Risale-i Nur Külliyatı’nı uzun yıllardır defalarca okudum; hâlâ da okumaya devam ediyorum. Bu aralar da Bediüzzaman’ın saff-ı evvel talebelerinden Barla Sadıklarının hatıralarını okuyorum. Akılla izah edilmeyecek fedakârlıkları okudukça hayranlığım bir kat daha artıyor.
Hatıra sayfaları arasında gezinirken birden kendimi hayalen 1930’lu yılların Barla sokaklarında buldum.
Barla sokaklarında gezinirken Muhacir Hafız Ahmed’in (Ahmet Karaca) evine doğru gittiğini gördüm. Biraz daha yürüyünce Şamlı Hafız Tevfik’in (Mehmet Göksu) elinde bir sepetle bir yerlere yetişmeye çalıştığını fark ettim. Sokağın başına geldiğimde Sıddık Süleyman (Süleyman Kervancı), başı önünde, düşünceli düşünceli köyün dışına doğru gidiyordu. Birkaç adım daha yürüyünce Mübarek Süleyman’ı (Süleyman Köse) köyün yukarı kısmında biriyle sessizce konuşurken gördüm. Mustafa Çavuş (Mustafa Güvenç), elinde marangoz malzeme kutusuyla hızlı adımlarla bir işe doğru gidiyordu. Diğer bir sokaktan geçerken Bahri Çağlar evinin bahçe duvarını onarıyordu. Çeşme başından yukarıya doğru yürüdüğümde Abdullah Çavuş’un (Abdullah Yavaşer) elinde bir helke ile gittiğini gördüm. Mus Mescidi’nin önüne geldiğimde ise Şem’i Güneş mescitten içeri giriyordu.
Asıl gitmem gereken yere, Bediüzzaman’ın evine doğru heyecanla yürüdüm. Aklımla, kalbimle ve bütün saf duygularımla kapısının önüne geldim. Kapıyı yüreğimle çaldım. Saygıyla ve hasretle odasına girdim.
Bediüzzaman, bir talebesine şöyle bir mektup yazdırıyordu: “Cenab-ı Hak, Sıddık Süleyman’ı ve Mustafa Çavuş’u, Muhacir Hafız Ahmed’i ve Abdullah Çavuş’u bana ihsan etti. Ben de Cenab-ı Hakk’a şükrediyorum. Bunlar bana yüzer dost kadar kıymettar göründüler; vatanımı bana unutturdular. Gurbet ve misafirlik elemini bana çektirmediler. Bunlar yüzünden ben bu köyün hayatta olanlarıyla da vefat edenleriyle de alakadar olup her zaman dua ediyorum.”
Mektubunu sesli bir şekilde tamamladı.
Huzur dolu odada bir müddet dünya meşgalelerinden sıyrılarak o has ve samimî havayı teneffüs ettim. Sonra dışarı çıkarak Barla sokaklarını dolaşmayı sürdürdüm. Birkaç sokağı dolaştıktan sonra yeniden Bediüzzaman’ın evinin bulunduğu sokağa geldim. Tam o sırada Sıddık Süleyman, Bediüzzaman’ın evinden çıkıyordu. Elinde yeni yazılmış bir risale vardı.
On kilometre uzaklıktaki Bedre Köyü’nde bulunan Santral Sabri’ye yeni yazılan risaleyi ulaştırdı. Santral Sabri, risaleyi kıymetli bir hazineyi alır gibi göğsüne bastırarak evine girdi. Kâğıt ve kalemlerini çıkarıp risaleden bir nüsha yazdı. Yazdığı nüshayı alır almaz hemen yola çıktı ve İslâmköy’de Hafız Ali’ye ulaştırdı. Hafız Ali de risaleyi alır almaz evine gitti, hazır bekleyen kâğıt ve kalemin başına geçti ve o gece birkaç nüsha yazdı. Daha sonra yazdığı nüshaları Isparta’da Hüsrev Altınbaşak’a gönderdi. Böylece risaleler, Barla Sadıklarının gayretiyle her tarafa yayılmış oldu.
Başımı kitaptan kaldırdığımda, Barla’nın hayali bile beni mest etmişti.
Barla Sadıkları, Risale-i Nurlar’ın bugün bütün dünyaya yayılmasındaki tohum görevini en üst düzeyde yerine getirmişlerdi. Bediüzzaman, talebelerinden son derece memnundu ve onları en yüksek ifadelerle taltif ediyordu.
Kaynak:
Ahmet Özdemir – Barla Rehberi