"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Göçmenler pazarlık konusu olmamalı

17 Ekim 2019, Perşembe 01:39
Sosyolog Ferhat Kentel, Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri olan Suriyeli mültecilere karşı tutumların değişmesi üzerine “Savaştan kaçan bir insan çıkar ve pazarlık malzemesi olarak kullanılamaz" dedi.

Haber-Foto: Süreyya Nur İşler
sureyyanurisler@yeniasya.com.tr

Sosyolog Ferhat Kentel, Suriyeli mülteciler meselesinde Muhacir-Ensar modeli içinde başlayan tutumun zamanla başkalaştığı, çok kültürlülükten ötekileştirmeye ve en sonunda “geri dönsünler” anlayışına gelindiğine dikkat çekiyor. Kentel'in bu husustaki yorumu şöyle: “Türkiye Suriye meselesine başından beri çok angaje bir ülke zaten. Politik olarak dönem itibariyle birinci özellik bu. Türkiye’nin Ortadoğu’da oynamak istediği rol dolayısıyla Suriye meselesi birinci dereceden meselelerinden biri oldu. 'Komşularla sıfır sorun' olarak özetlenen tutum, bir anda ‘Ortadoğu’nun büyük abisi’ olmak durumuna giden ve neredeyse bütün komşularla sorun yaşadığı bir sürece dönüştü. Suriye meselesi de bu “büyük abi” kurgusuna bağlı oldu. Öte yandan, kurgu ne olursa olsun, Suriyeli, Ürdünlü, Iraklı, Türk, Kürt, Arap, Boşnak, bir sürü insan Osmanlı imparatorluğu geleneği içinden geliyorlar. Yani bu insanlar bir zamanlar aynı memleketin vatandaşıydılar. Yani bir anda yeniden çizilen sınırlar, misak-ı milli gibi anlaşmalar nedeniyle, bölge insanlarının başka memleketlerin vatandaşları olmaları bir anda bütün tarihi bitirmiyor.”

Mesele propagandacı bir zeminde yürütüldü

“Suriyelilerin Türkiye’ye gelmesi muhafazakâr, dindar politikalar yapmaya çalışan bir hükümetin yönetimi altında Ensar-Muhacir mantığıyla gayet yumuşak bir yere oturdu. Ama bu mesele popülist, kültüralist diyebileceğim dindar duygularla hesaplanarak çok plansız, programsız, daha propagandacı bir zeminde yürütüldüğü için, en sonunda Suriyeli mülteciler Türkiye Cumhuriyeti’nin elinde patladı. Seküler, dindar fark etmeksizin, sıradan vatandaşlarda inanılmaz ırkçı tepkiler oluşmaya başladı. Çünkü içinde yaşadığımız küresel çağ, korku çağı. Herkes kendi cemaatine kapanıyor. Dolayısıyla Türkiye toplumu da kendi cemaatlerine kapanırken Suriyeli gibi yabancı olarak tanımlanmış bir takım insanları tehdit olarak görüyor. Suriyeliler de bu korku ortamında en kolay hedef haline geldiler.  Ve hükümet vatandaşın bu tür tepkileri karşısında yine popülist bir takım kaygılarla, vatandaşın varolan desteğini de kaybetmemek için popülist politikayla göçmenlere karşı negatif tutum almaya başladı.” 

Suriye meselesi çok kolay çözülebilecekti

“‘insanları kabul ettik çadırlara yerleştirdik' diyerek değil, bir yandan çok daha sistematik bir organizasyonla, diğer yandan topluma dönerek, 'Ey Türk vatandaşı, çok önemli bir nüfus geldi; gelin hep beraber sahip çıkalım meseleye' denilmeliydi. Bu, eğitimle ve zaten bizim memlekette sürekli kullanılan yöntemlerle, mesela medya organlarında, sokaktaki kampanyalarla anlatılabilirdi. Suriyelilerin Türklerle kaynaşabilecekleri ortamlar oluşturulabilirdi; Arapça birkaç kelime öğretilebilirdi mesela. Ve iyi niyetle, sistematik bir takım adımlar atılabilecekken, şuanda tamamen el yordamıyla yürütülen politikalar nedeniyle, Suriyelinin ‘bizi sömüren adam’, ama aynı zamanda ucuz iş gücü olarak görüldüğü, mülteciliğin etrafında oluşan soygunculuk, mafya gibi kontrol edilemeyen kaotik durumlar ortaya çıktı. Bugün de hala Suriyeli mülteciler politikası el yordamıyla, kervan yolda düzülür mantığıyla, tepkisel bir takım yöntemlerle yürütmeye çalışılıyor. Hükümetin mantığına göre Suriye meselesi çok kolay çözülebilecekti. Ama öyle bir şey olmadı. Savaş bitecekti, mülteciler geri dönecekti; öyle bir şey olmadı. Yani artık çocuklar burada sosyalleşiyorlar, Türk vatandaşı oluyorlar. Yeni Suriyeli kuşak anne babalarından daha iyi Türkçe biliyor.”

Avrupa’daki duruma çok benziyor

Kentel, Suriyelilerle ilgili yaşananların Avrupa’da Türklerin yaşadıklarına çok benzediğini ifade ederek, “Bu durum Avrupa’daki Türklerin durumuna, mesela Almanya’daki ırkçılığa çok benziyor. Yani Almanya, Türkleri işçi olarak kabul ederken onlara 'misafir işçi' diyordu. Bir Alman bürokratın söylediği gibi “biz işçi aldığımızı zannetmiştik meğerse insan getirtmişiz.” Çünkü zaman içinde Almanya'da yaşayan Türkler, fabrikaların yatakhanelerinden çıkıp sokaklara karışmaya başladı. Bu karşılaşma, ortalama Alman toplumu içinde daha dezavantajlı, daha kırılgan olan, gelecek hakkındaki korkuları olan sınıfların ırkçı tepkilerini de beraberinde getirdi. Dolayısıyla ‘Türkler, Almanya’nın parçası’ gibi yaşamaya başladıkça, ırkçılık yükselmeye başladı. Ancak aynı zamanda, Alman toplumu içinde Türklerin eşit vatandaşlar olarak kabul edilmesi gerektiğini söyleyen insanların sayısı arttı. Yani bir yandan ırkçılık da var ama ona karşı direnenler de var. Türkiye’deki mesele de buna benziyor” dedi. 

Taşıma suyla olacak iş değil

“Siz mültecilere sadece zavallı, yardıma muhtaç insanlar olarak bakarsanız olmaz. Ama siz onları aktör olarak tanımlarsanız, tanırsanız, belli bir kültürler olduğunu benimserseniz ona göre uygun politikalar üretirsiniz. Dolayısıyla ‘Bu insanlar İstanbul’dan Anadolu’nun başka şehirlerine gitsinler’ demekle politika yürümez. İstanbul dışındaki bölgelerde bu insanların yaşayabileceği bir ortam oluşturabiliyor musunuz mesela? Sırf taşıma suyla, yardımseverlikle falan olacak şeyler değil bunlar. Ama hatırlamakta fayda var; Türkiye’deki her göç dalgasında, mesela Nüfus Mübadelesi olduğunda da bunun gibi durumlar yaşandı. Bu topraklara gelen yabancılarla ilgili kimlik sorunlarının en radikal bir gerilim haline dönüştüğü vakalar, daha çok mekânın paylaşılmasıyla ilgili olarak yaşanıyor. Bir anda, bulunduğunuz mekâna çok radikal farklılıklar gelmeye başladığı zaman insanların güven duyguları sarsılır. Bu normal bir şeydir, burada devletin atabileceği adımlar vardır. Ayrıca biliyoruz ki, en azından insanlar iç içe karıştıkça yavaş yavaş aşılıyor bu durumlar.”

İyileştirici adımlar atmak lazım

Mülteciler zaten mağdur ve savunmasız bir durumda Türkiye’ye geliyorlar. Burada da yanıltıcı medya algısıyla mültecilere bir kez daha mağduriyet yaşatmanın önüne nasıl geçilebileceği konusu üzerine Kentel, “Bunun tek bir yolu yok. Birincisi devletin daha kurumsal olarak alması gereken önlemler var. Mesela ‘Irkçılık suçtur!’, ‘Ayrımcılık suçtur!’ demeli. Ön yargılı nefret suçlarının yasaklanmasından başka çare yok. Yani hiç kimse ırkından, cinsiyetinden, kültüründen, dininden ötürü kimseyi dışlayamaz. Bir diğeri toplum nezdinde bizim yapmamız gerekenler var. Kendi mahallemizde mağdur ve çok daha zor durumda olan Suriyelilere daha fazla pozitif davranmamız lazım. O çocukları iyileştirecek yollar bulmamız lazım. Çünkü aslında mahallede onları dışladığınız zaman, siz kendi düşmanınızı da oluşturuyorsunuz. Bir başka yol da sosyolojik düşünmek… Suriyeli olmak, yabancı olmak ne demek diye bir kere daha düşünmemiz, belki kendimizin de çok fazla buralı olmadığımızı hatırlamamız lazım. Kendimizi abartmazsak, o zaman medyayı etkileyebiliriz. Ve medya nefret suçu işlediği zaman ceza verilecek. Dolayısıyla medya, bu işin suç olduğundan korkacak ve ucuz nefret suçlarını vatandaşa artık satamayacağını bilecek” şeklinde konuştu.

Alman ırkçısıyla Türk ırkçısının farkı yok

Suriyelilere karşı oluşan günah keçisi algısı üzerinden Suriyelilerin Türk halkı için bir tehdit mi yoksa bir fırsat mı olduğunu konuştuk. Kentel, “Türkiye’de kırılganlık yaşayan, toplumun adaletsizliğinden, eşitsizliğinden olumsuz anlamda nasiplenen insanlar için Suriyeliler, günah keçisidir, bir tür kolay hedeftir. Bu insanlar Suriyelileri tehdit olarak görüyor. Ama aslında tehdit değiller. Tehdit aslında bizzat süren ekonomik ilişkilerdir. Dünyanın her döneminde olduğu gibi Almanya’yı Türkler nasıl Almanya yaptılarsa Türkiye’yi Boşnaklar, Çerkesler, Araplar, Kürtler, Ermeniler yaptılar. O bakımdan birileri dezavantaj olmaktan çok avantajdır. Çünkü biz sadece kendi kendimize oluşmuş olan bir toplum değiliz. Biz beraber yaşayarak birbirimize benzedik. Tek başımıza yeni bir şeyler üretmemiz mümkün değil. Suriyeliler geldiler ve yeni bir enerji getirecekler buraya. Tabi ki bu hiç kolay olmayacak. Bir defa travmayla geliyor. Travmayla geldiği için burayı travmazite edecek. Ama aynı zamanda buranın bir enerjisi olacak, hayatta kalma tutkusu bu toplumun enerjisi olabilir. Irkçılığın en kolay beslenebildiği kolay cevap “işimi elimden alıyorlar” söylemleridir. Ortalama Alman ırkçısı da ‘Türkler bizim işimizi elimizden alıyor’ diyordu. Türk kapitalistleri de ucuz Suriyeli iş gücünü kullanıyorlar. Alman ırkçısıyla Türk ırkçısının hiçbir farkı yok” dedi.

Geri göndermek bir çözüm mü?

Suriyelileri kayıtlı oldukları yerde tutma politikasının uygulanabilirliğini ve geri göndermenin bir çözüm olup olmadığı üzerine konuştuk. Kentel, “Böyle bir şey mümkün değil. Bir dönem ailecek Nijeryalı bir aileyi misafir etmiştik. Her hafta Yalova’ya gidip imza atıyordu. Aslında Yalova'da oturması lazımdı. Ama Yalova’da iş yok, işi İstanbul’daydı. Bu şimdi Suriyeliler için geçerli. Şu anda anladığım kadarıyla, hükümet el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Bu geri göndermeyi ertelerken,muhtemelen ‘başka bir yol bulabilir miyiz’diye düşünüyorlar. Strateji geliştirmeye çalışıyorlar. Tabi yine politika düşünüyorlar ama niyetleri ne kadar halistir, ne kadar rasyoneldir bilemeyiz. Bilemeyiz, çünkü ‘kapıları açarım!’ söylemi de mevcut. Oysa savaştan kaçan bir insan çıkar ve pazarlık malzemesi olarak kullanılamaz. Suriyelileri de insan olarak görmek ve onunla hemhal olmak, acısını paylaşmak gerekir” dedi.

Eşitliğe ve farklılığa saygı gösterilmeli

“Türkiye’de neden entegrasyon başarılamadı? Bu meseleyi neden erteledik?” soruları üzerine Kentel şöyle dedi: “Dönecekleri umuluyordu. Türkiye’nin mülteci politikasından kaynaklı olarak, Suriyelilere ‘mülteci’ statüsü verilemedi. Türkiye sadece batıdan mülteci kabul ediyor, doğudan mülteci kabul etmiyor. Bunlar çok traji-komik şeyler. Dolayısıyla onlara statü vermiyor olmakla ‘ben seni entegre etmeyeceğim’ demiş oluyorsun. Aynı Almanya’nın misafir işçi dediği gibi. Almanya’daki bile daha net bir tanım, buradaki hiç bir şey değil. Almanya’da galiba bunun farkına vardılar; Türkiye’de de kültürel yurttaşlık çerçevesinde Suriyelilerin eşitliğine ve farklılığına saygı gösterecek bir takım politikalar gütmek gerekiyor. Suriyelilerin getirdiği bir avantaj da bu aslında. Onlar vasıtasıyla bu durumu kendi vatandaşlığımızı da düşünüyoruz. Bu devletin bekası gerçekten isteniliyorsa, devlet bana hem eşit hem de farklı bir vatandaş olmamdan kaynaklanan özelliklerimle saygı göstermek zorunda.”

Travma, kolektif aşılır

Savaşın en mağdur kesimleri çocukların durumunu değerlendiren Kentel, şöyle konuştu: “Çocukluk karakterin, kişiliğin oluşmasında inanılmaz önemli safhaları içeren bir dönem ve bu dönemde hafızamıza, bedenimize iyileştirilemeyen bazı yaralar zerk olduğu zaman toplum açısından çok acıklı sonuçlar veriyor. Çocuk hatırlamıyor belki ama yaşamış olduğu travma hayatı boyunca başka insanlarla ilişkilerine de yansıyor. Dolayısıyla Suriyeli çocukların travmalarını düşünmek zorundayız. Yoksa o çocuklar, bu toplumun elinde bir saatli bombaya dönüşebilirler. Önlem alınmazsa kayıp bir kuşak yetişebilir. Travmanın öncelikle konuşulabilmesi, tanınması gerekiyor. Travma, kolektif olarak aşılır. İçinde dolaştığım, sokaklarını yürüdüğüm toplumun benim acımı kabul etmesi lazım. Ancak böyle yapılırsa travmayı iyileştirecek bir takım yolların taşları dizilebilmiş olur.”

 

Okunma Sayısı: 1258
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı