"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Asılanlarla beraber ahirete gitmeye hazırım

08 Temmuz 2019, Pazartesi 00:54
Bediüzzaman Said Nursi kalbimde ne varsa onu söylüyorum diyor. İdamların gölgesinde kabir kapısında hakikatı bütün çıplaklığıyla sanki kabirden çıkıp hesap vereceği mahkeme-i kübraya gider gibi anlatacağını ifade eder. Bediüzzaman Hazretleri ölümü göze almış birisinin kararlılığı ve cesaretiyle hakikati anlatacaktır.

Asrın mahkemesi, çağların müdafaası: Divan-ı Harb-i Örfî Şerhi - 5

Dizi-1: HASAN GÜNEŞ
hasangunes@outlook.com

***

Said Nursi ve Said Kürdi

Bediüzzaman Said Nursi’nin hayatının ilk yılları Van ve Bitlis civarında geçmiştir. Orada kendisine Molla Said ya da seyyidlere mensubiyeti sebebiyle “Seyda” diye hitap edilirdi. İstanbul’a geldiğinde memleketine nisbeten Molla Said’le birlikte Bediüzzaman Said Kurdi de denilmeye başladı. 

Bilindiği gibi o zamanlar soy isim kullanılmadığından toplum kişilere memleketlerine nisbeten unvan ya da lakap veriyordu. Şemsi’ye Tebriz’de herkes Molla Şems derken Konya’da Şems-i Tebrizî denildiği gibi. Ya da Mevlana’ya diğer memleketlerde Celaleddin-i Rumî denilmesi gibi… O zamanlar İslam dünyası Anadolu’ya “Doğu Roma” demeye devam ediyordu.

Bilindiği gibi Osmanlı üç kıtaya uzanan muazzam büyüklükte bir devlet, başka bir ifadeyle imparatorluktu. Bu sebeple eyalet sistemiyle yönetiliyordu ve içinde Balkanlarda olduğu gibi bazı muhtar ya da otonom devletler de mevcuttu. Bugünkü Güneydoğu Anadolu’ya Osmanlı kayıtlarında ve cumhuriyetin ilk dönemlerinde Kürdistan deniliyordu. Yine Lazistan veya Makedonya gibi ibareler yazışmalarda kullanılıyordu herhangi bir sakınca da görülmüyordu.

Dağılma süreciyle birlikte Türkiye Anadolu’ya hapsolunca eyalet sistemine gerek kalmadı. Misak-ı Milli’den de vazgeçilince Irak içlerine kadar uzanan bir bölgeyi ifade eden Kürdistan artık kullanılmamaya başlandı. Bediüzzaman Hazretleri soy isim kanunun çıkmasıyla da Said Kurdi ibaresini Said Nursi olarak kullanmaya başladı. Bediüzzaman Hazretleri her ne kadar resmi olarak “Okur” soy ismini almış olsa da doğduğu köye nispeten “Nursî”  ibaresini kullanmıştır.

OSMANLI SON DÖNEM DEĞİŞİMİ

Diğer bir husus is Osmanlı’nın son dönemindeki ilginç bir değişimdir. Son dönemde çok sayıda ilim adamı, asker ve seyyah İstanbul’a gelip yerleşmişti. Bir kısmı Rusya’dan, bir kısmı Avrupa’dan bir kısmı da kaybedilen Balkan topraklarındandı. Bir kısmı yeni Müslüman olduğunu belirtiyordu. Bir kısmı Rus muhalifi olduğunu… Ekseriyeti sürekli olarak yerli yersiz Türklüklerini veya Turan idealini vurguluyordu. Bunlar devlet tarafından büyük itibar görüyor ve devlet kademelerinde hızla yükseliyordu. Şüphesiz içlerinde samimi Müslümanlar da çoktu. Ancak ekserisi İslamî yaşantıdan uzak, milleti hor gören ve devleti tahrip eden anlayışlarıyla halk tarafından şüphe ile karşılanmaya başlamıştı. Bir kısmının Yahudi, Dönme ve mason teşkilatları ile olan irtibatları da şüpheleri artırıyordu. 

Böyle bir ortamda halk devletin aksine Anadolu’dan ve Kürdistan’dan gelenlere daha çok itibar etmeye başladı.  Sahabe zamanından bu yana Müslüman olan; aslı, nesli ve memleketi belli Kürtler en çok itimat edilen kavimlerden birisi idi. Kürtleri, Selçuklu dâhil olmak üzere bin yıldır silah ve medrese arkadaşı bir kavim olarak kabul görüyordu. Bu sebeplerle İstanbul halkı Bediüzzaman Said Nursi’ye Said Kurdî unvanını memleketin yanında bir itimat ve güvenin eseri olarak verdi. Ancak özellikle dönmeler kendilerini Türk göstermek için Kürt ve Arap düşmanlığı yapmaya devam ettiler. Kürt ve Arap düşmanlığındaki hedeflerinden birisi de Türkleri Ortadoğu’da yalnız bırakmaktır.

Asılanlarla beraber ahirete gitmeye hazırım

Darağaçlarının gölgesinde idam ile yargılanan Bediüzzaman Said Nursî, harikalarla dolu ahireti merak ve arzu ettiğini ve ölümden asla korkmadığını mahkeme heyetine ifade eder. “Asılanlarla beraber ahirete gitmeye hazırım” diyerek mahkeme heyetinin elindeki en büyük tehdidi yerle bir eder. 

Haşir meydanında kabirden cesetler nasıl ki dünyevi bütün makam, mevki ve ziynetten sıyrılmış olarak bütün hakikatı ve netliğiyle çıkıyorsa söyleyecekleri de aynı şekilde nettir ve kalpten çıktığı gibi hakikatın ta kendisidir.

Dil her zaman kalbden çıkanları aynı şekilde ifade etmez ya da edemez. Korku, endişe, taktik, siyaset ve edebiyat gibi birçok faktör ifadeleri başka şekle büründürebilir. Ancak Bediüzzaman Said Nursi kalbimde ne varsa onu söylüyorum diyor. İdamların gölgesinde kabir kapısında hakikatı bütün çıplaklığıyla sanki kabirden çıkıp hesap vereceği mahkeme-i kübraya gider gibi anlatacağını ifade eder. Bediüzzaman Hazretleri ölümü göze almış birisinin kararlılığı ve cesaretiyle hakikati anlatacaktır.

“Anlatacaklarımdan, hakikata namahrem ve yabancı olanlar elbette rahatsız olacaklar, zaten hakikat de onlardan rahatsız olacaktır” der.

İDAMLARI GİZLEMEK İSTERLER

Diğer bir husus ise olağanüstü durumlarda güç ve iktidar sahipleri cezaları özellikle idamı tertip ve tuzaklarını gizlemek maksadıyla kullanırlar. Kendi sırlarını, idam ettiklerinin kabir toprağı ile kapatmak isterler. Hakikatı ve sırları bilen muhalifler susmakla kurtulabileceklerini zanneder ancak iktidardakiler “sırları” şansa bırakmazlar. Diktatörler sırları ifşa edenlerin karşısında çaresizdir. Bediüzzaman Said Nursi bir manada, “kabir toprağı da sırları örtemeyecektir. Ayette ifade edildiği gibi Haşir ile birlikte kabirden çıkan cesetlerle birlikte sırlar da dökülecektir. Saklamanın hiç bir manası yok ve sorumluluğu var. İşte burada bütün çıplaklığıyla ve netliğiyle söylüyorum.” diyor.

Bu hükûmet zaman-ı istibdatta akla husumet ederdi. Şimdi de hayata adavet ediyor. Eğer hükûmet böyle olursa, yaşasın cünun! Yaşasın mevt! Zalimler için de yaşasın Cehennem! Ben zaten bir zemin istiyordum ki, efkârımı onda beyan edeyim. Şimdi bu Divan-ı Harb-i Örfî iyi bir zemin oldu. 

Bidayetlerde herkesten sual olunduğu gibi, Divan-ı Harpte bana da sual ettiler: “Sen de şeriatı istemişsin.” 

Dedim: Şeriatın bir hakikatine bin ruhum olsa feda etmeye hazırım. Zira şeriat, sebeb-i saadet ve adalet-i mahz ve fazilettir. Fakat ihtilâlcilerin isteyişi gibi değil. 

Hem de dediler: “İttihad-ı Muhammediyeye (a.s.m.) dâhil misin?” 

Dedim: Maaliftihar! En küçük efradındanım. Fakat benim târif ettiğim vecihle... Ve o ittihaddan olmayan, dinsizlerden başka kimdir, bana gösterin. 

İşte o nutku şimdi neşrediyorum. Tâ ki, Meşrutiyeti lekeden ve ehl-i şeriatı meyusiyetten ve ehl-i asrı tarih nazarında cehil ve cünundan ve hakikati evham ve şüpheden kurtarayım. İşte başlıyorum: 

MUHALİFİN HALİ

Meşrutiyetten önceki yönetim aklı kendisine hasım olarak görürdü. Nitekim Bediüzzaman Said Nursî’yi Toptaşı’na göndermişlerdi. Gazete ve kitaplarda sansür vardı. Yine birçok fikir adamını sürgüne göndermiş fikirlerine engel olmak istemişti. Ancak bazı istisnalar hariç hayata kastetmemişti, ölüm cezası verilmemişti. 

Şimdiki hükümet ise muhaliflerin sadece fikirlerine değil varlığına ve hayatına da düşmanlık ediyordu. Muhaliflerin sadece susmasını değil ölmesini de istiyorlardı. Hatta istemenin ötesinde “Hayata adavet ediyor” diyerek dikkat çekici bir ifade kullanıyor.

Akıl ve hayat ile ayakta duracak ve akıl ve hayatı muhafaza etmekle mükellef bir hükümet kendi varlığına ve vazifesine düşman ise yaşasın delilik! Yaşasın ölüm! Zalimler için yaşasın Cehennem!

Osmanlı’nın son zamanları hem İslam dünyası hem de Batı’da müsbet menfi büyük fikir akımlarının geliştiği ve toplumları özellikle aydın kesimi etkilediği bir dönemdir. Hem kavram kargaşası hem de ekonomik ve siyasî krizler sebebiyle de kimsenin kimseyi dinlemediği derdini anlatamadığı bir dönem haline gelmişti. İşte böyle bir dönemde Bediüzzaman Hazretleri Divan-ı Harb-i Örfî’yi fikirlerini anlatacağı ve kayıtlara geçecek bir platform olarak görür. Hem de öyle bir platform ki yabancı temsilcilikler ve komiteler başta olmak üzere yerli yabancı herkesin yakından takip ettiği yeni yol haritalarının çizildiği dünya çapında büyük bir platform.

Okunma Sayısı: 3263
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı