Tarikat ve cemaatlerin sosyolojik bir gerçek olduğunu belirten Millî Eğitim eski Bakanı Hüseyin Çelik, “Sol ve Kemalist zihniyet, kendi diktacı yönetimlerinin bitiremediği dinî grupların AKP iktidarı tarafından bitirilmesini istiyor” ifadelerini kullandı.
HABER: NURSEZA PARLAKOĞLU
Millî Eğitim eski Bakanı Hüseyin Çelik, Türkiye’de dinî yapıların geçmişten bugüne karşı karşıya kaldığı uygulamaları ve son dönemde cemaatlere yönelik operasyonları değerlendirdi.
İnsanların dinlerini meşru zemin içerisinde öğrenip yaşamalarına imkân tanınması gerektiğini belirten Çelik, “Siz insanlara meşruiyet içinde dinlerini öğrenip yaşamalarına müsaade etmezseniz, iki ihtimal var: Ya yeraltına inerler ya da yurt dışına çıkarlar” dedi.
Geçmişin yanlışları unutulmamalı
Geçmişte dinî grupların karşılaştığı baskılara Nur talebelerini örnek gösteren Çelik, “Nur talebeleri, yıllar yılı, evlerde toplanarak Bediüzzaman Said Nursî’nin iman hakikatlerini öğreten Risale-i Nur Külliyatı’nı okuyup dinledikleri için haklarında binlerce dava açıldı, tutuklandılar, işkence gördüler. Bizzat Bediüzzaman, ömrünün yarısından fazlasını sürgünlerde, tecrit altında ya da cezaevlerinde geçirdi” ifadelerini kullandı.
Tek parti dönemindeki dini politikalara da değinen Çelik, 1946’da çok partili hayata geçilmesinin ardından CHP’nin oy kaygısıyla dinî eğitim konusunda 1949’dan itibaren bazı olumlu adımlar attığını, ancak imam ve hatip okulları ile ilahiyat fakültelerinin açılması ve yaygınlaşmasının Demokrat Parti iktidarında mümkün olduğunu belirtti.
AKP dönemini de değerlendiren Çelik, iktidarın Gezi olaylarından itibaren hürriyet-güvenlik dengesinden uzaklaştığını belirterek, “Bugün bireyin hakkını devlete feda eden sağlıksız bir yönetim anlayışı ile karşı karşıyayız” dedi. Çelik, “dinci siyasetçi”nin dini değerleri günlük siyasetin retoriği haline getirdiğini söyledi.

Hiçbir yapı hukuk karşısında ayrıcalıklı olamaz
Dinî yapıların hukuk karşısında ayrıcalıklı olamayacağını belirten Çelik, çocukların korunması, malî şeffaflık, vergi yükümlülükleri, suç gelirlerinin önlenmesi ve kamu kaynaklarının yerinde kullanılması bakımından herkese uygulanan kuralların dinî yapılara da uygulanması gerektiğini söyledi.
Çelik, “Sorun denetim değil, denetimin seçici ve siyasî saiklerle uygulanması ihtimalidir” ifadelerini kullandı. İktidara yakın bazı basın mensuplarını da eleştiren Çelik, bu kişilerin “tıpkı solcu ve Kemalist medya gibi” operasyonlara muhatap olan insanları mahkeme ve hâkimlerden önce mahkûm etme yoluna başvurduklarını söyledi.
“Gözünü kapayan sadece kendine gece yapar”
Tarikat ve cemaatlerin sosyolojik bir gerçek olduğunu belirten Çelik, “Bir şeyi yok saydığınız zaman o şey yok olmaz. Gündüz ortasında gözünü kapayan sadece kendine gece yapar. Sol ve Kemalist zihniyet, kendi diktacı yönetimlerinin, engizisyon mahkemeleri gibi çalışan İstiklâl Mahkemeleri’nin bitiremediği dinî grupların AK Parti iktidarı tarafından bitirilmesini istiyor. Doğu Perinçek ve onun gibiler bir şeyden hoşnutlarsa, bilin ki orada yanlış yoldasınız” ifadelerini kullandı.
Masumiyet karinesi ayaklar altında
Cemaat veya başka bir sosyal yapıyla ilişkinin tek başına suç sayılamayacağını vurgulayan Çelik, “İnsanların bir gruba mensup olması, bir derneğe, bir vakfa veya sosyal ilişki grubuna üye veya yakın olması veya bir düşünce grubuna sempati duyması onları suçlu yapmaz. Ülkemizdeki tüm popüler davalarda masumiyet karinesi ayaklar altına alınmaktadır. Hukukta istisnaî olarak çok özel durumlarda başvurulması gereken tutukluluk, kayyım atama ve çoğu zaman mala el koyma uygulamaları, istisna olmaktan çıkarılarak genel uygulamalar hâline getirilmiştir” dedi.
Yandaş olsalardı, aynı muamele yapılır mıydı?
Hükümet yetkililerinin operasyonların cemaatlere değil, suç işlediğine inanılan kişilere yönelik olduğunu ısrarla ifade ettiğini hatırlatan Çelik, “Olgu bu olsa da, ne yazık ki algı böyle değildir” şeklinde konuştu. Operasyonlara muhatap olan belediyelerin ve cemaatlerin neredeyse tamamının aynı zamanda siyaseten muhalif konumda bulunmasının operasyonların üzerine ciddi bir gölge düşürdüğünü belirten Çelik, şu soruları yöneltti:
“Şayet Süleymancılar’ın başında Alihan Kuriş değil de AK Parti’nin kurucularından ve milletvekili Mehmet Bayezid Denizolgun veya onun daha sonra AK Parti’den milletvekili olan oğlu Fatih Süleyman Denizolgun bulunsaydı, yine bu operasyon yapılır mıydı? Veya Alpaslan Kuytul sırılsıklam bir AK Parti müdafii olsaydı, aynı muameleye maruz kalır mıydı?”
Adalet şaşarsa her şey şaşar
Çelik, dinî yapılara yönelik malî incelemeler konusunda da “Türkiye’deki onlarca tarikat veya cemaatin hangisi Vergi Usul Kanunu’na göre incelemeye tâbi tutulursa sınıfı geçebilir?” sorusunu yöneltti. “Eskiden beri söylenen bir şey vardır: ‘Trafik polisi ceza yazmak isterse ille de bir kusur bulur’” diyen Çelik, denetimin cezalandırma amacıyla değil, objektif ve eşit kriterlerle yapılması gerektiğine işaret etti.
AKP iktidarının din ve vicdan hürriyeti alanında “olumlu adımlar” attığını söyleyen Çelik, buna karşılık hukuk devleti konusunda aynı ilerlemenin sağlanamadığını ifade ederek, “Hukuk devleti” olmak, lafla değil uygulamayla olur. Bir ülkede adalet terazisi şaşmışsa, şaşmayan şey kalmamıştır demektir. Ancak ülkeyi kanun devletinden hukuk devletine ne yazık ki terfi ettiremediği gibi, hep tekrar edegeldiğimiz üstünlerin hukuku değil, hukukun üstünlüğü konusunda da sınıfta kaldık” dedi.
Türkiye hukukta 118. sırada
Hukukun Üstünlüğü Endeksi’ndeki Türkiye verilerine de dikkat çeken Çelik, şunları söyledi: “Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye, 143 ülke arasında 118. sırada bulunuyor. Doğu Avrupa ve Orta Asya bölgesinde endekse dâhil olan 15 ülke arasında ise Türkiye 14. sırada bulunuyor. Bizden daha kötü olan sadece Rusya var. Belarus bile Türkiye’nin bir sıra üstünde. Bu grupta; Arnavutluk, Belarus, Bosna-Hersek, Gürcistan, Kazakistan, Kırgızistan, Kosova, Kuzey Makedonya, Karadağ, Rusya, Sırbistan, Türkiye, Ukrayna, Özbekistan, Moldova var.”
Yargı kararları yok sayılamaz
Yargı kararlarının uygulanması konusundaki problemlere de değinen Çelik, “Anayasa Mahkemesi kararlarının birinci derece mahkemeleri tarafından uygulanmadığı, Anayasa Mahkemesi kararlarına karşı Yargıtay’ın suç duyurusunda bulunduğu, AİHM kararlarının hiçe sayıldığı ve hâliyle bilerek ve bilinçli şekilde Anayasa’nın ve tarafı olduğumuz uluslararası hukukun hiçe sayıldığı bir Türkiye manzarası bize hiç mi hiç yakışmıyor” dedi.
Ortaya çıkan tablo karşısında yargı ve siyaset kurumuna sorumluluk düştüğünü belirten Çelik, “Bu manzara karşısında şapkasını önüne alıp ‘Bu ne hâl ve bu durum neyin nesi?’ diyerek gereğini yapacak olan ise elbette yargı camiası, siyaset kurumu ve özellikle de iktidardır” ifadelerini kullandı.