"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Yeni Asya’nın tarihî duruşu unutulmaz

21 Şubat 2020, Cuma
Yeni Asya’nın YAYIN hayatı boyunca çok ciddî hizmetleri oldu. Fakat benim zihnimde en önemli iki tane tarihî olay var. Bir tanesi işte bu 12 Eylül’deki duruşu. Anayasa oylamasındaki duruşu. Biri de şu son olaylarda Risale-i Nur’un özüne uygun olarak zulmün karşısına geçip ciddî bir şekilde mazlûmun yanında bulunması.

HABER: MERVE İRİYARI

Gazetemizin İlk Yazıişleri Müdürü Sabahaddin Aksakal’ın Hizmet Hatıraları

Yeni Asya’nın uzun süre Yazıişleri Müdürlüğü’nü yapan Sabahaddin Aksakal, Yeni Asya’nın 47. yılı için düzenlenen programda gazetenin kuruluşu ile ilgili hatıralarını şöyle anlatmıştı:

Ben o zamanlar askerdim ve İttihad çıkıyordu, 1967-69 senesi. İki sene askerliğim vardı. 1969 Haziran’da geldim, o sene baktım gazete çıkarılacak diye konuşmalar vardı. Rahmetli Mustafa Polat, o vesileyle İstanbul’a getirilmişti. Bizim içimizde gazeteci yok. Yani gazeteyi bilen kimse yok, tekniğini filan. Mustafa Polat çekirdekten yetişmiş. Babası Ahmet Polat, Erzurum’da Hürsöz Gazetesi’ni çıkarıyordu. Orada çekirdekten yetişen bir kimse Mustafa Polat. Eski matbaa usûlü elle harfler tek tek çıkarılır, dizilir, satırlar konur, satırlar sıkıştırılır falan… Böyle dizilmesi, basılması şimdiki gibi değil, çok uzun sürüyor. O, Erzurum’da yetişmişti, özellikle buraya çağırıldı. O hazırlıklar yapılana kadar bir iki gazetede yazılar yazdı. Sonradan Yeni Asya açılınca Yeni Asya’nın yayın sorumlusu oldu.

Sonradan baktım bir şeye sıkışmışlar. Yazı İşleri Müdürü aranıyor. “Kimi yapalım?” diye düşünülüyor. Yazı İşleri Müdürü en az lise mezunu olacak (kanunen) ve maddî açıdan da durumu uygun olacak. Gazete daha yeni açıldığından maddî imkânı da yok. Ben de o sırada müsaittim. Dedim ki; bakın ben vakıfım, medresede hizmet gören bir kimseyim. Hatta o sırada rahmetlik Tahirî Mutlu Ağabey Zülfikar’ı yazmıştı. Bu dediğimden birkaç sene evvel. Ben askere giderken Isparta’ya uğramıştım. Eğitimim orada oldu. Isparta Dershanesi’nde akşam dersteyim, baktım Tahirî Ağabey orada. Beni görünce; “Sabahaddin iyi ki geldin ya” dedi, orada yeniymiş daha. Bir dershaneleri var, ama “Kimse yok kardeş” dedi. “Zülfikar’ı yazdık, tashih edeceğiz, adam bulamıyoruz. İyi ki geldin.”

Halbuki ben de aranıyorum, devamlı eve polis geliyor. Askerlik şimdiki gibi değil, sıkı. Hatta ‘görüldüğü yerde yakalanıp, aceleyle derdest edilip askere gönderilmesi’ diye bütün şubelere yazı yazılmış. “Bunlar artık seni rahat bırakmazlar. Sen git askerliğini yap” dedi. Dolayısıyla Isparta’ya gittiğimde ertesi gün hemen teslim oldum. Neticede Tahirî Ağabey de ‘Kal tashih yapacağız!’ deyince hemen tamam dedim. O zamanlarda ağabeyler bir şey dediyse muhakkak ‘tamam ağabey’ denirdi. Böyle bir hafta on gün onunla kaldık, çok takva bir ağabeydi Tahirî Ağabey, Üstadın takva düsturunu benimsemiş, ibadet ve namazda ciddî bir insandı. Bu ayrı bir konu.

Neticede beni gazeteye çağırdılar. “Benim esas vazifem var. Benim görevim vakıflık. Risale-i Nur hizmetinde bulunurum, ama madem ki böyle bir müdür arıyorsunuz, hiçbir para talep etmeden, ismim orada görülsün, siz de rahat hizmetinizi yapın” dedim.

Vakıf deyince tam vakıfsın yani, hayatınla beraber. Babamızdan annemizden ufak bir harçlık gelirse onunla geçiniyorduk. Onun dışında bir şey yok. Hatta aynı dershanede kalan kardeşlerle borç alıp verirdik. Günlük bir ekmek parası, onunla geçiniyorsunuz. Rahmetli Polat Ağabey hemen “Tamam, diplomanı getir hemen” dedi. Öyle başladık biz. 

Gazetede çalışan ağabeylere dedim ki: “Bana her gün bir gazete gönderin.” Gazeteyi göreyim, savcılık çağırır. ‘Sen niye bunları yazmışsın?’ derse benim de ‘haberim yok’, demem olmaz. Böyle her gün bir gazete geliyor.

Bir gün Selahaddin Şafak, gazetede bizim isimlerimizi görmüş; “Bizim Sabahaddin Ağabeye ne olmuş biliyor musunuz?” falan diye söylemiş. Tahirî Ağabey “Ne olmuş?” deyince “Müdür olmuş” dedi. “Yapma ya ver bakayım” dedi, o da şaşırdı. Bir gün yazıhaneye gelmiş, Tahirî Ağabey pür telâş: “Ya müdürü emrime vermişsiniz, ben ona nasıl emir vereyim? Adam müdürmüş falan” demiş. 

“Seb-a Semavat” dediğimiz apartman vardı. Tahirî Ağabey de orada kalıyordu. Zübeyir Ağabey de arada giderdi, onun da odası vardı, kalırdı orada. Ahmet Tanyel kardeş dedi ki; “Sabahaddin Ağabey, seni Zübeyir Ağabey istiyor.” Akşam vakti gittim. Tahirî Ağabey ile odalarının kapısını vurdum. Tahirî Ağabey, Zübeyir Ağabeyden büyük de çok edepli. Diz çöküp oturuyorlar. İçeriye girince: “Hah kardeşim gel” dedi. Arada Tahirî Abiye zaman zaman dönerek Zübeyir Ağabey söylüyor: “Bugün gazetede Sabahaddin kardeşin adını gördüm, senin adını gördüm. Eğer Sabahaddin kardeş bunu kendisi kendi rızası ile kabul etmişse eyvallah, bir şey demem, ama yok, Birinci Ağabeyin, Kutlular Ağabeyin, Bekir Ağabeyin zorlamaları ile girdiyse ben gideyim, onlara söyleyeyim, yalvarayım, yakarayım” dedi. 

Ben de şimdi öyle deyince bu işler de istişare işi, Zübeyir Ağabey niye bana böyle diyor? Hiç sesimi çıkarmadım. Döndü bana bir şey söylüyor. Allah Allah, ben böyle dondum kaldım. Bir şey demiyorum, ama bu işte bir iş var. Sesimi hiç çıkarmadım, dinledim. Sonra Zübeyir Ağabey de Tahir  Ağabeyden izin aldı, odasına doğru gidiyor. Ben de hemen içeriye girdim. “Ağabey, Tahirî Ağabeyin yanında öyle konuştunuz, ama biliyorsunuz ki bu gazetenin çıkmasında rızanızın olmadığını bilsem gazete ile hiç işim olmaz. Sizin rızanızla çıktığından ve ücret teklif edildiği halde hiç ücret almadan görev aldım. Tahirî Ağabey ile dershanede hizmete devam ediyoruz” dedim. “O zaman kardeş, gazete biraz güçlenene kadar kal” dedi. 

Aradan zaman geçti, yine Zübeyir Ağabey: “Sakın kardeş, sana o ağabeyler gazeteden ayrıl demeden ayrılma!” dedi. 

Ama ben bunu tam yapamadım. Hatta bir kardeş kızdı. “Madem böyle bir şey var niye ayrıldın?” dedi. Gençler yetişsinler. Biz orada kalıyoruz; gençler nasıl yetişecek mantığı ile ben emekli olunca kendi isteğimle vazifeyi bıraktım. Bir vesile ile hiç kimsenin haberi olmadan emekliliğimi istedim. Bazı sebeplerle ve gazeteye yük olmayalım diye. Biraz da özel meseleler oldu. “Ayrıl” diyen olmadı. Gizli gizli dilekçemi verdim. Duydular ki Sabahaddin Ağabey emekli olmuş. 

Sıkıyönetim döneminde bize çok dâvâlar açılıyordu. En çok da Hekimoğlu İsmail’in yazılarından. 163. Madde diye bir madde vardı. Müslümanların başında Demokles’in kılıcı gibi duruyordu. Bizi hep o madde ile götürüyorlardı. O sırada 12 Eylül İhtilâli oldu. 

Yeni Asya’nın hakikaten yayın hayatı boyunca çok ciddî hizmetleri oldu. Fakat benim zihnimde  en önemli iki tane tarihî olay var. Bir tanesi 12 Eylül’deki duruşu. Anayasa oylamasındaki duruşu. Bir de şu son olaylardaki zulmün karşısına geçerek ciddî bir şekilde mazlûmun yanında Risale-i Nur’un özüne uygun olarak bulunması. 

12 Eylül’de hasbelkader biz oradaydık. Bizim bir özelliğimiz yok. Cenâb-ı Hak, bizi orada istihdam etti. O dönemde de sıkıyönetim vardı. Sıkıyönetimde kanun yok. Bir gün telefon çaldı. Açtım, karşıdaki muhatabım gazetemizin kapatıldığını söylüyordu. Sebebini soramıyorsunuz bile. Sorgulamak için gidecek herhangi bir yeriniz yok. Telefondaki muhatabım ertesi gün 9’da beni yanına çağırdı. O zamanlar yeni evliydim. Herkesten helâllik istedim.

Selimiye Camii’ne uğrayıp iki rekât namaz kılıyoruz, abdestliyiz. Helâllik de aldık. Her an tevkif edecekler. Onu bekliyorum. Sekîne’yi okudum sonuna kadar, Âyetel Kürsî okudum, içeriye girdim. “Ya nerede kaldın?” diye çıkıştılar. “Şöyle oldu, böyle oldu” dedim. Suçumuz ise şu: Evren, sağda solda konuşmalar yapıyor. Urfa’ya gitmişti. Oradaki havaya göre bir konuşma yapıyor. Diyor ki; “Efendim başörtüsü yoktur. Dinde, Kur’ân’da başörtüsü yoktur! O zaman Peygamber yemek yaparken kılları dökülmesin diye kadınlara başınızı kapatın demiş...” 

Bunun neresini düzeltelim? Kardeşler ve bunun usturuplu şekilde dinî bir vecibe olduğuna dair çeşitli âyetlerden, hadislerden istifade ile yazılar yazdılar. Bu yüzden, ‘suç işlediniz’ diye çağırıyorlar. Niye Evren’i tenkit ettiniz? Yaklaşım bu. 

Hamd olsun biz orada gereken müdafaayı yapıyorduk. Selimiye Kışlasında 2 tane Albay vardı. Bazen de MİT elemanları geliyordu. Onlar da asker. Ben İslâm’ın, Kur’ân’ın emirlerini müdafaa ederken, adamlar kızarlar, bağırırlardı. Biz de aynı şekilde cevap verirdik. Halbuki bir anda bakıyorsunuz, nerede olduğunuzu unutuyorsunuz. Cenâb-ı Hak konuşturuyor. Bir gün MİT’ten biri gelmişti. Her an tevkif edilebilir durumdayım. Bir paravan var, konuşmalarını duyuyorum. Dediler ki; “Arkalarında kim var, bu güçleri nerden geliyor?” Oysa imandan gelen güç, yani başka bir şey değil.

Bir gün de paşa çağırdı. Baktım iki tane albay yanında. Paşanın emrinde böyle el pençe divan durmuşlar. Ben de karşısındayım. Bana da böyle bağıra çağıra, “Neden böyle yapıyorsunuz?” diye çıkıştı. Ne de olsa olan oldu diye ben de aynı şekilde yüksek perdeden cevap verdim. Adam kızdı: “Alın götürün bu adamı, ne biçim konuşuyor?” dedi.

Tabiî götürün derken ben dedim yine içeriye gideceğiz. Albaylar aldı; “Ya niye böyle konuşuyorsunuz?” dediler. Dedim, “Adamı görmüyor musunuz? Nasıl yalanlar söylüyor?” 

Bir gün de albaylar beni arabaya attılar. Kadıköy’de işleri varmış, beni de götürüyorlarmış. Dedim “Hapishaneye mi?” “Öyle” dediler. Meğer şakaymış. Beni de yolda bir yerde bıraktılar. Yani böyle çok çeşitli hatıralar var.

Okunma Sayısı: 1119
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı