23 Temmuz 2010 ASYA'NIN BAHTININ MİFTAHI , MEŞVERET VE ŞÛRÂDIR İletişim Künye Abonelik Reklam Bugünkü YeniAsya!

Eski tarihli sayılar

Günün Karikatürü
Gün Gün Tarih
Dergilerimiz

Kazım GÜLEÇYÜZ

Cebrail şeytanla barışamaz


A+ | A-

Başbakan Erdoğan geçtiğimiz Ekim ayından bu yana üç ayrı konuşmasında farklı ifadelerle Said Nursî’den söz etti. İlki, kongreye hitabındaki “Bitlisli Saidi Nursî’siz Türkiye’nin maneviyatı noksan kalır” sözü.

İkincisi, edebiyatçı yazarlarla yaptığı açılım toplantısında Said Nursî’yi “hürriyet hasretinden prangalar eskiten” isimler arasında zikretmesi.

Üçüncüsü, Türkçe Olimpiyatlarının kapanış töreninde “büyük mütefekkir” diye andığı Said Nursî”nin, “Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilâftır; bu üç düşmana karşı sanat, marifet, ittifak silâhıyla cihad edeceğiz” sözünü aktarması.

İlk ve üçüncü konuşmalarda M. Kemal’den de söz etti Erdoğan. İkincisinde ise doğrudan onun ismini zikretmese de, onun propagandisti olarak görev yapmış isimlerden epeycesini telâffuz etti.

Ve üç konuşmada da kendisini gösteren ortak problem, dünya görüşleri ve uğruna hayatlarını vakfettikleri idealler tamamen farklı, hattâ birbirine karşıt olan isimleri, birtakım sun’î yorumlarla bir arada gösterme çabası ve zorlamasıydı.

Bazı isimler için geçerli olan “mazlumiyet ortak paydası”nın nazara verilmesinde anlaşılabilir bir mantık vardı belki, ama aynı konuşmada, onlara bu zulmü reva görenlerin safında yer alıp, kalemlerini bunun için insafsızca kullananların da, bu özelliklerinin yok sayılıp, dahası “farklı yerlerde duruyor gibi olsalar da” ifadesiyle bu duruşları kamufle edilerek zikredilmeleri tuhaftı.

AKP, vaktiyle ANAP’ın dört eğilimi birleştirme iddiasıyla siyasette yapmak istediği şeyi, inanç ve düşünce alanlarına da mı taşımaya çalışıyor?

Peki, böyle birşey doğru mu ve mümkün mü?

Elbette ki, değil. Çünkü bu, herşeyden önce Yaratıcımızın, hayatın temel dinamiği kıldığı imtihan sırrına aykırı. İyi-kötü, güzel-çirkin, doğru-yalan, hayır-şer, iman-küfür, hidayet-dalâlet, sevap-günah, Cennet-Cehennem... neden var?

İnsanların tercihlerini yapıp ona göre muamele görmeleri için. Bu zıt alternatifleri birbiriyle karıştırıp insanları tercih yapamaz hale getirmek imtihan sırrını bozmak anlamına da gelmez mi?

İmtihan sırrı hükmünü icra edecek ki, Hz. Ebu Bekir (r.a.) gibi elmas ruhlularla, Ebu Cehil’de simgeleşen kömür ruhlular birbirinden ayrılsın.

Bu gerçeği her fırsatta vurgulayan Bediüzzaman’ın “Cebrail şeytan ile barışamaz” sözü de (Hutuvat-ı Sitte, Eski Said Dönemi Eserleri, s. 453) aynı hakikati çarpıcı bir dille ifade ediyor.

Onun için, dünya görüşü itibarıyla karşıt saflarda yer alan insanları, zorlamalı yorumlarla bir araya getirme gayretleri, bu hakikatle çelişiyor.

Bu çabaların, artık hayatta olmayan insanlar için gündeme getirilmesi ise, onlara, yaşadıkları hayata, takip ettikleri çizgiye, verdikleri mücadeleye çok büyük bir saygısızlık anlamına geliyor.

Birbirini vurup kırmadan, zulmetmeden, incitmeden bir arada yaşayabilmek ayrı konu. İnanç ve fikir yapılarının farklı olması buna engel değil.

Ama bir arada olmak ve farklılıklara saygı adına kendi orijinal kimliğinden uzaklaşmayı, hattâ kopmayı netice verecek yaklaşımlar çok yanlış.

Herkes kendi kimliğini koruyacak. Bu şart.

Yukarıda, Erdoğan’ın aynı konuşmalarda hem Said Nursî’den, hem de M. Kemal’dan, aralarında bir bağlantı kurmadan söz ettiğini yazmıştık.

Ama onun kurmadığı bu bağı, partisinin İstanbul İl Başkanı Aziz Babuşçu, Akşam gazetesinde yayınlanan mülâkatında şu ifadelerle kurmuş:

“Türkiye M. Kemal’i de kucaklamalı, Said Nursî’yi de. Bunlar bizim değerlerimiz...” (21.7.10)

M. Kemal yönetiminin icraatları ve Bediüzzaman’ın bunlar karşısındaki duruşu açıkça ortadayken, ikisini birden kucaklamak mümkün mü?

Babuşçu’ya göre, artık hesaplaşma bitmeli. Ama kökü M. Kemal devrine uzanan ve her alandaki ağır sonuçlarını yaşamaya devam ettiğimiz vahim yanlışlar hâlâ sürüyorsa bu nasıl olacak?

Misyonunu defaatle “ilke ve inkılâpları ortak payda haline getirmek” olarak deklare eden AKP, sakın Said Nursî’yi buna âlet etmeye kalkmasın!

23.07.2010

E-Posta: [email protected]



Rifat OKYAY

Temizlikten temizliğe


A+ | A-

“El nezafeti min-el iman” Hz. Resulullah’ın bu hadisini bilmeyen mü’min hemen hemen yok gibidir. Bizleri temizliğe, nezafete dâvet eden bu hadis-i şerif, sadece bizleri nefsî veya vücudî olarak temizliğini, paklığını, nezafetini haber vermiyor. Elbette nezafetin imanın yarısı olarak ifade edilmesi, temizlik konusunun mahiyet olarak çok mânâlar içine aldığını, ifade ettiğini bilmemiz gerekiyor.

Hemen aklımıza gelen fizikî ve vücudî temizliğin gerçekleşebilmesi için ahlâkî temizliğin gerekli ve elzem olmasıdır. Düşmanlığın, kinin, hasedin, gadabın, üzüntünün, kıskançlığın, çekememezliğin, yalanın, gıybetin ve yapıldığında mü’minlere zarar veren her faaliyetin, hareketin ve söylenen, eziyet veren şeylerin tamamının ahlâkî bir kir olduğunu, yapılmaması gereken gayriahlâkî konular olduğunu bilmemiz gerekiyor… Ahlâkî temizlik dediğimiz zaman mü’min ve Müslüman sıfatlı hiçbir kimsede yukarıda ifade ettiğimiz eksiklik ve noksan özelliklerin hiçbirisinin olmamasını dile getirmiş oluyoruz.

Cenâb-ı Kerim-i Mutlak namaz kılmayı oruç tutmayı, zekât vermeyi, hacca gitmeyi, mü’min ve muvahhid olan Müslümanlara emrederken iyi, güzel, faideli ve salih ameller yapmamızı, ahlâklı mü'minler olarak salih olmayan amellerden kaçınmamızı emreder. Ahlâk temizliğini ister. Ta ki mü’minin imanın gereği tavırlar ve hareketler, ameller sergilensin, gösterilsin…

Cihad olmuş umursamayan, maddî, manevî ve ahlâkî cihada kulak vermeyen ve hatta bilemeyen kullardan olmamamız için bizleri uyararak; Rabbimiz malımızı hayırlı yerlerde, vücudumuzu hayırlı işlerde titizlikle kullanmamızı ister… Fakir fukaranın gözetilmesi, korunması, kollanması ve bakımlarının üstlenilmesi gibi, ahlâkın temel sütunlarından birisini bize emrediyor… Gerçek zaifler, yoksullar, fakirler ellerini açtıkları Rablerinden istiyorlar… İşte bunlara el uzatmak, bunların dertlerine çare olmak, ahlâkî bir güzelliktir. Temiz ve yüce bir insaniyetin ortaya konmasıdır, sergilenmesidir.

Her türlü yapılması emredilmiş Allah katındaki amelin maddî – manevî vücud, kalp-ruh ve akıl temizliğinden geçtiğini bilmek bile bir ahlâkî temizlik, güzellik ve iyiliktir. Sabrın ve tahammülün birer burç olduğu bir hayat ile kötü ve pis alışkanlıklardan, iptilalardan, alışkanlıklardan kurtulmak için ahlâk iradesini kullanmamız, hayırda ve hasenattaki cehdimizden, dikkatimizden daha aşağı değildir. Cihadı dağlarda, ülkelerde, insanlığı birbirine kırdırmada arayan akıl ve gözler muhakkak bir şekilde kâinatın Rehber-i Hakikisi ve Mihmandar-ı Ezelisi Resul-ü Ekremin (asm) Bedir harbinden sonra söylediği sözlere kulak vermelidirler: “Küçük cihaddan, büyük cihada gidiyoruz.”

Ahlâk temizliğinin iman ve Kur’ân kal'asının başında bayrak olmasının sebeb-i hikmeti vücud ve maddî temizliğin en doğru ve en mükemmel bir tamamlayıcısı olmasındandır.

Ubudiyetin, kulluğun zirvesine giden yolda buradan: maddî manevî temizliği bizlere emreden Peygamberimizin (asm) ikaz, ihbar ve dersinden geçiyor. Hepimiz başımıza açılmış olan Kur’ân ve İslâmiyet yoluyla yapılacak olan imtihanda en önce temizliğimize dikkat etmeliyiz…

Kur’ân-ı Azimüşşan’ın emirlerinin tamamına uymayı, ittiba edip yapmayı, ahlâk güzelliğine, temizliğine kavuşmayı ve yerine getirmeyi Cenâb-ı Rahman-ı Rahim Rabbimiz hepimize nasip etsin ve bizleri bu yolda muvaffak etsin. İnşallah…Edep ya hu!..

23.07.2010

E-Posta: [email protected]



Süleyman KÖSMENE

Sesteki helâl güzellik


A+ | A-

İ. B. Can: “Kadın ile erkek konuşurken illa ki çok ciddî mi olmaları gerekli. Fıkıh kitapları öyle diyor. ‘Ciddî ve gözünü kadından sakınacak, gözünü yarım açacak, tam bakmayacak’ diyor. ‘Kadın, sesine nağme yapmayacak’ diyor. Peki, erkek veya kadın şakacı biri ise, yani güleç yüzlü biri ise gülümseyerek konuşması caiz değil mi? Edepli bir şekilde, ama yumuşak, şefkatli ve güleç bir yüzle kadınlar ve erkekler zaruret miktarı konuşamazlar mı? Bunun ölçüsü nedir?”

İnsan sesi güzeldir ve Allah’ın insana hususî bir ihsanıdır. İnsan sesini çirkin yapan tek şey, içine taşıyıcısının haram unsur koymasıdır. Yani sesine haram kisve giydirmesidir. Açık bir ifadeyle, kadın sesini işitmenin haram oluşu, kadının sesini tahrik edici ve cazibeli şekilde kırıp dökerek inceltmesine ve dinleyenin niyetine bağlıdır.

İşte ilgili âyetler:

* “Kadınlar, gizledikleri ziynetleri belli olsun diye ayaklarını yere vurmasınlar.”1

Bu âyetten kadınların, tahrik ve cazibe güçlerini belli edecek ölçüde seslerini inceltmemelerinin emredildiği anlaşılabilir.

* “Eğer hâlinize lâyık bir takva ile korunacaksanız, yabancılarla edalı ve cazibeli bir sesle konuşmayın ki, kalbinde fesat bulunan kimse bir ümide kapılmasın. Konuşurken ciddiyet ve ağırbaşlılıkla söz söyleyin.” 2

* “Göklerde ne var, yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Siz, içinizde olanı açıklasanız da, saklasanız da, Allah onu bilir ve onunla sizi hesaba çeker. Sonra da, ameline ve niyetine göre, dilediğinin günahını bağışlar, dilediğine azap verir. Allah’ın kudreti her şeye yeter.” 3

Bununla beraber, tabiî ve ahlâkî olan ses tonuyla, tabiatından ve ahlâkîlikten uzak ses tonunu seçici olursak, kadın sesinin haram oluş sebebini kavramış oluruz. Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi, her varlığın sesini Allah yaratmıştır ve kadın sesi de dâhil hiçbir varlığın sesi normalde haram değildir.

Kadın her şeyden önce insandır. Beşerî ve sosyal hayatta konuşmak ise zarûret olduğu gibi, şiddetli bir ihtiyaçtır da. Kur’ân’da bu yönde örnekler de buluruz. Meselâ, Hazret-i Mûsâ’nın (as) iki kadınla konuştuğu şöyle bildirilir: “Medyen suyunun başına varınca, oranın halkından bir topluluğu, hayvanlarını sularken buldu. Onların gerisinde ise, hayvanlarını suya gitmekten alı koyan iki kadın gördü. Onlara: ‘Bu haliniz nedir?‘ diye sordu. Kadınlar dediler ki: ‘Çobanlar çekilmeden biz hayvanlarımızı sulayamayız. Babamız ise çok yaşlıdır. Gelip hayvanları sulayacak hali yoktur’ Mûsâ onların hayvanlarını suladı.”4

Yine Kur’ân’da Hazret-i Şuayb’ın (as) kızlarının Hazret-i Mûsâ (as) ile konuştuğu5; Hazret-i Süleyman’ın (as) Sebe’ Melikesi Belkıs ile konuştuğu beyan edilir.6

Allah Resûlü (asm) sahabî hanımlarla konuşurdu, onların şikâyetlerini dinlerdi, onlara sorular sorardı, sorularına cevaplar verirdi. Onları konuşmaktan alıkoymazdı. Fadl bin Abbas (ra) hacda Resûlullah’ın (asm) yanında bulunduğu bir zamanda Has’am kabilesinden genç bir kadın fetva sormak için Peygamberimize (asm) geldi. Bu sırada Fadl kadına, kadın da Fadl’a bakmaya başladı. Resûlullah Efendimiz (asm) ise hemen Fadl’ın yüzünü eliyle başka tarafa çevirdi. Ve kendisi genç kadının sorularına cevap verdi. Kadın dedi ki:

“Yâ Resûlallah! Allah’ın kulları üzerinde bulunan hac hususundaki farizası, babama çok ihtiyarlığında erişti. Deve üzerinde durmaya muktedir olamıyor. Ben kendisine vekâleten hac edeyim mi?”

Resûlullah Efendimiz (asm): “Evet, vekâleten hac edebilirsin” buyurdu. Bu soru ve cevap, Peygamber Efendimiz’in (asm) ömrünün son yılında veda haccı sırasında gerçekleşti.7

Ashab-ı Kiram da gerek Hazret-i Peygamberin (asm) hanımlarına, gerekse diğer hanım sahabelere bazen hadis sorarlar, bazen faydalı bilgilerde görüş alış verişinde bulunurlar veya hanım sahabeler ihtiyacı olan bilgileri erkek sahabelerden öğrenirlerdi.

Demek kadın sesi fitneye sebep olmayacak şekilde, fıtrî, ciddî, vakur, ağır başlı ve kendi normal seyrinde iken haram değildir. Fakat fitneyi çağrıştıran, cilveli, nağmeli, edalı, işveli, cazibeli ve nefsânî tahrik içerir bir ses tonuyla söylendiğinde kadın sesi haramdır. Buradaki ölçüyü Bediüzzaman şöyle özetliyor: “Yetimane hüzünleri, nefsanî şehevâtı tahrik eden sesler haramdır.”8

Bu ifadeler, kadın ve erkeğin birbirine somurtkan duracağı anlamına gelmiyor. Sadece nefsanî ve şehevî tahrik unsuru içerir şekilde konuşmamaları gerektiği anlamına geliyor.

Dipnotlar:

1- Nûr Sûresi: 31, 2- Ahzab Sûresi: 32, 3- Bakara Sûresi: 284, 4- Kasas Sûresi: 23, 5- Kasas Sûresi: 25, 6- Neml Sûresi: 44, 7- Müslim, Hac, 71; Buhârî, Megâzî, 77, 8- İşaratü’l-İcaz: 72.

23.07.2010

E-Posta: [email protected]



Ali FERŞADOĞLU

İman-hürriyet ilişkisi ve ahrarlar


A+ | A-

Kâinatın Sahibi, bizi bu dünyaya imtihan için gönderdi. İmtihanın olabilmesi için hür irade verdi. Dolayısıyla hürriyet, imanın özelliğidir.

Kezâ, Rabbimizin Mürid (irade eden, dilediği gibi yaratan), Fail-i Muhtar (istediği gibi hareket eden) ve Mukaddir (takdir eden) isimleri de insanda tecelli ettiği için hür iradeyi gerektirirler.

Risâle-i Nur’un siyaset sahasına taalluk eden meslek ve meşreplerinden birisi, hakikî hürriyetçilere/demokratlara mânen ve maddeten yardımcı olmak,1 onlarla müttefik olmak,2 ve onlara bir dayanak noktası olmaktır.3 Dolayısıyla Ahrarları/demokratları desteklemek, aynı zamanda imanın bir özelliğinin siyasete yansımasıdır. Zira, hürriyet imanın özelliğidir.

Bu zaviyeden baktığımızda Bediüzzaman, siyasî partilere şahıs odaklı değil, fikir odaklı yaklaşır. Yanlış fikre ve siyasî düşünceye hizmet eden iyi insan bilmeyerek kötülüklere ve şerlere sebep olabileceği gibi, doğru fikre ve siyasî düşünceye hizmet eden kusurlu bir adam da sonuçta çok iyi hizmetlere ve hayırlara sebep olabilir. Bu düşüncesini “Çok iyiler var, iyilik zannı ile fenalık ediyorlar”4 şeklinde açıklar.

Bediüzzaman’ın talebelerinden Bayram Yüksel Ağabeyin ifadesiyle, Üstad kendisini ziyarete gelen demokrat milletvekillerine, “Biz Nurcular sizi destekliyoruz... Hamza Emek hem benim talebemdir, hem de demokrattır” demiştir.

Risâle-i Nur’da “Nur Talebelerinden Mehmet Kaya, Hüsrev, Tâhirî, Sungur, Zübeyir, Ceylân, Bayram” imzalı bir mektupta şu satırlar yer alır: “Biz Nur şakirtleri, Üstadımızın hizmetinde ve mesleğinde bulunduğumuzdan, siyasetlerle alâkamız yoktur. Fakat Demokratlar Nurların neşrine müsaadekâr olmaları ve eskiden beri Nurun men’ine dair zulümleri yapmadıklarından, Demokratın hatırı için seçimlerle alâkadar olduk. Evvelki defa gibi bu defa da Nurcuların epey faydası, Demokrat lehine oldu.” 5

Aynı mektupta Üstad Hazretleri “Tahsin Tola’nın (Demokrat Parti milletvekili) ehemmiyetli çalışmasıyla Sözler mecmuâsı resmen Ankara’da tab edilmesiyle hem âsâyişe, hem Demokrata, hem bu vatan ve millete yüz sene meb’usluk etmek kadar faydası oldu. Şimdi bu kadar mânevî, hakikî, hususan bâkî ve uhrevî kâr onlara yeter. Bir iki sene memuriyet ve meb’usluğa çalışmakla o bâki elmas gibi hizmetlerini, kırılacak fâni şişeye âlet yapmamak gerektir. Onun için ben onları tebrik ediyorum. Siz de onları tebrik ediniz” der.

“Madem siyasetçilerin bir kısmı (Demokratlar) Risâle-i Nur’a zarar vermiyor, az müsaadekârdır; ‘ehven-i şer’ olarak bakınız. Daha ‘âzamü’ş-şer’den kurtulmak için, onlara zararınız dokunmasın, onlara faydanız dokunsun” 6 şeklinde bir ölçü de getirir.

Dipnotlar:

1- Beyanat ve Tenvirler, s. 201.; 2- Age, s. 202.; 3- İbrahim Kaygusuz, Nurun Sadık Kahramanı/Zübeyir Gündüzalp, s. 231.; 4- Münâzarât, 51. 5- Emirdağ Lâhikası, s. 431 6- Emirdağ Lâhikası, s. 458.

23.07.2010

E-Posta: [email protected] [email protected]



Halil USLU

Ardı ardına iki müjde


A+ | A-

İletişim araçları sayılamayacak kadar çoğaldı ve bu sayede de her kişi ve inanç sahibi kendi fikriyâtını bu cihazlarla bütün âleme duyurmaktadır. Hizmet aşkı, münevver kalp ve akıl sahipleri küre şehrinde, dönen bu mihverde ve içinde çalkalanan 7 milyarlık 200’ü bulan devlette, tecellisi gittikçe artan İslâmî inkişafları hem takip ediyor, hem de müjdeli haberleri bütün efkâr-ı âmme ile paylaşıyor ve bu paylaşma da bir müjde yumağı hâline gelmektedir.

Son yıllarda mükerreren gittiğim ve dâvet aldığım Hollanda’da seri konferanslar verdim. Çok makalelerimde ve konuşmalarımda da ifade ettiğim gibi; oraların üniversitelerinde kardeşlerimiz var. Bunlar ora doğumlu ve oranın vatandaşı. Bunlara istikbaldeki bütün hizmetlerin kapıları, makamları ve kürsüleri açık. İşte bunlardan bir tanesi Rotterdam Üniversitesi öğrencilerinden Nur Muhammed Başoğlu’dur. Oldukça kabiliyetli bir insan. Özellikle İslâmî müjdelerle ilgili bütün taramalarını bize ânında intikal ettirir. Teşekkürlerimi sunduğum bu kardeşimizin son iki müjdesini kısa yorumlarla takdim ediyorum:

Birinci müjdenin sahibi İngiltere Kral veliahtı Prens Charles. Bu zat, İngiltere’de, bütün gezdiği ülkelerde ve katıldığı uluslar arası sempozyumlarda “İslâmiyet, Hz. Muhammed (asm) ve Kur’ân” hakkında senakâr, övücü ve müjdeleyici ifadelerde, beyanlarda bulunmuş ve bulunmaktadır. Son olarak, bundan kısa bir müddet önce, Dünya Çevre Günü münasebetiyle Prens Charles, Oxford İslâmî Çalışmalar Merkezi’nde yaptığı konuşmada, “Dünyayı kurtarmak için İslâmın izinden gidin” demiş. Bir saat süren konuşmasında Prens Charles “Çevreyi yok etmek bütün dinlere aykırı, ancak İslâmî prensipler buna özellikle karşı. İslâm bize bunu öğretti ve bunu inkâr etmek kendi varlığımızı inkâr etmektir” vurgusunu yapmış. Kendisinin Kur’ân-ı Kerim ile ilgili incelemelerinden de bahseden Charles, Kur’ân’ın insan ve çevreyi birbirinden ayırmadığını belirtmiş.

İkinci müjdeli haber ise; 143 milyonluk Rusya Federasyonu’ndan. 14 asır önce Azerbaycan duvarlarını yıkan İslâmiyet, Rusya topraklarına 2010 itibarıyla 1.120 yıl önce girmiş. Bunlar şimdiki iktidar ve müthiş İslâmî değişim içinde gün yüzüne bütün açıklığıyla çıkmaktadır. Rusya, bir değişimin içinde çalkalanmaktadır. Bu değişimde Risâle-i Nur eserleri çok muazzam açılım paketleriyle halkı ve münevver insanları gerçek hürriyete kavuşturmuştur.

Maalesef yıllar önce Türkiye’mizde olduğu gibi oralarda da bu inkişafa mani olmak isteyenler var. Bazı mahkemelerin kasıtlı ve bilerek yanlış kararları ile bazı eserler yasaklanmış ve bazı Nur Talebeleri hakkında da mahkûmiyet kararları verilmiştir. Fakat orada bulunan bütün İslâmî sivil toplum kuruluşları, büyük hukukçular ve üniversiteler itirazda bunmuşlardır. Bunun dışında da emniyet güçlerinin Risâle-i Nur dershaneleri üzerindeki baskılarının durdurulması için üniversite ilim adamları müsbet görüş bildirmişlerdir.

Risâle-i Nur’a karşı açılan dâvâda Moskova Devlet Üniversitesi rapor sunuyor ve bu raporunu emniyet birimlerine ve mahkemelere gönderiyor. Dünya Bülteni’nde yer alan haber ise “Rusya’da radikalizmi güçlendirdiği iddiasıyla açılan dâvâda bilirkişi olarak görüş alınan Moskova Devlet Üniversitesi, Risâle-i Nur Külliyatı hakkında olumlu rapor verdi. Uzmanlar, Said Nursî’nin kitaplarını analiz ederek kitaplar hakkında olumlu rapor hazırladı. Üniversite, Risâle-i Nur’un radikalizmi içermediğini, emniyet birimlerinin iddiâlarının temelsiz olduğunu, Risâle-i Nur'un Kur’ân-ı Kerim’in tefsiri olduğunu..” şeklinde beyan edilmiştir. Şükürler olsun. Dünya küçüldü. İşte küre şehrinden ardı ardına iki müjde. Meleklerin alkışladığı hizmet...

23.07.2010

E-Posta: [email protected]



Hasan YÜKSELTEN

Uhrevî kariyer ve Isparta kahramanları


A+ | A-

Büyük İskender bir gün filozof Diyojen’e ‘Hayata yeniden gelseydim Diyojen olmak isterdim’ der. Diyojen dönüp; ‘Neden şimdi olmuyorsun da, ikinci kez dünyaya gelmeyi bekliyorsun?’ diye sorunca, İskender: ‘Ama benim daha fethedecek ülkelerim var’ diye cevap verir.

Kariyer ve ekonomik özgürlük kandırmacası altındaki günümüz insanı için dünyevî kariyer planları çok küçük yaşta başlıyor artık. Kariyer kelimesi, Latince yarışmak anlamına gelen ‘carrera’dan türeyen bir kelime. Günümüz kariyer dünyası sürekli yarışmaktan dinlenmeye vakit bırakmıyor insana. İş dünyası, araç olmaktan çıkıp amaç olmaya doğru yol aldıkça, insanlığın uhrevî meseleleri tefekkür etme, ruhunu tatile çıkarma imkânı kalmıyor maalesef.

Yakın zamanda Barla Kabristanı’nı ziyaret etme imkânım oldu. Ebedî gençliğin taht kurduğu mezarlıklarda dünyanın ayrılık estiğini hissediyorsunuz. Dünyevî kariyer hikâyelerinin anlamsızlığı daha bir çarpıyor gözünüze. İnsan ölümünden sonra, farklı mânâlarla yaşamaya devam ediyor aslında. İşte Barla Kabristanı'ndaki Isparta kahramanları... Fani hayatları sona erse de, hizmetleriyle hâlâ hayattarlar. Zira onlar dünyevî kariyeri değil, uhrevî kariyeri yani Allah’ın rızasını kazanmayı tercih ettiler. Dünyalarının sıkıntıya girmesi pahasına, uhrevî olan hizmetler için koşuşturdular. Risâlelerin ilk telif edildiği mekânlarda, o zor zamanlarda Bediüzzaman’ın yanında yer alıp, kıyamete kadar devam edecek olan hizmetin ilk bayraktarları oldular.

Onlar vazifelerini en güzel şekilde tamamlayıp bu dünyadan göçtüler. Şimdi birçoğu, sonsuz bir sükûn ve huzur içerisinde Barla Kabristanı'nda birbirlerine komşu halde mahşer sabahını beklemekteler. İşte Muhacir Hafız Ahmed, Marangoz Mustafa Çavuş, Sıddık Süleyman, Şamlı Hafız Tevfik, Şem’i Güneş, Bayram Yüksel ve daha nice kahramanlar...

Barla Kabristanı'ndan dönüşte, 3-5 kasadan müteşekkil, üzerinde manav yazan bir yer ilişiyor gözüme. Başında 9-10 yaşlarında bir çocuk. Sebze meyvelerin fiyatını öğrenip, ‘Pahalı satıyorsun ama’ diye takılıyorum. Aldığım cevap Üstad’a Çam Dağı'nda misafir iken ikram-ı İlâhî olarak gönderilen ekmek için ‘Acaba helâl midir?’ diyen ve bu sözü üzerine adı Mübarek Süleyman’a çıkan zatı hatırlatıyor: ‘İleride ağacın altında daha ucuza veriyorlar ağabey’. Demek ki Mübarek Süleyman’ın torunları hâlâ Barla’da aynı safiyetle varlar. Sürekli kazanmak ve hırs üzerine kurulan, ‘cin gibi’ olmanın ‘melek gibi’ olmaya tercih edildiği hayat anlayışının aksine, tevekkül içinde saf ve mütevazî hayatlarından memnun, vicdanları bozulmamış, tertemiz yaşıyorlar.

Düşünüyorum da, bizler de kendisini kandıran Büyük İskender gibi miyiz acaba? Nefis hep dünyaya çağırırken, dünyevî kariyer peşinde koşturup dururken, kalbimizin bir tarafında, Isparta kahramanlarına arkadaş olma arzusu duyuyoruz belki. Ama bizim daha fethedecek çok dünyevî meselelerimiz var. Şu evi bir alayım, şu arabanın da borcu bitsin, hele çocuklar da büyüsün, hele bir emekli olalım da, vs... Günün birinde, belki vakit kalırsa uhrevî kariyer için de çok uğraşacağızdır.

Oysa o vakit hiç gelmeyecektir. Şeytanın yarınları bitmez. Günün birinde bir ayrılık rüzgârı eser. Üstünde gezdiğimiz toprağın altında buluruz kendimizi. Ve o zaman kim bilir planladığımız hangi işlerimiz yarım kalır?

Isparta kahramanlarına arkadaş olmak istiyorsak, ihlâsa, uhuvvete, iktisada, kanaate, tevekküle riayet etmeliyiz. Yani dünyevî kariyer yerine uhrevî kariyeri, dünyevîleşme yerine uhrevîleşmeyi tercih etmeliyiz.

İkinci kez dünyaya gelme şansımız yok... Kabir bizi çağırıyor.

Ve Isparta kahramanlarına arkadaş olma fırsatı bizi bekliyor.

23.07.2010

E-Posta: [email protected]



H.İbrahim CAN

854 bin kişilik “En Gizli Amerika”


A+ | A-

The Washington Post gazetesi 11 Eylül 2001 saldırıları sonrasında Amerika’da ortaya çıkan terör paranoyasının nasıl bir devasa çok gizli dünya oluşturulmasına götürdüğünü anlatan bir yazı dizisi yayınladı.

Rakamlar dudak uçuklatıcı.

854 bin insan istihbarat toplamak, iç ve dış teröre karşı tedbir almak, bunun için de neredeyse bütün dünyanın iletişimini izlemek için gece gündüz çalışıyor. Rakam Türk ordusunun asker sayısından daha fazla. 1271 resmî kurum ve 1931 özel şirket, terörle mücadele, ülke içi güvenlik ve istihbarat işlerinde, Amerika’nın genelinde yaklaşık 10 bin binada çalışıyor. Artık iş kontrolden çıkmış durumda. Amerika’nın içindeki bu çok gizli Amerika’da aynı işi yapan bir çok kurum birbirinden habersiz çalışıyor. Gazetenin araştırmasına göre meselâ 51 federal örgüt ve askerî komutanlık, 15 şehirde yalnızca terörist örgütlerin para trafiğini izlemek için çalışıyor.

Yılda hazırlanan istihbarat raporu sayısı 50 bin. Ama Noel tatilinde bir uçağa ayakkabısında bomba sokanı, Fort Hood askerî üssünde 13 kişiyi öldüren subayı tesbit edemediler.

İşin ekonomik boyutu da muazzam. 2002 yılında 36,5 milyar dolar, 2003’te 44 milyar dolar harcanmış bu istihbarat ordusuna. Geçen yıl ise 75 milyar dolar.

Elbette bu rakamlar yalnızca 854 bin kişinin 10 binden fazla yerde yaptığı istihbarat çalışmalarına harcanan para. ABD’nin Irak ve Afganistan başta olmak üzere, dünyanın değişik bölgelerindeki askerî operasyonlarına harcadığı para buna dahil değil. Yalnızca Afganistan’da 100 bin askerinin savaştığı dikkate alınırsa ortaya inanılmaz bir tablo çıkıyor.

Peki Amerika bu devasa yapı sayesinde daha güvenli hale geldi mi?

Elbette hayır.

Soğuk Savaş sonrası kendisine yeni bir düşman arayıp, bu düşmanı kendisi Tora Bora Mağaralarını inşa ederek içine yerleştiren Amerikan derin devleti, Yeni Haçlı Seferleriyle kasıp kavurduğu İslâm ülkelerindeki enerji kaynaklarının üzerine çöreklendi. Faturasını da Suudi Arabistan, Kuveyt ve Irak başta olmak üzere sözde kurtardığı ülkelere ödetti.

Yayınlanan yüzlerce görüntü, rapor ve değerlendirme, Amerika’nın 11 Eylülü de kendisinin tezgâhladığını, Yeni Dünya Düzeninin başlangıcını bu şekilde kurguladığını, böylece inşa edilen bu devasa çok gizli Amerika’nın da bu düzenin hesaplarını yapmaya devam ettiğini gösteriyor.

Yani 854 bin kişinin yalnızca Amerika’yı Amerikan halkı için daha güvenli bir yer haline getirmeye çalıştığını söylemek, bu ülkenin derin devletini aptal yerine koymak olacaktır. Yine de bu yüzbinlerce kişinin yaptığı planlar, kurduğu senaryolar Irak’ta çöktüğü gibi Afganistan’da da çökmek üzere. “Tuzak kuranların en hayırlısı” onların tuzaklarını bozmaya devam ediyor. Tıpkı ülkemiz üzerindeki karanlık tuzakları, yıllardır kuranların başına yıkması gibi.

23.07.2010

E-Posta: [email protected]



Faruk ÇAKIR

Ah şu yasakçılar!


A+ | A-

Her fırsatta ifade etmeye çalıyor ve ‘yasakçılar’a hatırlatıyoruz ki, kanunsuz olarak uygulanan “başörtüsü sayağı” Türkiye’nin önünü tıkıyor, ufkunu karartıyor. Türkiye ve dünyanın geldiği bu noktada, “başörtüsü yasağı” uygulamak hiçbir şekilde izah edilemez, taraftar bulamaz. Bu yasak, her platformda Türkiye’yi ‘idare edenler’in önüne gelir, dünya hesap sorar ve soruyor da.

Bunları hatırlattıkça, Türkiye ve dünya gerçeklerinden habersiz olan ‘yasakçılar’ bazen gözlerini, bazen de kulaklarını tıkayarak inkâra sapıyorlar. Utanmadan ve de sıkılmadan “Türkiye’de ayrımcılık yok, hiç kimse kıyafetinden dolayı engellenmiyor” demeyi de sürdürüyorlar. İyi de bu ‘yalan’a kim inanır?

Elbette yürürlükteki kanunlarda “başörtüsü yasağı” yok, ama keyfî bir uygulama neticesinde başörtülüler üniversitelere gidemiyor. Hem de yıllardan beri! Haliyle bu durum dünyanın da dikkatinden kaçmıyor ve uluslar arası toplantılarda bu konu gündeme geliyor. Nitekim, aynı konu Birleşmiş Milletler’de de gündeme gelmiş.

Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi (CEDAW) kapsamında yapılan bir toplantıda Türkiye’yi temsil eden ‘heyet’e (bilmânâ) sorulmuş: Kadınlara ayrımcılık var mı? Başörtülülere yasak uygulanıyor mu?

Kadın ve Aile’den Sorumlu Devlet Bakanından önce heyette bulunan bir ‘bürokrat’ yalanı patlatmış: “Türkiye demokratik bir ülkedir, böyle bir kısıtlama yok.”

Şimdi bu apaçık ‘yalan’a ne denir? Apaçık uygulanan bir yasağı ‘yok’ saymak ve dünyayı buna inandırmak mümkün mü? Tabiî mümkün olmamış ve Kadın ve Aile’den Sorumlu Devlet Bakanı, “Türkiye’de böyle bir yasağın kanunen bulunmadığını; ancak uygulamalarda böyle bir sıkıntının yaşandığını” itiraf etmiş. (Cihan, 21 Temmuz 2010)

Yasağın varlığı itiraf edilmiş olması yeter mi? Yetmez. Dünyanın gözünün içine baka baka ‘yalan’ bilgi veren ve Bakanı da zor durumda bırakan bürokrata hesap sorulması gerekmez mi? “Başörtüsü yasağına karşı olduğunu” her fırsatta ifade eden ve yıllardan beri tek başına iktidar olan bir hükûmette böyle bir bürokrat nasıl görev almaya devam edebilir?

“Eder, ne var bunda?” diyen varsa, Türkiye’de işlerin düzelmeyeceğini de itiraf etmiş olur. İşte yasakçılar böyledir: Hem kanunsuz olarak keyfî yasak uygularlar, hem de uyguladıkları bu yasağa sahip çıkamazlar. Madem yasak uyguluyorsunuz, bu yasağı gönül huzuruyla niçin savunamıyorsunuz? Savunamazsınız, çünkü böyle bir durumda bütün dünyadan kopmuş olursunuz.

Kanunsuz olarak başörtüsü yasağı uygulayanlara tekraren hatırlatmak isteriz ki, bu uygulama ile ‘muâsır medeniyet seviyesi’ne çıkmanız mümkün değildir. Bu kanunsuz yasak devam ettiği müddetçe, size ve avanelerinize “hür dünya”da rahat yok. Her fırsatta bu yasak masaya gelecek ve bütün dünya size kapılarını kapayacak.

En nihayet bu yasak sona ermeye mecbur ve mahkûm olduğuna göre, niçin bu inadınızdan vaz geçmezsiniz? Unutmamak lâzım ki, yanlıştan dönmek fazilettir. Bunu yaparak dünyanın size gülmesine son verebilir, kendinizi ve Türkiye’yi de huzura kavuşturabilirsiniz.

Bırakın yalanlarla milleti ve dünyayı oyalamayı da, gerçeği görün: Sular tersine akamaz, başörtüsü yasağı da devam edemez, vesselâm.

23.07.2010

E-Posta: [email protected]


 
Sayfa Başı  Yazıcıya uyarla  Arkadaşıma gönder  Geri




Son Dakika Haberleri

Bütün yazılar

YAZARLAR

  Abdil YILDIRIM

  Abdullah ERAÇIKBAŞ

  Abdullah ŞAHİN

  Ahmet ARICAN

  Ahmet BATTAL

  Ahmet DURSUN

  Ahmet ÖZDEMİR

  Ali FERŞADOĞLU

  Ali OKTAY

  Ali Rıza AYDIN

  Atike ÖZER

  Baki ÇİMİÇ

  Banu YAŞAR

  Cevat ÇAKIR

  Cevher İLHAN

  Elmira AKHMETOVA

  Fahri UTKAN

  Faruk ÇAKIR

  Fatma Nur ZENGİN

  Gökçe OK

  Gültekin AVCI

  H. Hüseyin KEMAL

  H.İbrahim CAN

  Habib FİDAN

  Hakan YALMAN

  Hakan YILMAZ

  Halil USLU

  Hasan GÜNEŞ

  Hasan YÜKSELTEN

  Hüseyin EREN

  Hüseyin GÜLTEKİN

  Kadir AKBAŞ

  Kazım GÜLEÇYÜZ

  M. Ali KAYA

  M. Latif SALİHOĞLU

  Mehmet C. GÖKÇE

  Mehmet KAPLAN

  Mehmet KARA

  Mehmet YAŞAR

  Mehtap YILDIRIM

  Meryem TORTUK

  Mikail YAPRAK

  Murat ÇETİN

  Muzaffer KARAHİSAR

  Nejat EREN

  Nimetullah AKAY

  Osman GÖKMEN

  Osman ZENGİN

  Raşit YÜCEL

  Recep TAŞCI

  Rifat OKYAY

  Robert MİRANDA

  Ruhan ASYA

  S. Bahattin YAŞAR

  Saadet BAYRİ

  Saadet TOPUZ

  Said HAFIZOĞLU

  Saliha FERŞADOĞLU

  Sami CEBECİ

  Selim GÜNDÜZALP

  Semra ULAŞ

  Suna DURMAZ

  Süleyman KÖSMENE

  Umut YAVUZ

  Vehbi HORASANLI

  Yasemin GÜLEÇYÜZ

  Yasemin YAŞAR

  Yeni Asyadan Size

  Zafer AKGÜL

  Ümit KIZILTEPE

  İbrahim KAYGUSUZ

  İslam YAŞAR

  İsmail BERK

  İsmail TEZER

  Şaban DÖĞEN

  Şükrü BULUT

Dergilerimize abone olmak için tıklayın.
Hava Durumu
Yeni Asya Gazetesi, Yeni Asya Medya Grubu Yayın Organıdır.