Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 10 Eylül 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 


Zafer AKGÜL

Güle güle Pavarotti



Ünlü İtalyan Tenor Pavarotti de gitti. Arkasında bıraktığı eserleriyle, hayranlarıyla tarihe geçerek gitti. Unutulmayacak bir tenordü. Karizması ve kişiliği de bir o kadar hatırlanacak. Ne var ki pek çoğumuz onu yakından tanımıyoruz. Okuyucularımın bir çoğu da Pavarotti ile ilgili yazı yazmamı belki de ilk elde garipseyecek. Ama ardından yazı yazılacak bir insan olduğu kanaatindeyim. Toprağı bol olsun.

Yanılmıyorsam pankreas kanserinden dolayı tedavi gördüğü süreçte bir ara, “Tanrı bana her şeyi verdi. Başarı, şöhret, para, çocuk. Ancak ölürsem bunun bedelini ödemiş olurum” diyordu. Evet hayatta her şeyin bedeli vardı zaten. Allah şu veya bu şekilde bedel ödetiyor kullarına.

1935 doğumlu. İtalyan. Aslında öğretmen kökenli. Müzik hayatında da bir öğretmen gibi davrandı. Sürekli müzik ve genç yeteneklere yönelik okul veya müzik merkezleri açtırdı. l961 yıllarında “Consorno İnternazionale” ödülünü aldığında yıldızı parladı. Opera dalında 1961 sonrası yıllarda konserler vermek için Kuzey Amerika, Güney Amerika, Asya, Avustralya, Afrika kısaca bütün kıt’aları dolaştı. Savaş mağdurları için “Pavarotti ve Arkadaşları” adı altında verdiği konserlerde sunuculuk yaptı. 3’lü konserleri de meşhurdu. BM bünyesinde para topladı mağdurlar ve aileleri için. Bosna, Guatemela, Kosova ve Irak’ta yardıma muhtaç insanlar için yardım seferberliği yaptı. Bosna’ya yaptığı yardım ve gösterdiği ilgiden dolayı Saraybosna şehrinin fahri hemşehrilik beratına sahip. Yani Pavarotti fahri bir Saraybosnalıdır. Savaşta top gülleleriyle havaya uçurulan sonra restore edilen Mostar Köprüsünün bulunduğu Mostar şehrinde kabiliyetli genç müzisyenler için bir müzik eğitim merkezini de kurmuştu.

İtalyan lirik repertuvarının gerçek yansımasıydı. İnce sesiyle 1960-1970’li yıllarda şöhreti müzik dünyasında yayılmıştı bile. Tenörlük biraz karışıktır. En tiz ya da ince erkek sesi diye nitelenir. Helden tenör (kahramanımsı) sesler daha çok Strauss ve Vagner’ın eserlerine daha uygundur. Dramatik tenör veya lirik tenör Helden tipine göre daha tatlı ve sessizdir ve hafif repertuvarlara daha uygundur. Tenöre Rabusto, (Bariton’a yakın ses) Spinto, Folsetto vs.vs. gibi dallarla karşılaşırız gidebilirsek eğer derinlere doğru.

Ben kendi hesabıma tenorler içinde Enrico Corusa -literatürde Büyük Corusa diye tanınır- ile Pavarotti’yi çok severim. Ama kişiliğinden dolayı Pavarotti’nin yeri başkadır. Fransız yönetmenin biri “Tenor de Pavarotti ve diğerleri” diye ayrım yapmıştır san’atçılık kalitesini belirtmek için. Bendeniz de Pavarotti’yi diğer bütün tenorlerden ayırırım sesinden değil sözünden dolayı. Özellikle Türkiye’de sarf ettiği sözünden dolayı.

Meselenin aslı nedir derseniz aziz okuyucularım onu da açıklayacağım. Hani şu meşhur tiyatrocumuz ve aktörümüz Cüneyt Gökçer vardır bilirsiniz. Ben Cüneyt Gökçer’i ortaokul yıllarında seyrettiğim “501 Numaralı Hücre” filminden sonra tanıdım. Usta bir aktördü. Azerbaycan’dan kaçıp Türkiye’ye sığınan bir gencin başına gelenleri anlatan film. Senaryosu kime aitti şimdi hatırlayamayacağım. Ama güzel bir tiyatro eserinden sonra iyi bir sinema filmi olmuştu. Ayağındaki prangaların sesleri hâlâ kulaklarımda. İşte bu Cüneyt Gökçer’e ait bir açıklama yer aldı haber portallerinde.

Pavarotti, Türkiye’de çalıştığı yıllarda güya sesi beğenilmediği için devlet operasından kovulmuşmuş. Bu rivayet tümüyle yalanmış. 1960’larda, başta ihtilâlci Başkan Cemal Gürsel var. Program bitince san’atçıyı ayağına çağırıyor. Ancak Pavarotti, büyük san’atçı oluşunun ve olacağının ilk sinyalini işte orada veriyor. Çünkü san’atçı insan aynı zamanda düşünen insandır. Felsefesi olan insandır. Cemal Ağa için şöyle diyor Pavarotti: “O bir diktatördür. Ben bir döktatörün ayağına gitmem....” Ve gitmiyor. Bu cümleden dolayı Türkiye’den kovulduğunu sayın Gökçer açıklıyor. İşte ben de bunun için Pavarotti’nin kişiliğini ve karizmasını seviyorum aziz okuyucular.

27 Mayıs sürecinde, ihtilâlcilere karşı tek kelime etmeyen aksine “nasıl isterseniz efendim” diye emir alan anayasa profesörleri, bilim adamlarından tutunuz da; nice sanatçılara kadar bir çok entelektüelimiz maalesef böylesi tarihî bir tavır koyamamıştır ve aksine yanlarında yer almayı yeğlemişlerdir. Çünkü bunların çoğunun bir felsefesi, düşüncesi bulunmuyordu. “Ebemin dediği” cinsten bir ideoloji bezirgânlığı vardı. Neticede Pavarotti olmak, öyle isminin sonuna “Otti-itti” eki almakla olmuyor. Olmaz da. Tekrar toprağı bol olsun diyorum Pavarotti’ye.

10.09.2007

E-Posta: zaferakgul@mynet.com




Murat ÇETİN

Ankara’nın yetersizleri



71 yaşında ölen Pavarotti dünyanın en iyi tenoru olarak kabul ediliyordu. Aynı Pavarotti, genç bir tenor olarak geldiği Ankara’da Devlet Opera ve Balesi tarafından yetersiz bulunmuştu.

Dünyanın en saygın sosyologlarından 80 yaşındaki Prof. Şerif Mardin, Türkiye Bilimler Akademisi’ne kabul edilmedi.

Ne Pavarotti sıradan bir müzisyendi, ne de Mardin sıradan bir bilim adamı. İkisini birleştiren nokta sadece mesleklerinde zirve noktaya ulaşmaları değil, “Ankara” tarafından reddedilmeleriydi.

Pavarotti kariyerinin başında, Mardin ise kendini ispatladıktan, adını bütün bilim camiasına kabul ettirdikten sonra reddedildi.

Ankara kimbilir başka hangi Pavarotti’leri yetersiz buldu, başka hangi Mardin’lere kapılarını kapattı.

Kimbilir başka hangi Pavarotti’ler, Ankara’nın kendilerini “yetersiz” bulmalarını “yeterli” kabul ederek, yeteneklerini öldürdüler. Kendilerini kabiliyetsizlik abidesi zannedip, sıradan bir hayat sürdüler.

Ve kimbilir başka hangi Pavarotti’ler Pavarotti gibi kendilerini “yetersiz” gören Ankara’yı “yetersiz” bulup kendilerine başka kapılar, başka yollar aradılar ve o yollardan zirvelere ulaştılar.

Pavarotti münferit bir örnek miydi peki? Ankara, yani bir şehir değil, bir zihniyet olan Ankara, liyakata çok değer veriyordu da, bir tek dünyanın bu en iyi tenoru kabul edilen sesini mi reddetmişti? Bütün bilim adamlarına kapılarını açmıştı da, bir tek Şerif Mardin’e mi kapatmıştı?

Yoksa Ankara için liyakat, yetenek, çalışma, bilim hiçbir değer taşımıyor muydu? Yoksa bize san’atçı diye dünyanın en vasat seslerini mi dinlettiler? Bilim camiasının en sıradan isimlerini, dünyanın en iyi bilim adamı diye mi yutturdular?

İşin garip ve komik tarafı, operaya, baleye değer vermiyor diye halkı aşağılayıp küçük görürken, kendileri bir büyük müzik adamına, “Haydi başka kapıya” demişlerdi.

Hayatta en hakikî mürşitin ilim olduğuna inandıklarını her fırsatta söyledikleri halde, bir büyük bilim adamını aralarına kabul etmemişlerdi.

Evet, bu bir şehir değil, bir zihniyetti.

Üniversite kapılarını, okumak isteyen genç kızlara, düşüncesi kendi dogmalarıyla çatışan bilim adamlarına kapatan bir zihniyetti bu.

Ve artık kimse onu dinlemiyor.

10.09.2007

E-Posta: murat@yeniasya.com.tr




Ali FERŞADOĞLU

Yüz binlerce şifaya vesile olabilirsiniz!



“Ruh-beden ilişkisi, inancın tedavideki rolü, Kur’ân’ın şifa yönü” tıbbın vazgeçilmez mevzuları arasına girdi. Araştırmalar, insanın bağışıklık (immün) sisteminin güçlenmesinde kimyevî ve maddî ilâçların yanında manevî, olumlu telkinler, hastalığa bakış açısı ve hayat görüşünün de önemli yer tuttuğunu ortaya koydu. Bir insanın manevî telkin ve tevekküle yakınlığı ölçüsünde bağışıklık sistemi güçlenmekte, hastalıklara dayanıklılığı da artmaktadır.

Düşüncelerimiz, ruhî ve kalbî hayatımız ve duygularımız ne kadar maneviyâttan beslenirse, bedenimiz de o derecede sağlıklıdır. Çünkü, bedene olumlu sinyaller gönderilir. Böylece grip ve soğuk algınlığı dahil hastalıklara karşı daha sağlam dururuz.

Tersi bir durum söz konusu olduğunda hastalığa daha yatkın hale geliriz. Bizi derin yaralayan hadiseler yaşadığımızda, aşırı yorulduğumuzda hastalıklara karşı direncimiz zayıflar ve daha kolay hastalanırız. Aile içinde veya işyerindeki bazı olumsuzluklar ne kadar artarsa, tansiyonumuz, yatağa düşme ihtimalimiz de o nispette artar. Depresyona girdiğimizde veya ruhen bitkin ve yorgun olduğumuzda hastalık da mukadder olur.1

Modern tıbbın ulaşmaya çalıştığı nihaî noktayı, semavî dinler, özellikle İslâm dini ve Kur’ân-ı Kerim, halletmiş ve en son hedefi çizmiştir. Bu tıbbî gerçeği dile getiren âyetlerden birkaçı şöyle:

“O Kur’ân, inananlar için bir hidayet ve şifâdır. İnanmayanların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’ân onlara kapalı ve anlaşılmaz gelir. Onlara uzak bir yerden sesleniliyor da anlamıyorlar.”2, “Biz Kur’ân’dan, mü’minler için şifa ve rahmet olacak şeyler indiriyoruz. Zalimlerin ise Kur’ân, ancak zararını artırır.”3

Kur’ân’ın şifa ile maddî hastalıklara, strese; rahmet ile manevî sıkıntılara karşı bir çare olduğunun vurgulandığı açık. Kur’ân ruh/duygu, kalp, his ve lâtifelere muhteşem bir besin kaynağı olarak tedavi eder, bedenin de sağlıklı kalmasını temin edir. Kudsî bir tiryak olan îmânın şifâ vermesiyle yaralardan kurtulunabilir. İmân ilâcının tesiri ise, farzları yerine getirme oranındadır. Sefâhet, hevesât-ı nefsâniye ve lehviyât-ı gayr-ı meşrûa, o tiryâkın/ilâcın tesirini men eder.4

Doktorların, hastalıklarımız için söylediği olumlu sözler, telkinler; akademik ünvanlarının yüksekliği ve uzmanlıklarının derinliği derecesinde etkili olmaz mı? Kur’ân, Şafi-i Hakikî ve Rahim-i Mutlak olan Allah’ın kelâmıdır. Elbette, onun yaydığı İlâhî enerji, maddî-manevî hastalıklarımıza şifa ve rahmet olur.

Öte yandan, Kur’ân-ı Hakîm’in, hadisin hükmüyle herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazanı Şerifte herbir harfin on değil, bin; ve Âyetü’l-Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler; ve Ramazan-ı Şerif’in Cumalarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadir’de otuz bin hasene sayılır.5 Kur’ân’ın üç yüz bin altı yüz yirmi (300.620) harfi var.6 Ve herbir harf, binlerce şifa ve rahmet enerjisi yayar.

Rahmet, mağfiret, zikir ayı olan Ramazan-ı Şerif arefesindeyiz. Gazetemiz herkese Kur’ân-ı Kerim veriyor. Başkalarını da abone yaparak, hediye ettiğiniz Kur’ân’ı kaç kişinin okuyacağını, okuduğu âyetlerin ve harflerin kaç bin kişiye şifa kaynağı olacağını, kazanacağınız sevapları en gelişmiş bilgisayarlar bile hesap edemez! Zira, vesile olduklarınızın sevabı kadar aynısı size de yazılıyor. Bir Yeni Asya abonesi ile bu kazançlı ticareti elde edebilirsiniz…

Dipnotlar: 1. Henry Dreher (1995). The Immune Power Personality, Reprinted by Arrangement with Dutton Signet, A Division of Penguin Books USA, Inc. Çeviren: Dr. Selim Aydın.; 2. Kur’ân, Fussilet, 44.; 3. a.g.e., İsra, 82.; 4. Lem’alar, s. 400.; 5. Mektubat, s. 390-391; 6. Sözler, 24. Söz, 9.

10.09.2007

E-Posta: afersadoglu@hotmail.com fersadoglu@yeniasya.com.tr




M. Latif SALİHOĞLU

Germenin kime ne faydası var?



Demokrasilerde seçmen vatandaşın tercihi, seçilenlerin ise söz ve davranışları büyük önem taşıyor ve yankı uyandırıyor.

Bu sebeple, seçmen tercihini yaparken, seçilenler de bilhassa konuşurken bir hayli dikkatli olmaları gerekiyor.

Dikkatsizlik eseri türünden söz ve hareketler, her iki kesime de çok pahalıya mal oluyor.

Tıpkı, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in son açıklamaları üzerine yaşanan polemikler ve kopartılan fırtınalar gibi...

* * *

Baydemir'in kast ve niyeti ne olursa olsun, içinde hayli vurgulu bir biçimde yer alan "savaş" ve "kale" gibi tâbirler, hiç de hoş kaçmadı, şık durmadı.

Dahası, bu sözlerin kendisine de, kendisiyle polemiğe girenlere de hiçbir faydası olmadı. Olamaz da.

Zira, bu tür söz ve polemikler, hiçbir problemi halletmediği gibi, sade gerilim doğurur, sosyal ve siyasî tansiyonu yükseltir. Farklı unsurları birbirine karşı yabaniliğe ve düşmanlığa iter.

Ortamı germek, haliyle itici, hatta kışkırtıcı rol oynadığı için, taraflar arasında zıtlaşmayı netice verir. Böyle bir zıtlaşmadan ise, ancak başkaları (bilhassa ecnebiler) istifade eder.

Gerilimden istifade için tetikte bekleyen bir diğer zümre ise, baskıdan, diktadan, darbecilikten başka birşey bilmeyen ve düşünemeyen bir takım kişi ve gruplardır.

Bunlar, zaten kriz avcılarıdır. Eften püften bahane arıyorlar.

Ellerine koz vermemeye, kullanacakları malzemeyi üretmemeye âzamî dikkat gerekir.

* * *

Bin yıldan fazla bir zamandır bu toprakla üzerinde müşterek bir hayat yaşayan Türklerle Kürtler arasında, tarihin hiçbir devresinde ırkî mânâda herhangi bir zıtlaşma, çatışma, kutuplaşma hadisesi vuku bulmadı.

Siyasî ve ideolojik cereyanlar bulantı vermediği yerlerde, bugün için de herhangi bir sıkıntının söz konusu olmadığını rahatlıkla söylemek mümkün.

Ne var ki, "Kemalist Türkçülük"ün tetiklediği aksülamel ile, "ayrılıkçı Kürtçülük" damarı da yer yer depreşti ve memleketin huzurunu, sükûnunu baltaladı.

Bu her iki cereyan da, muhalif ve muarız doğuruyor. Husumetten, düşmanlıktan besleniyor. Cepheleşmeyi kışkırtıyor. Huzura, barışa darbe vuruyor.

Oysa, tarih bize gösteriyor ki, "Kürtlerin içtimaî huzur ve saadeti, Türklerin hayat ve saadetinden neş'et ediyor, çıkıyor." (Bkz: Münâzarât, s. 124)

Esasen, bu iki büyük Müslüman unsurun kaderi birbirine bağlanmış. Birinin rahatı, huzuru bozulduğunda, diğeri asla ve kat'a rahat edemiyor, huzur bulamıyor.

Bin küsûr yıllık tarih, bu düşündürücü hakikatin en doğru şahididir.

GÜNÜN TARİHİ 10 Eylül 1962

Darbecilerden ağalara gözdağı

Meşrû iktidarı (DP) devirerek memleketin başına çöreklenen Milli Birlik Komitesini (MBK) keyfî tasarruflarından biri de "ağaların sürgünü"ydü.

27 Mayıs İhtilâlinden hemen sonra, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinden 55 kişilik nüfuzlu ağayı (toprak ağası) gözdağı vermek maksadıyla Batı Anadolu'nun muhtelif merkezlerine sürgün eden MBK, 10 Eylül 1962'de bu cezayı kaldırdığını açıkladı.

Burada önem kazanan husus, ağaların durumu, günahı–sevabı değil, insanların hukuk dışı ve toplu halde cezalandırılması meselesidir.

Darbecilerin cezalandırma mantığı

Darbecilik, tarihteki uygulamalarına bakıldığında genellikle "zulümkârlık"la eşdeğer bir mânâ ve mahiyet kazandığı görülüyor.

27 Mayıs Darbesi de öyle...

İktidardan alaşağı ettikleri siyasîleri toplu halde Yassıada'ya sevk eden darbeciler, kimi dindar şahsiyeti "Sivas kampı"na, nüfuzlu ağaları da yerinden yurdundan ederek Batı bölgelerine zoraki bir tarzda gönderdi.

Bütün bu icraatın normal kànunla, hukukla bir alâkası yoktu. Yapılanlar, tamamıyla "Dediğim dedik, çaldığım düdük" kàbilinden icraatler idi.

Darbecilik mantığının bir köşesinde daima "kuvvetliden korkmak" ve "muhaliflerini toptan cezalandırmak" his ve anlayışı yer alır.

Onun için, meseleye ağaları vesâireleri savunup savunmamak açısından değil, ihtilâl mantığını sorgulama noktasından bakmak gerekir.

10.09.2007

E-Posta: latif@yeniasya.com.tr




Süleyman KÖSMENE

Ramazan orucunun hikmetleri



İzmir’den okuyucumuz:

*“Bedîüzzaman’a göre, Ramazan’da oruç tutmanın ne gibi hikmetleri vardır?”

Her zaman ibâdet yapmanın en önemli hikmeti emirdir. Yani Allah’ın emretmiş olmasıdır. Gâyesi de Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Bundan başka elbette ibadetlerin kendi yapısına, özelliğine, türüne ve niteliğine göre kendisine mahsus hikmetleri de vardır.

Risâle-i Nur’da Ramazanda oruç tutmanın hikmetlerine, “O Ramazan ayı ki, insanlara doğru yolu gösteren, apaçık deliller taşıyan ve hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân, o ayda indirilmiştir”1 âyetinin tefsiri olarak özel bir risâlede yer verilmiştir.

Bedîüzzaman, Ramazan Risâlesi’nde, orucun, İslâmiyet’in beş şartından birincisi olduğunu ve İslâm şeâirinin en büyüğü bulunduğunu bildirmiş; bu ayda oruç tutmanın çok hikmetlerinden başlıcalarını şöyle zikretmiştir:

1) Ramazanda oruç tutmakla insan Cenâb-ı Hakk’ın terbiye edicilik sıfatını tanır ve bizi Allah’ın büyük bir disiplinle terbiye altına aldığını fark eder.

2) Ramazandaki oruçla tok açın halini, zengin fakirin halini, üst sınıf alt sınıfın halini anlar. Toplumda her bir sınıf birbirine yardımcı olmaya ve el uzatmaya hazır bir mâneviyât kazanır. Büyüklerin küçüklere, zenginlerin fakirlere, yüksek sınıfların alt sınıflara eğilmesi ve el uzatması neticesinde ise, sosyal hayatta maddî-mânevî düzen ve âhenk sağlanır, toplum barışı temin edilir, toplum fertleri arasındaki uçurumlar ortadan kalkar.

3) Ramazandaki oruçla insan kendi dünyasında iç huzur ve saadete kavuşur. Günahlardan arınır ve ruh terbiyesine ulaşır.

4) Ramazandaki oruçla insan, baş düşmanı olan nefsini terbiye eder, ıslâh eder ve iyi ahlâka yönlendirir.

5) Ramazandaki oruçla Allah’ın nimetlerine umûmî, anlamlı, kapsamlı ve farklı bir üslûpla fiilî bir şekilde şükür yapılmış olur.

6) Ramazandaki oruçla her zaman faydalanılan günübirlik lezzetler terk edilerek, Kur’ân’ın indirildiği ay olan Ramazanda Kur’ân’ı indiren yüksek irâdeye, Kur’ân’ın indiriliş sürecine ve bizzat Kur’ân’a, mânevî bir bayram hüviyeti ve sevinci içerisinde saygı duyulur. Kur’ân’a mukabele edilir ve Kur’ân baş tâcı yapılır. Kalpler Kur’ân’ı anlamaya hazır şekilde motive edilir.

7) İnsan dünyaya, âhirete dönük ticâret yapmak ve âhiret hesabına azık toplamak için gelmiştir. Ramazan’daki oruçla, geliş amacına ve kâbiliyetlerine uygun olarak çok yüksek kârlar kazanır, çok kazançlı ticâretler yapar, çok gıdâlı azıklar elde eder ve çok verimli ekimler ve hazırlıklar yapar.

8) Ramazan’daki oruçla insan günübirlik sağlık ve sıhhatine yönelik adımlar atmış olur. İnsan midesi istirahata çekilir, hazım kolaylaşır ve insan sabra alışır.

9) Ramazan’daki oruçla nefis Rab değil, kul olduğunu hatırlar, firavunluğu bırakır. Kulluğa ikna olur, kulluktan râzı olur. Rab olarak sadece Rabb’ini bilir. Kendisinin âciz bir kuldan ibâret olduğunu kavrar.

Bediüzzaman’a göre, Cenâb-ı Hak yeryüzünü büyük bir nimet sofrası şeklinde yaratmış ve bütün nimet türlerini hiç kimsenin ummadığı şekilde o sofraya dizmiştir. Canlıları merhametle, şefkatle, eksiksiz biçimde ve bizzat terbiye ettiğini her ihtiyaç sahibine sayısız nimetleriyle göstermiştir. Oysa insan çoğu zaman nimetlerin bu eşsiz dizilişini görmemekte, her saniye vazgeçemediği nimetler için bile gaflet içinde sebeplere takılıp kalmakta ve Allah’ın eşsiz bir şefkatle nimetlendirdiğinin farkında olmamakta, Allah’ın kadir ve kıymetini kavrayamamaktadır.

Ramazan-ı Şerifte ise mü’minler, emir dinlemeye hazır muntazam bir ordu hükmüne geçmektedir. Öyle ki, bütün insanlar, Kâinat Sultanının sofrasına ve ziyâfetine davetlidirler.

Düşünün ki: Bu davete icabet eden mü’minler akşama yakın saatlerde, davete icâbetin bir gereği olarak sofra başlarına geçmişlerdir. Önlerine mükellef bir sofra açılmıştır. İçinde yok yoktur. Her şey itina ile bir bir dizilmiştir.

Fakat hiç kimse elini sofraya uzatmıyor. Herkeste sessiz bir itaat, sessiz bir boyun eğiş, sessiz bir emir bekleyişi vardır! Herkes Kâinat Sahibinin “Buyurunuz!” emrini bekliyor gibi bir ibadet tavrı içindedir. Böylece, Allah’ın görkemli, haşmetli, şefkatli, çok geniş ve çok kapsamlı rahmet eserlerine karşı mü’min, kapsamlı, geniş ve muntazam bir ibadet disiplini içinde cevap veriyor, mukabele ediyor. Allah’ın yüksek şefkat ve sonsuz merhamet sahibi olduğunu fark ediyor.2

İnsan bu yüksek şerefe ancak oruçla ulaşıyor.

Dipnotlar:

1- Bakara Sûresi: 185

2- Mektûbât, s. 387, 388

10.09.2007

E-Posta: fikihgunlugu@yeniasya.com.tr




Nimetullah AKAY

Gafletli hâletlerimizin sonucu



İnsan kendisine iyilik edene devamlı minnet duyar. Kendisine yapılan iyilikten dolayı, bu iyiliği yapana teşekkür etmek ve imkân olursa iyiliklerle kendisine mukabele etmek insanın fıtratında bulunmaktadır. Fıtratı bozulmuş, insanlık duyguları dumura uğramış insanlar ancak, kendisine yapılan iyiliklere karşı nankörlükte bulunurlar.

Kendisine menfaat sağlayan hemcinslerini unutmayan, “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı olur” atasözünde ifade edilmek istendiği gibi, kendisine karşı yapılan iyiliğe karşılık vermek için fırsat arayan insanlara ne olmuş ki, dünya değerleriyle ölçülemeyecek kadar büyük nimetler veren Rabb-i Rahime karşı nankörlük pozisyonuna girmektedirler.

Bizleri, kâinatta yaratılan varlıkların en güzeli ve mükemmeli olarak yaratan, bizleri yeryüzü hazinelerinin halifesi yapan, bizi muhatap seçme lütfuyla mümtaz kılan, bütün yaratılanları adeta bizim emrimize veren, bize kendisini anlama kabiliyetini veren, bizleri bin bir türlü nimetlerle rızıklandıran Rabbimize karşı şükür duygularını eksik etmek, Onun, biz insanların fıtratına en uygun olarak seçtiği yaşama tarzını önemsememek hangi insanî vasıfla izah edilebilir?

Susuzluk korkusuyla yaşadığımız bu günlerde bile yaptıklarımızdan utanma hâletini yakalayamamış olmamız, biz insanların gerçekten büyük bir gaflet içinde olduğumuzu göstermektedir. Dağ başlarında, dağların arasındaki yem yeşil vadilerde, bazen de düz ovalarda, dünya kurulduktan bu yana gürül gürül akan o su kaynaklarının eski akma şevkini kaybetmelerinin altında elbette bazı mânâlar aramak gerekmektedir.

Bizim ve bütün mahlûkatın hayatının devamı için, olmazsa olmaz şeklinde bir değere sahip olan su nimetinin karşılığını bizler verebildik mi ki, bu nimet ilânihaye devam etsin? Akıl nimetinin yerli yerince kullanılmaması neticesinde günümüzü gün etmekten başka bir şey düşünemez hale geldik. Bize verilen sayısız emanetlere ihanet ettik, onları sahibinin rızası dışında kullandık.

Rabb-i Rahime ibadet etmeyi çağdışılık olarak gören sözde insanların oldukça fazla olduğu bir toplum, Kâinat Sultanına duâ etmeyi aklından geçirmeyen ve duâ edenlere burun kıvıran insanların bulunduğu bir toplum hangi güzelliklere lâyık olabilir ki? Biliyoruz ki, eğer şu dünyanın değeri Allah’ın yanında zerre kadar olsaydı, insan sûretindeki bir çok mahlûklar bir nefes bile alamayacak, bir yudum su bile içemeyeceklerdi.

Yine bizler halimize şükredelim. Bütün gafletli haletlerimize rağmen, nimetlere karşı takındığımız bütün nankörce duruşlarımıza rağmen halen su içebiliyor, halen ağaçların meyve verdiğine şahit olabiliyorsak bizler yine şanslıyız demektir.

Aslında duruşlarımızla, yaşantılarımızla Rabbimizin hiçbir nimetine istihkak kesb edememekteyiz. Hiçbir itiraza hakkımız yoktur. Eğer Rabbimizin tükenmez merhameti olmasaydı bu çöllerde perişan olurduk. Bu dünyada, daha cehenneme girmeden cehennem hayatını yaşamak zorunda kalacaktık.

Lânetlenmiş, Rahman’ın dergâhından kovulmuş, alçalışların en derinine lâyık hale gelmiş zelil bir şeytanın oyuncağı olmaktan utanamaz hale geldik. Nefsin insanı rezil eden arzularına ram olduk. Bize verilen insanlık cevherinin değerini bilemedik. Kömürü elmasa tercih eden eblehlerin durumuna düştük.

Yanlışlarımız, günahlarımız neticesinde yağmurlar kesildi. Varlık âlemindekilerin tümünün nefretini kazandık. Bütün bunların hesabını nasıl vereceğiz sahi? Oysa ki, çok yakınımızda olan ölümle başlayacak hesap vermeler. Ölümün sıcaklığını her an ensemizde hissetmemize rağmen nefsin ve şeytanların tasallutundan kendimizi kurtaramıyoruz.

Ciddî silkinişlere ihtiyacımız vardır. Gaflet karanlıklarından kurtulmak için nedamet duygularıyla Rabbimize yönelmemiz gerekmektedir. Göz yaşlarımız akarsa belki semanın rahmet kapıları da açılır. Gün uyanmak ve dünyanın bütün çekici çirkinliklerinden kurtulmak, Rahmeti nihayetsiz Rabbimize yönelmek, Ona duâ ve niyazlarda bulunmak zamanıdır. İnşallah geç olmadan uyanır ve Rabbimizin rahmet deryasından istifade etmeye liyakat kesb ederiz...

10.09.2007

E-Posta: akay@yeniasya.com.tr




Hakan YALMAN

İnsanlığın yolunu aydınlatan nur



Varlık alemi içinde temel problemi, varlığı ve kendini tanımlamak olan fert; çevresinin ve olayların ruh boyutunda oluşturduğu fırtınalar ve dalgalanmalara karşı ayakta kalabilmek için kuvvelere tutunacaktır. Kendisi için yararlı olan şeyleri benliğine yöneltmeye çalıştığı “şehevi” kuvveleri, zararlı şeyleri benliğinden uzak tutmaya çalıştığı “gadabi” kuvveleri ve faydalı ve zararlı olanları ayırt etmeye yarayan “akli” kuvveleri varlık aleminin kargaşası içinde ferde bir yol çizer.

Bu kuvvelerin tezahürleri günümüz psikiyatrisinin terminolojisine “dürtüler” olarak girmiştir. Bunların vasat ve her iki yöndeki aşırılık noktalarından geçen fertler adedince kişilik tipleri, varlık alemi içinde ve sosyal hayatta bir yer edinme gayreti içindedir. Arzular, hırslar, ihtiraslar, sevgiler, menfaat çatışmaları, mücadele ve kin, nefret, aşk gibi duygular bu tablonun sosyal hayata yansıması olmalıdır.

Bunun itikadi anlamda uç noktasını temsil eden Mutezile mezhebi olmalıdır. Mutezile mezhebinin sebep-sonuş bağlantısında belirgin şekilde pozitivizm ve determinizme yakın olduğu ve bu yaklaşımla sebebi, sonucu doğuran asıl faktör olarak algıladığıdır. Diğer taraftan güzellik ve çirkinlik varlıkların zatından kaynaklanan özellikler olarak kabul edilmektedir. Yani, Cenab-ı Hak ve Külli İrade varlıkları kendi asıllarında var olan, varlık alemi içinde temel problemi, varlığı ve kendini tanımlamak olan fert çevresinin ve olayların ruh boyutunda oluşturduğu fırtınalar ve dalgalanmalara karşı ayakta kalabilmek için kuvvelere tutunacaktır.

Kendisi için yararlı olan şeyleri benliğine yöneltmeye çalıştığı “şehevi” güzelliklere göre güzel ya da çirkin olarak kabul etmek durumundadır. Adeta varlık Halık-ı Külli’şey’in dışında bir işleyişle özellikler kazanmakta ve onların bu özelliklerine göre ve ikincil bir irade olarak Alemlerin Rabbı eşya ile alakasını ve muamelelerini yürütmektedir. Yani eşya kendi iç mekanizmaları ile işleyen, başka bir alan ve irade ile bağlantısı olmayan, kendinden kaynaklı yani zatî özellikler taşıyan bir alandır ve Halık-ı Külli Şey bu işleyişte bir seyirci, olaylara tabi olan ve işleyişin ortaya çıkardığı sonuca göre muamele etmek durumunda olan bir konumdadır.

Bu hafta sonu Anakara Risale-i Nur Enstitüsü tarafından düzenlenen “anlama seminerleri”nden İbrahim Kaygusuz’un çalışması gerçekten takdire şayandı. Mutezile, Cebriye, Meşşaiyyun, Akl-ı Evvel, Eski Yunan filozofları ve bunların İslâm felsefesi üzerindeki etkileri, Aristo, Eflatun ve Sokrat ile ilgili tesbitleri çok yerine oturan ve Risale-i Nur yaklaşımını çok dengeli şekilde ortaya koyan bir çalışmaydı. Bu tesbitler aslında Kur’ân’ın bakışının asra yansımalarıydı.

Her şeyde olduğu gibi, bu durumda da istikamet Halık-ı Külli’Şey ile bağlantılı, O’ndan olduğu bilinen bir varlık anlayışı ile mümkündür. Mensubiyet duygusunun en istikametli şekilde hissedileceği durum benliğin nübüvvet silsilesi ile yani Hazret-i Adem’den (a.s.) Hazret-i Muhammed’e (a.s.m.) kadar insanlık alemine dal budak salmış iyilik ağacının zamana uzantısı, asra uzanan dalında bir meyve olduğunu hissetmek mensubiyet duygusu adına yaşanabilecek en güzel hal olmalıdır. Kendine yansıtarak ve grup psikolojisi içinde, mensubu olduğu gruptan birilerinin şerefiyle şereflenmek ve varlığını anlamlandırmak için insanlık nev’inden Hazret-i Muhammed (a.s.m.) gibi bir şahsiyetin çıkmış olması yeter. Böyle bir gruba mensubiyet ve öyle bir zatın (a.s.m.) yüceleştirilmesi ile kendi varlığını anlamlı kılmak sosyal hayatın ve benliğin en yüce noktası olmalıdır. Bu hal benliğine varlığa ve sosyal hayata benlik adına değil, Halık adına bakmanın işaretidir. Varlığı kendi içinde ve maddî planda anlamlandırmakla sahipsiz ve çaresiz, başıboş algılanan bir alem yerine her şeyin gücünü ve bütün özelliklerini Kadir-i Külli’Şey’den aldığı kontrollü ve isitikametli bir alem algısının ferdi plandaki emniyetini yaşamaktır.

Aslında varlığın karmakarışık yolları arasında kişinin doğru istikameti bulabilmesi çok zor. Bu durumda en sağlıklı pusula Kâinat Sultanı’na bizzat muhatap olabilmek. Bu da yeryüzü denen şu gezegende ancak Kur’ân’a muhatap olmakla mümkün ve Kur’ân’ın yeryüzüne indirildiği aya tekrar kavuşmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Ramazan ayının hayatımıza taşıyacağı en büyük farklılık Kur’ân ile ve Kur’ânî paylaşımlarımızın artması olmalı. Çünkü maddi boyuttan algılandığında çok karanlık ve belirsiz olan geleceğimizi aydınlatan en büyük rehber.

Bu paylaşımlarımıza bir teşvik ve külli bir dua olması açısından gazetemizin Ramazan’da Kur’ân hediye ediyor olmasının manevî değeri ve anlamı çok büyük. Bizler de bu büyük ve ayın anlamı ile çok örtüşen duaya hem fiili hem kavli dua ve gayretlerimizle amin demeliyiz. Bu uğurda en ufak bir adımın manevi karşılığı hiç bir dünyevi menfaatla kıyaslanamayacak kadar büyüktür. Allah bu ramazan duasını Risale-i Nur ile Kur’ân’ı insanlığın hayatına taşımaya çalışan cemaatimizin samimi gayretlerine yardımcı kılsın. Bu gayretler ve duaların küresel bir asr-ı saadet vesilesi olması için Zat-ı Zülcelal ve Rahman’ur Rahim’e yalvarıyor ve o sonsuz rahmetin tesirini göreceğimizden en ufak bir şüphe duymuyoruz.

10.09.2007

E-Posta: hakyalman@yahoo.com




Mustafa ÖZCAN

Entelektüel kuraklık



‘Entelektüel kuraklık’ aslında entelektüel atalet ifadesinin yerini tam tuttu ve de daha anlaşılır. Fikrî kuraklık veya kabızlık hali çoktandır musab olduğumuz bir devahi ve felâkettir. Dünyevileşmenin kimyamızı bozduğunu söylemiştik. Sadece kimyamızı bozmakla kalmadı fikir pınarlarımızı kuruttu ve dumura uğrattı. Bizi fikri atalete düşürdü. Camiamızın fikri dağarcığını sığlaştırdı.

Aslında fikri zenginliğin asıl kaynağı maneviyattır, münhasıran maddiyat ise fikir pınarlarını kurutuyor. Cüneyd-i Bağdadi, ibni Teymiyye ve Ahmed Sirhendi yani İmam-ı Rabbani hakkında müştereken şu anekdotu anlatırlar. Sanki konuşurken zihinlerinin önünden fikir nehirleri akmaktadır. Adeta önlerinden ummanlar geçiyor onlar da kulaçlayabildiklerini veya avuçlayabildiklerini halka malediyorlar. Bazı ilginç benzetmeler vardır. Başlarının üzerinde kuş varmışcasına muhatabı dinlemek gibi. Bu deyimde kuş ürkekliğiyle muhatabın dinlendiği ifade edilmek isteniyor. Kuşlar en küçük bir harekette kaçtıkları için onları ürkütmeme hassasiyetinde muhataba kulak kabartmak. Bu misal genelde sahabenin Hazreti Peygamberi pür dikkat dinlediğini ifade için kullanılır. Gerçekten de vücudun kesafeti arttıkça şeffafiyeti azalıyor. Bu anlamda dünyaya yoğunlaştıkça fikir alanı daralıyor. İnsan hayvanileşiyor. Fikir damlaları kuruduğu gibi kalp damarları da kuruyor.

Bu bağlamda, AKP’nin görünmez afetlerinden birisi de fikri damarlarımızı kurutmasıdır. AKP dünyevileştirerek ve sığlaştırarak fikri damarlarımızı kuruturken Erbakan Hoca da daha önce sahip olduğu mekanik aklıyla fikir dünyamızı sığlaştırmıştı. İnsanları emir alan ve emir veren şeklinde tasnif ve kategorize etmişti. Erbakan mekanik aklıyla kitleleri büyülese bile diğer alanlarda fikri hayatımızı köreltmiş ve çöle çevirmişti. Erbakan’daki mekanik istibdat veya kuruluk AKP’de dünyevî istibdat ve kuruluğu intaç etmiştir. AKP yöntem yanlışının getirdiği tahribatın sonu ve sonucudur.

Asla, öncesinden bağımsız değildir. AKP’nin sahip olduğu akıl dünyevî akıldır ve bu akıl akl-ı maad değil, akl-ı maaştır. Bu da fikir dünyamızda fukaralığa neden olmuştur. Bunu nedense tarassut kulelerine haiz olmayan ve bütün yumurtalarını aynı sepete dolduran camiamız görmüyor veya görmek istemiyor. Zira kolaycılıkta rahatlık vardır. Denildiği gibi: Fi’l cehaleti rahatün. Cehalette rahatlık vardır. Düşünmek zor iştir. Oportünizm felsefi olarak ikizini yani konformizmi üretiyor o da temellere yabancılaşmayı beraberinde getiriyor. Belki bu üç kavramla (oportünizm, konformizm ve yabancılaşma) AKP’nin serencamını özetlemek mümkün ve kabildir.

***

Bu savruluşu görenlerden birisi de ne yazık ki camiamızın bir ferdi veya mensubu değil. Hasan Bülent Kahraman bizim namımıza Sabah’ta konu ile alâkalı olarak ‘Dar omuzda ağır yük’ başlıklı makalesini kaleme almış. Bizim entelektüel sefaletimizi anlatıyor. ‘Aydınlar ve AKP’, ara başlığı altındaki satırlarında şu noktalara temas ediyor: “Bu şartların altında AKP çevrelerine, belirttiğim üzere, ayrı bir entelektüel ve siyasal derinliğin hakim olması gerekiyor. Oysa, soğukkanlılıkla bakınca, bu özelliğin ortada görülmediğini söylemek yanlış değil. O basına makro bir planda ve genel olarak bakınca ortada bir yüzeyselliğin olduğu hemen göze çarpıyor. Bu, ciddî bir eksiklik. Çünkü, 1990’lı yıllarda ve 2000’lerin başında sözü edilen ‘İslâmî entelektüeller’den geriye pek de bir şeyin kalmadığı meydanda. O dönemde yapılan derinlikli tartışmalardan şimdi eser yok. O kesimler artık önemli, güçlü, kalıcı ve etkin düşünce üretemiyor. Bu durumda AKP’yi ve siyasal arenada olanları tartışmak, AKP’ye gereken desteği vermek o çevrelerle organik bağı olmayan liberal, hatta sol entelektüellere ve siyaset düşünürlerine kalıyor. Oysa, o insanlar, üstlerindeki bu yükten kurtulsalar çok daha önemli, çok daha yararlı ve muhalif şeyler söyleyebilecekler. Siyasetin oksijeni demek olan diyalektik çelişki ancak öylelikle doğabilecek. Asıl gereksindiğimiz şey bugün budur. AKP çevreleri biraz bu yoksunluğun, bu kuraklığın üstünde düşünmek istemez mi?” (Dar omuzda ağır yük, Hasan Bülent Kahraman, Sabah, 8 Eylül 2007) Kendisinin de yazdığı gibi AKP çevreleri İbni Haldun’un tabiriyle lükse batmış durumdalar ve düşünceye katlanacak durumda değiller. Düşünce derdin ve endişenin mahsulüdür. Dünya onların düşünce ufuklarını perdelemiş, gölgelemiş durumda. Onlar birileri namına bilvekale iş yapıyorlar ve birileri de onlar namına bilvekâle düşünce üretiyor.

***

Camia derinliğini sığlığa feda edeli çok oldu. Vakit cepleri şişirme vakti nasıl olsa. Ve birileri bizim namımıza düşünebilir, üretebilir. Biz bu durumda sadece dünyayı değil aynı zamanda fikri de tükettik. Dünyevileşme ve onun siyasî uzantısı ve rüzgârı olan AKP bizi tüketti ve melekelerimizi dumura uğrattı. Geride renksiz, tatsız ve kokusuz bir meyva bıraktı.

10.09.2007

E-Posta: mustafaozcan@yeniasya.com.tr




Yeni Asyadan Size

Kur’ân ayı Ramazan



Feyiz ve bereketiyle manevî iklimimizi şenlendiren Ramazan’a eriştik. Yeni Asya, Ramazan’ı, bu kutlu zaman dilimi içinde okunan her harfine binlerce sevap verileceği müjdelenen Kur’ânla karşılıyor.

Hediye edeceğimiz Kur’ân-ı Kerim üç senelik titiz bir çalışma sonunda ve en son teknoloji kullanılarak bilgisayar ortamında hazırlandı. Hafız Osman hattı örnek alınarak yazılan Kur’ân-ı Kerim 11 kişilik hafızlar heyetinin tashihinden geçtikten sonra baskıya verildi.

Telif hakkını elinde bulunduran Gül Neşriyatın izni ile basılan Kur’ân-ı Kerim, yeni başlayanlar için önemli bir okuma kolaylığı sağlıyor ve emsalleri içinde en okunaklı olanı olarak biliniyor. Yediden yetmiş yediye herkesin kolaylıkla okuyabileceği Kur’ân-ı Kerimi her görenin ilk vurguladığı bu özelliği.

Kapağı altın yaldızlı ve lüks sıvama olan Kur’ân, sık ve uzun süreli okumaya imkân tanıyacak şekilde bir cilt dikişine sahip.

Perşembe günü ilk kuponunu yayınlayacağımız Kur’ân-ı Kerim, Ramazan’la birlikte abone olan herkesin elinde olacak. Matbaamızın geceli-gündüzlü bir mesai ile baskılarını bitirdiği Kur’ân nüshaları, büro ve temsilciliklerimize büyük ölçüde ulaştı.

Planlanan reklâm ve tanıtım kampanyamız da tüm hızıyla sürüyor. Ulusal ve mahallî TV-radyo reklâmları ile desteklenen kampanya için gazetelere de ilânlar veriliyor. Kampanyanın afiş ve el ilânları ise tüm mahallere talep edilen miktarda gönderildi.

Yapılacak diğer tanıtım çalışmaları ise şöyle: Kampanyamız önde gelen haber portalları ve büyük şehirlerde toplu taşıma araçları ile duyuruluyor. Bu maksatla bugünden itibaren İstanbul’da 1500 otobüse afiş asıldı. Kalabalık meydanlarda kampanyamızı tanıtım amaçlı standlar açıldı.

Kampanyamıza katılarak, tam bir ihlâs ve fedakârlıkla çalışma yapan büro ve temsilciliklerimize başarılar ve kolaylıklar diliyoruz.

Gayret bizden, tevfik Allah’tan...

***

Ramazan sayfası

Babıali’de Yeni Asya ile birlikte başlayan güzel bir gelenek olan ve bugün pekçok gazete tarafından örnek alınan Ramazan sayfamız bu sene de farklı bir şekil ve zengin muhteva ile sizlerle buluşuyor.

Sayfamızın önemli bir bölümü eli kalem tutan okuyucularımızın katkılarıyla hazırlandı.

Sayfamızda yer alan yazı, şiir ve fotoğraflar değerlendirmeye tabi tutulurken, Ramazan’ın mânâ ve muhtevasına uygun olmasına, tefekkür ufku kazandırmasına ve okuyanda hoş bir hatıra bırakmasına dikkat edildi.

Bu seneki Ramazan sayfamız şu ana başlıklardan oluşuyor:

Oruç ve İnsan, Bediüzzaman’ın İbadet Hayatı, Allah Mü’minlerden Ne İster?, Sohbet İklimi, Sorularla Oruç, Beyin Geliştirme Metotları, Risâle-i Nur’da Nefis ve Mahiyeti, Kâinat Kitabından, Allah ve Resûlü Ne Diyor? (âyet-hadis derlemesi), Oruç ve Sağlık, Sıfat-ı Peygamber, Dünyada Ramazan, Rehber Şahsiyetler, Fıtrat Haberleri, Fotoğrafların Dili Maniler, dörtlükler ve şiirler, iftar sofrası.

Ayrıca, Bizim Aile’nin katkılarıyla “Ramazan’da Beslenme, Sağlık ve Orucun İnsan Psikolojisi üzerinde etkileri, vb...” konular işlenecek...

Sayfamızla ilgili teklif, tavsiye ve yapıcı eleştirilerinizi ramazan@yeniasya.com.tr adresine bekliyoruz. İsteyenler, 0212 655 88 60-433 numaralı telefondan sayfa editörü İsmail Tezer’le de irtibata geçebilirler.

Bu vesile ile Perşembe günü karşılayacağımız Ramazan’ınızı tebrik ediyor, insanlık âlemine hayırlar getirmesini diliyoruz.

***

Takvim sezonu açıldı

Görsellik ve muhteva açısından beğenilen ve alışılmış kalitesini koruyan Yeni Asya Takvim 2008 yılı ürünleri ile piyasaya çıkıyor. Muhteva ve çeşitlilik açısından çıtayı yükseltmeyi hedefleyen Yeni Asya Takvim birimi Promosyon Fuarında Asya Promosyonun açtığı standta kurduğu masada katalog dağıtıp, ürün çeşitlerinin tanıtımını yaptı.

Üçü Türkiye, biri yurtdışı olmak üzere dört bölgeden oluşan blok takvim, birbirinden güzel manzaraların yer aldığı karton çeşitleri ile satışa sunulacak. Özel laklı olan 8 çeşit 31x45 lüks yaldız gofre blok kartonları; yeni tarzıyla altın varak yaldız, gümüş yaldız gofreli 25x35 4 çeşit Yeni Asya perakende blok takvim kartonları ve 21 çeşit 31x45 blok kartonları ile müşteriye geniş bir yelpazede tercih imkânı sağlanıyor. Ayrıca; gemici takvimleri, masa takvimleri, piramit takvimler, lüks ajanda ve fihrist ve saat çeşitleri ile de farklı bir alternatif sunuluyor.

Hepinize hayırlı haftalar diliyoruz.

10.09.2007

E-Posta: yeniasyadansize@yeniasya.com.tr




Faruk ÇAKIR

Fakirleri sevindirmek



Nasip olursa, önümüzdeki Perşembe günü Ramazan ayının ilk orucunu tutacağız. Bu vesile ile, kavuşmak üzere olduğumuz “11 ayın sultanı” Ramazan ayının hayırlara vesile olmasını dileyelim.

Bilindiği üzere Ramazan ayı, hayır ve hasenatın çokça yapıldığı müstesna bir aydır. Bunda, bu ayda yapılan ibadetlere daha fazla sevap verileceğinin müjdelenmesinin de payı vardır. Bu sebeple, Müslüman zenginlerin; fakirlere olan ‘zekât borcu’nu bu ayda ödemeleri güzel bir adet haline gelmiştir. Bilerek ‘zekât borcu’ ifadesini kullandık; çünkü zekât gerçekte zenginlerin fakirlere olan borcudur. Zengin Müslümanlar zekât ödemekle ‘iyilik’ yapmış olmanın ötesinde, öncelikle fakirlere olan borçlarını ödemiş oluyorlar.

Zekât müessesesinin iyi çalışması halinde, başta ülkemizde ve İslâm dünyası olmak üzere, bütün dünyada fakir ve fukaranın kalmayacağı ortadadır. Müslüman zenginlerin üzerlerinde olan bu farz o kadar ihmal edilmiştir ki, “Zekâtın zekâtı ödense fakir kalmaz” denilebilecek seviyeye gelmiştir.

Şükür ki son yıllarda ‘zekât’ ödeyenler nisbeten de olsa biraz daha artmıştır. Ancak, zenginlerin fakirlere ödemesi gereken bu ‘borç’lar, nakit para olarak değil de, daha çok gıda paketi, giyim eşyası ve benzeri şekillerde ödenmektedir. Bunu yapan zenginler elbette ‘borç’tan kurtulmakta, farzı yerine getirmektedirler. Fakat hesapta olmayan başka mahzurların ortaya çıktığı anlaşılıyor.

Bu konularda söz, elbette öncelikle ilahiyatçılara düşer. Yapılan uygulama ‘fıkhen’ doğru olmakla birlikte, zekâtların ‘nakit para’ şeklinde ödenmesinin daha uygun olacağı da ifade ediliyor. Meselâ, Tüketiciler Birliği Genel Başkan Yardımcısı Ramazan ayına günler kala gıda maddeleri fiyatlarının fahiş oranlarda artmasını; hazırlanan ‘Ramazan ayı gıda paketleri’ne bağlamış. (AA, 9 Eylül 2007)

Tüketiciler Birliği Genel Başkan Yardımcısı Özer, şöyle konuşmuş: ‘’Aslında bir zarf içinde nakit olarak verilmesi gereken zekâtlar artık yurt genelinde, büyük gösterişli paketler halinde dağıtılıyor. Bu da Ramazan’da şişen fiyatların en önemli nedeni. Çünkü yardım yapılacak kişinin nerelere ihtiyaç duyduğu gözetilmeden hazırlanan yardım paketleri, piyasadan kısa süre içinde yoğun şekilde mal çekilmesine neden oluyor. Talep aşırı yükseldiği için bazı fırsatçılar da fiyatlara zam yapıyor. Zekâtların Ramazan’da gıda paketleri şeklinde dağıtımı, zekâtı veren kişi için daha ucuza mal ediliyor. Yani daha az paraya daha fazla yardım yapılmış duygusu uyandırıyor. Ayrıca gıda paketleri, yardıma muhtaç vatandaşın ihtiyacını da gidermekten uzak kalıyor.’’

Bazı hayır sever zenginlerimiz “Fakirleri sevindirelim” derken, bilmeden ‘Ramazan zammı’na katkıda mı bulunuyorlar? ‘Basit’ gibi görünen, ama temelde çok önemli olan bir konu... Zekâtların, ‘nakit’ olarak ödenmesinin daha faziletli olmasının sırrı da her halde burada. Lütfen, borcumuz olan zekâtı ‘nakit’ olarak ödeyelim...

10.09.2007

E-Posta: cakir@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri



 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  Kemal BENEK

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri