Kıbrıs’tan dönüşümüz İstanbul’a oldu. Dinlenip Yeni Asya gazetesindeki toplantımıza katıldıktan sonra, ertesi sabah içimizde yeniden yola çıkma arzusu vardı. Pazar günü, Karadeniz kıyısında şirin bir ilçe olan Şile’yi görmek üzere yola koyulduk.
Bazen insan sadece bir yere gitmez; aynı zamanda bir dostluk, bir muhabbet yolculuğuna da çıkar. Yol boyunca yapılan sohbetler, paylaşılan sessizlikler bile ayrı bir hatıra olur.
İlk durağımız Ağlayan Kaya oldu. Rivayete göre sevdiğine kavuşamayan bir genç kızın gözyaşlarının taşa dönüştüğü bu yer, dalgaların kayalara çarpmasıyla “ağlıyormuş” gibi görünür. Hava muhalefeti sebebiyle yakınına gidemedik. Karadeniz’in dalgaları kayalara vururken, bu hüzünlü hikâyeyi düşünmemek mümkün değildi.
Daha sonra Şile Feneri’ne geçtik. 1860 yılında, Kırım Savaşı sonrasında inşa edilen bu fener, yıllardır denizcilere yol göstermeye devam ediyor. Rüzgârın sert estiği o anda, fenerin dimdik duruşu insana ayrı bir anlam veriyor. Etrafında kısa bir tur attık.

Sonrasında rotamızı Saklıgöl’e çevirdik. Ağaçların arasına gizlenmiş bu sakin mekân, şehir hayatının gürültüsünden uzak bir nefes alma yeri gibiydi.
Günün son durağı Kabakoz Plajı idi. Yağmur ince ince yağıyor, rüzgâr denizi kabartıyordu. Dalgalar kıyıya sert vuruyor, Karadeniz bütün heybetiyle kendini gösteriyordu. Böyle bir havada uzun süre kalmak mümkün olmadı. Şile ziyaretimizi tamamlayarak yeniden İstanbul’a döndük.
Yağmurlu bir pazar gününde, Karadeniz’in hırçın dalgaları eşliğinde yaptığımız bu kısa yolculuk da bize bunu bir kez daha hatırlattı.