"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

“Şüphe”den, “Maznûn” istifade eder...

Orhan Ali YILMAZ
06 Mayıs 2022, Cuma
“Şüpheden, Maznûn (sanık) istifade eder.”

Özellikle, hâlihazır, çağımızda kabul edilen En Temel, En Cihanşümûl bir Hukuk Prensibi, hem de Teâmülü…

Felsefe tarihinde ise, Katolik Kilisesi’nin Skolastisizmi’ne karşı, belki de en büyük bir tepki olarak, Rönesans Dönemi Rasyonalizmi/Akılcılığının en önemli temsilcisi olan Fransız filozof Rene Descartes’in, “epistomolojik” bakımdan “kesin bilgiye” ulaşmak için -şu Eski Yunan’da yaşamış meşhur Sofistler’in Mutlak Şüpheciliği/Septisizminden tamamen farklı, hem de zıddı olarak- bir metodoloji, bir “yöntem” olarak, Lâtince, kısaca “Cogito Ergo Sum” (Düşünüyorum; o hâlde varım) şeklinde formüle edip ortaya koyduğu felsefî bir kavram şu Şüphecilik…

“Şüphe”nin, bir metod olarak, “doğru bilgi”ye ulaşmak kaygısıyla, “her şeyden şüphe” ile başlayıp, ta “gerçeğin” de kendisi olan “kesin bilgi”yi de ifade eden şu “şüphe edilmeyeni” buluncaya devam eden bir zihinsel yoga, bir meditasyon, hem de bir “arınma” ameliyesi aslında şu Metodik Şüphemiz…

Bediüzzaman Said Nursi, 31. Söz’de Miraç Mucizesi’ni anlatırken, aslında, Descartes’in bu “Metodik Şüphe”ye dayalı ispat yöntemini kullanır. İki muhatabı vardır: Biri, imanı olan, fakat inancında “şüpheye” düşmüş zayıf bir mümin, diğeri ise istimâ makamında, şu dinleyici locasında pusuda sessizce oturan, gayet inatçı bir mülhid, yani dinsiz..

Ve mülhidimiz, artık, sonunda dayanamaz, kendince şu “mantıksal tutarlılık zannettiği” sorularını şöylece peş peşe sıralar:

“Ben, Allah’ı tanımıyorum, Peygamber’i bilmiyorum, nasıl Mi’raca inanacağım?!

Nasıl inanayım; her şeyden daha yakın bir Rabb’e, binler sene mesafeyi kat’edip, yetmiş bin perdeyi geçtikten sonra onunla görüşmek ne demektir?

Ben, semavatı inkâr ediyorum, melâikelere inanmıyorum; semavatta birinin gezmesine, melâikelerle görüşmesine nasıl inanayım?!

Bin müşkilât ile, tayyare vasıtasıyla ancak bir-iki kilometre yukarıya çıkılabilir. Nasıl; bir insan cismiyle binler sene mesafeyi birkaç dakika zarfında kat’eder, gider, gelir?”

(Açıklamalar ve deliller sonrasında) Çıktığına/çıkabileceğine kanaati gelince, hemen, gerekçeli, diğer şu iki “önemli” sorusunu tevcih eder:

Haydi; çıkabilir, niçin çıkmış? Ne lüzûmu var? Veliler gibi, ruh ve kalbi ile gitse, yeter..

Bir kaç dakikada, binler sene mesafeyi kat’etmek; aklen muhaldir..”

Konuyla/sorularıyla ilgili, şu tatminkâr/ikna edici cevabını alınca, hemen kendini toparlayıp, tekrar şöylece bir “atağa” geçer:

“Evet, olabilir; mümkündür.. Fakat, her mümkün vaki’ olmuyor.. Bunun ‘emsâli’ var mı ki, kabul edilsin?! ‘Emsâli olmayan’ bir şeyin, yalnız ‘imkânı’ ile; vukûuna nasıl hükmedilebilir?!..”

Olayın vukûunun imkânını, hem de ona bağlı, şu müşahhas örnekleri dinledikten sonra, sanki biraz ikna olur gibi olur, kalbi azıcık olsun yumuşar olur sanki şu inatçı mülhidimizin, ve ince, çok az duyulan “kısık” bir sesle, hemencecik şöyle bir itirafta bulunur:

“Ben, inanmağa başladım.. Fakat, iyi anlayamıyorum.. Üç mühim ‘müşkilim’ daha var:

Birincisi: Şu Mi’rac-ı azîm, niçin Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm’a mahsustur?..

İkincisi: O zât, nasıl şu ‘kâinat’ın çekirdeğidir?! Dersiniz; kâinat, onun ‘Nûr’un’dan halkolunmuş.. Hem, kâinatın, en âhir ve en münevver meyvesidir; bu ne demektir?..

Üçüncüsü: Sâbık beyanatınızda diyorsunuz ki: ‘Âlem-i ulvîye çıkmak; şu âlem-i arziyedeki âsârların makinelerini, tezgâhlarını ve netâicinin mahzenlerini görmek için urûc etmiştir.’ Ne demektir?..”

Bütün bu suallerinin cevaplarını tam ve de eksiksiz alınca, “taakkul” noktasında, şu “Metodik Şüphe”nin, tam da intihası olan, şüpheden, şu tamamen arınmış “kesin bilgi”ye ulaşır artık şu pek müşkülpesend, hem de inatçı mülhidimiz..

İşte; kalbi, bütün bütün “itminan” bulmuştur artık; ister istemez “teslim” olur..

Dayanamaz artık, pusuda, oturduğu locadan birden ayağa fırlar, en üst perdeden, en bülend sesiyle, hem de “en büyük bir sevinç”le, sonunda şunu haykırır:

“Cenab-ı Hakk’a, yüz binler hamd ve şükür olsun ki, ‘ilhad’dan kurtuldum; tevhide girdim.. Tamamıyla inandım; ve kemal-i imanı kazandım...”

Okunma Sayısı: 1446
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
  • Ahmet Danışmaz

    6.5.2022 11:22:49

    Tebrikler, elinize sağlık.

(*)

Namaz Vakitleri

  • İmsak

  • Güneş

  • Öğle

  • İkindi

  • Akşam

  • Yatsı