"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

İbadetlerin kültür hayatına katkıları: “Ramazan ayı örneği”

17 Nisan 2020, Cuma
Genellikle ırmakların ilk kaynaklarından çıkan sular oldukça berrak ve temizdir.

Ama ırmağın geçtiği yatakların toprak türüne ve bu yataklara karışan atık maddelerin cinsine göre suların vasfında, tadında, kokusunda ve renginde değişimler yaşandığı bir vakıadır. İlk çıktığı kaynağında temiz ve berrak olan nehirlerin ve ırmakların suyu, geçtiği toprak yataklarının rengine göre bazı değişimlere uğrar. Toprak çeşitlerinin farklı oluşundan dolayı bu suların farklı renk almalarında yadırganacak bir durum yoktur. İşte bunun gibi yaşanan dindarlıklar da zamanla bazı aşınmalar ve başkalaşımlar geçirebiliyor. Bunu belli bir sınıra kadar tabiî karşılamak gerekir.

Meselâ, Kur’ân ilk defa Mekke’de nâzil olmaya başladığında öncelikle toplumun inanç ve din anlayışında meydana gelen sapmaları düzeltti ve yeni hükümler koydu. Nasıl ki, bir ırmağın suları geçtiği yerlerde değişik toprak çeşitleriyle teması esnasında vasıflarında birtakım değişimlere uğramışsa, Müslümanlar da gerek fetihler ve gerekse başka milletlerin örf, âdet, medeniyet ve kültürleriyle karşılaşmaları sonucu farklı zenginlikler kazandılar. Biz bu farklı zenginliği, deseni, albeniyi, folklorik yapıdan tutun da giyim, kuşamdan konutların ve dinî yapıların mimarisine ve hatta mutfak kültürüne kadar götürebiliriz. Bütün bu unsurlar ve anlayışlar İslâm’ın tevhid ilkesini ve naslarla açıkça tahkim edilerek belirlenmiş ibadet yönünü muhafaza ettiği sürece bir zenginlik kaynağı olarak görülmelidir.

Bilindiği gibi toplumların; siyasî, sosyal, iktisadî, coğrafî şartları dindarlıkların şekillenmesinde büyük pay sahibidir. Bu faktörlerden her birisi kendine has dindarlığın oluşumunda etkili olmuştur. Sûfi, ahlâkî ve kuralcı eksenli dindarlıkların ortaya çıkması birçok unsurla yakın ilişkilidir. Demek ki dinî hayat, belli bir tarihî süreçten sonra toplumların kültürel hayat tarzlarıyla örtüşerek folklorik bir din anlayışını da beraberinde getirmektedir. Elbette ortaya çıkan bu yeni dinî hayat biçimlerinin durması gereken sınırda durmadığı takdirde müdahale edilmesi gereken yönleri olmalıdır ve olmuştur da.

İslâm’da namaz, oruç, hac, zekât, kurban v.b. gibi ibadetlerin yanında bu ibadetlerin zaman içerisinde milletlerin örf ve adetlerine göre ortaya çıkardığı kültür farklılıkları da var olmuştur. Aslında bir dinin, dindar olan kişilerin hayatında görünmesi, şekil ve mana ile birlikte onun sosyal ve kültür hayatına damgasını vurmasıyla da ilişkilidir. Bir başka ifade ile dinî hayata iştiyak katma biraz da o dinin kültür boyutlarının ön plana çıkmasıyla ilişkilidir. Yani dindarlık her zaman kendisini kültürel anlamda da ifade etmektedir. Çünkü dinî hayat, kültürel atmosfer içinde ruhanî bir boyut kazanır. İslâm’da namaz, hac, kurban v.b. gibi her ibadetin ürettiği yan kültür boyutları vardır. Meselâ, Ramazan orucunun pek çok coğrafyada ortaya çıkardığı sayısız kültür gelenekleri vardır.

Bütün İslâm âleminde olduğu gibi, ülkemizin her bir köşesinde bir ibadet türü olan oruç mevsimi gelirken gönülden gelen iştiyakla hem maddî ve hem de manevî anlamda bir hazırlık yapılır. Başta içinde barındığımız evlerimiz, ibadet mekânlarımız ve Allah’ın nazargâh olan gönül kâbemiz her türlü maddî ve manevî “kirden” arındırılır. Anadolu’nun muhtelif yörelerinde bir temizlik ve nezaket dini olan İslâm’ın arınmayı teşvik edici hüküm ve tavsiyeleri sokak, çarşı, pazar, okul, cami, kışla, kısaca sosyal hayatın her bir mekânında anlamlandırılır. “İyilik ve takvada yarışınız” (el-Maide 5/2) emrinin bir gereği olarak da Müslüman halkımız ortak ibadet mekânlarını temizlemek ve hazırlamak suretiyle Ramazan ayına girerler.

Her ibadetin oluşturduğu sektörel bir alan vardır. Ramazan ayının gelişiyle birlikte ekonomik hayatta bir hareketlilik yaşanır. Bütün bir Anadolu esnafı, ticarî hayatın kalbi olan İstanbul’a akar. Gıda, giyim sektörü ve ulaşım oldukça canlanır. Bunun temel sebebi, Ramazan ayına hazırlığın yapılmasıdır.

Öte yandan Ramazan ayının kendisini kültür boyutunda öne çıkardığı pek çok hususiyeti vardır. Bunlar arasında edebiyatın farklı alanlarında ilgili yazılı ve görsel hareketliliğe rastlanıldığı gibi, göze hitabeden sanatlar da ortaya çıkar. Bunlardan birisi de “mahya” kültürüdür. Camilerimizin minareleri “mahyalarla” süslenir. Özellikle mahyalarda Ramazan ayı ve oruçla ilgili âyet ve hadislere yer verilir. Bu gelenek tamamen bizim milletimize hastır. Böyle bir şey dinde yoktur diye, son mu vereceğiz? Bunun dine-imana zararı değil, iletişim çağında bilâkis faydası söz konusudur. Mahya geleneği, atalarımızın geliştirdiği İslâm’ın güzelliklerinin halka duyurulmasında çarpıcı bir yöntemdir. Özellikle Ramazan ayında camilerimizde mahyalar şehirlerimizin siluetine ayrı bir güzellik katmaktadır.

Ramazan ayı, aynı zamanda sınıfsal ayrımların bir süreliğine bile olsa ortadan kalktığı kutlu bir zaman dilimidir. Herkes oruç tutmakla fakir-zengin eşitlenir. Bu bağlamda başta il yönetimleri ve belediyelerimiz olmak üzere, bir takım sivil toplum kuruluşlarının öncülüğünde diğer Anadolu şehirlerinde olduğu gibi mega-kent İstanbul’un Sultanahmed ve Üsküdar gibi en büyük semtlerinde Ramazan iftar çadırlarının kurulması ve bu mekânlarda yoksullara iftar ettirilmesi, sosyal dayanışma ve yardımlaşmanın bir tezahürü olarak paylaşıma dayalı kültür zenginliğimizin en açık göstergesidir. Tarihî dokusu yüksek olan bu mekânlarda kurulan iftar çadırlarında sadece iftar yemekleri verilmemektedir. İnsanımızın midesine yönelik taleplerinin karşılanmasının yanında gönlünün doyurulmasına yönelik kültür taleplerine hizmet edecek faaliyetlere de yer verilmektedir. Başta, sohbetler, dinî musıki, yarışmalar, şiir geceleri, tiyatro vs. gibi gösteriler olmak üzere, göze ve kulağa hitap eden meddah, Hacivat ve Karagöz sahne oyunları kültür faaliyetleri olarak Ramazan ayına ayrı bir değer katmaktadır.

Yaşanan dindarlıkların, farklı karaktere sahip olan Müslüman toplumların yorumlamalarına göre mutfak kültürlerinden tutun da folklorik yapılarına varıncaya kadar bir kültür zenginliği oluşturduğundan söz edilebilir. İşte bu açıdan din ve dinin şekillendirdiği kültür o kadar iç içe girmiştir ki, birini diğerine feda etmek mümkün değildir. Çünkü din, kültür olaylarının bütün alanlarına yansımıştır. Coşkulu bir şekilde yaşandığı bir toplumda din, kültür kimliğini ve toplumun benliğini yabancılaşmaktan korumada çok önemli bir işlevselliğe sahiptir. Dinin fert ve toplum hayatından zayıflatıldığı ya da uzaklaştırıldığı dönemlerde, sosyal hayatın değişimi ile birlikte kültür değişimi de kaçınılmaz olacaktır. Çünkü asimile olan bir insan, özellikle Müslüman bir insan, kendi kökenini, milletinin sürekliliğini sağlamada kültür ve karakter dokusunu oluşturan özelliklerini yitirir. Böylece kendi var oluşunu sağlayan epistemik kodlarından kopan ve yabancı kültürlere açık olan şahsiyetler, milletinin öz değerlerinden nefret etmeye başlar. Halkının tarihi, dini ve dinle yoğrulmuş kültür değerleriyle barışık olmayan fertler daima şahsiyet krizi yaşar, içinde başka bir kişinin olduğunu tahayyül eder.

Maalesef, yaklaşık bir asırdır, manevî değerlerimiz karşısında duyarsızlığı bir hayat biçimi haline getirdiğimiz andan itibaren nesillerimiz bir aidiyet sorunu yaşamakla yüz yüze bırakılmıştır. “Hayat boşluk kabul etmez” kuralınca, yabancı kültürler, kendi değerlerimize yabancılaşmak suretiyle boşalttığımız alanları, doldurmaya başlamıştır. Mutfak kültürümüz bile bundan etkilenmiştir. Mutfağımıza Amerikan kültürü hamburgerleriyle, kolalarıyla, kısaca fasd-foodlarıyla girdi. O halde işte Ramazan ayı kendi muhasebemizi yapma noktasında bizim için iyi bir fırsat oluşturmaktadır. Yeniden bize has mutfak kültürümüzü ihya edebiliriz. Yabancılaşmaya karşı kendimizi korumada Ramazan ayına has mutfak kültürümüzü yaşatma bizim millet olarak tarihî var oluşumuzun devamlılığına büyük katkı sağlayacaktır.

Son zamanlarda dinimizin bize kazandırdığı misafirperverlik, sosyal dayanışma türü olan imece, zekât, infak, sadâka gibi dinî ve sosyal hasletlerin kültür kimliğimizde meydana gelen yozlaşma neticesinde zayıflamaya yüz tuttuğu görülmektedir. Başkasını kendisine tercih etme anlamına gelen fütüvvet ve i’sar ahlâkı, yerini, “benim karnım tok, başkaları bana ne, gerekirse açlıktan ölürse ölsün” gibi bir bencilliğe bırakmıştır. Tekrar kaybolmaya yüz tutmuş değerlerimize kavuşmak için dinimizle topyekûn barışmaya ve yeniden köklerimize dönmeye ihtiyaç vardır. Kaynağını dinimizden alan vakıf medeniyetimizi yeniden kendi aslî kökleri üzerinde yükseltebilecek imkânlara kavuşturucu gayret içerisine girmekten başka çaremiz yoktur. Bu konuda Ramazan ayı bizim zayıf yanlarımızı yeniden düzeltmeye ve tıkanan kültür damarlarımızı açmada yegâne yardımcı olabilecek bir fırsatlar halkasıdır.

21. yüzyılı idrak ettiğimiz şu tarihî dönemeçte bütün çeşitleriyle dinlerin yeniden dünyada yükselen bir değer olarak öne çıkmaya başladığını görüyoruz. Bu durum medeniyetler tarihi üzerinde çalışan P. Sorokin’in; “toplumlar, maddî, pagan bir kültürden, aşkın, kutsal ve ruhanî bir kültüre doğru giden süreklilik çizgisi izler” tezini doğrulamaktadır. Gözden ırak tutulmaması gereken bir husus, medeniyetler ve kültürler arasındaki bu ayrışmada dinin yükselen belirleyiciliğine duyarsız kalmamaktır. Dine dönüş çabalarının teolojik açıdan izahı, insanın gerçek tabiatının taleplerine göre hareket etmesi değil midir? Çünkü maneviyattan uzaklaştırılmış insan yüreğinin uzun müddet dindışı sâikleri önplana çıkarmış insan merkezli bir dayatmaya tahammülü yoktur. Bu yönüyle halkımızın dinî yoğunluğunun yaşandığı mekânlar arasında gelen camilerimizde kılınan beş vakit namaz ve Cuma namazlarına ek olarak Ramazan ayına has kılınan teravih namazlarına büyük teveccüh gösterilmesi, halkımızın dinine bağlılığının en büyük delilidir. Her akşam teravih öncesi camilerimizin minarelerinden yükselen salât ü selâmlar Peygamberimize (asm) bağlılığın bir alâmet-i fârikası olurken, teravih namazı öncesi, arası ve sonlarında okunan ilâhî ve kasideler dinle örülmüş kültür varlığımızın ana simgesidir. Buna Kadir Gecesi’nde okunan Mevlid-i Şerifleri de eklemek mümkündür. Şüphesiz belli bir makamda icra edilen, ezanlar, mevlidler, salâlar, ilâhî ve kasideler, yaşayan kültürümüzün bir parçası olarak ibadet hayatımızın coşku veren bir boyut kazanmasına hizmet etmektedir. Hele hele gerek camilerde ve gerekse evlerde okunan mukabeleler dinî yoğunluğu daha da arttırmaktadır. Geçmişte belli bir tarihî dönemde manevî değerlere savaş açılan Balkan ve Kafkas coğrafyalarında, hâlâ Ramazan coşkusu yaşanıyorsa, bunu İslâm dininin yaşatılan kültür boyutuna borçluyuz. Yine hâlâ yaşadığımız çağda evrensel manevî ve ahlâkî değerler dünyada sömürgeciliğin ve hele hele kültür sömürgeciliğinin her çeşidine karşı direniş ruhu aşılıyorsa, bunun sebeplerini ferde irade hürriyeti veren İslâm’ın temel dinamiklerinde ve değiştirici davranış kalıbı olan kültür dokusunda aramalıyız. Yaşadığımız dünyada Türk Cumhuriyetleri ve Müslüman ülkeler arasında; ticaret, sanayi, sanat, edebiyat ve kültür alanlarında bizi ortak işbirliğine sevk eden itici güç, işte aynı dine, bu dinden beslenen ortak kültür motiflerine ve tarihî değerlere sahip olmamızdan kaynaklanmaktadır.

Sonuç olarak söylemek gerekirse, din, insanlık için vazgeçilmesi mümkün olmayan bir kurumdur. O, insanlıkla birlikte doğmuş ve onunla birlikte devam edecektir. Eğer bugün, sahur vakitlerinde büyük metropollerin merkez ve ilçe yerleşim alanlarında ışıklar yanıyorsa, inananı-inanmayanı Ramazan coşkusuna kendisini kaptırmışsa, bu din, sadece kapıcıların, yoksulların değil, varlıklı vatandaşlarımızın da sığınağı olduğunu gösterir. Elbette zaman bakımından özellikle Ramazan ayında dolu dolu yaşanan dinî hayat, kültür varlığımızın oluşmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Bu sebeple, zaman bakımından dönüştürücü bir özellik taşıyan Ramazan ayı; işte sanat, edebiyat, estetik, musıkî, giyim tarzları, mutfak kültürü ve bir takım gösteri sanatları gibi insan hayatının bütün evrelerine kültür açısından damgasını vurmuştur. Millet olarak, yeniden sosyal, siyasî, ekonomik, fikrî, ilmî ve dinî alanlarda gelişmeci bir tavır sergilemek suretiyle çağdaş uygarlık düzeyine çıkmak istiyorsak, yeniden kültür kimliğimizin köklerine dönmekten başka çıkar yolun olmadığını bilmeliyiz.

Okunma Sayısı: 2584
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı