"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

12 Eylül tek adam rejimiyle sürüyor

16 Eylül 2021, Perşembe
YENİ ASYA VAKFI’NDA YENİ DÖNEM, 41. YIL DÖNÜMÜNDE “12 EYLÜL DEMOKRASİYE DARBE” SEMİNERİYLE BAŞLADI. KÂZIM GÜLEÇYÜZ VE HASAN GÜNEŞ’İN KONUŞTUĞU SEMİNERDE 12 EYLÜL İHTİLÂLİNİN BUGÜNE KADAR UZANAN SONUÇLARI DEĞERLENDİRİLDİ.

HABER: NURSEZA PARLAKLOĞLU, LÜTFİYE ÖZDEMİR

12 Eylül’ün 41.yılını geride bıraktık. Bugün 12 Eylül’ü yapanların hiçbiri hayatta değil, ama 12 Eylül’ün başımıza musallat ettiği anayasa, seçim sistemi, partiler kanunu hala yürürlükte. Ve bunların üzerine birtakım eklemeler yapıldı. Tek adam rejimi bunlardan birisi. Bu sistem 12 Eylül’ün kurduğu altyapı üzerine bina edilen bir sistem oldu. Ve Türkiye’yi çok daha kötü noktalara getirdi. 12 Eylül’ü daha iyi anlayabilmek için dönemin Başbakanı Rahmetli Süleyman Demirel’in tesbitlerinden bir kısmını hatırlayalım. Bunlar Köprü Dergisi’nde mülâkatlarımızla geniş şekilde yayınladı. Daha sonra da “İslâm, demokrasi ve laiklik” başlığıyla kitap haline getirdik. Türkiye’de demokrasi mücadelesini anlamak isteyen herkesin mutlaka “İslâm, Demokrasi Laiklik” kitabını okumasını tavsiye ediyoruz. Hem 12 Eylül olayı bunun yanında diğer yakın tarihteki müdahaleler bunlara demokratların bakış açısı, bunun yanında İslâm, demokrasi, laiklik gibi temel meselelerimize demokrat bakış açısını yansıtan çok orijinal görüşler var. 

12 Eylül tarihinden sonra dünyaya gelen milyonlarca gencimiz var. Onlara bu yakın tarihin gerçeklerini, doğru bir şekilde olduğu gibi anlatabilmemiz lâzım ki toplumda bir demokrasi bilinci teşekkül edebilsin. Demirel diyor ki “12 Eylül öncesinde Türkiye’de seçilmiş bir Meclis vardı, siyasî partiler vardı bir anayasa vardı bir sistem vardı. 1978 senesinin Mart’ıyla beraber artan bir anarşi ve terör hareketiyle Türkiye karşı karşıya kaldı. 26 Aralık 1978 tarihinde Kahramanmaraş olayları göz önünde tutularak -ki bu olaylar 19 Aralık’ta başlamıştır- 26 Aralık’ta 13 ilde birden sıkıyönetim ilân edildi. Bu sıkıyönetim 7-8 sene sürdü. 19 Temmuz 1987 tarihine kadar. Ondan sonra da birçok ilde olağanüstü hal devam etti.” Devamı çok enteresan: “Sıkıyönetim ilânıyla beraber olaylar da arttı. Azalacağına çoğaldı.” 

“Anarşi ve terör olaylarının yüzde 30-35’i İstanbul’da yüzde 20’si Ankara’da yüzde 20’si Adana’da ve bir o kadarı Güneydoğu’da Urfa, Diyarbakır, Mardin, Siirt illerinde olmaktaydı. Diğer illerimizde hemen hemen pek fazla anarşi hareketi yoktu. Daha sonra birkaç ilimizde daha anarşi patlaması oldu. İzmir’de bir miktar oldu. 12 ilde ilân edilen sıkıyönetim 20 ile kadar çıktı. Daha sonra 18 ile kadar indi. Fakat sıkıyöneatim anarşi ve teröre çare olmadı. Bizim ülkeyi devraldığımız 1979 Kasım’ında -bir ara seçimle azınlık hükümeti olarak iktidara gelmişti Adalet Partisi- Türkiye yanıyordu. Aşağı yukarı dört bine yakın can kaybı olmuştu o tarih itibariyle. Ülke kan denizi halindeydi.”

Sıkıyönetimin anarşiyi neden durduramadığını ihtilâl olduktan sonra 2. Ordu Komutanı Org. Bedrettin Demirel Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan mülâkatında ifade ederken müdahaleyi aslında bir sene evvel yapacaklarını, ama ihtilâl şartları olgunlaşsın diye komutanlar bir sene daha beklediklerini söyledi. Yani halk iyice bunalsın bir kurtarıcı arayışına girsin ve ihtilâlcileri de kurtarıcı olarak görsün. Bu bir itiraftı. O zaman biz 12 Eylül’ün Yeni Asya’yı kapatması sebebiyle Yeni Nesil olarak çıkıyorduk. Orada ‘İhtilâlcinin itirafı’ manşetiyle bu haberi duyurduk. Hatta o sabah rahmetli Demirel beni telefonla arayıp “Tebrik ederim, işte gazetecilik budur” dedi. Milliyet onu mülâkatın içinde iç sayfalarda gizlemişti. Bizim o zamanki yazı işleri ekibimiz gizlendiği yerden çıkarıp manşetten duyurarak esas işin temelini bütün kamuoyuna ilân etmiş olduk. 

Kitabın devamı: “21 Kasım 1979 tarihinde Millî Güvenlik Kurulu’nu topladık. Hükümet daha güven oyu almamıştı. 12 Kasım 1979’da hükümet kurulmuş, 19 Kasım’da program okunmuş Meclis’te ve Senato’da ve Millî Güvenlik Kurulu’nda devletin güvenlik kuvvetlerini bu anarşi meselesini çözmek için göreve davet etmek amacıyla bütün sıkıyönetim komutanlarını hepsini topladık. Güvenoyu aldığımız 25 Kasım’dan 9 gün sonra 4 Aralık’ta bu durmalıdır dedik durdurun bunu. Ne isterseniz verelim. Yetki isteyin yetki verelim, para isteyin para verelim, asker isteyin asker verelim, malzeme isteyin malzeme verelim. Yalnız gayri insanî şekilde kullanılabilecek yetkileri bizden istemeyin. Ne gibi? Dersim Kanunu gibi, Sürgün Kanunu gibi, İstiklâl Mahkemeleri gibi, Takrir-i Sükûn Kanunu gibi. Hukuku tatil eden bir yetki istemeyin. Bu zulme kaçar. Anarşi ve terörü önlüyorum diye devletin bizatihi kendisi terör vasıtası haline gelirse öyle sağlanmış bir sulhun ne değeri vardır? İnsan haklarını tahrip etmeden sulh ve sükûnu sağlamak  insan haklarını teminat altına almaktır. İnsan haklarını tahrip ederek sulh ve sükunu sağlamanın anlamı yoktur.”

Bunlar konuya demokrat bir bakış açısının örnekleridir. Bugün geldiğimiz noktada maalesef terörle mücadele gerekçesiyle terörle hiç alakası olmayan on binlerce, yüz binlerce insan terörist yaftası yapıştırılarak mahkemelerde, hapishanelerde süründürülüyor. Demirel’in bu tarihi sözlerinin anlamı böylece daha iyi anlaşılıyor. İnsan haklarını tahrip ederek terörle mücadele diye bir şey söz konusu olamaz. 

Ama ne oldu? Demirel’in o çok tekrarladığı 11 Eylül günü sokaklar kan gölüyken 13 Eylül günü birden duruyor. Teröristlerin bulundukları adreslerin hepsi sıkıyönetim komutanlıklarına teslim edildiği halde sırf ihtilâl olgunlaşsın diye onların üzerine gitmeyenler idareye el koyar koymaz bütün o adresleri basarak bütün o teröristleri barındıkları yerlerde yakalıyorlar ve kan öyle duruyor. Bunu niye darbe yapmadan önce yapmıyorsunuz? Demek ki maksat başka. 

Türkiye, 12 Eylül ile bir darbe anayasası dayatmasına maruz kaldı dediğim gibi. Seçim kanunu, siyasî partiler kanunu, temel kanunlar, millî eğitim kanunu, üniversiteler kanunu, YÖK vs. bunların tamamı 12 Eylül döneminden kalma kanunlar olarak hayatın bütün alanlarını sıkboğaz etmeye devam ediyor. Türkiye’nin niye bir türlü demokratikleşemediği sualinin cevabı 12 Eylül düzeninin hâlâ aşılamayışı. Anayasa en başta, daha başlangıç metninden itibaren ilk şekli ‘düşünce ve mülâhaza’ydı. Onu sonra Avrupa Birliği’nin tazyikiyle, ama çok direnerek değiştirmek zorunda kaldılar dediler ki ‘Hiçbir faaliyet Atatürkçülük karşısında koruma görmez.’ Halbuki Avrupa Birliği bize diyor ki demokratik bir ülkede resmî ideoloji devlet zoruyla dayatılamaz. Resmî ideoloji dayatması bir demokratik rejimde asla söz konusu olamaz. Ama Türkiye hâlâ o noktada ‘değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez’ denilen ilk 4 maddenin ikinci maddesinde ‘Atatürk milliyetçiliğine bağlı, insan haklarına saygılı’ tabirleri geçiyor. Atatürk milliyetçiliği söz konusu olunca ‘bağlı’, insan hakları olunca ‘saygılı’. Bu kelimelerin ifade ettiği mana çok net. 

Gençlikle ilgili, millî eğitimle ilgili maddelerde de bu resmî ideoloji Atatürk İlke ve İnkılâpları dayatmaları hep yerleştirilmiş. Onun için eğitim sistemimiz de siyaset sistemimiz de resmî ideolojiden bir türlü kurtulamıyor. Ve şu anki iktidarın da böyle bir derdi yok. Tam tersine mevcut 16 Nisan 2017 referandumuyla kabul edildiği açıklanan paketle başımıza musallat edilen tek adam rejimini kamuoyuna “Birinci ve ikinci reis-i cumhur da partiliydi ne var bunda?” şeklinde takdim ettiler. O zamana döneceksek bu kadar demokratik mücadeleyi niye verdik? Niye bu kadar bedeller ödedik? Türkiye böyle bir 12 Eylül altyapısında inşa edilen tek adam rejiminin cenderesinde yoluna devam ediyor. Ve bunun hak ve hürriyetler, demokrasi noktasında bize kaybettirdiği çok şey var.  

İşin bir ekonomik tarafı da var. Onu da yine Demirel’in ifadelerinden örneklerle biraz aktarmaya çalışalım. Türkiye gerek sanayi alt yapısını geliştirme gerek diğer alanlarda ekonomik kalkınma noktasında çok önemli atılımları Demokrat Parti ve Adalet Partisi hükümetleri dönemlerinde yapabilmiştir. Ama sonraki dönemlerde demokrat iktidarların topyekûn kalkınma yaklaşımları terk edilmiştir. Sanayi konusunda şöyle bir soru sormuşuz. O zaman azınlık hükümeti olarak 1980 başı bir genelge yayınlamışlar. Sanayiyle ilgili birtakım hedefler belirlemişler. Makine sanayi, motor sanayi, takım tezgâhları aktarma organları, taşıt, gemi, uçak sanayi, elektronik, iş makineleri, savaş sanayi vs. Demirel, 1991 ANAP hükümetinin sanayileşme politikasını “Sorunuzda da adı geçen ağır makine projelerinden motor sanayi takım tezgâhları taşıt sanayi tarafımızdan bitirilecek seviyeye getirilerek tamamlanmış uçak sanayi bizim düşüncemizin tümünü kaplamakla birlikte harp sanayii askerî maksatlara dönük olarak ele alınmış, savaş sanayiinde bazı adımlar atılmış, diğer sanayi dalları ise terk edilmiştir” sözleriyle ifade ediyor.

“12 Eylül askerî müdahalesiyle girilen inkıta dönemi olmasaydı, sizin 1980’de gündeme getirdiğiniz ve gerçekleşmesini hedeflediğiniz projeler ne durumda olurdu?” diye sormuşuz. Demirel diyor ki; “Eğer 12 Eylül olmasaydı GAP projesi biterdi, Ankara-İstanbul sürat demiryolu projesi terk edilmiştir. Bu projenin terki sebebiyle Türkiye ekonomisinin kaybı büyüktür. Konya büyük sulama projesine başlanılmamıştır. Kayseri saz projesi, Afyon Eber Akşehir projelerinde çok düşük hızlarla çalışma yapılıyor.” Buna benzer bir sürü şey sıralıyor Demirel. Demirel’in en büyük projelerinden biri olan GAP en başta zaten. Öte yandan Demirel’in hızlı tren projeleri, karayolu, otoyol projelerinin bir çoğunun şimdi esamesi bile okunmuyor. İzmit Körfezi’ne asma köprü projesi 1991’de bitmiş olacaktı eğer ihtilâl olmasaydı. Buna ek olarak havalimanları, termik santraller, limanlar, haberleşme, eğitim, sağlık, spor, istihdam, konut projeleri… Konut dediğimizde bugün İstanbul başta olmak üzere inanılmaz bir kriz baş gösterdi. Kiralar ateş pahası, öğrenciler perişan. Ev kiralamak isteyenler perişan. Ve bu iktidarın en iddialı olduğu şeydi konut projeleri, TOKİ vs. En iddialı oldukları meselelerde gelinen nokta bu. 

Demirel’in o günkü ANAP döneminin tablosunu tasvir ettiği bir bölüm var kitapta. Diyor ki; “İnsan haklarına dayalı, hukukun üstünlüğünü esas alan, gerçek anlamda hürriyetçi, adaletçi, eşitlikçi, refahçı bir demokrasinin gerçekleştirilmesi Türkiye’nin çağı yakalayabilmesi için ön şarttır. Demokrasinin sana göresi, bana göresi olmaz. Üniversal kuralları, kavramları ve kurumları var. Türkiye’nin bugünkü rejimine demokrasi demek mümkün değildir. Bu 1983 rejimidir, güdümlüdür. Gerçek demokrasi hür ortamda hür seçim hür parlamento kürsüsü, hür muhalefet, hür basın, hür yargı, hür üniversite, hür sendika, hür dernek ve kullanılabilir gösteri ve yürüyüş hakkıyla mümkündür.” Şimdi bunların neresindeyiz? 2021 Türkiye’sinde biz hür ortamda hür seçim hür parlamento hür muhalefet hür basın hür yargı hür sendika hür dernek… Bunların neresindeyiz? Maalesef fersah fersah uzağındayız.

—DEVAMI YARIN—

Okunma Sayısı: 1795
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı