"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Üstad ve Talebeleri hukuk dersi verdiler

04 Şubat 2022, Cuma
Üstad ve talebeleri müdafaalarda hukuk dersi vermişlerdir. Takiyye yapmamışlar, mahkemeyi aldatmamışlardır. En önemlisi de kendilerini değil, davalarını savunmuşlardır.

Dizi: Bediüzzaman Said Nursî’nin Müdafaaları
Risale-i Nur Enstitüsü - 2

***

İkinci gruba giren kavramlar ise, bürhan düzeyini gösteren kavramlardır. Bunlardan mesela şehadet; şahitlik yapmak, iddiada bulunmanın ötesidir ve güçlü bir delildir. Tasdik, akletme eyleminden sonra bir fikrin kabul edilmesidir. İman, sadece teslim olmayı ifade etmiyor; aklen tasdik ettikten sonra ve kalben iz’an ile ulaşılan bir düzeydir. Tahkik; bir şeyi araştırdıktan sonra kabul etmektir. Ki bu da delil ile olur. İz’an; aklettikten sonra, kalben varılan bir düzeydir ki, ‘akleden kalp’ tabiri de kalbin bu özelliğini nazara vermektedir. Hakikat dediğimiz şey, hem aklî delillerle hem de naklî deliller ile vardığımız bir düzeydir. Ki bu düzey, bilginin kesinlik düzeyini gösterir. İşte bu gruptaki kavramlar, bürhanî bilgi düzeyini bize işaret etmektedir. 

Duâ ve dâvâ kavramları aynı kökten gelir. Duâ; rica ile, acziyet ve ihtiyaç ile bir istemek ve Allah’ı yardıma çağırmak iken; dâvâ, güçlü bir şekilde ve iddia ederek istemek ve meydan okumaktır. Dâvet kelimesi de aynı kökten gelmektedir. 

Dâvâ kavramı da diğer bir takım kavramlar gibi, modern zamanlarda değişime uğramış ve siyasî bir anlam ihtiva edecek şekilde dönüşmüştür. 

Muhtemelen, İslâm’da her Müslüman’ın bir sorumluluğu olarak diğer insanları İslâm’a ‘dâvet etmek’teki ulvî gaye, modern dönemlerdeki ‘dâvâ’ kelimesi ile birleştirilerek; siyasî bir muhteva kazanmıştır. Bu muhteva, Batı’ya karşı, tepkisel bir şekilde oluşan/oluşturulan tepkisel bir İslâm anlayışını ifade etmektedir. Ve bu tepkisellik, Batı’nın İslâm’a saldırısına karşı söylem düzeyinde bir savunma psikolojisini içinde barındırmaktadır. 

Risale-i Nur’un tamamı incelendiğinde dâvâ kelimesinin, bazen Allah’ın varlığını ve birliğini ispatlamada; bazen peygamberlerin kendi iddialarını ve dâvâlarını mu’cize göstererek ispatlamalarında; nübüvvetin ispatlanmasında; ahiretin varlığını ispatlamakta kullanıldığını görmekteyiz. Meselâ nübüvvet dâvâsı, ebedî hayatı kazanma ve kaybetme dâvâsıdır. Ancak Kur’ân, sadece dâvâ düzeyinde kalmaz ve bunları ispatlamak ister. 

Dâvâ, ispata muhtaç bir iddiadır. Dâvâdan sonra; hüküm olması için, bir sonuca ulaşmak için, dâvânın ispat edilmesi lâzım. Sırf dâvâ, tek başına çok fazla bir anlam taşımaz.

İman dâvâsı da olabilir, küfür dâvâsı da olabilir. Sonuçta, ikisi de ispata muhtaçtır. Kim dâvâsını ispatlarsa, onun iddiası değer kazanır ve onun dâvâsı anlamlıdır. Öyle ise; ‘dâvâ’, tek başına yüceltilmemeli ve idealize edilmemeli. 

Yüceltilirse ve idealize edilirse ne olur? 

Dâvâların yüceltilmesi, ideolojileri ortaya çıkarmaktadır. İspatsız, kuru kuruya inanma; körü körüne inanma; akıldan çok duygunun belirleyici olması da ideolojilerin en belirgin özelliklerindendir. 

