"Ümitvar olunuz, şu istikbal inkılâbı içinde en yüksek gür sada İslâm'ın sadası olacaktır."

Piyasalar

“Askerin isyanını nasihatle bastırdım”

16 Temmuz 2019, Salı
31 Mart'ta isyan eden askerlere “Umum İslâm ve Osmanlıların haysiyet, saadet ve bayrak-ı tevhidi, bu zamanda bir cihette sizin itaatınız ile kaimdir” diye seslenen Bediüzzaman: “Efkâr-ı umumiyenin yalancı tercümanı olan gazeteler, nazarımıza hareketlerini meşru göstermişlerdi. Ben de takdirle beraber nasihatımı bir derece tesir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle âsân (kolay) olmazdı.”

***

Asrın Mahkemesi, Çağların Müdafaası: Divan-ı Harb-i Örfî Şerhi - 13

Dizi-13: HASAN GÜNEŞ
hasangunes@outlook.com

***

İttihad-ı İslam

Bediüzzaman Hazretleri müdafaasının bu kısmında İttihad-ı Muhammedi’den İttihad-ı İslam yani İslam Birliği konusuna geçiyor.  İttihad-ı İslam o zamana kadar çok müzakere edilen bir konu değildir.  Hicrî ilk asırda tek devlet tek halife vardı. Zaten farklı bir yapı düşünülemezdi. Emevi hanedanın yok edilmesinden sonra Endülüs Emevi devleti fiili bir durum olmuştu ve o zamana göre çağların ilerisinde olan Endülüs medeniyetinin muhafazası için “asi” ilan edilmekten kaçınılmıştı. Yine Orta Asya’daki bazı Türk devletlerinin topluca Müslüman olması da yeni bir yapı idi.  Siyasi olarak müstakil dini olarak Bağdat’taki halifeye bağlı fiili bir durumdu. Yavuz Sultan Selim’e kadar bu dağınıklık artarak devam etti.

Osmanlı gerileme dönemi çöküş belirtileri göstermeye başlayınca bir taraftan ayrılıkçı hareketler başlamıştı. Bir taraftan da merkezden yani İstanbul’dan ümidi kesip korkuya kapılarak başının çaresine bakmayı düşünenler vardı. En tehlikelisi de bunlardı.  Korkuları neydi? Pazarlıklar ya da baskılar sonucu bölgelerinin Ruslara, Ermenilere ya da İngilizlere terk edileceği korkusuydu. Korkularda haklılık payı var mıydı? Mısır özellikle Kıbrıs, Ruslara ve içerdeki muhalefete karşı devlete ve iktidara destek almak maksadıyla İngilizlere terk edilmişti. Volkan gazetesinin sahibi Derviş Vahdetî’nin II. Abdülhamid’e olan ağır tenkidlerinde Kıbrıslı olmasının tesiri büyüktür. 

Mısır’dan Hindistan’a kadar İslam dünyasının önemli bir kısmı sömürgeydi. Osmanlı da dağılma sürecine giriyordu. Böyle bir ortamda Bediüzzaman Said Nursî İslam Birliğini çok önemli görüyordu.  

NAMIK KEMAL VE SULTAN SELİM

Bediüzzaman Said Nursî mahkemede hem o zaman Osmanlı’nın kurtuluşu hem de ileriki dönemde İslam dünyasının kurtuluşu için İttihad-ı İslam’ın gerekliliğine vurgu yapıyor. Mahkeme olması sebebiyle çok detaya giremediğinden daha önceden bu fikri savunanlardan ve uygulayanlardan misaller veriyor. “Bu yeni bir fikir değil” demek istiyor. Daha önceden bu ifadeyi kullanan isimleri şöyle sıralıyor: “Şeyh Cemaleddîn-i Efganî, allâmelerden Mısır müftüsü merhum Muhammed Abduh, müfrit âlimlerden Ali Suâvi, Hoca Tahsin ve ittihad-ı İslâmı hedef tutan Namık Kemal ve Sultan Selim” 

Burada dikkat çeken “Namık Kemal ve Sultan Selim için İttihad-ı İslam’ı hedef tutan” diyerek diğerlerinden ayırmasıdır. Diğerlerini İttihad-ı İslam’dan bahsetmesini ve taraftar olmasını “hedef tutma” şeklinde kabul etmiyor. Sebepleri ise istikamet, usul, metod gibi hususlarda onlara katılmaması. 

