"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Derin ve çetin bir mesele: Sıfat-ı İlahiye

Abdurrahman AYDIN
12 Temmuz 2020, Pazar 00:06
Önceki yazımızda “müşahedeye” dayanan ehl-i tasavvufa ve bilhassa ehl-i vahdet-i vücûda karşı “vahye” dayanan asfiyanın me’hazlarını ve ikazlarını görmüştük.

Mesele, Zât-ı Ulûhiyetle kâim olduğundan ezelî sayılan ve zâtından ayrılmayan bütün İlâhî sıfatların, sonradan meydana gelen mazharlarda bir cilvesi görüldüğünde, o mazharların kazandığı bu sıfatlar, mazharların sıfatı itibariyle de ezelî mi (kadîm) kabul edilecektir? Yoksa hâdis olan bir mazharın sıfatı olduğundan, o sıfat da artık mevsufu gibi hâdis mi sayılacaktır?

Bu derin problemi, önce Kur’ân’ın yaratılmış olup olmadığı konusu üzerinden örneklendirelim ve sonra ruha ve kâinata tatbik edelim:

KUR’ÂN ve KELÂM-I İLÂHÎ

Nasıl ki, Ehl-i Sünnete göre, Mütekellim-i Ezelî’nin zâtıyla kâim bir kelâm sıfatı vardır ve ezelîdir. (Allah, hiçbir sıfatı sonradan kazanmaz.) Yalnız Zâtına mahsus ve “kendine lâyık” bu kelâm (konuşma), harf ve ses cinsinden değildir. (Çünkü hiçbir cihette yaratılmışlara benzemeyen Allah, ses ve harflerle konuşmaz.) Buna “Kelâm-ı Nefsî (Zâtî)” denir.

Kur’ân, kelâm-ı nefsî itibariyle, yani lâfızlardan soyutlanmış aslı ve manası itibariyle ezelî olup mahlûk değildir. Ama bu mânayı insanların idrak seviyesine indirmek için harf ve seslere dönüştürülen Kur’ân ise mahlûktur. Buna da “Kelâm-ı Lâfzî” denir.

Yaratılanlara, kelâm-ı nefsî ile değil, yaratılan bir kelâmla, yani kelâm-ı lâfzî ile hitap edilir. 1 Bu durum “Tenezzülât-ı İlâhiyye” olarak tabir edilir.

Bir başka ifadeyle Mütekellim-i Ezelî’ye bakan cihetinde Kur’ân Kelâm-ı Ezelî iken, bize bakan cihetinde ise mahlûktur. 2 “Kelâmullah’ın en bâhir misal-i müşahhası olan Kur’ân” Kelâm-ı Ezelî’den ayrılmış, nev’-i beşerin fikriyle beraber ebede kadar devam edip gidecektir.

(İHTAR: Bu bilgilerden, Kur’ân’ın lâfzının Allah tarafından belirlenmediği gibi yanlış bir mana çıkarılmamalıdır. O “Kelâm-ı Lâfzî-i İlâhîdir”.)

RUH ve TEKVÎN-İ İLÂHÎ

Şimdi, kelâm sıfatına bağlı olan Kur’ân’ın aslı ve mahiyeti ezelîdir diye, hâdis olan Levh-i Mahfuza yazıldığında bu yazı, (yani gılâf-ı lâtîfini giyen ruh gibi, Zât’tan ayrı bir vücut kazandığında) artık melekût hâlinde tezahür eden bu Kur’ân da ezelî olabilir mi? Hele ses ve harf bedenini giyip fizikî görünürlük kazandığında, bu görünürlüğün mahlûk ve hâdis olmadığı iddia edilebilir mi?

Peki, kâinat da bir Kur’ân-ı kebîr değil midir? O da ezelî kudret sıfatının mücessem kelimâtı değil midir? Peki ya Ruh? O da hayat ve tekvin sıfatlarının vücûd-u hâricî giydirilmiş bir cilvesi değil midir?

İşte kâinat için yaptığı ifratın aynısını ruh için de yapan Muhyiddîn-i Arabî (ks), doğrudan sıfat-ı İlâhiyeye bağlı olduğuna ve hiçbir vasıta kullanılmadan yaratıldığına (mec’ûl) aldanıp, ruhun da (Kur’ân’ın lâfzı gibi “vücûd-u haricî giydirilmiş” olması itibariyle artık mahlûk ve hâdis sayılması gerektiğini düşünmeyip) ezelî olduğunu sanmış, ama “Onun mahlûkiyeti inkişafından ibarettir” diyerek sonra toparlamıştır. 3

Bu noktada İmam Maturîdî’ye (ra) göre Cenab-ı Hakk’ın yaratma, rızıklandırma gibi ef’alinin, yani “Kün” emirlerinin kaynağı olan “Tekvin sıfatının” ezelî, mükevvenin ise hâdis olduğunu hemen kaydedelim.

SIFAT-ZÂT ve SIFAT-MEVCUDAT İLİŞKİSİ

Kısacası, O’nun yüce “Zâtı” ve misilsiz “Sıfatları”, yarattıkları arasında, hele madde âleminde bulunmaz; onlara zatıyla veya sıfatlarıyla intikal ya da hulûl etmez. 4 Aksi halde Hz. İsâ’ya (as) ulûhiyet atfeden Hıristiyanların düştüğü çukura düşülür. Sıfatlarının hulûlü değil ise de tecellîsi ve cilvesi vardır. Ama bu cilveyi taşıyor veya sıfatını bu tecellîden alıyor diye o mevsuflar O olmaz ve ezelî sayılmaz.

Bu noktada Ehl-i Sünnetin “Allah’ın sıfatları, O’nun ne aynıdır, ne de gayrı” diye hükmetmesi ve sıfât-ı İlâhiyeyi Zât ile kâim bir mana olarak, ama kesinlikle ayrı bir kategoride değerlendirmesi bu açıdan ne kadar emniyetlidir.

“Zât” ve “Sıfât” ayırımının sebebi şudur: Zât, müstakilen tasavvur edilebildiği halde, sıfat ise tek başına düşünülemez; muhakkak bir zâta (mevsûfa) tâbi olarak var olabilir. 5 Bu ince ve derin fark göz ardı edilirse yukarıdaki iltibaslar başlar. Ne gariptir ki, İbn-i Arabî, sıfat-ı İlâhiyeyi O’nun Zât’ının aynı (kendisi) kabul etmektedir. 6

Böyle kabul edince ne olur? Bakalım ne oluyor:

AYAĞIN ASIL KAYDIĞI YER: EZELÎ ve MUHİT İLİM

Vahdet-i vücutçular, Eflatun’un “İdea”sından etkilenen İslâm filozoflarının “Akl-ı Evveline” meyletti. Önce bütün sıfât-ı İlâhiyeyi “İlim sıfatına” indirgeyerek oradan başlattı. (Taayyün-ü evvel) Ve bu sıfatı, O’nun Zât’ının aynı kabul etti. 7 Madem var gördüğümüz mevcudat “İlm-i İlâhî” içindeki a’yân-ı sâbitenin (sabit, ilmî vücut ve özlerin) aksinden ibaretti. Hem madem ilim, O’nun Zât’ının aynıydı. 8 O halde “Her şey O’ydu.”

İşte görünen varlığı sadece sanal bir görüntü, bu görüntülerin kaynağı olan a’yân-ı sâbiteyi ise gerçek varlık kabul eden, sonra da bu ayn-ı sâbitlerin –ilim sıfatı içindeki varlıklarından dolayı– O’nun kendisi hakkındaki bilgisinden başka bir şey olmadığını ileri süren, bu durumda “Varlığın ayn-ı sâbit itibariyle Zat’ının aynı olduğunu” söyleyen Vahdet-i Vücutçulara karşı Bediüzzaman Hazretleri (ra) “Zihin-İlim-Malûm Temsili” ile ilim veya malûmun, hiçbir zaman zihnin kendisi olamayacağını, ister sıfat, ister mazruf sayılsın, her iki halde de ayna-misal zihindeki bu vücutların, arazî bir vücut sayılacağını, dış âlemdeki vücûd-u hâricînin ise ayrı bir varlık olduğunu izah etmiştir. 9

O halde varlıklar, ilm-i İlâhîde nasıl meydana gelip sonra da haricî vücuda intikal ediyordu?

Beynimiz fazla ısındığı için bunu da inşaallah gelecek yazıya bırakalım.

Dipnotlar:

1- bk. TDV İslâm Ans. “Halku’l-Kur’ân” “Kelâm” ve “Allah” maddeleri. Taftazânî, Şerhu’l-Akâid, Trc. Süleyman ULUDAĞ, 166-174.

2- bk. A. Arslan AYDIN, İslâmda İman ve Esasları, 174, Seha Neş.; TDV İslâm Ans. “Allah” md. 

3- Dokuzuncu Lem’a, 2. Sual. Üstad, Barla L. 3. Kısımda Sa’d-ı Taftazanî’nin benzer ifadelerinin doğru te’vilini yapar ve ruhun mahlûk olduğunu ifade eder.

4- Taftazânî, age, 159; TDV İslâm Ans. “Hulûl” md.

5- bk. Şerhu’l-Emâlî; Taftazânî, age, 159.

6- TDV İslâm Ans. “Sıfat” md. 

7- bk. TDV İslâm Ans. “Allah” ve “Hazarât-ı Hams” md. 

8- bk. İ. Rabbânî, Mektûbat, 314. Mektup. Trc. A. AKÇİÇEK, Çile Yay.; TDV İslâm Ans. “İbnü’l-Arabî” md.; S. ULUDAĞ, İbn Arabî, 129, 184 TDV Yay.

9- Dokuzuncu Lem’a, 2. Sual.

Okunma Sayısı: 2177
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Mehmet Çetin

    12.7.2020 22:34:05

    Harika... Kaleminize kuvvet ve istikamet diliyorum.

  • Cenk çalık

    12.7.2020 18:29:08

    Ne yalan söyleyeyim en anlamakta zorlandığım yazınız buydu. Birkaç kere okuduktan sonra kayınvalide ve eşimle birlikte tane tane okuyarak anlamaya çalıştık. Bir nevi müzakereli okumaya çalıştık ve çok şükür bir nebzede olsa Kelam-ı zati, Kelam-ı lafzi kavramlarının ayrımını anladık. Ruh, kainat, Kur'an'ın mahluk olduğunu ve çok büyük zatların zat ile sıfat arasındaki ilişkide aldandıklarını, ehli sünnetin bir cümleyle müthiş emniyetli bir kaleye sığındığını, üstadın zihin-ilim-malum temsiliyle mevzuyu çözdüğünü kısmen anlamaya çalıştık. Allah razı olsun sayın hocam. Baki selamlar....

  • Erdal

    12.7.2020 14:15:35

    Daha önceki ve 3 haftadır yayınlanan yazılarınızı istifade ederek okuyorum. Allah razı olsun.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı