Bazı çocuklar vardır; sessizdir.
Kendi hâlinde, içine kapanık, fazla konuşmayan…
Ve bir gün, o sessiz çocuk birden bağırır.
Öfkeyle, kırgınlıkla, bazen de kimseyi dinlemeden…
Herkes şaşırır:
“Bu çocuk böyle değildi, ne oldu buna?”
Oysa mesele ani değildir.
O bağırış, birikmiş suskunlukların sesidir.
Çünkü her insan anlaşılmak ister.
Her çocuk duyulmak, görülmek ve değerli hissetmek ister.
Eğer bir çocuk konuşamıyorsa, bir gün bağırmak zorunda kalır.
Bugün birçok çocuk, aynı evin içinde büyüyor ama aynı kalpte yer bulamıyor.
Anne baba var, ama temas yok.
Sohbet var gibi, ama hakikî bir dinleyiş yok.
Ekranlar konuşuyor, insanlar susuyor.
Kur’ân-ı Kerîm’de Yüce Allah, insan ilişkilerinde inceliği şöyle emreder:
“Onlara karşı yumuşak söz söyleyin.” (Tâhâ Suresi: 44)
Bu ayet, sadece bir hitap şekli değil; bir yaklaşım biçimidir.
Çünkü sertlik, kapıları kapatır.
Yumuşaklık ise kalpleri açar.
Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de şöyle buyurur:
“Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız; müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz.” (Buhârî, İlim 11; Müslim, Cihad 6)
Bugün ise çoğu zaman tam tersi yaşanıyor.
Çocuk konuşmak istediğinde “şimdi değil” deniyor.
Derdini anlatmaya çalıştığında “abartma” deniliyor.
Ve en tehlikelisi: “Sen anlamazsın” denilerek susturuluyor.
Susturulan çocuk, zamanla içine kapanır.
Ama o suskunluk, bir kabulleniş değil; bir birikimdir.
Bediüzzaman Said Nursî, insanın iç dünyasına dikkat çekerken şu hakikati mealen şöyle ifade eder:
Kalp, iman ile itminan bulur.
Kalbi tatmin olmayan, anlaşılmayan bir çocuk; huzuru dışarıda arar.
Ve çoğu zaman yanlış yerlerde bulur.
Peki çözüm nedir?
Daha çok konuşmak değil, daha çok dinlemek…
Daha çok sorgulamak değil, daha çok anlamaya çalışmak…
Daha çok hükmetmek değil, daha çok temas kurmak…
Çünkü bir çocuğun en büyük ihtiyacı, nasihat değil; anlaşılmaktır.
Ve unutulmamalıdır ki:
Zamanında dinlenmeyen bir çocuk, bir gün kendini bağırarak anlatır.