Bu fikir adamlarının bazı yanlış fikirleri ve aşırı davranışları olsa da İngiltere, Fransa ve Rusya gibi devletlerin de fitnesiyle parçalanmanın eşiğindeki bir Osmanlı için dünyanın çeşitli coğrafyalarından Osmanlı liderliğindeki bir İslam Birliği için verilen kuvvetli destek önemlidir.

İttihad-ı İslam meselesinde özellikle Abbasiler ve Büyük Selçuklulardan sonra İslam Birliğini fiiliyata geçiren Yavuz Sultan Selim Han’dan misal veriyor. Onun adaleti ve İslam kardeşliğini esas alan katılımcı İttihad-ı İslam fikir ve uygulamasını misal veriyor. “Sultan Selim’e biat etmişim. Onun ittihad-ı İslâm’daki fikrini kabul ettim. Zira o vilâyat-ı şarkiyeyi ikaz etti. Onlar da ona bîat ettiler.”

Bediüzzaman Hazretleri savunmasının devamında İslam dünyasındaki Osmanlı’daki milletler ve kavimler şeklindeki bölünmeden bahsediyor. Ancak en az o kadar tehlikeli olan fırkalar şimdiki ifadeyle partiler arasında düşmanlığa dönüşen tefrika ve parçalanmadaki tehlikeye de dikkat çeker.  Yavuz Sultan Selim Han’ın kabrinde azab çekmesine sebep olacak tefrika ile ilgili şiirini nakleder.

Gerek gazetelerde gerekse çeşitli ortamlarda yaptığı konuşmalarla İttihad-ı İslam ve İttihad-ı Muhammedi tabirlerini izah ederek tefrikayı önlemeye çalıştığını ancak tamamen muvaffak olamadığını izah ediyor. Bu vazifeyi meclis-i meb’usan ve a’yan ve vekiller yapması gerekirken yapmadıklarından ben yaptım “Yedinci cinayetim de bu” demek istiyor.

ASKER VE CEMİYETLER

Sekizinci Cinayet: Ben işittim ki, askerler bazı cemiyetlere intisap ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise-i müthişesi hatırıma geldi. Gayet telâş ettim. Bir gazetede yazdım ki: 

Şimdi en mukaddes cemiyet, ehl-i iman askerlerinin cemiyetidir. Umum mü’min ve fedakâr askerlerin mesleğine girenler, neferden seraskere kadar dâhildir. Zira ittihad, uhuvvet, itaat, muhabbet ve ilâ-yı kelimetullah, dünyanın en mukaddes cemiyetinin maksadıdır. Umum mü’min askerler tamamıyla bu maksada mazhardırlar. Askerler merkezdir. Millet ve cemiyet onlara intisap etmek lâzımdır. Sair cemiyetler, milleti, asker gibi mazhar-ı muhabbet ve uhuvvet etmek içindir. 

Amma ittihad-ı Muhammedî (a.s.m.) ki, umum mü’minlere şâmildir, cemiyet ve fırka değildir. Merkezi ve saff-ı evveli gaziler, şehidler, âlimler, mürşidler teşkil ediyor. Hiçbir mü’min ve fedakâr asker-zâbit olsun, nefer olsun-hariç değil ki, tâ intisaba lüzum kalsın. Lâkin bazı cemiyet-i hayriye, kendine ittihad-ı Muhammedî diyebilir. Buna karışmam. 

Ben ki âdi bir talebeyim. Böyle büyük ulemanın vazifelerini gasp ettim. Demek cinayet ettim. 

Asker ve siyaset

Bediüzzaman Said Nursî bu bölümde isyan ve kargaşaya sebep olan başka bir unsuru yani askeriye konusunu ele alıyor.

Osmanlı’da neredeyse kuralsız ve kaidesiz, sınırsız bir meşrutiyet ilan edilmişti. Sanki gizli bir el devletin meşrutiyet ile yönetilemeyeceğini göstermek ister gibiydi.  Madem çok istiyordunuz alın meşrutiyetinizi…

Emir-komuta disiplini altındaki askerlerin de siyasi cemiyetlere üye olmasına hiç bir engel yoktu. Bediüzzaman Hazretleri: “İşittim ki, askerler bazı cemiyetlere intisap ediyorlar. Yeniçerilerin hâdise-i müthişesi hatırıma geldi. Gayet telâş ettim.”

Bilindiği gibi Osmanlı’nın gerilemesinde ve çöküşünde merkezi ordu olan Yeniçerilerin siyasete karışması önemli faktörlerden birisi sayılır. Yeniçeri birçok ihtilale ve kargaşaya sebep olmuştur. Kısmi de olsa devletin şura çizgisinden çıkarak kuvvetin yani silahlı grupların hâkim olduğu bir yönetime sebep olmuşlardır.

Yeniçeri asırlarca fetihten fetihe koşan, devletin koruyucusu ve peygamber ocağı olarak kabul edilen kimliğiyle halkın saygı ve sevgisini kazanmıştı. Ancak bu desteğin suiistimaliyle karıştığı ihtilallerde devlet hep daha kötüye gitmişti. 1800’lü yıllara gelindiğinde sevgi ve saygı nefrete dönüşmüştü. Yeniçeri ocağı o nefretle kaldırıldı. Ancak askerin siyasete karışması daha doğrusu askerin siyasete alet edilme ve kullanılma çalışmaları hiç bitmedi.

Bediüzzaman Hazretleri gazetelerdeki yazılarından misal veriyor. Askerlerin siyasi cemiyetlere girmemesi gerektiğini ifade ediyor. Onlara “siz kendiniz şehit ve gazileriyle muazzam bir cemiyetsiniz, başka cemiyete ihtiyacınız yok” diyor.

Bediüzzaman Hazretleri burada İttihad-ı Muhammedi için ince bir noktaya dikkat çekiyor. Hiyerarşik bir yapısı ve siyasi maksatları olmayan ve her müminin ezelden dâhil olduğu, cemiyet ve fırka saymadığı İttihad-ı Muhammedi konusunun bu kapsamda olmadığına ve kayıta da ihtiyaç olmadığına dikkat çekiyor. Günümüzde de hür dünyada askerlerin siyasi olmayan cemiyetlere üye olmasında herhangi bir sakınca yoktur.  

Artık yönetimde ağırlıklı olan ve sonradan partiye dönüşen İttihat ve Terakki Cemiyeti II. Meşrutiyetten önce askerlerin ağırlıklı olduğu gizli bir cemiyet olarak kurulmuştu. Askerler arasındaki bağları da güçlü bir şekilde devam ediyordu. Bu particiliğin zararları daha sonra yaşanılan Balkan harbinde daha net görülmüştü.

EY ASKERLER!

Dokuzuncu Cinayet: Mart’ın otuz birinci gününde dehşetli hareketi, iki-üç dakika uzaktan temaşa ettim. Müteaddit metalibi işittim. Fakat yedi renk sür’atle çevrilirse yalnız beyaz göründüğü gibi, o ayrı ayrı matlaplardaki fesadâtı binden bire indiren ve avâmı anarşilikten kurtaran ve efrad elinde kalan umum siyaseti mucize gibi muhafaza eden lâfz-ı şeriat yalnız göründü. Anladım iş fena, itaat muhtel, nasihat tesirsizdir. Yoksa her vakit gibi yine o ateşin söndürülmesine teşebbüs edecektim. Fakat avâm çok; bizim hemşehriler gafil ve safdil; ben de bir şöhret-i kâzibe ile görünüyorum. Üç dakikadan sonra çekildim. Bakırköy’üne gittim. Tâ beni tanıyanlar karışmasınlar. Rastgelenlere de karışmamak tavsiye ettim. Eğer zerre miktar dahlim olsaydı, zaten elbisem beni ilân ediyor, istemediğim bir şöhret de beni herkese gösteriyordu. Bu işte pek büyük görünecektim. Belki, Ayastafanos’a kadar tek başıma olsun, Hareket Ordusuna karşı mukabele ederek ispat-ı vücut edecektim. Merdane ölecektim. O vakit dahlim bedîhî olurdu. Tahkika lüzum kalmazdı. İkinci günde bir ukde-i hayatımız olan itaatı askeriyeden sual ettim. Dediler ki: “Askerlerin zâbitleri asker kıyafetine girmiş. İtaat çok bozulmamış.” Tekrar sual ettim: “Kaç zâbit vurulmuş?” Beni aldattılar, dediler: “Yalnız dört tane. Onlar da müstebit imişler. Hem Şeriatın âdap ve hududu icra olunacak.” Ben de gazetelere baktım; onlar da o kıyamı meşrû gibi tasvir ediyorlardı. Ben de bir cihette sevindim. Zirâ; en mukaddes maksadım, Şeriatın ahkâmını tamamen icra ve tatbiktir. Fakat itaat-ı askeriyeye halel geldiğinden, nihâyet derecede me’yus ve müteessir oldum. Ve umum gazetelerle askere hitaben neşrettim ki: Ey askerler! Zâbitleriniz bir günah ile nefislerine zulüm ediyorlarsa, siz o itaatsizlikle otuz milyon Osmanlı ve üç yüz milyon nüfus-u İslâmiyenin  haklarına bir nevi zulmediyorsunuz. Zirâ; umum İslâm ve Osmanlıların haysiyet, saâdet ve bayrak-ı tevhîdi, bu zamanda bir cihette sizin itaatınız ile kaimdir. 

Hem de Şeriat istiyorsunuz. Fakat itaatsizlikle Şeriata muhalefet ediyorsunuz. 

Ben onların hareketini ve şecâatlannı okşadım. Zirâ, efkâr-ı umumiyenin yalancı tercümanı olan gazeteler, nazarımıza hareketlerini meşru göstermişlerdi. Ben de takdirle beraber nasihatımı bir derece tesir ettirdim. İsyanı bir derece bastırdım. Yoksa böyle âsân olmazdı. Ben ki, bilfiil tımarhaneyi ziyaret etmiş bir adamım. “Neme lâzım, böyle işleri akıllılar düşünsün,” demediğimden cinayet ettim. 

Kargaşayı binden bire indiren şeriat

Bediüzzaman Said Nursî bu maddede 31 Mart olaylarının ilk gününde gördüğü kalabalıklardan ve işittiği taleplerinden bahsediyor. 2-3 dakika içerisinde hadisenin dehşetini ve tehlikenin boyutunu fark ettiğini ve kendisini tanıyanların olaylara katılmaması için oradan uzaklaştığını ifade ediyor. O öfke selinin durdurmanın imkânsız, kalabalığa nasihatin faydasız olduğunu ifade ediyor.

İsyancıların ve göstericilerin her bir grubunun ayrı talepleri vardı. Yedi rengin hareketiyle beyaz görünmesi gibi “Şeriat isteriz” talebi dikkatleri çekti. Yine burada da Bediüzzaman Hazretleri İslam Şeriatını müdafaa etmeye devam ediyor. Eğer isyancılar esas taleplerini gerçekleştirmeye çalışsalardı bu hadiselerin çok daha büyük tahribata ve yıkıma sebep olacağını ifade ediyor. Zannedilenin aksine şeriat talebinin bu talepleri ve tahribatı binden bire indirdiğini beyan ediyor.

Okunma Sayısı: 1555
YASAL UYARI: Sitemizde yayınlanan haber ve yazıların tüm hakları Yeni Asya Gazetesi'ne aittir. Hiçbir haber veya yazının tamamı, kaynak gösterilse dahi özel izin alınmadan kullanılamaz. Ancak alıntılanan haber veya yazının bir bölümü, alıntılanan haber veya yazıya aktif link verilerek kullanılabilir.

Yorumlar

(*)

(*)

(*)

Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve tamamı büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır. İstendiğinde yasal kurumlara verilebilmesi için IP adresiniz kaydedilmektedir.
    (*)

    Namaz Vakitleri

    • İmsak

    • Güneş

    • Öğle

    • İkindi

    • Akşam

    • Yatsı