İdeoloji ile fert, kitle içinde silik bir varlık olur; cemaat, cemiyet ve toplum da böyle fertlerden müteşekkil kitlelere döner. Kitlelerin, dâvâya ve ideolojiye sevk edilmesi ise kolaylaşır; zira kitle psikolojisi, akla değil hissiyata bakar. Kim onların hissiyatını okşarsa, oraya doğru meylederler. Özellikle küresel ölçekteki ideolojilerin liderleri; kendi müntesiplerini, bir dâvâ uğruna bir arada tutma eğilimi gösterirler. Bu tür liderlerin çoğu; farklı milletlerden, farklı türdeki insanları, bir konsolidasyon aracı olarak ‘dâvâ’ kavramını kullanmaktadırlar.

Bu yüzden, ‘Ed-din’, ideolojiden farklıdır. Din, akla hitap eder ve insanın akletmesini ister. İdeoloji ise, insanın hissiyatına hitap eder ve hissiyatı okşar. Liderler, kendi ideolojilerindeki insanların daha çok duygularına hitap ederler ve onları galeyana getirmek için uğraşırlar.

İdeoloji, kimliksel bir aidiyet ortaya çıkarır. Ve bu aidiyete göre, ‘bizden olan’ ve ‘ötekiler’ şeklinde bir kimlik tanımlaması yapar. Bu, en nihayette kimlik siyasetini doğurur. Din ise, eşref-i mahlûkat olarak ‘insan’ı esas alır ve onu muhatap olarak görür. Din’in nezdinde; bütün insanlar, dinin muhatabıdır. 

Aslında, ideolojinin temelinde de dinin temelinde de ‘idea’ vardır. Ancak din bu ‘idea’yı, insanın geliştirmesini ister ve kendi kabiliyetlerini, bu ‘idea’ ile ortaya çıkarmasını ister. Fikir, bu ‘idea’yı ortaya çıkardığında; kendi cüz-î ihtiyarisinden vazgeçmemelidir. Ve sürekli bir biçimde, kendisine sunulan seçme hakkını kullanan bir insanın ‘kendi fikri’ olur. Ancak; ideolojisi olanın, ‘dâvâ’sı olur. Ve bu dâvâ uğruna, cüz-î iradesini kullanarak ya da bazen bir kitlenin peşinden giderken cüz-î iradesini kullanmadan sevk olunur.”  

Risale-i Nur’da dâvâ kavramının tazammunları başlığı altında da konuşmasına devam eden Nazlı, Bediüzzaman’ın; hayatında, savunma hukukuna ilişkin çok örnek olay görmek mümkün olduğunu, dâvâ kelimesinin hukuki yönünden yola çıkılarak, Bediüzzaman’ın düşünce yapısı içerisinde bunun nereye oturtulacağının tartışılması gerektiğini ifade etti. Nazlı bu bağlamdaki sözlerine şöyle devam etti:

“Bediüzzaman’ın iddiası, sadece mahkeme salonlarında dile getirdiği iddialar değildir. Mahkeme salonlarında dile getirilen hususlar, savunmacı bir dil kullanılarak geliştirilen fikirlerdir. Ancak; Bediüzzaman, sadece 1923-1960 yıllarına mahsus şeyler söylememektedir. 

O, bin yıldır rahnelenen, taklid dönemine giren, yeni bir şey geliştiremeyen İslâm düşünce tarihine bir eleştiri getirmektedir. Gerek Birinci Said döneminde yazdığı Muhakemat, Hutbe-i Şamiye, Münâzarât gibi eserlerle gerekse İkinci Said döneminde yazdığı Nur Risaleleri ile, İslâm düşünce mirasına çok önemli katkılar yapmaktadır. 

Meselâ, ‘Saykalü’l-İslâmiyet’ olarak nitelediği Muhakemat eseriyle İslâm düşünce yapısındaki usûl problemlerini dile getiren Said Nursî, bunları köklü eleştirilere tabi tutar ve metodolojik bir sistem tavsiyesinde bulunur. 

Meselâ Münâzarât ile, devlet/saltanat merkezli bir İslâm düşüncesini eleştirir ve zamanın ve şartların, Emevi saltanatının “Dört Halife Devri”ni kapatmasını ve saltanat sistemine geçilmesini eleştirir. Ve saltanat sistemine karşı şahsî teşebbüsü öne çıkarıp, insanı merkeze almamız gerektiğini güçlü bir şekilde savunur. 

Meselâ Hutbe-i Şamiye ile; İslâm dünyasındaki sorunları, savunmacı bir düşünce yapısı ile Batı kaynaklı olarak görmek yerine, Müslümanlardan kaynaklı problemler olarak görür ve dolayısıyla, çözümün de Müslümanların elinde olduğunu ifade eder. 

İkinci Said döneminde yazdığı Nur Risaleleri ile, fıkıh eksenli bir İslâmî dünya anlayışı yerine imanı ve ahlâkı temel alan bir düşünce sistematiği kurmaya çalışır. Bu doğrultuda, gerek İhlâs Risaleleri gibi ehl-i imanın arasındaki ilişkilerin düzenlenmesinde çok kritik olan ihtilâf ahlâkını gerekse Uhuvvet Risalesi gibi yine Müslümanlar arası ilişkilerin siyasetle kirletilmemesi gerektiği hususunda risaleler yazmıştır. 

Yine bu doğrultuda, Hucumat-ı Sitte eseriyle; Müslümanlarda var olan korku, tama, Türk milliyetçiliği gibi hastalıklara karşı durarak, güçlü bir birey/ferd inşasını hedeflemiştir.

Yine bu dönemde yazdığı eserlerin birçoğunda; eski İslâm düşüncesinin, beyanî ve literal anlayışına ve sırf metin eksenli bir Kur’ân anlayışına karşı ‘kâinat kitabı’nı, Yaratıcının diğer bir kitabı olarak görüp iki kitap arasında ihtilâf olmadığını vurgulayarak; Kur’ân’ın, Yaratıcının delillerini kâinatta görmemiz gerektiğine dair orjinal fikirler geliştirmiştir. 

Aynı dönemde; İslâm düşüncesi geleneğinde, fıkıh eksenli bir şeriat anlayışına ilâveten şeriat-ı tekviniyeyi de ikame eden de Bediüzzaman’dır. 

Bunun için, zamanların değişmesiyle, şeriatların da değişeceğini vurgular ve buna zaman zaman şeriat-ı tekviniyeden örnekler verir. 

Bu örneklerde de ortaya konduğu gibi, Bediüzzaman’ın dile getirdiği hususlar millî sınırları aşan bir niteliğe sahiptir. Ve savunduğu fikirler, asırlardır Müslüman zihni geri bırakan statükoya karşı bir duruştur. 

Osmanlı’nın yıkılışına şahit olan Bediüzzaman; meşrûtiyet, meşveret, hürriyet, cumhuriyet gibi kavramları yeniden yorumlayarak bu kavramların İslâm’a uygun olduğunu ve bunlarla adalet-i mahzayı gerçekleştirmenin mümkün olduğunu; insanî, vicdanî açıdan ve dinin temel kavramlarını dayanak göstererek savunur. 

Öyle ise onu, siyasî iktidarı geçici olarak ele geçiren kuvvetlere karşı, sadece yaptığı savunmalarla anmamalı;  onun, günümüze de ışık tutacak nitelikteki metinlerini yeniden yorumlayıp, güncel sorunlarımıza çözüm bulmalıyız.” 

Bir diğer konuşmacı Av. Enes Köker; hayatı, şahsiyeti ve eserleri ile adını tarihe altın harflerle yazdıran bir şahsın geçirdiği mahkeme süreçlerinin ve yaptığı müdafaaların incelemeye değer bir konu olduğunu söyledi. 

“Başkasının günahına ağlayan adam” veya “Çağımızda bir Asr-ı Saadet Müslümanı” olarak da tanımlanan Bediüzzaman’ın bu kadar çok dâvâyla ve soruşturmayla karşı karşıya kalmasının bir dönemin anlaşılması için sorgulanması gereken bir durum olduğunu ifade etti. Köker sözlerine şöyle devam etti: “Risale-i Nur Külliyatı’ndaki Bediüzzaman ve onun talebeleri tarafından yapılan müdafaaları topladığımızda 500 sayfanın üzerinde bir eser elde ediyoruz. Bu anlamda müdafaaların çok farklı açılardan incelemesi gereken bir konu olduğuna inanıyoruz. Meselâ Üstad’ın yaşadığı hak mahrumiyetleri ayrı bir konu, müdafaalardaki ispat metotları ayrı bir konu yahut onun Afyon Mahkemesi ayrı, Eskişehir Mahkemesi ayrı, İstanbul Mahkemesi ayrı bir konu veya mahrum bırakıldığı sanık hakları ayrı bir inceleme alanı olabilir.

Ben çalışmamda Bediüzzaman’ın yargılama esnasında mahrum bırakıldığı sanık haklarını ele aldım. Ceza Muhakemesi Kanunu’nu esas alarak, ‘Bir sanık modern ceza yargılamasında hangi haklara sahiptir?’, ‘Bediüzzaman Hazretleri bunlardan hangilerinden yararlandı, hangilerinden mahrum edildi?’ sorularına cevaplar aradım. 

Netice olarak ise şöyle bir sonuca ulaştık: Bediüzzaman birçok sanık hakkından mahrum edilmesine rağmen, hukuk dünyasına ders niteliğinde ilkeler barındıran savunmalar yapmıştır.

Kısaca güncel sanık haklarıyla ilgili şunları söyleyebiliriz: Bu haklardan en belirgini hatta Üstad açısından da en ciddî şekilde ihlâl edileni, tutuklama sebepleri hususunda göze çarpmaktadır. 

Tutuklama için şüphelinin veya sanığın kaçması, saklanması veya kaçacağı şüphesini uyandırması gerekir. Yahut onun delilleri yok etme, gizleme veya değiştirme çabasında olması şartı aranır. Üstad Hazretleri açısından böylesi bir şüphe olmadığı halde onun birçok soruşturması, tutukluluk hali ile devam ettirilmiştir. 

Bir diğer başlık olarak; sanığın ifadeye ve sorguya zorla getirme meselesinde değerlendirme yaparsak şunu söyleyebiliriz: Bir sanık eğer çağrıldığı halde gelmemiş ise, ifade için zorla getirilir. Lâkin Üstad’ın hayatında bu uygulama birçok kez yakalama kararları ile icra edilmiştir. 

Daha başka açılardan bakacak olursak, meselâ ifadenin ve sorgunun tarzı açısından güncel ceza muhakemesine bakıldığında şüpheliye yüklenen suçun anlatılması, onun müdafii seçme hakkının ve susma hakkının bildirilmesi gerekmektedir. Üstadın hayatı irdelendiğine birçok müdafaada Üstad Hazretleri yüklenen suçun belirsizliği hakkında şikâyetlerini dile getirmektedir. 

Yine müdafaalara, ifade almadaki ve sorgudaki yasak usûller cihetinden bakacak olursak; ‘Bir şüphelinin veya sanığın beyanı hür iradesine dayanmalıdır.’ kuralı hâkimdir. Hatta işkence, ilâç verme, yorma, aldatma, cebir veya tehdit yasakları önemli kurallardandır. Lâkin Bediüzzaman Hazretleri cezaevlerinde aşı bahanesi ile defalarca zehirlenmiştir.

Savunma hakkı açısından da değerlendirme yapmak gerekirse Üstad’ın, kendisini yarım ümmi olarak tanımladığı için mahkemeden yazıcı tahsis edilmesi talebi vardır. Yani savunma için katip talep etmiş lâkin olumlu cevap verilmemiştir. 

Bir diğer başlık ise, hiç şüphesiz konutta yapılacak aramalar ve el koymalar meselesi olmalıdır. Bu tedbirler Üstad’ın hayatında orantısız bir şekilde uygulanmıştır. Nitekim kendi ifadesi ile: “Hiçbir hatıra gelmeyen, ani olarak benim ikametgâhım bastırıldı, tam taharri edildi. On seneden beri en mahrem evrakımı ve kitaplarımı aldılar.” demektedir. 

Bir diğer ihlâl olarak bilirkişi incelemeleri ele alınabilir. Üstad bu durumu ‘vukufsuz ehl-i vukuf’ tabiri ile ifade etmektedir. Bu kapsamda son başlık ise, Ceza Muhakemesi Hukuku’nda çok belirgin bir uygulama alanı olan ‘emsal karar’ meselesidir. Yani yeni deliller olmamasına rağmen tekrar tekrar dâvâ açılması. Yeni yeni soruşturmaların gündeme gelmesi aleni hak ihlâlidir. O dönemde iki binin üzerinde dâvâ açılması bu ihlâlin en net göstergesidir. 

Çalışmamızın ikinci bölümü, bu şartlar altında yerine getirilen müdafaalardan ortaya çıkan sonuçlar hakkındadır. Bu başlık altında kısaca ifade etmek gerekirse, Bediüzzaman ve onun talebeleri her daim pervasız davranmışlar ve duruşlarında hiçbir kırılma olmamıştır. 

İspat açısından çok farklı teknikleri kullanarak savunmalarını yerine getirmişlerdir. Bunun en belirgin örneği “Hata-Savab Cetveli” olarak gösterilebilir. Ayrıca Üstad ve onun talebeleri müdafaalarda hukuk dersi vermişlerdir. Takiyye yapmamışlar, mahkemeyi aldatmamışlardır. En önemlisi de kendilerini değil, dâvâlarını savunmuşlardır. 

Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri müdafaalarında Kur’ân’ın eskimeyen hukuk kurallarını va’z etmiştir. Adalet-i mahzayı esas tutmuştur. Lastikli kanunları eleştirmiştir.”

DEVAM EDECEK

Okunma Sayısı: 1468
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı