zaman için gösterilebilir, ama bu genellemenin gerçekçi bir saptama olduğu da dikkate alınmalıdır. Solun genel olarak Atatürk yerine Mustafa Kemal adını tercih etmesi, bir şekil sorunu olmaktan çok siyasî ve ideolojik tercihinin ifadesidir. Sol açısından Atatürk, daha ziyade tamamlanmamış devrimi ifade eder. Mustafa Kemal ise, henüz tamamlan(a)mamış ve hiçbir zaman tamamlanamayacak olan (ama bu sırada bunun böyle olacağını hiç kimsenin öngörmesi mümkün değildi) devrimin ana ilkelerini ve amaçlarını dile getiren liderdir. Bu anlamda sol, tam bağımsızlık formülünü Millî Mücadele’de bulmuştur. Millî Mücadele’nin ya da Mustafa Kemal’in milliyetçilik anlayışı, tam bağımsızlığı, yabancı tahakkümüne son vermeyi içerir. Bu bakımdan anti-emperyalist ve buradan yola çıkılarak sanki doğal bir süreç imiş gibi anti-kapitalist özü vurgulanır. Genel olarak solun Atatürk’ün özellikle Millî Mücadele’nin ilk döneminde yaptığı konuşmalardan hareket etmesi, aslında belirli bir siyasî konjonktürün ürün olan, bu daha ziyade sola, emekçi halka yakın, Batılı emperyalizme ve kapitalizme karşı sert pozisyon alan konuşmalarını vurgulaması, milliyetçiliğin sola dönük bir başka formülasyonunu gündeme getirir. Bu yönelimde Türk milliyetçiliği solun çıkış noktası dahi sayılabilir. Unutulmasın ki, 1960/1970’lerdeki mücadele, aslında İkinci Kurtuluş Savaşı’dır ve ilkinin üzerinde yükselmektedir; onu tamamlamak amacındadır. Solun Kemalizmle teması elbette sadece milliyetçilik ekseninde değildir. Başka eksenler de bulunmaktadır. Ancak milliyetçilik önemli bir eksendir. Üstelik sadece bir meşruiyet temeli olmak bakımından değil, muhtemelen gerçekten de samimî bir inanç noktası olmak bakımından dikkate değerdir.Kemalizmin siyasî meşruiyet sağlayıcı bir ideoloji olarak yeniden dizaynına belki de 1950’lerin ikinci yarısında, ama özellikle de sonlarına doğru DP iktidarının siyasî ve toplumsal meşruiyetini tartışma konusu yapmaya çalışan CHP muhalefeti tarafından girişilmişti. Yine de bu, dönemin konjonktürüne göre bir yeniden inşaa süreciydi ve nereden bakılırsa bakılsın, eskiden olduğu gibi, bölük pörçük bir açıklama girişimi olarak nitelendirilmelidir. Bu süreçte özel olarak Atatürk milliyetçiliği yeniden tanımlanmak zorunda değildi. Hatta buna gerek de yoktu. Fakat 1960 hareketinden sonra, harekete siyasî ve ideolojik meşruyetini vermesi gereken Kemalist ilkeler açısından bu meselenin de bir şekilde açıklanması gerekiyordu. 1961 Anayasası görüşmeleri ve tartışmaları biraz da bunun bir göstergesidir. Daha sonra sol, bu temeli kendisine bir manivela olarak kullanmaya çalışacaktır.

Bizzat Kemal Kılıçdaroğlu anlatıyor
“Öğrenciler olarak Bergama Lisesi dergisi çıkarıyorduk. Arkadaşlar oradaki iki yazımı bulup koymuş Facebook’a. O zamanki düşüncemle bugünkü düşüncem aynı aslında. Her şeyden önce Kemalistim. Şöyle söyleyeyim; Kemalizm ülkemin tarihsel şartlarının ürettiği bir ideoloji. Sosyalizm, Avrupa ve dünya şartlarının ürettiği ideoloji. 1970’li yıllarda ‘Sen nesin?’ diye sorsanız, ‘Dünya ve Avrupa geneli perspektifinden sosyalistim; Türkiye perspektifinden Kemalistim’ derdim. O yazılarımı görünce ‘Aferin’ dedim kendime. Milim sapmamışım.” Türkiye’deki konjonktürel siyasî dalgalanmaların doğrudan bir sonucu da, siyasî hareketlerin kendilerine uygun bir çıkış teması yaratmaları bakımından  Atatürk milliyetçiliğinin kuvvetli bir zemin oluşturmasıdır. Gerçekte Atatürk milliyetçiliği, ideolojinin tutarlılık açısından bütün unsurlarında var olan güçsüzlüğünün ve bulanıklığının sonuçlarını ortaya koyar. Burada vurgulamaya çalıştığım nokta, bütün bunların bir “gerçek”in saptırması olarak görülmemesi gerektiği yolundadır. Aksine, gerçekliğin değişik yüzlerine yoğun bir ışık tutmadır. Bu da çekirdeğin içindeki farklı ve zıt yönleri görmemizi gerektirir.
 Cemil Koçak / Star, 9.10.2011

Okunma Sayısı: 4519
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı