“İman ne kadar mükemmel olursa, o derece hürriyet parlar”1
“İnsana karşı hürriyet, Allah’a karşı ubudiyeti intaç eder”2
İnsan olarak gönderilişimizin üzerinden geçen zaman içinde sorgulama, terakki ve “insan” farkını yaşama tekrar tekrar süregelmiştir. Her doğum benzer serüvenlerin tekrar yaşanmasına bir başlangıç olmuş ve her karakter dönemin etkileşiminde bir kıvam bulmuştur.
“Hür hissetme”nin en belirgin ortaya çıktığı dönem yürümeye ilk başlangıç ve ergenlik sancılarının yaşandığı sıralar olsa gerek. İkisi de çırpınışların, heyecanların içinde bir geçiş dönemi... Bu dönemler kritik noktaları taşır insan hayatında, hal ve davranışları, olaylara karşı duruşları bu dönemler üzerine bina edilir. Sorunlara karşı çözümler ise sağlam bina edişlerde etkili ve kalıcı gelişir. Hakikî manada hürriyetin adaletle zuhur edişi şüphesiz insanın sorunlarını kurtuluşa yönlendirecektir. Günümüz insanının sorunları ve çözümleri tevhid, insan, nefis, aile, cüz-i ihtiyari, medya, ahlâk, zulüm ve internet gibi kavramlar üzerinden hürriyet ve adalet ekseninde işlenecektir.
Bugün hızla ilerleyen bir geri sayımın içerisindeyiz. Kazanıyor, gelişiyor ve olmayanı başarıyor gibi görünsek de insanlık âlemi olarak insanlığı ve enfüsî âlemimizde hasselerimizi kaybediyor, kuvvetli değerlerimizi yitiriyoruz. Kuşatılmış bir ağın içinde sıkıntı, daralma ve boğulma girdaplarından ortaya çıkan kişilik ve kimlik bozukluklarımız var. Teknoloji ile bağlarımız arttıkça vaktin genişlemesi, faaliyetin artması gerekiyorken iradelerin istem dışı vazifesizliğe sürüklendiği gönüllü esaretler, tembel ve pasif hür görüntülü köleler yayılıyor. Gerçekten bu kadar vahim bir durumda mıyız? Ve bu nasıl oluyor? İnsan eline zemine halife olacak bir tasarruf verilmiş ki, bunu şu zeminde yapılanlarla gayet net görebiliyoruz. Bir de imtihan sürecinde uçları serbest bırakılmış, ancak iman ve şeriat yani kavanin-i İlâhiye, yani Yaratanın emri ve kanunları ile had altına alınabilecek kuvvelerle donatılmış. Bu kuvvelerin (kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye, kuvve-i şeheviye) üçünün birden bulunup hem de üçünün birden tasarrufça serbest bırakıldığı tek varlık insandır. Şimdi bu hadsiz emel, istek ve koruma-defetme hislerine sahip olan bir insan iman ile vicdan terazisini denge de tutamadığı noktada nefsin ve heveslerin zevklerin eline düşerek tasarrufunu bu düzende işletir. Buluşları da hayatı kolaylaştırmaları da zevklere ve menfaatlere yönelik gelişir. Kendisi sefahate esir olduğu gibi başkaları da firavun benliğine ortak etmek, adeta kendini tasdik ettirmek gayesiyle sefahatine mahkûm eder zaafiyetlere düşürür. “Zira öyleleri hürriyeti değil, belki sefahet ve rezaletlerini ilân ediyorlar ve çocuk bahanesi gibi hezeyan ediyorlar. Zira, nâzenin hürriyet, âdâb-ı şeriatla müteeddibe (edeplenmiş) ve mütezeyyine (ziynetlenmiş) olmak lâzımdır. Yoksa, sefahet ve rezaletteki hürriyet, hürriyet değildir. Belki hayvanlıktır, şeytanın istibdadıdır. Nefs-i emmareye esir olmaktır.”3 Bu hale gelen nefis her türlü rezaleti işlemekte hak hukuk tanımaktan çok uzakta adaletin kıymetini hiçe saymaktadır. Netice de istibdatlar hakkı tanımayan bir çığ olup bencillik ve hazlar için yapılır. Söz vermekten davranışlara, tahammülden başarılara, sorumluluk almaktan üretken olmaya hayatın her safhasında kendi esaretinin harabiyetinde başkalara da akseden bir zulüm ve hayvanlıktan ibaret serbestiyetini ilân eder.
İnsanın nefis ve iç âleminden böylesi fena bir hale gelişinde dış etkenleri de unutmamak gerekir. Bu etkenlere mağlûp olan yahut istem dışı maruz kalan insan da hürriyet yara alır, zedelenir ve vakur ve yalnız Rabb’ine boyun eğmek yakışan eşref-i mahlûk en edna köleliğin, en edna hakaretin ve insaniyetten sıyrılışın içindedir. Aslında kendi tercihlerinin kurbanıdır insan. Aradığı adaleti elleriyle kirletir, bir yerden çalarken başka yerden kaybeder. Hevesi davranışların artışı adil muhakemeyi, mizanlı hareketi, kâinat nizamını terk ediştir.
İnsanın fıtratında olan hür adımları atabilmesinde ilk dış etken ailedir. Orada büyüyen, tanıyan ve şekillenen insan ister iyi niyetle ister art niyetle yapılsın bir baskı altındadır. Zira ailenin kuralları ve korumasındadır. Burada kasıt bunun kötü bir durum olduğu değil geleneklerin sürüklediği bir durumu nazara vermektir. Bir de yanlış âdetlerin ve cehaletin içinde savrulan bir ailede ise mevzu daha vahimdir. Aslında burada hürriyete ailedeki etkiyi istemli ve istemsiz olarak incelemeliyiz ki, adaleti ve hürriyeti çekirdekten yetiştirebilelim.
Aile istemsiz olarak çocuğu etkiliyordur. Burada sahiplikten kaynaklanan bir algılamada çocuk bastırılır ve gerek ebeveyn gerekse kardeşleri tarafından susturma yahut korumacı tavırlarla istidatları engellenmiş olur. Hürriyetten çok bedevi bir kıvamda aileye bağlı ve yalnız yapamayan, kendisi karar alamayan, fikir sunamayan pasif yahut bağımlı bir köle konumundadır. Bu durumu tetikleyense aileye dış müdahalelerdir ki, nefsi, emmare olma yolunda koşturan medya ve internet bunların başlıcalarıdır. İmana saldırı ile vicdanı söndürüp iradeyi susturmada insanın tercih yetisini kaybettirip adil muhakemeyi ortadan kaldırmakta, bireylerde haklara saygı ve kimliklere fırsat verme duruşunu kaybettirmektedir. Anne baba ve kardeşten sonra akraba ve çevre ,efrada doğru insanı bastıran ve engelleyen bir kitle ezik ve esir ruhları netice verir. Toplumun kâmil ve örnek şahsiyetlerine bakacak olursak fikir genişliği ve ilmi zenginliği, oturmuş karakteri, aileden destek alarak, fakat aile otoritesinden ayrı bir surette kazanmışlar katettikleri yollarda tecrübe edinmişlerdir. Kısaca burada bahsettiğimiz koruyucu, kuşatıcı ve sahiplik hissi ile çocuğun hür karar ve irade algısının olumsuz etkilenebileceğidir. İman kuvvetiyle hoşgörü ve sabır, şükür ve tevekkül ile sürdürülebilen yuva çocuğun fıtratına göre kabiliyetlerini inkişaf ettirebileceği gibi, hür kimlik kapsamında açılıma destek olur. Hem aile bireylerini sahiplik asıl manasına kavuşur. Emanete itina, adaletle hükmediş, hakkın hatırına duyulan hürmet insanî değerleri ve Asr-ı Saadet hatırlatan tabloları canlandırabilir. Bir Said Nursî modeli bu anlamda kuvvetli bir örnektir. 8 yaşından itibaren yavaş yavaş aile kuşatmasından sıyrılmıştır ve ailedeki diri Allah korkusuyla, imandaki engin ufuk onun fikir ve ilim hayatındaki en büyük desteği ve ayaklarının yere basıp fikirlerine değer verildiğinin, kabiliyetlerini açabileceğinin göstergesi olmuşlardır.
Enfüsî istibdatların dışarıyla vazifeli kolları dinden uzaklaştırma politikasında aileyi kadından yani anneden vurarak ele geçiriyor. Hürriyet diye sunduğu hezeyanlarla kadını rezalete ve fıtrî haklarını kaybetmeye itiyor. Şeriatın edebinden uzaklaşan kadın en çok en yakınlarından başlayarak serbestiyetinin zararlarını çektiriyor. Vakti ve enerjisi boş heveslere, sonu gelmeyen emellere ve daha iyisi içinlere harcanırken yıpranıyor, bozuluyor ve en büyük hakları çiğnenir hale geliyor. Adalet canlıya hürriyetinin kapsadığı hakları sunmak ve engel olmamaksa, bir bebeğin kendi annesi tarafından büyütülmesi hakkı değil midir? Başka annelerce büyütülmek adaletli olmazken kokusunu tanımadığı bakıcılarca ve yabancı ortamlarda annesi tarafından sunulan, annesinden uzak büyümek hangi hürriyetin, hangi adaletin kıyısındadır. Bu problemleri aslında hür fikrin iman sinesinde uyanması ile aşabilir. İç âlemimizi nuranîleştirdikçe kirli söz ve işleyişlerden sıyrıldıkça, emanetimize adil davranmış olarak ailemizden başlayan bir hürriyetle mütezeyyine olma ruhî inşirahlar, kalbî ferahlıklar, huzur ile gelişen istidatlar, üretken fikirler, sorgulayıcı zihinler elde edebilir adil bir yönetim ve ifade özgürlüğü kazanılabilir.
Aileden sonra devreye çevre giriyor ve hem aileyi hem insanı imha eden bir mekanizma ile şeytanî nefislerin birleşen istibdatı kalpleri, ruhları cezbederek tesiri altına alıyor. Alış veriş, moda, yeni model, güzellik, ilgi odağı olma, beğenilme şaklabanlığı, face, yalan, yalnızlık giderici siteler, haramı mubah, hayasızlığı romantik kılan diziler, tıklayınca değişen âlem ki, ağları dünyayı turluyor aklı afakta dağıtıp tabiat gibi bir kör hissiyata bürüdüğü masum lâtifelere en şiddetli adaletsizliği yapıp onları ebedî susturarak hürriyetlerini elinden alıyor. İçinde olup bitenleri tepkisizleşen ya da tepkilerini kontrol edemeyen insancık artık kâinatın halifesi olmaktan uzaklaşıp sebebini bulamadığı bunalımlarına çare aramak için geri dönemediği Rabb’inden şirke belki de ondan küfre uzanıyor. Bağımlılıkları ve ilgi odakları iman ekseninden kayarken saadet tablosu nurunu kaybetmeye başlıyor. Artık patrona, artık reklâmlara, artık arkadaşlara, artık dizilere, artık eşyaya, artık acizlere, artık kaybolduğu sisteme, artık parçalanmış kalbindeki son sevgilerle bağlandığı her şeye Malik-i Ezeli’si, Mabud-u Baki’si olan ve saltanat-ı rububiyeti ile sarılı olduğunu unuttuğu yaratıcısı dışında her şeye abd olmuş esaretini yaşıyor insan. Yalnız O’nun kulluğunu kabul etse, hikmet ile işlettiği kâinat nizam ve intizam kanunlarına uyar ve düzenin içinde yer alır. O vakit kâinatta olduğu gibi, hiçbir çoğunluğa bireyin hakkı rızası olmadan feda edilmez. Asi de olsa kimsenin tasarrufu elinden alınmaz, ceza ve mükâfat bellidir, kanun-u İlâhî tesirlidir hem hakkaniyetini yitirmez de.
Asr-ı Saadete bakacak olursak sahabenin öğrendiği bir hakikati hayatına yerleştirmeden bir yenisine geçmediği ve masumane, safiyane öğrenme, öğrendiğini yayma arzusu taşıdığını görmekteyiz. Bugünse ister istemez ufak bir meyille dahi pek çok şeyi öğrenebilmekte belki malûmatımızı gerektirmeyen bir sürü bilinen yığınının içinde kendimizi bulmaktayız. Âlemlerin ve bütün dairelerin Kudret Sahibi tekâmül kanununu insanın da içine yerleştirmiştir ve şüphesiz ki, insanda öğrendiklerini uygulamaya bir meyil vardır. Fakat şu ânı yaşadığımız zaman insana uygulama fırsatı tanımamakta, sürekli öğrenilen bilgiler adeta insanın denge ve iradesini bozmaktadır. Vakitli vakitsiz zihinde yer eden bütün bilgi akışı, gönderilen sinyaller kişiliği tahrip etmekte, insan gelişimini bütün olumsuzluğu ile etkilemektedir. Karar yetisi zayıflar sözünde durma, vazifeyi tamamlama, sorumluluk yüklenebilme, kusurları affedebilme veya tahammül edebilme yerini katı zincirlerle toprak altına sürükleyen istibdat meydanı sahiplenmektedir.
Devletlerin istibdadından sıyrılmak hürriyetini yaşamak için milletlerin kan döktüğü bir zaman aralığındayız. Yolsuzluğun suskunluğu emir vermesiyle ezilenler üzerinden kazananlar yerine, altına eğilebilen ve halini anlayıp müşkülü çözme çabasında hürlere ihtiyaç var. Sabır ve vakit ayırmaya dinleyip destek olmaya. Aslında bütün haksızlıklar içten başlayan nefsin zevkleri ile dışa taşıp etrafı sarsan hevesler hakimiyetinden çıkıyor ve hürriyet kovuldukça hakikî adalet olan adalet-i mahza insan elinden sıyrılıyor. Artık hakkın küçüğü değil büyüğü de hak sayılmıyor. Çalmak, çocuk büyük demeden saygısızlık yapıldığı gibi koca nefisler haksız yere cana kıyabiliyor. Onlara henüz yetişememiş köleleri ise onların fonunu sağlayan hevesleri tatmin treninde yolculuk ediyor. Bilinç kapalı, o düşünme mekanizması dar bir programla çevrili. Meşgul edecek o kadar hadise var ki, kendinin nerede olduğunu, içinde nelerin kaybolduğunu kestiremiyor. Şu halde ümitsizliğe düşmek yerine yapılacak düstur Kur’ânî hayat tarzını takip edenlere uymak ve malik-i hakikisinden başkasına boyun eğmeyen duruşla o afakî malayaniyatı terk edip hak dâvâsında ilerlemekle meşgul olmak hür sınırlarını fıtrat kanunlarıyla çizerek kimselere malzeme olmadan ve aşağılık kompleksine girmeden ruh özgürlüğünü, hürriyet bayrağını taşımaktır.
Dinsizlik için istibdadı kendilerine meslek bilmiş komitelere karşı rahat döşeğinde yatmayı terk edip insanlığın, âlem-i İslâmın kanayan yarası için mücadele verenlerin başında gelen Bediüzzaman Said Nursî, bu uğurda pek çok ıztırabı çekmiş ve iman hürriyeti için nesillerin imanına çalışmış ve o gaddar müstebitlerin hürriyetine kastedip her türlü zulme maruz bırakmaları imanın sönmez bir kuvvetiyle hür hissetmesine mani olamamışlar ki dâvâsından bir an olsun meyli çevrilmemiştir. Dediğim dedik olmanın imanî perspektifini sunmuş bir istibdat değil, pek çok hakikat neşrolmuş, rıza-i İlâhî nezdinde kuvveleri yön bulmuştur. “İşte insan bütün kâinatla alâkadardır, nihayetsiz makàsıd ve metâlibi var; kudreti, irâdesi, hürriyeti milyondan birisine kâfi gelmediği için, çektiği mânevî sıkıntı ağırlığı, ne kadar müthiş ve muvahhiş olduğu anlaşılır. İşte kadere imân, bütün o ağırlığı kaderin sefinesine atar, kemâl-i rahat ile, ruh ve kalbin kemâl-i hürriyetiyle kemâlâtında serbest cevelânına meydan veriyor. Yalnız nefs-i emmârenin cüzî hürriyetini selb eder ve firavuniyetini ve rubûbiyetini ve keyfemâyeşâ hareketini kırar.”5 Sırat-ı müstakim ölçüsü şu sözler, kuvvelerin imanın bir rüknü olan kader inancında doğru istimali ile ne kendine ne de başkasına zarar vermeden ve çiğnemeden nasıl terakki edeceğini sunuyor.
Uğruna mücadeleye değecek bir kavram mıdır hürriyet ve kazanmak için neler feda edilir, nelerle değiştirilir, üç yönetim devrini görmüş asrın âliminin ifadelerinden anlaşılır sanıyorum.
“En ziyade muhtaç olduğum ve hayatımda en esaslı düstur olan, hürriyetimdir. Asılsız evham yüzünden, emsalsiz bir tarzda hürriyetimin kayıtlar ve istibdatlar altına alınması, beni hayattan cidden usandırıyor. Değil hapis ve zindanı, belki kabri bu hale tercih ederim. Fakat, hizmet-i imaniyede ziyade meşakkat ise ziyade sevaba sebep olması bana sabır ve tahammül verir. Madem bu insaniyetli zatlar benim hakkımda zulmü istemiyorlar, en evvel benim meşrû dairedeki hürriyetime dokundurmasınlar. Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam.
Evet, on dokuz sene bu gurbette yalnız iki yüz banknot ile, şiddetli bir iktisat ve kuvvetli bir riyazet içinde kendini idare ederek, hürriyetini ve izzet-i ilmiyesini muhafaza için kimseye izhar-ı hacet etmeyen ve minnet altına girmeyen ve sadâka ve zekât ve maaş ve hediyeleri kabul etmeyen bir adam, elbette iaşeden ziyade, adalet içinde hürriyete muhtaçtır. Evet, emsalsiz bir tazyik altındayım.”6
Sonuç
Kahraman bir devlet adamının hürriyet hakkında ki sözleri vicdan hürriyeti bahsine gelince: Türk milleti Müslümandır. Ve Müslüman olarak kalacaktır. Evvelâ kendine ve gelecek nesillere dinini telkin etmesi, onun esasını ve kaidelerini öğretmesi, ebediyen Müslüman kalmasının münakaşa götürmez bir şartıdır. Halbuki mekteplerde din dersi olmayınca, evlâdına kendi dinini telkin etmek ve öğretmek isteyen vatandaşlar bu imkânlardan mahrum edilmiş olurlar. Müslüman çocuğu, dinini öğrenmek gibi pek tabiî bir haktan mahrum edilmemek icap eder. Böyle mahrumiyet ve imkânsızlık vicdan hürriyetine uygundur denilmez. Bu itibarla orta mekteplerimize din dersleri koymak, yerinde bir tedbir olacaktır.
“Dinsiz bir cemiyetin, bir milletin pâyidar olabileceğine inanmıyoruz. En ileri milletlerin dahi din ile siyaset ve dünya işlerini birbirinden ayırdıktan sonra ne derece dinlerine bağlı kaldıklarını biliyoruz. Bugünkü seviye ile asil milletimize taassup isnadı reva görülemez. Milletimiz dinine sımsıkı bağlı olduğu kadar, umumiyetle dini en temiz duygularla benimsemektedir. İslâmlık, milletimizin vicdanında en musaffâ seviyesini bulmuştur.”7
“Hâlıkımız bizden ne suretle razı olacak ve bugün ne gibi bir sa’y ile sahife-i hayatımı kapatacağım? Acaba ümmeti bulunduğumuz o sevgili Peygamber-i Zîşan Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimizin, dalalet yolunu tutan veyahut dalâlete gidenlerin arkalarından giden ümmetlerini, ne suretle tarîk-ı hidayete getirmek için sa’y etsek hoşnudiyet-i Peygamberî’yi (asm) celbedebiliriz?” duyguları ve mefkûreleriyle yaşatmaktadır.
Kıymetdar üstadlarına her hatvede ittibaı seven o talebelerinizin ruhlarında, üstadlarının en güzel fıkrası olan “Kur’ân-ı Azîmüşşan’a feda olan bu baş, başkalara eğilmeyecek.” sözü hayatımızda en güzel ve en büyük bir miftah ve bir düstur olmuştur.
İşte bu hayatta, bu zevkle yaşadığımız için, bu vâdideki korku denilen mevhum kuvvet, talebelerinizin hak uğrunda gösterdikleri cesaretten korkmaktadır. Rıza-i İlâhî uğrunda her gelecek hale memnuniyetle göğüs germeyi, üstadlarının halinden her gün ve her an ders alan talebelerinize ve kardeşlerime, hayırlı muvaffakıyetler ve saadetler temenni ederken; sevgili Üstadım size de lâyık olduğunuzdan daha güzel bir şekilde ve daha elyak bir tarzda eltaf-ı Sübhaniyeye nailiyetiniz için duâ eder ve damenlerinizi kemal-i hürmet ve ta’zimle öperim, Efendim Hazretleri! Hüsrev” 8
Dipnotlar:
1. Said Nursî, Eski Said Dönemi Eserleri, Münâzarât, s. 239, Yeni Asya Neşriyat.
2. Said Nursî, a.g.e.
3. Said Nursî, Münâzarât, s.55, risaleinurenstitusu.org
4. Said Nursî, Sözler Lemaat, s. 744.
5. Said Nursî, a.g.e. s. 343.
6. Emirdağ Lâhikası, s.18.
7. Menderes’in Konya Nutku hakkındaki açıklamasından.
8. Barla Lâhikası, sayfa .114.