"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

Asr-ı Saadet Cumhuriyeti

İslam YAŞAR
29 Ekim 2023, Pazar 12:36
16. Risâle-i Nur Kongresi Cumhuriyet ve Meşveret Masası

Her sahada olduğu gibi cumhuriyet hususunda da kemalatın menşeidir Asr-ı Saadet.  Zira cumhuriyet mukteza-i hilkattir, fıtrattır, adalettir, meşverettir, hürriyettir, demokrasidir. Hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyenin ruhu hükmünde olan bu hususlar, Peygamber Efendimizin (asm) teşrifinden, Kur’ân-ı Kerimin inzalinden ve İslâmiyetin intişarından sonra insanlığın ortak değeri haline gelmiştir.                                                             

“Sizi taife taife, millet millet, kabile kabile yarattım, tâ birbirinizi tanımalısınız ve birbirinizdeki hayat-ı içtimaiyeye ait münasebetlerinizi bilesiniz, birbirinize muavenet edesiniz. Yoksa sizi kabile kabile yarattım ki yekdiğerinize karşı inkâr ile yabanî bakasınız, husumet ve adâvet edesiniz değildir.”  (Mektubat s: 538) 

Hilkatin hikmetlerinden birinin ifadesi olan ve cumhuriyet idaresini tedai ettiren bu âyet-i kerime, o Kur’ânî hakikatin terennümüdür. Bütün insanlığa hitap eden, ferdin, ailenin, cemiyetin, milletin, beşeriyetin dinî, manevî, maddî, içtimaî, siyasî, iktisadî huzurunu sağlayacak hususiyetleri haiz olan Kur’ân-ı Kerim, Asr-ı Saadette inzal edildiği ve mütekâmil manâda o zaman yaşandığı için cumhuriyetin ilk ve en güzel tatbiki de Saadet Asrında gerçekleşmişti.

 “Bir kavmin (milletin) idarecisi, o kavmin hadimidir.” 

Mezkûr âyet-i kerimede olduğu gibi Peygamber Efendimizin (asm) bu hadis-i şerifinde de cumhuriyet idaresinin iması vardır. Onun (asm) ve cihar-ı yâr-ı güzinin zamanında, ashabın meşvereti sayesinde teşekkül eden cumhuriyet, idare edeni - edileni ile bütün insanların adalet, hürriyet, huzur, mutluluk, refah içinde yaşamalarının zeminini hazırlamıştı. 

“Karınca ve arı milletleri cumhuriyetçidirler.” (Tarihçe s: 626)

Bediüzzaman Said Nursî, bu sözlerle cumhuriyetçi olduklarını ifade ettiği karınca, arı türlerini, âyet-i kerimede geçen  ‘millet’ tabiri ile tavsif ederek, milletlerin de tıpkı karıncalar, arılar, sığırcık sürüleri, göçmen kuşlar gibi fıtrî cumhuriyet idaresiyle yönetilmeleri gerektiğini hatırlatmıştı. Milletlerin, bir nevi fıtrî cumhuriyetle idare edilen o mahlûkattan farkının, fertlere hürriyet-i şer’iye hakkı tanıması olduğunu nazara vermişti. 

“Hürriyetin şe’ni odur ki ne nefsine, ne gayriye zararı dokunsun.”

Bediüzzaman Hazretleri, sû-i istimale müsait olan hürriyet mefhumunu idarecilerin inisiyatifine, insanların ihtiyarına bırakmamış, mezkûr ifade ile şer’î hükümler içinde tarif ederek istismarına mani olmaya çalışmıştı. Onun, ‘Hürriyet-i Şeriye’ diye tavsif ettiği hakiki hürriyet, ancak adaletle sağlanacağı için adaleti de cumhuriyetin vazgeçilmez unsurlarından biri olarak görmüştü. 

Adalet tabiri de beşerî kanunların hükümlerine, idarecilerin insafına, hâkimlerin vicdanî kanaatlerine, hukukçuların inisiyatifine bırakıldığı takdirde tam tecelli etmeyebilir. O zaman idare edenlerle edilenler arasında olması gereken âdil denge bozulur, cemiyetin huzuru kaçar, milletin mutluluğu selbolur. 

“İsm-i Adl’in cilve-i azamından gelen kâinattaki adâlet-i tamme, umum eşyanın muvazenelerini idare ediyor. Ve beşere de adâleti emrediyor.” (Lem’alar s: 878) 

Bu ifadesinde de görüldüğü gibi kâinat mutlak adalet üzerine müessestir. Nitekim bu hilkat hakikatinden hareket eden Hazret-i Ömer ‘Adalet mülkün temelidir’ diyerek, Asr-ı Saadet Cumhuriyetini adalet temeli üzerine tesis etmişti. Bunu da şahsî kararla değil, ashaptan meydana gelen meşveret meclisleri ile istişare ederek yapmıştı.     
“İşlerinde onlarla istişare et.” (Âl-i İmran: 159) 

Yapılacak işlerde ehil kişilerle meşveret etmek mezkûr âyetle sabit Kur’ânî bir hükümdür. Asr-ı Saadette yapılan meşveretler usulüne uygun olsa da zamanla bu husustaki hassasiyetlerde bazı zaaflar tezahür ettiği için cumhuriyet telakkisinde Asr-ı Saadeti esas alan Bediüzzaman Said Nursî,  beşerî zaafların istişarî işleyişe sirayet etmemesi için ‘meşru’ sıfatını eklemiş ve cumhuriyetin esası olan meşverete ‘meşveret-i meşrua’ demişti.

Bu Kur’ânî, imanî, insanî, fıtrî, içtimaî hakikatler gösteriyor ki cumhuriyet, kâinatta râcî âdetullah kanunlarına riayettir.

***

Cumhuriyet.                             

Bu fıtrî idare şeklinin, insanlık tarihinde ismen olmasa bile fiilen mükemmel mânâda yaşandığı yegâne zaman, Asr-ı Saadettir. O müstesna zamanın, necib milletin, muazzam ümmetin yegâne reisi ve şer’î idare şeklinin fiîli müessisi de Hazret-i Muhammed Aleyhisselâtü Vesselâmdır.

“Maddeten ve manen hâkim, hem de gayet cesim bir devleti kısa zamanda teşkili, hem de düvel-i râsihayı def’î gibi galebe etmesi, mâneviyat ve ahvâlde câri olan âdâtın hârikıdır.” (Şuaat s: 46)                                                                                                                    

Bediüzzaman Hazretlerinin bu şekilde de ifade ettiği gibi ‘âdetleri, kanunları mucizevî bir şekilde gerçekleştiren’ Peygamber Efendimiz (asm) kısa zamanda fıtrî cumhuriyet mahiyeti taşıyan idare şekli ile maddî, mânevî, hâkimiyeti sağlayan büyük bir devlet kurmuştu.

Onun (asm) risaleti ile birlikte; tarihte emsali görülmeyecek bir hızla kurup geliştirdiği devletin idarî, siyasî, içtimaî, iktisadî, askerî, adlî, hukukî ve sair muamelatını fiilen mükemmel bir şekilde icra etmesine; müstakbel devlet ve siyaset adamlarına devlet idaresi hususunda da yol göstermesine rağmen muhtemelen, hilâfetin saltanata dönüştürülmemesi gerektiğini nazara vermek için hiçbir idarî, siyasî, askerî, iktisadî ve benzeri dünyevî sıfat taşıma ihtiyacı hissetmemişti. Zaten onun müstesna şahsiyeti ve ulvî sıfatı bütün kemalât-ı beşeriyenin fevkindeydi ve hepsini muhtevi idi.

 “Hulefâ-i Râşidîn, her biri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddık-ı Ekber (ra) Aşere-i Mübeşşereye ve Sahabe-i Kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Hakiki adâleti ve hürriyet-i şer’iyeyi taşıyan manâ-i dindar cumhuriyetin reisleri idiler.” (Tarihçe-i Hayat s: 626)

Bu beliğ sözler, o kudsî hakikatin ifadesidir. Sahabelerin, cumhuriyeti tedai ettirecek şekilde yaptıkları istişarî tercihle iş başına gelen halifeler, ‘emir’ ‘imam’ sıfatı taşısalar da hem halife, hem bil-manâ reis-i cumhur addedimişlerdi. Onlar, Hazret-i Muhammed’den (asm) gördükleri usullere ittibaen, her sahanın erbabı sayılan kişilerle meşveret etmişler ve ehil Sahabeleri mühim makamlara, mevkilere tayin ederek idarî, iktisadî, askerî işleri başarı ile yürütmüşlerdi.

Asr-ı Saadet; hürriyet-i şer’iye, adâlet-i mahza, meşveret-i meşrua idi. Yaşanan fıtrî ve fiîli cumhuriyet idaresi sayesinde cehalet asrı, Saadet Asrı hâline gelmişti. 

*** 

“Benden sonra hilâfet otuz senedir. Din peygamberlik ve rahmet olarak başladı. Sonra rahmet ve hilâfet olacak. Arkasından ısırıcı bir saltanat gelecek. Daha sonra da yerini serkeşlik ve zorbalığa bırakacak.”  (Mektubat s: 176)

Böyle buyurmuştu Peygamberimiz (asm). Onun ahirete irtihalini müteakip Hazret-i Ebubekir 2 yıl, Hazret-i Ömer 10 yıl, Hazret-i Osman 12 yıl, Hazret-i Ali 4 yıl 6 ay halifelik yapmıştı. Hazret-i Muaviye Hazret-i Ali’ye biat etmemiş, Müslümanlar arasında Cemel, Sıffin, Nehrevan savaşları çıkmış, mü’minlerin huzuru kaçmış, devletin düzeni bozulmuştu.

“Hazret-i İmam-ı Ali’nin, vak’a-i Sıffîn’de Hazret-i Muaviye’nin taraftarlarıyla muharebesi, hilâfet ve saltanat muharebesidir. Yani Hazret-i İmam-ı Ali ahkâm-ı dini ve hakaik-ı İslâmiyeyi ve âhireti esas tutup, saltanatın bir kısım kanunlarını ve siyasetin merhametsiz mukteziyâtlarını onlara feda ediyordu. Hazret-i Muaviye ve taraftarları ise, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeyi saltanat siyasetiyle takviye etmek için azîmeti bırakıp ruhsatı iltizam ettiler. Siyaset âleminde kendilerini mecbur zannedip ruhsatı tercih ettiler, hataya düştüler.” (Mektubat s: 90)

Bediüzzaman’ın bu izahına göre, cumhuriyet muhtevalı hilâfet idaresi isabetli, saltanat tercihi hatalı idi. Hazret-i Ali’nin (ra) Haricîler tarafından şehit edilmesi üzerine, yine cumhuriyeti tedai ettiren bir teamülle Hazret-i Hasan (ra) halife seçilmişti. Hazret-i Muaviye Hazret-i Hasan’a da biat etmeyince, mezkûr içtihat farkının tezahürü mahiyetindeki mücadele devam etmişti. Hazret-i Hasan, manevî ve askerî cihetten Muaviye’den üstündü. Muharebeye girse muhtemelen kazanırdı. Fakat o savaşma cihetine gitmemişti.

 ‘Kırk sene sonra İslâm’ın en büyük iki ordusu karşı karşıya geldiği vakit, Hazret-i Hasan Radıyallahü Anh, Hazret-i Muaviye (ra) ile musalâha edip, cedd-i emcedinin mu’cize-i gaybiyesini tasdik etmiştir.’ (Mektubat s: 169)

Said Nursî’nin, bir ihbâr-ı Nebevîden (asm) hareketle hadiseyi böyle izah ettiği gibi Müslüman kanının dökülmemesi fitnenin, fesadın artmaması için Hazret-i Hasan, arasında hilâfetin saltanata dönüştürülmemesi maddesinin de bulunduğu bazı şartlar mukabilinde hilâfetten çekilmiş, altı ay kadar sonra şehit edilmişti. Hazret-i Muaviye anlaşmaya uymamış ve vefatından sonra yerine oğlu Yezid’in halife olmasını vasiyet ederek hilâfetin saltanata dönüşmesine sebep olmuştu. 

Hazret-i Hüseyin (ra) Yezid’e biat etmemiş, Kûfeliler halifeliğini ilân eden Hazret-i Hüseyin’i Kûfe’ye davet etmişlerdi. Kûfe Valisi, Yezid’in emri ile Hazret-i Hüseyin’i Kerbelâ’da durdurup teslim olmasını istemişti. Teslim olmayınca onu ailesi ve kafilesi ile birlikte çöl sıcağında kırk gün kadar aç susuz bekletmişti. Daha sonra da uzaktan ok atarak Hazret-i Hüseyin’i ve yakınlarını şehit etmişlerdi.

Böylece fıtrî ve fiîli cumhuriyet manâsı taşıyan hilâfet, yerini ‘ısırıcı saltanata’ bırakmıştı. Gerçi saltanat tarzı ile de İslâmiyete büyük hizmetler edilmişti. Zamanla saltanat istibdada dönüştüğü, hürriyetler kısıldığı, adâlet-i mahza uygulanmadığı, meseleler meşveretlerde görüşülmediği ve cumhuriyet manâsı tecelli etmediği için İslâm milletleri yeni idarî arayışlara girmişlerdi.

***

Meşrutiyet, hürriyet, cumhuriyet, demokrasi. 

Devlet idaresi hususunda zamanın muteber tabirleriydi bunlar. Mesele millete mâlolunca devlet ricali, hükümet erkânı, askerî camia arasında müzakere edilmesinin yanı sıra gazetelerde yazılır, çizilir, fikir meclislerinde konuşulur, tartışılırdı. Bediüzzaman Said Nursî de hürriyet şairi Namık Kemal’in meşrutiyeti, hakkı, hürriyeti anlattığı Rüya adlı eserini okuyunca kendi tabiri ile ‘uyandı.’ 

Bediüzzaman cumhuriyet hususunda ilk dersini ‘hilkaten, fıtraten, fiilen cumhuriyetçi olduklarını müşahede ettiği karınca ve arı milletlerinden’ aldı. Onların cumhuriyet-perverliklerine hürmeten, yemeğinin tanelerini karıncalara vererek cumhuriyetin ehemmiyetine dikkat çekti. 

—DEVAMI YARIN—

Okunma Sayısı: 3413
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Oğuz Yiğiter

    30.10.2023 09:07:58

    Emeği geçen herkesi bütün kalbimle tebrik ediyorum. Ne güzel bir çalışma, en yakın zamanda bütün insanlık ailesinin hasretle beklediği bu hedefler hayata geçmesi dileklerimle...

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı