Click Here!
      "Gerçekten" haber verir 03 Haziran 2007

Eski tarihli sayılar

Görüş, teklif ve
eleştirilerinizi
okurhatti@yeniasya.com.tr
adresine bekliyoruz.
 

İslam YAŞAR

‘Allah kimseyi şaşırtmasın...’



‘Göz görür, gönül ister...’

insana has bir haslet olan ve iki cihan saadetini içine alan isteme istidadını, gözün gördüğü şeylere hasreden sığ bir tabir bu. Buna rağmen insanların ekseriyeti tarafından kabullenilip kullanılıyor.

Aslında bir ihtiyacın tezahürüdür istemek. Bütün canlılar, yaşamak için her zaman bazı şeylere ihtiyaç hissederler. Bu ihtiyaçlarını gidermek için de çeşitli sesler çıkarıp hareketler yaparlar.

Şuur sahibi bir varlık olan insansa, eşref-i mahlûkât sıfatı taşımaması hasebiyle, diğer canlılardan farklı olarak nelere ihtiyacının olduğunu; onları ne zaman, kimden, nasıl isteyeceğini bilir ve ona göre hareket eder.

Fakat insanın, bunu yapabilmesi için önce kendini bilmesi gerekir. Çünkü insan, ancak kendini her yönüyle bildiği takdirde hakikî mânâda nelere ihtiyacının olduğunu anlar ve onları meşrû yollardan gidermenin çarelerini arar.

Eğer insan kendini Bediüzzaman’ın; “Ey insan! Sen, nebatî cismaniyetin cihetiyle ve hayvanî nefsin itibarıyla, sağir bir cüz, hakir bir cüz’î, fakir bir mahlûk, zayıf bir hayvansın ki, bütün dehşetli mevcudat-ı seyyalenin dalgaları içinde çalkanıp gidiyorsun” şeklinde hitap ettiği insanlar mesabesinde hissederse, gözünün gördüğü, gönlünün çektiği şeyleri istemesi ve herhangi bir şekilde elde etmesi ona yeter.

Öyle insanlar; zarurî ihtiyaçları karşılandığı, basit zevkleri tatmin edildiği zaman onlarla hayatlarını devam ettirirler. Bununla da insan olmanın gereğini yerine getirdiklerine inanırlar.

Onlara, Peygamberlerin de evliyaların da birer insan olduğu, çalıştıkları takdirde onların mertebelerine yaklaşabilecekleri hatırlatıldığı zaman iradelerini bastırıp vicdanlarını susturacak basit mülâhazalara sığınırlar.

“Velîleri de kendileri gibi sandılar.

Dediler ki; ‘İşte biz de insanız, onlar da insan.

Biz de yaşamak için uyumaya ve yemeye muhtacız onlar da.’

Körlüklerinden, aralarında büyük bir fark olduğunu bilemediler.

Her iki çeşit arı da bir yerden yedi,

Fakat bundan zehir hasıl oldu, ondan bal.

Her iki çeşit kamış bir sudan içti.

Biri bomboş kaldı, diğeri şekerle doldu.

Acı su da, tatlı su da zahiren berraktır.

Fakat tatlı su ile acı suyun farkını,

Ancak zevk sahibi olanlar anlayabilir.”

Mevlânâ, işte böyle değerlendirmişti kendi zamanında yaşayan insanların mesuliyet duygusundan kurtulma hissiyle ileri sürdükleri velîlere benzeme mülâhazalarını.

Onlara, aynı şartlarda ve yerlerde yaşayıp yetişen bazı hayvanları ve bitkileri mukayese edip hayatlarının neticesini göstererek iddialarının mesnetsiz olduğunu göstermişti. Zevk sahibi olmayı insanlara has bir kemalât hâli saydığından, ardından da bu farkı ancak öyle insanların anlayabileceğini söyleyerek onları ‘zevk sahibi’ olmaya teşvik etmişti.

Zîra ancak her işini güzel yapan, her sözünün hakikat olmasına itina gösteren ve bunları yapmaktan da ayrı bir haz duyan insanlar ayırabilirdi iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan.

Yâni Bediüzzaman’ın “Muhabbet-i İlâhiyenin ziyasını tazammun eden imanın nuruyla münevver olan İslâmiyetin terbiyesiyle tekemmül edip, insaniyet cihetinde, abdiyetin içinde bir sultansın ve cüz’iyetin içinde bir küllîsin, küçüklüğün içinde bir âlemsin” diyerek tarif ettiği insanlar...

Onlar, bir insanın hayatında yer alır maddî, mânevî her türlü tekâmül mertebelerini yaşayarak insan-ı kâmil sıfatı kazanmaya müheyya olduklarından, mahiyetlerinin genişliğini, vazifelerinin ulvîliğini müdriktiler.

Mânen olduğu kadar cismen, hissen ve hayalen de “Ebede uzanmış emelleri ve kâinatı ihata etmiş efkârları ve ebedî saadetlerin envâına yayılmış arzuları” olduğunu idrak edip ebede doğru gittiklerini bildiklerinden ihtiyaçlarının o nisbette arttığını ve isteklerinin çoğaldığını hissederlerdi.

Buna mukabil, değil kâinatın her tarafına dağılan ihtiyaçlarını tedarik etmek, ellerinin erdiği, gözlerinin gördüğü, gönüllerinin çektiği şeyleri bile almaktan aciz olduklarının farkındaydılar.

Lâkin kendilerini, sonsuz servet ve sahavet sahibi olan Mün’im-i Hakikinin, Ganiyy-i Mutlakın mûti ve musahhar memurları olarak gördüklerinden, O’nun (cc) ihsanı sayesinde maddî, mânevî bütün ihtiyaçlarının karşılanacağına ve her türlü emellerine ulaşacaklarına inanırlardı.

Bu itibarla onlar da Bediüzzaman gibi bir Yâr-ı Bâki’ye, Şems-i Sermed’e talip olmaktan gelen iman ve teslimiyetle “Bu mevcudâtı birden isterim” diyebilirlerdi.

***

Münferit yaşamak, normal şartların tezahürüdür.

Zaman alışılmış âhengiyle akarken insanlar kendi dünyalarında her gün mutad olarak yaptıkları işlerle ve meşguliyetlerle vakit geçirirler, öyle yaşamaktan da memnun görünürler.

Lâkin fevkalâde bir hâl vuku bulduğu, beklenmedik hadiseler zuhur ettiği, maddî bir menfaat elde etme fırsatı doğduğu veya mânevî bir cazibe merkezi ortaya çıktığı zaman bir araya gelme ihtiyacı hissederler.

Maddî menfaatler, dünyevî gayeler, felsefi fikirler gibi sebebi de, neticesi de dünyaya müteallik hareketler, fertleri dışarıdan birbirine bağlayıp yapıştırarak zahirî bir birlik tesis ederler.

Dinî değerlerin, uhrevî hareketlerin etrafında toplananlar veya mânevî meziyet sahibi mürşidlerin irşad halkasına katılanlarsa, kalbî irtibatlar kurarak birbirleri ile kenetlenirler.

İnsanların böyle birlikler tesis etmeye çalışmalarının en büyük sebebi kendilerini güçlü görmek istemeleri veya hisleri, hevesleri, nefisleri üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmalarıdır.

Dünyevî hedefler veya uhrevî gayeler etrafında teşekkül eden toplulukları ayakta tutan bu duygu; müntesiplerinin iç dünyalarında ayniyle, bazen daha şedit şekliyle yaşamaya devam ettiğinden, zaman zaman bazı kişilerde topluluğa kendi istekleri istikametinde yön verme hevesi nükseder.

Hangi maksatlarla teşekkül ederse etsin, her grupta öyle muhteris mizaçlı insanlar olacağından bir içtimaî topluluğun geleceğini tehdit eden en büyük tehlike, yine kendisidir.

Cemaatin, cemiyetin veya içtimaî birliğin bünyesi bu gibi şahsî zaafları izale edecek veya ihtiraslara karşı koyacak dirayetten mahrumsa parçalanma, bölünme, dağılma, çözülme mukadderdir.

Şahsî ihtirasların veya ferdî zaafların, cemiyeti sarıp birliği, beraberliği zaafa uğrattığı zamanlarda dünyevî gayelerle bir araya gelenler de mânevî hazlar etrafında kenetlenenler de birliklerini korumanın çarelerini ararlar.

Zaten aralarındaki fark da ancak öyle zamanlarda ortaya çıkar.

Dünyevî maksatlarla kurulan parti, dernek, kulüp, cemiyet gibi kuruluşlar, resmî kanunlar veya örfî kurallar üzerine tesis edildiklerinden, liderler çareyi kanunları katılaştırıp kuralları sıkılaştırmakta bulurlar.

Gönül bağı ile birbirine bağlı olan ve kalbî murakabe ile varlığını koruyan tarikatlar, cemaatler ve hizmet grupları ise topluluğun kendisini tanımasını sağlayarak ulvî hisleri harekete geçirip kardeşlik bağlarını canlandırma cihetine giderler. Bu hususta ilk adımı da yine mürşidler ve önde gelen insanlar atar.

“Ben kendini bilen topluluğun,

Kulu kölesi olmaya razıyım.

Çünkü onlar her solukta,

Gönüllerini yanlıştan kurtarırlar.

Kendi zatlarından ve sıfatlarından

Bir kitap meydana getirirler de,

Hep o kitabı takip ederler.”

Meselâ Mevlânâ bu mısralarda onu yapmış, etrafında toplanan insanların arasına sokulmak istenen farklı fikirlere, topluluğun kendini bilmesini sağlayarak mukabele etmişti.

Kendini bilen bir topluluğun kulu, kölesi olacağını söylerken de birliği tesis eden mürşidin bile, topluluğu meydana getiren şartlara bağlı kalması gerektiğini, mürşidliğin icabının da bu olduğunu nazara vermişti.

Zîra yine onun ifadesiyle, bir araya geliş maksatlarını iyi bilen insanlar her nefes bunları hatırlayarak gönüllerini yanlıştan kurtarırlar ve kalplerindeki uhuvvet bağlarının çözülmesine fırsat vermezlerdi.

Hatta bununla da kalmazlar, birliklerini temin eden esasları ve taşıdıkları sıfatları toplayıp bir kitap hâline getirerek hep o kitabı takip ederler ve birlik halkalarını, cihanı içine alacak şekilde genişletirlerdi.

Nitekim mânevî sahada, insanlık tarihinin en güçlü ve cihanşümul topluluklarından biri olan Nur Hareketini tesis edip teşkilâtlandıran Bediüzzaman da öyle yaptı.

Daha öyle bir hareket yokken ve Bediüzzaman, sürgün yaftası taşıyan bir fertken, onda ihtiyaçları olan mânevî değerlerin varlığını hisseden insanlar her tehlikeyi göze alıp kendi istekleriyle onun yanına geldiler.

O zamana kadar onlar da kasabalarında, köylerinde mütevazi şartlar içinde ferdî bir hayat yaşıyorlardı. İçinde bulundukları şartlardan memnun olmasalar da tevekkül ve teslimiyet içinde yaşayıp gidiyorlardı.

Hiçbirinin maddî gücü, kuvveti, serveti, şöhreti yoktu. Fakat gerektiğinde, haklılığına inandıkları insanların yanında yer alıp doğruluğundan emin oldukları değerleri müdafaa edecek cesaretleri vardı.

Bu sayede, maruz bırakıldıkları zulme, azaba, işkenceye; muhatap oldukları kem nazara, kötü söze, isnada, iftiraya sabırla mukabele ettiler. Hapishanelerde reva görülen kötü muamelelere tahammül ederek birliklerini korudular.

Gerçi bilhassa daracık hapishane koğuşlarında aylarca çok farklı insanlarla bir arada kalmak zorunda bırakılmaktan doğan asabî hâllerin tesiriyle birbirlerini incittikleri zamanlar ama her seferinde yine Üstadları yetişti imdatlarına.

“Kardeşlerimden rica ediyorum ki:

Sıkıntı veya ruh darlığından veya titizlikten veya nefis ve şeytanın desiselerine kapılmaktan veya şuursuzluktan, arkadaşlarından sudûr eden fena ve çirkin sözleriyle birbirine küsmesinler ve ‘Haysiyetime dokundu’ demesinler. Ben o fena sözleri kendime alıyorum. Damarınıza dokunmasın, bin haysiyetim olsa, kardeşlerimin mabeynindeki muhabbete ve samimiyete feda ederim.”

Bediüzzaman, mürşidlik vasfının tezahürü olan bu gibi sözler ve hareketlerle cemaatinin birliğini, bütünlüğünü koruyarak Nur Hareketinin gelişip güçlenmesini sağladı.

Lâkin yine de hareketin geleceği tehlikelerden âzâde değildi. Cemaatin içinde yer alan veya dışarıdan karışan bazı kişiler, ‘Bilerek veya bilmeyerek zındıka kuvvetlerine âlet olup cemaatin tesanütüne zarar verebilirlerdi.’

Böyle bir ifsat hareket, zamanın hakim güçlerine yaranmaya çalışarak onların himayesinde varlığını devam ettirme maksadıyla yapıldığı takdirde ise, meydana getireceği tahribat hayal hudutlarını aşacak kadar büyük olurdu.

Bilmeyerek yapılsa veya iyi niyetle hareket edilse de netice itibariyle cemiyetin maddî, mânevî ve içtimaî temellerini tahrip edeceğinden, zararı yalnız cemaata, cemiyete münhasır kalmaz, sebep olanı da tedenninin en aşağı derekesine sürüklerdi.

Onun için Bediüzzaman, yalnız talebelerini, kardeşlerini, dostlarını değil; insan sıfatı taşıyan hiç kimseyi, her biri diğerinden daha dehşetli olan o tedennî hâlleri içinde görmek istemediğinden, herkes adına yaptığı mânidâr bir niyazla Allah’a yalvardı:

“Allah kimseyi şaşırtmasın, şaşırtırsa süründürmesin, süründürürse çektirmesin, çektirirse rezil etmesin, rezil ederse perişan etmesin, perişan ederse sersem, âvâre etmesin.”

Âmin...

03.06.2007

E-Posta: islamyasar@yeniasya.com.tr


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri


Önceki Yazıları

  (27.05.2007) - Hiç olmaktan güç almak

  (20.05.2007) - ’Dostlaar... Doostlaaarr!..’

  (13.05.2007) - Moğol zulmü, deccal fitnesi

  (06.05.2007) - 'Taze yaz meyveleri'

  (29.04.2007) - Sevgi yılında Mevlânâ’yı anarken

  (22.04.2007) - Velâdet-i Nebevî vesilesiyle

  (15.04.2007) - Habib’in (asm) diyarında

  (18.02.2007) - Bir kış seyahati

  (11.02.2007) - Hüsn-ü zan mümkün oldukça...

  (04.02.2007) - ‘Mühim bir Âlim’i anarken

 

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdurrahman ŞEN

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Davut ŞAHİN

  Faruk ÇAKIR

  Gökçe OK

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hülya KARTAL

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Hüseyin YILMAZ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mahmut NEDİM

  Mehmet KARA

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Murat ÇİFTKAYA

  Mustafa ÖZCAN

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Raşit YÜCEL

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet Bayri FİDAN

  Sami CEBECİ

  Sena DEMİR

  Serdar MURAT

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin Uçal ABDULLAH

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Zeynep GÜVENÇ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  Şaban DÖĞEN


 Son Dakika Haberleri
Kadın ve Aile Dergisi Çocuk Dergisi Gençlik Dergisi Fikir Dergisi
Ana Sayfa | Dünya | Haberler | Görüş | Lahika | Basından Seçmeler | Yazarlar
Copyright YeniAsya 2004