"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Risale-i Nur’dan ders alan, fitnelere girmez

03 Şubat 2022, Perşembe 00:22
“Risale-i Nur’dan ders alan, elbette, çok masumların kanını ve hukukunu zayi eden fitnelere girmez ve bilhassa tecrübeleriyle, mükerreren akim ve zararlı kalan fitnelere hiçbir cihetle yanaşmaz.”

Dizi: Bediüzzaman Said Nursî’nin müdafaaları
Risale-i Nur Enstitüsü - 1

***

Risale-i Nur Enstitüsü tarafından düzenlenen, “Bediüzzaman Said Nursî’nin Müdafaaları” konulu masa çalışması geçtiğimiz hafta Ankara’da gerçekleştirildi. Otuza yakın akademisyen, araştırmacı, yazar ve hukukçunun katıldığı çalışmada Bediüzzaman Said Nursî’nin Divan-ı Harbi Örfî savunmasından başlayarak Cumhuriyet Dönemi’ndeki mahkemeleri ve savunmaları çeşitli yönleriyle ele alındı. Çalışmada sunulan tebliğlerin daha sonra Köprü Dergisi’nde yayımlanacağı bildirildi. 

Yoğun bir ilginin olduğu programda özetle şunlar dile getirildi:

Programın açılış konuşmasını yapan ve bir de tebliğ sunan  Ahmet Dursun, Bediüzzaman Said Nursî’nin; fikirlerinden ve eserlerinden dolayı dünya hukuk tarihinde eşine az rastlanır ölçüde baskılara, kovuşturmalara ve yargılamalara maruz kalmış bir İslâm âlimi olduğunu söyledi. Divan-ı Harb-i Örfî yargılaması dışında, Cumhuriyet Dönemi’nde de onun hem kendisi hem talebeleri hakkında ‘Devletin temel nizamlarını dinî esaslara uydurmak için gizli cemiyet kurmak, rejim aleyhinde olmak, tarikatçılık, emniyet ve asayişi bozmak, laikliğe aykırı davranmak…’ gibi suçlamalarla Eskişehir’de, Denizli’de, Afyon’da ve İstanbul’da olmak üzere dört büyük dâvâ açıldığını belirten Ahmet Dursun, bu dâvâların hepsinde tek bir Bediüzzaman duruşunun ve tavrının görüldüğünü belirtti.  

Dursun, Bediüzzaman’ın Divan-ı Harp’te mahkeme reislerine ilân ettiği: “Ben talebeyim. Onun için her şeyi mizan-ı şeriatla muvazene ediyorum. Ben milliyetimizi, yalnız İslâmiyet biliyorum. Onun için her şeyi de İslâmiyet nokta-i nazarından muhakeme ediyorum.” şeklinde, olayları mizan-ı şeriat ve İslâmiyet nokta-i nazarından değerlendirme tavrının hayatının her anında sergilediği önemi bir yaklaşım tarzı olduğunu belirtti. 


Programın açılış konuşmasını yapan ve bir de tebliğ sunan Ahmet Dursun, Bediüzzaman Said Nursî’nin; fikirlerinden ve eserlerinden dolayı dünya hukuk tarihinde eşine az rastlanır ölçüde baskılara, kovuşturmalara ve yargılamalara maruz kalmış bir İslâm âlimi olduğunu söyledi. 

TEMEL TAŞLARI SAĞLAM GEREK

Cumhuriyet Dönemi yargılamalarının arka planında; cumhuriyeti ilân eden kurucu kadro ile Üstad Bediüzzaman arasındaki derin zihniyet farklılığının yattığını ifade eden Ahmet Dursun, bu derin farklılığı Bediüzzaman’ın meclise sunduğu “Namaza Dair Beyanname”de görmenin mümkün olduğunu belirtti. Dursun, sözlerine şöyle devam etti. “Beyanname sadece iki şahıs arasındaki fikir ayrılığını ortaya koymanın ötesinde Türkiye’nin yine iki şahıs nezdinde derin zihniyet farklılığını ortaya koyacak niteliktedir. Beyanname ile Türk modernleşmesinin yaslanmak istediği zemin ifşa edilerek; yol ayrımına gelen Yeni Türkiye’nin sahip çıkması gereken tarihî ve dinî referanslar hatırlatılmıştır. ‘Laubaliyane, Avrupa medeniyet-i habise kısmından süzülen bir cereyan-ı bid’atkârane sinesinde yer tutamaz. Demek âlem-i İslâm içinde mühim ve inkılâbvarî bir iş görmek, İslâmiyet’in desatirine inkıyad ile olabilir.’ diyen Bediüzzaman Said Nursî: ‘Şu inkılab-ı azimin temel taşları sağlam gerek.’ uyarısıyla ülkeyi yönetecek olanlara şeair-i İslâmiyeyi iltizam, Kur’ân’ın evamir-i kat’iyyesine imtisal etmek, Şark’ın fıtratına muvafık bir cereyan vermek, milletin hâcât-ı diniyesini tatmin edecek icraatlarda bulunmak tavsiyelerinde bulunmuş ve şahs-ı maneviyi temsil eden meclisin de istikamet üzere olması gerektiğini hatırlatmıştır. Bediüzzaman’ın Mustafa Kemal’e Kâzım Karabekir aracılığı ile de gönderdiği ve bugün Cumhurbaşkanlığı arşivinde yer alan beyannamede Mustafa Kemal’e, Napolyon’a değil Selâhattin Eyyubî’ye benzemesi gerektiğini tavsiye eden Bediüzzaman; ne yazık ki iradesini mukaddesatı ve dinî değerleri reddeden taklitçi bir Batıcılık anlayışına yaslayan ve yüzünü Batı’ya dönen kurucu irade tarafından inkılâplar önündeki en büyük engellerden biri olarak görülmüştür.”

İrtica kavramının 31 Mart Hadisesi’nin Türk siyaset ve toplum hayatına bıraktığı bir miras olduğunu ifade eden Dursun; İslâm toplumunu sindirmek, baskı altına almak, onun inançlarını yaşamasını engellemek için kullanılmaya elverişli kavram olan irtica bahanesiyle de Bediüzzaman’ın mahkeme mahkeme dolaştırıldığını, bir menfadan diğer menfaya cebren sürüklendiğini söyledi. Halifeliğin kaldırılması, Şapka Kanunu, tekkelerin-zaviyelerin ve türbelerin kapatılması, Harf İnkılâbı, Türkçe hutbelerin okutulması, ezanın Türkçeleştirilmesi, laiklik ilkesinin kabulü ve anayasadan ‘din-i İslâm’ ibaresinin çıkarılması gibi din dışı uygulamaların ve inkılâplara karşı direnişin merkezinde Bediüzzaman’ın görüldüğünü söyleyen Dursun,  şeair-i İslâmiyeyi ortadan kaldırmaya yeltenenlere karşı müsbet iman hizmeti metodunu ortaya koyan Bediüzzaman’ın: “Bir kanunu reddetmek başkadır ve o kanunla amel etmemek bütün bütün başkadır.” yaklaşımıyla çatışmacı bir tavır sergilemeden, fikrî zeminde iman ve Kur’ân hakikatlerini ihya ve inşa edecek yeni zemin yeşerttiğini söyledi. 

Dursun sözlerine şöyle devam etti:

CUMHURİYET, LAİKLİK, HÜRRİYET

“Bediüzzaman Cumhuriyet Dönemi’nde Eskişehir Mahkemesi başta olmak üzere dört büyük mahkeme geçirmiştir. Bu mahkemelerin hepsi iman ve Kur’ân dâvâsının, dolayısıyla Risale-i Nurlar’ın müdafaasıdır. Bu mahkemelerin hepsinde yeni Türkiye’nin yaslandığı hukuk dışı zeminin ve eksen kaymasının temelini oluşturan zihniyetin ifşası söz konusudur. Daha da önemlisi Bediüzzaman, İslâmiyet nokta-i nazarından kendi değerlendirmelerini bu mahkemelerde yapmış; cumhuriyet, laiklik, millet, milliyet, hak, hukuk, adalet ve hürriyet gibi kavramlara ilişkin Kur’ânî referanslarla yeni tanımlar ortaya koymuştur. Kendi masumiyetini ve haklılığını da bu tanımlar üzerinden ortaya koymuştur. Mahkemeler Risale-i Nur hareketinin temel esaslarının ortaya konulması bakımından bir fırsat olarak telâkki edilmiştir. Bu esaslar asayişi muhafaza, müsbet hareket, iman hizmeti, siyasete karışmama, fitnelerden uzak durma gibi Risale-i Nur hizmetlerinin ve talebelerinin temel esaslarıdır. “Risale-i Nur’dan ders alan, elbette, çok masumların kanını ve hukukunu zayi eden fitnelere girmez ve bilhassa tecrübeleriyle, mükerreren akim ve zararlı kalan fitnelere hiçbir cihetle yanaşmaz.” sözü Risale-i Nur hareketinin ve talebelerinin temel hususiyetini ifade eden önemli bir sözdür. 

Yine mahkemeler; hukuk önünde eşitlik, suçun şahsiliği, kanunsuz suç olamayacağı, fikir hürriyeti ve yargı bağımsızlığı gibi temel hukuk prensiplerinin ortaya konulması açısından da önemli bir zemin kabul edilmiştir. Mahkeme kürsüleri, hukuk müdafaasının yapıldığı ders kürsülerine dönüştürülmüştür. Mahkemelerin Risale-i Nurlar’ın tanıtımı için önemli bir zemin haline getirilmesi, şahsî müdafaadan ziyade dâvânın öncelenmesi mahkemelerde görülen önemli bir özelliktir. İman hakikatlerinin savcılar ve hâkimler tarafından anlaşılması, beraat etmekten daha kıymetli görülmüştür. Nur Talebeleri de kendi şahıslarını değil dâvâlarını savunmuşlardır. Nur Talebeleri Bediüzzaman ile bağlarını ve Risale-i Nur’a olan bağlılıklarını inkâr, red ya da bunu tezyif edecek bir savunma ya da takiyyeci bir davranış içine girmemişler; Risale-i Nur’u ve dâvâlarını savunmaktan çekinmemişlerdir. Sonuç olarak Bediüzzaman’ın mahkeme müdafaaları, hukuk devletinin nasıl olması gerektiği noktasında anayasal çalışmalara örnek ders olacak niteliktedir. Bediüzzaman Said Nursî; cumhuriyet, laiklik, adalet, hürriyet vb. konularda dayatılanın ve uygulananın aksine İslâmiyet nokta-i nazarından bir tanım yapmış; demokratik hukuk devletinin nasıl olması gerektiğinin yol haritasını bugünleri de içine alacak şekilde bizlere sunmuştur.”

İHTİLÂLCİLERE İTİRAZ

“Bediüzzaman Said Nursî’nin Mahkeme Müdafaalarında Adalet, Meşrûtiyet, Hürriyet ve Laiklik Kavramlarına Bir Bakış” başlıklı bir sunum yapan Prof. Dr. Fikret Yükselen, Bediüzzaman’ın; ömrünü Kur’ân ve iman hakikatlerine ve imanı kurtarmak dâvâsına adayan, bunun haricinde dünyevî hiçbir şeyle alâkadar olmayan, ahir zamanın müstesna bir İslâm âlimi olduğunu söyledi. 

Bediüzzaman’ın ‘...bütün sergüzeşt-i hayatım şahittir ki, hak gördüğüm meslekte gitmeye karşı korku elimi tutup men edememiş ve edemiyor.’ sözlerini aktaran Yükselen, onun hayatının her anının buna şahit olduğunu ifade etti. Bediüzzaman Said Nursî’nin; bir darbe teşebbüsü olan 31 Mart 1909  (Rumî Takvim’e göre 31 Mart 1325’te (13 Nisan 1909)] sonrasında kurulan Divan-ı Harb-i Örfî adıyla bilinen sıkıyönetim mahkemesinde bugün bile büyük önemi haiz ve ibretli bir savunma yaptığını belirten Yükselen, Bediüzzaman’ın o mahkemede şeriat, ittihad-ı Muhammediye (asm), adalet-i mahza gibi temel kavramlara sahip çıktığını söyledi. Yükselen sözlerini şöyle sürdürdü: 

“Bediüzzaman Divan-ı Harb-i Örfî’de şeriatın mutluluk sebebi, tam bir adalet ve erdem olduğunu; şeriatı isterken darbecilerin yöntemini benimsemediğini dile getirmektedir. Şeriatın ihtilâlciler tarafından istenilme biçimine ve tatbik edilmesini talep etme şekline itiraz etmektedir. İslâm toplumunda bir doğrunun tesis edilmesi, yine doğru bir tarz ve doğru bir üslûp ile olabilir. Yoksa menfi ve ihtilâl şeklinde toplumu kamplara bölerek asayişi bozmak tarzında hak talep etmek doğru değildir. Said Nursî’nin ihtar ettiği ve kabul etmediği nokta, şeriatın tesis edilmesinde toplumu ve yönetimi zaafa düşürecek bir şekilde hareket edilmesidir. İhtilâl taraftarlarının hem niyeti hem de isteme şekli yanlış ve menfi olduğu için, Bediüzzaman onlarla aynı safta olmayı reddetmektedir.” 

Fikret Yükselen Bediüzzaman’ın savunmalarında hukuk, hürriyet, meşveret, adalet, iman, şeriat, siyaset, askerlik ve eğitim gibi insanlığı yakından ilgilendiren konuların Kur’ânî yaklaşımla ele alındığına dikkat çekerek: “Bediüzzaman’ın hayatının tamamı ‘Hakkın hatırı âlidir; hiçbir hatıra feda edilmemek gerektir.’ düsturu gereği hakikati savunmakla ve büyük bedeller ödeyerek geçmiştir.” dedi.

HUKUK DEVLETİ

Bu yüzden; hiçbir maddî manevî menfaat beklemeksizin sadece ve sadece hakkı ve hakikati savunmak uğruna, yaşadığı dönemlerde siyasî iktidarların icraatlarını yakından takip edildiğini ifade eden Fikret Yükselen, Bediüzzaman’ın hayatının bütününde ana görevi olarak, hep yanlış icraatlara karşı müsbet hareketi esas alan bir muhalefet ve uyarıcılık vazifesi üstlendiğini, Kur’ânî bir emir olan ‘iyiliği tavsiye, kötülükten men etme’ düsturunu şiar edindiğini söyledi. Bediüzzaman’ın ‘Müdafaalar’ında şeriatı nasıl tarif ettiği, hukuk devleti ve meşrûtiyet (demokratikleşme) anlayışını nasıl sunduğu; devletin temel nizamlarını dinî esaslara uydurmak için gizli cemiyet kurmak, rejim aleyhinde olmak, tarikatçılık, emniyet ve asayişi bozmak, laikliğe aykırı davranmak suçlamalarına nasıl cevap verdiği; toplumdaki tarikat ve cemaat gibi dinî yapıların ortadan kaldırılması, dinin görünür olmadığı laik bir toplum inşa etme çabaları ve dinsizliğin devlet eliyle rejim altına alınması teşebbüslerine karşı nasıl tavır aldığı; imanı ve şeairi muhafaza etmek için nasıl bir yol takip ettiği; demokrasi, adalet, kanun hâkimiyeti, hürriyet, cumhuriyet, laiklik vb. kavramlara savunmalarında nasıl yer verdiği gibi soruların müdafaalardan yola çıkılarak cevaplanmasının bugün de bu alanlarda yaşadığımız temel problemlerin birçoğuna çözüm teşkil edeceğini söyledi.

Söz alan Av. Ahmet Nazlı, “Risale-i Nur’da Dâvâ ve Bürhan Kavramları”nı incelediği çalışmasında Bediüzzaman’ın:  “… yazılan Sözler tasavvur değil, tasdiktir. Teslim değil, imandır. Marifet değil, şehadettir, şuhuddur. Taklit değil, tahkiktir. İltizam değil, iz’andır. Tasavvuf değil, hakikattir. Dâvâ değil, dâvâ içinde burhandır. …’ ifadelerinin dâvâya ve bürhana nasıl bakmamız gerektiğine dair ipuçları verdiğini söyledi. Nazlı: “Bir taraftan; dâvâ, teslim, marifet, tasavvuf ve taklit kelimeleri yan yana gelmektedir. Öte yandan, şehadet, şuhud, tahkik, iz’an, hakikat ve bürhan kelimeleri yan yana gelmektedir.” dedi. 

Ahmet Nazlı sözlerine şöyle devam etti:  

“Kavramsal olarak baktığımızda, ilk gruba giren kavramlar; meselâ teslim, taakkul/akıl mertebesine varmadan ulaşılan bir teslimiyet makamını ifade etmektedir. Ki bu mertebe, iman düzeyini değil, zorunlu bir teslim olma halini ifade etmektedir. Tasavvur, bir fikrin güçlü bir şekilde tasvir edilmesi, resmedilmesi veya zihinde canlandırılmasıdır. İltizam, aklederek kabul etmeyi değil; sadece bağlılığı, taraftarlığı ifade eden bir taklit düzeyidir. Marifet, şehadet mertebesine varmamış bir bilgi düzeyine işaret etmektedir. Tasavvuf, aklî olanı değil; kalbî olanı temsil eder ve akılla varılan değil, sezilerle/sezgilerle varılan bilgi düzeyini göstermektedir. Taklit, akledilmeden kabul edilen ve tahkik edilmeden elde edilen bir bilgi düzeyini göstermektedir. Dâvâ; bürhan mertebesine ulaşmamış bir dâveti, çağrıyı ya da iddiayı dile getirmektedir.

DEVAM EDECEK

Okunma Sayısı: 1945
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı